Yenilenebilir Yönetmeliğindeki Son Değişiklikler

Enerji bağımsızlığını sağlayabilmedeki kritik rolü başta olmak üzere enerji güvenliğinin sağlanması ve bununla birlikte, 21. yüzyılda insanoğlunun en büyük mücadelelerinden birisi olan karbon emisyonlarının düşürülmesindeki etkinliği nedeniyle “yenilenebilir enerji” enerji piyasalarındaki popülaritesini her geçen gün arttırmaktadır. 2018 yılında dünya toplam enerji kurulu gücüne eklenen yenilenebilir enerji kurulu güç kapasitesi 177 GW’tır[1]. Bununla birlikte Uluslararası Enerji Ajansına göre Paris Anlaşması ile belirlenen amaçlara ulaşılabilmesi için 2018-2030 yılları arasında dünya kurulu gücüne eklenmesi gereken yenilenebilir enerji üretim kapasitesi yıllık yaklaşık 300 GW’tır[2].   Çevresel hassasiyetlere, yenilenebilir enerji üretim santrallerinin yapım maliyetlerindeki önemli düşüşlerin de eklendiği göz önüne alındığında, enerji sektörünün geleceğinin yenilenebilir enerji kaynaklarından yapılacak üretimlerde olduğunu ileri sürmek mümkün. Buna rağmen ülkemizde halen 2020 sonrası teşvik mekanizmasının nasıl olacağı konusu muamma.

Yenilenebilir enerji ile ilgili belirtmiş olduğumuz gelişmelerin arka planında devletlerin yenilenebilir enerji sektörüne can suyu olarak uygulamış olduğu teşvikler bulunmaktadır. Ülkemizde de yenilenebilir enerji kaynaklarından yapılacak enerji üretimine ilişkin teşviklerin çerçevesi 2005 yılında yürürlüğe giren 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kanunu[3] ile çizilmiştir. Söz konusu tarihten günümüze sektörde önemli gelişmeler kaydedilmiş olduğu 2018 yıl sonu itibariyle üretilen elektriğin %33,5’inin yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılanmış olmasından anlaşılmaktadır.

Yenilenebilir enerji sektöründeki gelişmeler bir yana, dünya enerji politikalarında gözlenen bir diğer önemli gelişme ise, üretimin tüketim noktasında yapılmasını ifade eden “dağıtık enerji” üretiminin gelişmesi nedeniyle şebeke yönetiminde karşımıza çıkmaktadır. Keza, dağıtık enerji üretiminin yaygınlaştırılması politikalarına paralel olarak enerji depolama sistemleri ve talep tarafı yönetimi gibi hususların önemi daha da artmıştır. Bu konu ile ülkemizdeki lisanssız elektrik üretimi arasında sıkı bağ bulunmakta olup, lisanssız elektrik üretiminin daha liberal bir yapıya kavuşturulması gerekmektedir.

Enerji sektöründe yaşanan gelişmelerin yanı bilhassa ülkemizde ister istemez birtakım olumsuz gelişmelerin de yaşandığı gözlenmiştir. Bunlardan en dikkat çekeni, teşviklerin döviz üzerinden verilmiş olması ve döviz kurunda 2018 yılında yaşanan gelişmeler neticesinde kaçınılmaz olarak tüketicinin katlanmak durumunda kaldığı yenilenebilir enerjinin maliyetlerinin ciddi oranda arttırmış olmasıdır. Bahse konu maliyet artışlarının karşılığını tüketici son dönemde sıklıkla yapılan elektrik ve doğalgaz zamları ile birlikte bizatihi hissetmek durumunda kalmıştır. Başta YEKDEM maliyetlerinin artması ve bazı teknik sebeplerle son yıllarda enerji bürokrasisi YEKDEM[4]’den faydalanan yenilenebilir enerji üreticilerinin kapasite arttırma taleplerine olumlu cevap vermekten imtina etmekteydi. Bu durum ise, artan verimlilik ve düşen maliyetlerden yararlanma imkanını kısıtlamakta ve bir anlamda ülkemiz yenilenebilir enerji üretiminde verimliliği düşürmekteydi.

Piyasadaki tüm bu gelişmeler, enerji hukukunu bir takım regülatif değişikliklere gebe bırakmış ve akabinde 2019 yılında enerji hukukunda önemli değişikliklerin yapıldığı gözlenmiştir. Yapılan değişikliklerin en dikkat çekenleri Şubat ayında YEK Kanununun 6/C maddesine eklenen ikinci fıkra ile yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim şirketlerinin kapasite artışlarının YEK Destekleme Mekanizmasından yararlanamayacağına ilişkin düzenleme ile Mayıs ayında yürürlüğe giren lisanssız elektrik üretim yönetmeliğidir. Hemen belirtelim ki lisanssız elektrik üretim yönetmeliği kanaatimizce konuya ilişkin piyasanın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır. Bu konunun detaylarını daha sonra konuya hasredeceğimiz bir yazıyla izah edeceğiz.

İşte enerji hukukunda yukarıda değinmiş olduğumuz bu gelişmelerin paralelinde geçtiğimiz günlerde Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Belgelendirilmesi ve Desteklenmesine İlişkin Yönetmelikte (“Yenilenebilir Yönetmeliği”) de değişiklikler yapıldı. Yapılan değişiklikler incelendiğinde; bunların esas itibariyle Yenilenebilir Yönetmeliği’nin yukarıda belirtmiş olduğumuz mevzuat değişiklikleri ile uyumlulaştırılmasından başka bir şey olmadığı görülmektedir. Bu kapsamda, lisanssız elektrik üretimi ile ilgili yönetmelik ile uyumlu olacak şeklide Yenilenebilir Yönetmeliğindeki Yek Toplam Bedeli (“YEKTOB”) tanımına “lisanssız üreticilere ödenecek toplam bedeli” (“LÜYTOB”) eklenmiştir.

Yönetmelikteki diğer değişiklikler ise, Yönetmeliğin; YEK Kanununun 6/C maddesine eklenen ikinci fıkra ile yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim şirketlerinin kapasite artışlarının YEK Destekleme Mekanizmasından yararlanamayacağına ilişkin düzenlemeye uyum sağlaması için yapılmış değişikliklerdir. Bu doğrultuda Yönetmelik md.5/1, md.8/1-(b), md.12 ve md. 15/2’de yapılan düzenlemeler ile YEK Kanununun 6/C maddesinin ikinci fıkrası uyarınca yapılan kapasite artışlarının YEKDEM’den yararlandırılmamasını sağlayacak şekilde mezkûr maddeler revize edilmiştir. Tüm bu değişikliklerin yanı sıra piyasa oyuncuları dört gözle 2020 sonrasında geçerli olacak teşvik mekanizmasına ilişkin düzenlemeleri beklemeye devam etmektedir. Kanaatimizce, bu pilav daha çok su kaldırır!


[1] https://www.iea.org/newsroom/news/2019/may/renewable-capacity-growth-worldwide-stalled-in-2018-after-two-decades-of-strong-e.html

[2] Ibid.

[3]Tam adı; Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun (“YEK Kanunu”).

[4] Yenilenebilir Enerji Kaynak (YEK) Belgesi verilmesi ile YEK Destekleme Mekanizması.

Yenilenebilir Enerji Teşvikleri ve Uluslararası Ticaret

Dünya her geçen gün konvansiyonel enerji üretim yöntemlerinden yenilenebilir enerji yöntemlerine kaymakta. Elbette bu geçiş şirketler açısından çok yüksek miktarda yatırımlar gerektirdiği için birçok şirket bu geçişi yapmaya olağan ticari koşullar altında yanaşmamaktadır. Hal böyle olunca, devletlerin yenilenebilir enerjiye geçişi desteklemesi bir başka deyişle sübvanse etmesi gerekmektedir. Bu kapsamda ülkemiz de dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde yenilenebilir enerji yatırımlarının artması için devlet teşvikleri verilmektedir. Fakat, her ne kadar egemen devletler kendi politikalarını belirlemekte özgür olsa da imza attıkları uluslararası anlaşmalar bazen ellerini kollarını bağlamaktadır. Bu kapsamda, devlet teşvikleri anıldığında akla ilk olarak son günlerde çok ciddi eleştirilere de konu olan Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) hukukunun ayrılmaz bir parçası olan Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler Anlaşması (“SCM”), Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (“GATT”) ve Ticaretle Bağlantılı Yatırım Önlemleri Anlaşması (“TRIMs”) gelmektedir. Geçtiğimiz günlerde ise tam da bu konuları ve Amerika Birleşik Devletleri’nin (“ABD”) uygulamasını ele alan bir karar  yayınlandı.

Hindistan’ın talebi üzerine, ABD’nin yenilenebilir enerji sektöründeki uygulamalarını değerlendiren Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) nezdinde oluşturulan panel raporunu[1] yayımladı. 9 Eylül 2016’da Hindistan’ın müzakere talebi ile başlayan süreç sonucunda taraflar uzlaşamayınca 24 Nisan 2018 tarihinde oluşturulan panel raporunu bir yılı uzun bir süreden sonra yayınladı. Panel, ABD’nin 7 eyaleti[2] tarafından yenilenebilir enerji üretimini arttırmayı hedefleyen vergi avantajlarını ve devlet teşviklerini ele alarak ABD’nin Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması’nı ihlal ettiğini tespit etti.

 Uyuşmazlık Konusu Nedir?

ABD’nin uyuşmazlığa konu uygulamalarını özetlemek gerekir ise; yenilenebilir kaynaklardan elektrik üretimine geçen  üreticilere çeşitli devlet yardımları, vergi indirimleri ve geri ödemeleri öngörülmektedir. Ek olarak, yenilenebilir kaynaklardan elektrik üretimine geçişlerde teşviki sağlayan eyalette üretilen veya o eyalette kurulmuş tedarikçilerinden alınan ürünlerin kullanılması durumunda ek avantajlar öngörülmektedir. Örneğin; Michigan’da yenilenebilir enerji üretim santralleri tarafından üretilen her bir megawatt/saat elektrik için bir birim kredi kazanılmaktadır. Fakat enerji üretilen santrali, Michigan’da üretilen ekipmanlarla inşa edildiyse ya da santralde Michigan’da ikamet eden kişiler çalıştırılıyor ise 1/10 oranında ek kredi kazanılmaktadır. Dönem sonuna gelindiğinde ise bu krediler teşvik olarak üreticilere geri dönmektedir. Diğer bir örnekte ise, California eyaletinde yer alan elektrik tüketicilerinin kendi ihtiyaçlarını karşılayacak elektrik tesislerini kurmaları halinde çeşitli ödemeler öngörülmektedir. Ayrıca bu tesisin kurulmasında “California’lı tedarikçilerin” ya da “California menşeili” malların kullanması durumunda ekstra %20 ek ödeme öngörülmektedir. Tüm eyaletlerde teşvik sağlanan santrallerin ya da ürünlerin üretilmesi durumunda asgari bir teşvik/vergi avantajı öngörülmekte, öte yandan üretim sırasında teşviki sağlayan eyaletin mallarının kullanılması durumunda ekstra avantajlar sağlanmaktadır.

Söz konusu Panel raporuna konu olan uyuşmazlık esasında yenilenebilir enerji konusunda ABD ve Hindistan arasında ilk uyuşmazlık değil. 2016 yılında DTÖ Temyiz Organı India – Solar Cells[3] raporunda Hindistan’ın yenilenebilir enerji pazarındaki uygulamalarının ihlal teşkil ettiğini tespit etmişti. Bu bakımdan iki uyuşmazlığın hem uygulamalar hem de hukuki analizler bakımında benzer olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Yerli Ürün Kullanımı Neden Sorun Teşkil Ediyor?

Uluslararası ticaret sistemi esasında iki temel prensip üzerinde şekillenen karışık bir yapı olarak nitelendirilebilir. Sistem bir yandan iki ülke arasında ayrımcılık yapmayı yasaklarken (en çok kayrılan ulus kuralı) diğer yandan ise üye devletin ithal edilen ürünler ile yerel ürünler arasında ayrımcılık yapmasını (ulusal muamele kuralı) yasaklamaktadır. Bu kapsamda tüm DTÖ anlaşmalarında bu ilkelerin yansımaları niteliğinde hükümler öngörülmektedir.

US – Renewable Enegry uyuşmazlığında tam da yerel ürünler ile ithal ürünler arasında ayrımcılık yapılmasını engelleyecek hükümler (ulusal muamele kuralının yansımaları) olan GATT madde III:4, SCM madde 3.1(b) ve TRIMs madde 2.1 Panel tarafından ele alınmıştır. Belirtmek gerekir ki, Panel usul ekonomisi uygulayarak analizini sadece kapsamı en geniş olan GATT madde III:4 üzerinden gerçekleştirmiştir ve GATT madde III:4 kapsamında incelenmesi gereken üç husus olan (i) uyuşmazlığa konu ürünlerin benzer olup olmadığını, (ii) ürünleri satışını, satışa sürülmesini, alımını, taşınmasını, dağıtılmasını veya kullanılmasını etkileyen yasa, yönetmelik ya da zorunluluk olup olmadığını ve (iii) ithal ürünlere daha kötü muamele yapılıp yapılmadığını incelemiştir. 

İlk olarak ürünlerin farklı yerlerden gelmesinin benzerliklerini etkilemeyeceğini ve bu nedenle EC – Asbestos uyuşmazlığında Temyiz Organı tarafından ürünlerin benzerliğini değerlendirmek için uygulanan dört kriterin[4] incelenmesine hacet olmadığını belirterek söz konusu tüm ürünlerin benzer nitelikte olduğunu tespit etmiştir. İkinci olarak ise, söz konusu uygulamaların doğrudan enerji sektöründeki elektriğin satışını ve dağıtımını etkilediğini tespit etmiştir. Son olarak ise, yerel ürünlerin kullanılması durumunda ek teşvikler öngörülmesinden dolayı ithal ürünlere daha kötü bir muamele uygulandığını tespit etmiş ve söz konusu uygulamaları GATT madde III:4’e aykırı bulmuştur.

Yerel Ürün Kullanma Zorunluluğu Getirilmeseydi Ne Olurdu?

Yukarıda da belirtildiği üzere ABD’nin uygulamaları sadece GATT anlaşması anlamında değerlendirilmiştir. GATT bir yandan ticareti liberalleştirmeyi amaçlarken diğer yandan devletlerin arzu ettiği koruma rejimlerini uygulaması için de açık kapılar bırakmaktadır. Yenilenebilir enerji bakımından getirilen uygulamalar normal şartlarda GATT hükümlerini ihlal etse bile GATT madde XX (b) altında insan, hayvan veya bitki sağlığı veya hayatını korumaya yönelik uygulanıyor ise ve chapeau testi[5] olarak adlandırılan testi geçebiliyor ise GATT ihlali teşkil etmemektedir. TRIMs anlaşması istisna hükümleri[6] için GATT anlaşmasına atıf yaptığı için her benzer bir değerlendirmeyi TRIMs anlaşması altında da yapmak mümkün olacaktır. Fakat, GATT, TRIMS ve SCM anlaşması kıyaslandığında ise en dar hükümlerin SCM anlaşmasında olduğu değerlendirilmektedir.

SCM anlaşması altında devletlerin doğrudan ve dolaylı olarak özel sektöre fayda sağlayacak şekilde kaynak aktarımını yasaklayan hükümler öngörülmektedir ve herhangi bir istisna hükmü halihazırda mevcut değildir. Bu nedenle devletler tamamen ticari çıkarlarını bir kenara bırakıp mümkün olan en çevreci sübvansiyonları sağlasa bile SCM anlaşmasını ihlal etmekten kurtulamamaktadır. Dolayısı ile ABD’nin sağladığı sübvansiyonlarda yerel ürün kullanma zorunluluğu olmasaydı bile SCM anlaşması altında ihlal teşkil[7] edecekti. SCM anlaşmasının mevcut bu yapısı birçok üye devlet ve akademisyen tarafından eleştirilmektedir[8]. Nitekim, DTÖ’nün kuruluşu ile sonuçlanan uluslararası ticaret müzakerelerinin Uruguay ayağı sonucunda ortaya çıkan SCM anlaşması ilk beş yıl için uygulanmak amacıyla geçici hükümler öngörmekteydi. Bu hükümler kapsamında, SCM anlaşmasının 8.maddesinde şirketlerin çevre regülasyonlarına uyum sağlamak amacı ile işyerlerinde yapacakları değişiklilerin davaya konu olamayacağı belirtilmekteydi. 5 yılın sonunda ise üye devletlerin bu hükümleri genişleterek uygulamaya devam edeceği öngörülmekteydi. Fakat o tarihten bu yana, efektif bir müzakere sonucu elde edilemediği için günümüzde 1994 yılında öngörülen hukuki rejimden çok bir uzak noktada yer almaktayız. Haliyle SCM anlaşmasının bu yapısı günümüzde birçok kişi tarafından eleştirilere maruz kalmaktadır.

Sonuç olarak ticaret savaşlarına yön veren fakat hukuki analizler bakımında pek de şaşırtıcı olmayan bir kararın ülkemiz açısından da bazı yansımaları olacağını düşünmekteyiz. Öncelikle belirtmek gerekir ki, kabul edilmiş temyiz organı ve panel kararları hukuken bağlayıcı olmasa da üye devletler için bir haklı beklenti yaratmaktadır. Bu nedenle, Türkiye’de halihazırda yenilenebilir enerji santrallerine verilen teşviklerin de ABD uygulamasında olduğu üzere yukarıda belirttiğimiz sözleşmelere aykırılık teşkil etme riski bulunmaktadır.

Bu kapsamda DTÖ reformunun ABD’nin Temyiz Organı üyelerini atamasını engellemesi sonucunda gerçekleşeceğini düşündüğümüzde, başlayacak müzakerelerde yenilenebilir enerji ve işçi hakları gibi konuların tekrar gündeme geleceği ve uluslararası ticaret sisteminin kurallarının sosyal değerlere daha da önem verecek şekilde güçleneceğine inancımız tam. 


[1] Panel Raporu, United States – Certain Measures Relating to the Renewable Energy Sector, WT/DS510/R, yayın tarihi 27 Haziran 2019

[2] Söz konusu eyaletler; Washington, California, Montana, Connecticut, Michigan, Delaware, Minnesota’dan oluşmaktadır.

[3] Temyiz Organı Raporu, India – Certain Measures Relating to Solar Cells and Solar Modules, WT/DS456/AB/R, kabul tarihi 14 Ekim 2016

[4] Herhangi bir uyuşmazlıkta ürünlerin benzer olup olmadığı; ürüne ilişkin tüketici zevkleri ve alışkanlıkları, ürünlerin fiziksel karakterlerinden kaynaklanan farklılıklar, ürünün son kullanım amaçları ve ürünlerin tarife sınıflandırması incelenerek değerlendirilmektedir.

[5] Chapeau testi altında bir önlemin uygun bulunabilmesi için o önlemin uygulanmasının aynı koşulların mevcut olduğu ülkeler arasında keyfi ya da gereksiz ayrımcılığa sebebiyet vermemesi ya da uluslararası ticareti gizli şekilde kısıtlama amacı gütmemesi gerekir. Bkz. Temyiz Organı Raporu, United States – Standards for Reformulated and Conventional Gasoline, WT/DS2/AB/R, kabul tarihi 20 Mayıs 1996.

[6] Bkz. TRIMs madde3.

[7] Bu değerlendirmede ABD’nin davaya konu olan uygulamalarının SCM madde 5 altında olumsuz etkiler yarattığı ve madde 2 altında spesifik olduğu kabul edilmiştir.

[8] Daha detaylı analiz için Luca Rubini, ‘Ain’t Wastin’ Time No More: Subsidies for Renewable Energy, The SCM Agreement, Policy Space, and Law Reform’, 2012, 15 Journal of International Economic Law, 525.

Rüzgarın Bol Olsun Türkiyem

Rüzgar enerjisi santrali (“RES”) kurulu gücü yaklaşık 7,4 GW olan ülkemizde 2018 yılında üretilen elektriğin yaklaşık yüzde 6.8’i rüzgar santrallerinden sağlandı. Enerjide dışa bağımlılık ile karbon izinin azaltılmasında ve enerji arz güvenliğinin sağlanmasında kritik önemi haiz rüzgar enerjisine ilişkin yatırımlar hız kesmiyor. 2017 yılında yapılan RES’lere yönelik ilk YEKA ihalesinden sonra 250 MWe kapasiteli Balıkesir, Çanakkale, Aydın, Muğla bağlantı bölgeleri için YEKA-2 ihalesi de 30.05.2019 tarihinde yapıldı. Bir milyar dolarlık yatırım anlamına gelen bahse konu RES’ler tamamlandığında yaklaşık 1 milyon 200 bin hanenin elektrik ihtiyacının karşılanması öngörülüyor. YEKA RES-2 ihalesi kapsamında kurulacak tesislerin lisans süresinin 49 yıl olacağını belirtmekte fayda var.

YEKA-2 kapsamında yapılan Aydın Bağlantı Bölgesi ihalesini 4,56 dolar/cent’lik teklifiyle ve Çanakkale bağlantı Bölgesi ihalesini 3,67 dolar/cent’lik teklifiyle Enerjisa Üretim Santralleri A.Ş. kazandı. Diğer yandan, Muğla Bağlantı Bölgesi için yapılan ihaleyi 4,00 dolar/cent’lik teklifiyle ve Balıkesir Bağlantı Bölgesi için yapılan ihaleyi 3,53 dolar/cent’lik teklifiyle  Enercon Rüzgar Enerji Santrali Kurulum Hizmetleri Ltd.Şti., kazandı.

İlk YEKA için yapılan açık eksiltmenin 3,48 dolar/centlik teklif ile kazanıldığını göz önüne aldığımızda YEKA-2’deki fiyatlar görece yüksek olduğu belirtilebilir.  Elbette ki,  bunun temel sebebi yatırımların ölçeklerindeki farklılık anımsanacağı üzere YEKA-1 ihalesi bin MWe için yapılmıştı.) ve döviz kurunda yaşanan dalgalanmalar. Ancak, son dönemde yaşanan ekonomik gelişmelere rağmen ülkemiz ekonomisine duyulan güvenin göstergesi olması nedeniyle bu ihalenin çok önemli olduğunu söylemek mümkün. Keza, yerli ve milli enerji söyleminin meyvelerinin yeşerdiği de aşikar. Yatırımların hız kesmemesi temennisiyle: Rüzgarın bol olsun Türkiyem…

Yazıyor yazıyor! Resmi Gazete elektrik piyasasını baştan yazıyor!

2019 yılının enerji ve özellikle elektrik piyasaları için oldukça hareketli başladığı, geçtiğimiz hafta sonu Resmi Gazete’de peş peşe yayınlanan değişikliklerle bir kez daha kanıtlandı. Sektör oyuncuları henüz Cumhurbaşkanlığı Kararı ile gelen değişikliklere adapte olmaya çalışırken bir de Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretim Yönetmeliği (“Yönetmelik”) yayınlandı. Biz de Cuma’dan Pazar’a elektrik sektöründe yaşanan gelişmeleri sizler için kaleme aldık.

Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi Neler Getirdi?

Mayıs ayında elektrik piyasasındaki ilk değişim rüzgarı 10 Mayıs tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile esti. Yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı üretim faaliyeti gösteren tesisler için uygulanacak fiyat ve süreler ile yerli katkı ilavesine ilişkin karara eklenen madde ile Yenilenebilir Enerji Kaynakları Destekleme Mekanizması (“YEKDEM”) tarifeleri düzenlendi. Getirilen değişiklik ile kendi ihtiyacı için elektrik üreten kişilerin ürettiği ihtiyaç fazlası elektrik enerjisinin alımına uygulanacak tarife belirlendi. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (“EPDK”) tarafından ilan edilen ve tesis için gösterilen perakende abone grubuna ait tek zamanlı aktif enerji bedeli, tesisin işletmeye giriş tarihinden itibaren 10 yıl boyunca uygulanacak.

Kararname ile getirilen ikinci ek madde ise Elektrik Piyasası Kanunu kapsamında lisanssız faaliyet yapabilecek yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı üretim tesislerinin kurulu güç sınırlamasını esnetti. Eskiden azami 1 megavatlık kurulu güce sahip olabilen üretim tesisleri için yeni üst sınır 5 megavat olarak belirlendi. Bu maddeyi uzun zamandır beklenen mahsuplaşma sistemi için bir yeşil ışık olarak görenler ise, pazar günü yapılan değişiklikle haklı çıktı.

Yeni yönetmelikle neler değişti?

EPDK Başkanı Mustafa Yılmaz’ın Nisan ayında yaptığı açıklamalarla da sinyallerini verdiği yeni Yönetmelik ile birlikte yeni lisanssız elektrik üretimi sistemi 12 Mayıs 2019 tarihli ve 30772 sayılı Resmi Gazete ile yürürlüğe girdi ve Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretimine İlişkin Yönetmeliği ilga etti. Elektrik piyasasında tüketicilerin elektrik ihtiyaçlarını tüketim noktasına en yakın kendi üretim tesisinden karşılaması, arz güvenliğinin sağlanmasında küçük ölçekli üretim tesislerinin ülke ekonomisine kazandırılması ve küçük ölçekli üretim kaynaklarının etkin kullanımının sağlanması ile elektrik şebekesinde meydana gelen kayıp miktarlarının düşürülmesini amaçlayan yönetmelik ile lisans alma ve şirket kurma yükümlülüğü olmaksızın elektrik enerjisi üretebilecek gerçek veya tüzel kişilere uygulanacak usul ve esaslar belirlendi.

Aylık mahsuplaşma sistemi gelen yönetmelik ile resmileşmiş oldu. Peki mahsuplaşma neyi değiştirdi? Mahsuplaşma ile serbest tüketici olup olmama ayrımına gidilmeksizin herkesin hafta içi veya gece tükettiği elektriği, gündüz veya hafta sonu ürettiği elektrikten karşılama imkanı olacak. Konu ile ilgili açıklamasında Başkan Yılmaz da “Güneşimiz her hane için, her ticarethane için, her sanayici için bir enerji kaynağı olsun istiyoruz. Yeni düzenleme ile her tüketicinin kendi enerjisini üretebilmesinin de yolunu açıyoruz. Güneş çatılarda yükselmeye devam ettikçe hem tüketici kazanacak hem de ülkemiz.”[1] diyerek yeni düzenlemeden beklentilerini dile getirmişti.

Konu ile ilgili Uluslararası Güneş Enerjisi Topluluğu – Türkiye Bölümü (“GÜNDER”) de bir açıklama yaptı[2]. GÜNDER Başkanı Kutay Kaleli’nin imzasını taşıyan açıklamada mahsuplaşmada sürenin aylık olarak belirlenmesinin faydasına dikkat çekildi. Sürenin aylık olarak belirlenmesi, vatandaşlar ve işletmelerin şirket kurma veya lisans alma zorunluluğu olmaksızın daha fazla elektrik üretebilmelerine imkan tanıyor.  

Unutulmaması gereken bir nokta şu ki, yönetmeliğin amacı tüketiciye en fazla enerjiyi üretmeye yönlendirmek değil, kendi tüketimini karşılayacak ve aynı zamanda en hesaplı olacak tesisi kurdurmak. Bu sebeple, sürecin etkinleşmesi adına yeni düzenlemede birçok adım atıldığı görülüyor. Bunlardan ilki lisanssız elektrik üretimine ilişkin tüm tebliğ ve yönetmeliklerin tek bir mevzuat altında yürütülmesi iken, başvuru süreçlerinde bürokratik adımların azaltılması, başvurunun kurumlarda geçirdiği sürenin azaltılması ve tüketim tesisinin bağlantı anlaşmasındaki sözleşme gücünün tüketicinin tüketimini en az maliyetle karşılayacağı şekilde düzenlenmesi de başkaca örnekler olarak karşımıza çıkıyor.

Arazi tipi GES projeleri tarihe mi karışıyor?

Uygulama bir yandan beklentileri karşılarken, diğer yandan bazı soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Bunlardan ilki ise güneş enerjisi santralleri (“GES”) özelinde karşımıza çıkıyor. Yeni yönetmeliğin 11. maddesinin 3. fıkrası, kurulacak üretim tesisinin güneş enerjisine dayalı çalışacak olması halinde, bunun ancak çatı veya cephe uygulaması olarak gerçekleştirilebileceğini düzenliyor.[3] Söz konusu hükme ilişkin farklı görüşler ise şimdiden tartışılmaya başlandı.[4]

Her ne kadar hemen bir sonraki fıkrada tarım arazilerinin bir kısmında tarımsal sulama yapmak amacıyla bir üretim tesisi kurulabileceğine ilişkin istisnaya yer verilse de[5], söz konusu üretim tesislerinin de kurulu güçleri bakımından bağlantı anlaşmalarındaki sözleşme gücü ile sınırlı tutulduğu görülüyor.

Bu haliyle yeni yönetmeliğin arazi tipi GES projelerini tamamen rafa kaldırdığını söylemek mümkün gözükmese de, uygulama alanının oldukça daraldığı bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.

Hangi yönetmeliğe tabi olacaksınız?

Başvurusunun farklı aşamasında olan üretim tesisleri için akıllara gelebilecek bir soru da tesisin hangi düzenleme kapsamında işletileceği olabilir. Özellikle başvuru süreci yeni Yönetmelik’ten önce başlayan tesisler için, tesisin yeni Yönetmelik kapsamında mı yoksa mülga Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretimine İlişkin Yönetmeliği kapsamında mı olacağı hususu önem arz ediyor. Yayınlanan yeni yönetmeliğin geçici maddeleri başvuru sahiplerine bu konuda ışık tutuyor.

Geçici Madde 1 uyarınca çatı ve cephe uygulamalı elektrik üretim tesislerine aylık mahsuplaşmadan yararlanma imkanı getiriliyor. Ürettiği enerjinin tamamını iletim veya dağıtım sistemine vermeden kullanan, üretimi ve tüketimi aynı ölçüm noktasında olan GES projeleri ile 21 Haziran 2018 tarihinden sonra bağlantı anlaşmasına çağrı mektubu düzenlenen ve 10 kilovata kadar projelendirilmiş çatı tipi GES projeleri, Yönetmeliğin yürürlük tarihini takip eden 60 gün içerisinde başvuruda bulunulması halinde Yönetmelik kapsamına girecek ve aylık mahsuplaşmadan yararlanabilecek.

Henüz çağrı mektubu düzenlenmemiş ancak bağlantı anlaşmasına çağrı mektubu almaya hak kazananların yardımına ise Geçici Madde 2 koşuyor. Bu madde uyarınca, yürürlükten kalkan yönetmelik kapsamında çağrı mektubu almaya hak kazanan, alan veya bağlantı anlaşması imzalayan kişilerin bundan sonraki aşamalardaki işlemleri de yeni Yönetmelik kapsamında devam ettirilecek.

Sonuç

Elektrik piyasasındaki değişim rüzgarları bir süre daha esmeye devam edecek gibi gözüküyor. Lisanssız elektrik üretimi kurulu güç sınırlamasının esnetilmesi ve mahsuplaşmaya ilişkin gelişmeler, Türkiye’de yenilenebilir enerji kaynakları ile dağınık üretim sisteminin güçleneceği sinyallerini veriyor. Merkezi enerji santrallerini odağına koyan klasik anlayıştan uzaklaşan ve küçük ölçekli ama son tüketiciye daha yakın santrallerde üretime geçen yeni sistemden piyasanın beklentisi büyük. Enerji ihtiyacını yerinde, daha etkin ve daha verimli bir şekle büründürmesi amaçlanan yeni düzenlemenin uygulamanın ihtiyaçlarına cevap verip veremeyeceğini ise zaman gösterecek.


[1] https://www.epdk.org.tr/Detay/Icerik/2-4827/epdk-baskani-mustafa-yilmaz-“her-tuketicinin-ken

[2] https://www.enerjigunlugu.net/kaleli-vatandas-daha-fazla-lisanssiz-elektrik-uretebilecek-32362h.htm

[3] (3) Bu Yönetmelik kapsamında faaliyet göstermek isteyen kişiler, bağlantı anlaşmasındaki sözleşme gücünü ve 5 inci maddenin birinci fıkrasının (c) bendi uyarınca belirlenecek kurulu gücü geçmeyecek şekilde tüketim tesisi ile aynı ölçüm noktasında, dağıtım tesisi niteliğinde tesis teçhiz etmeden, yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı üretim tesisi kurabilir. Güneş enerjisine dayalı üretim tesisleri ancak çatı ve cephe uygulaması olarak gerçekleştirilebilir.

[4] https://www.enerjiportali.com/lisanssiz-elektrik-uretiminde-yeni-donem-basladi-hasan-yigit/

[5] (4) İlgili diğer mevzuat hükümlerine uygun olması halinde, tarım arazilerinin bir kısmında tarımsal sulama amacıyla bu Yönetmelik kapsamında üretim tesisi kurulabilir. Ancak ilgili üretim tesisinin kurulu gücü söz konusu sulama tesisinin bağlantı anlaşmasındaki sözleşme gücünden fazla olamaz. 

Elektrik Piyasasında Perşembenin Gelişi…

Geleneksel olarak elektrik piyasaları dikey bütünleşik firmaların üretimden tedarike birçok piyasa faaliyetini yürüttüğü ve yoğun regülasyonların olduğu piyasalar olmakla birlikte bilhassa son 30-35 yılda elektriğin üretim ve tedarikinde birçok ülkede devlet tekelinden aşamalı olarak rekabetçi piyasa yapılarına geçiş temayülünün olduğu görülmektedir.  Ülkemizde de benzer bir eğilim gözlenmiş ve halihazırdaki piyasa yapısının kanuni çerçevesi 2001 yılında yürürlüğe giren 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ile 2013 yılında yürürlüğe giren 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ile çizilmiştir.

Bununla birlikte, liberalleşme rüzgarları her zaman elektrik piyasalarında olumlu sonuçlar vermeyebilmekte ve ister istemez birtakım problemler ile karşılaşılmaktadır. Bilhassa 2010 sonrasında Avrupa, ABD ve Avustralya gibi gelişmiş ülkelerde düşük marjinal maliyetli elektrik üretimi, düşük doğalgaz maliyetleri ve talebin durağan olması nedeniyle toptan elektrik satış piyasalarında oluşan elektrik fiyatlarında önemli oranda bir düşüş ile karşılaşılmakta. Her ne kadar düşük karlılığın rekabetçi piyasaların olağan bir sonucu olduğu ileri sürülebilecek olsa da yatırıma ihtiyaç duyulan bir piyasada düşük karlılığın olması elektrik arz güvenliğini tehdit edebileceğinden bu noktada “düşük karlılığın” piyasa yapısının yeniden değerlendirilmesi gerektiği hususunda bir sinyal olarak algılanması mümkün.[1] Bu bakımdan gelecekte oluşturulacak piyasa yapısının üretim santralleri, enerji depolama sistemleri ve talep tarafı yönetimini gibi sistemin işleyişine ilişkin tüm bileşenlerin ihtiyaçlarını göz önünde bulundurularak kurgulanması gerekebilecektir. Son yıllarda Avrupa Birliği ve ABD’de elektrik satışlarından elde edilen gelirin elektrik üretim maliyetlerini karşılanma oranında önemli düşüşler görülmektedir. Dahası, yeni enerji hizmet sağlayıcılarının ve yenilikçi teknolojik gelişmelerin de destekleyeceği sıfıra yakın marjinal maliyetli elektrik üretim santrallerinin sisteme girmeleriyle birlikte, orta ve uzun vadede toptan elektrik fiyatlarında aşağı yönlü baskının devam edeceğini tahmin etmek mümkündür. Netice itibariyle, yukarıda belirtmiş olduğumuz ülkelerde; politika yapıcıların, düzenleyici kurumların ve elektrik piyasasındaki paydaşların elektik piyasasına geçiş sürecindeki değişimleri idrak etmeleri, enerji arz güvenliğini ve sistem güvenilirliğini sağlarken aynı zamanda düşük karbonlu piyasa yapısına geçiş sürecinin gerektirdiği çözümler ve piyasa tasarımının ön koşulunu teşkil etmektedir.[2]

Diğer yandan, aşağıdaki grafikten de anlaşılacağı üzere ülkemizde elektrik fiyatları yukarıda sayılan gelişmiş ülkelerden farklı olarak ülkemizde düşüş göstermemiş aksine 2018 yılında PTF Aritmetik Ortalamasının 231,636. TL/MWh[3] olarak zirve yaptığı göz önüne alındığında ciddi anlamda artmıştır. Buradan yola çıkarak ülkemiz elektrik piyasasının yapısal problemleri ile Avrupa Birliği, ABD ve Avustralya örneklerinde gözlemlenebilecek ülkelerin yapısal problemlerinin nitelikleri itibariyle birbirlerinden farklı olduğunu ileri sürebilmek mümkün.

Grafik 1: Yıllar itibariyle PTF (Piyasa Takas Fiyatı)[4]

Elektrik kurulu gücü yaklaşık olarak 88.550 MW[5] olan ülkemiz elektrik piyasasında her ne kadar yukarıda değinmiş olduğumuz gelişmiş ekonomilerde elektrik üretim maliyetlerinde düşüş nedeniyle karşılaşılan problemler ile karşılaşılmasa da, heybemizdeki problemler bizim de piyasa yapısının yeniden gözden geçirilmesini ve gerekirse yeniden yapılandırılmasını kaçınılmaz kılacak raddeye erişmiş durumdadır.

Öncelikle, ülkemizde son zamanlarda yüzleşmek zorunda kaldığımız yüksek enflasyonun ve döviz kurumda gözlemlenen yukarı yönlü değişkenliğin elektrik piyasasını olumsuz etkilediğine hiç şüphe yok. Yine bu gelişmelerle paralel olarak Yenilenebilir Enerji Destekleme Mekanizmasının (“YEKDEM”) toplum üzerinde ciddi maliyet baskısı oluşturduğu da bir gerçek. Tedarik piyasasının teknolojik gelişmelere paralel olarak dijitalleşmesi için daha radikal adımlar atılması, üretimin artık belirli lokasyonlarda öbekleşmek yerine dağıtık ve hatta tüketicilerin de üretici olabileceği kurgulara evrilmesi için gerekli yasal zeminin hazırlanması, enerji sektöründe dövizle borçlanmış şirketlerin yaratmış olduğu riskin dağıtılması, iletim sisteminin üretim ve tedarikte olması gereken gelişmelere ayak uydurabilmesi, bugün elektrik üretiminde  yüzde 34 civarında olan kamu payının düşürülmesi, gün öncesi piyasalarda oluşan fiyatların gerçek maliyetleri yansıtacak şeklide piyasa yapısının yeniden kurgulanması, ulusal tarifeler, piyasada şeffaflığın ve öngörülebilirliğin arttırılması, iyi yönetişim ilkelerinin benimsenmesi gerekliliği, tüketicilerin bilinçlendirilmesi ve tüketici haklarının korunması konuları yüzleşmemiz gereken problemlerden yalnızca bir kaçını oluşturmaktadır.

Tüm bu yapısal problemlerin neticesi olarak, üreticilerden tedarikçilerin sektörün tüm oyuncuları birçok problem ile boğuşmakta ve bu problemlere çözüm üretebilmek için yapılan devlet müdahaleleri (teşvikler, alım garantileri vs.) ise ister istemez piyasa yapısını bozucu etkiler doğurmaktadır. Dolayısıyla, Avrupa Birliği ve ABD’de elektrik üreticilerinin karşılaştığı “düşük karlılığın” piyasa yapısının yeniden değerlendirilmesi gerektiği hususunda bir sinyal olarak algılanması gerektiğinin ileri sürüldüğü bir ortamda, ülkemiz elektrik piyasasında karşılaşılan problemleri “piyasa yapısının yeniden değerlendirilmesi gereken bir sinyal olarak nitelemek” bunları çok hafife almak olacaktır.

Netice itibariyle, elektrik piyasasında karşılaştığımız problemler yukarıda değinmiş olduğumuz gelişmiş ülke örnekleri ile karşılaştırdığımızda yapısal olarak ciddi farklılıklar arz etmektedir. Bu itibarla, piyasanın kendine özgü nitelikleri ve dünyadaki gelişmelerin de göz önünde bulundurarak birtakım yapısal değişikliklerin yapılması kaçınılmaz görülüyor. Bu noktada iki alternatif ortaya çıkmaktadır. Birincisi, her bir problemi tek tek ele alarak bunlara çözüm üretmeye çalışmak. Diğeri ise, piyasa yapısını bozan tüm etmenler göz önünde bulundurularak piyasa yapısının gerekirse yeniden kurgulanması yoluyla rekabetçi bir piyasanın önün açmak. Politika yapıcıların ve düzenleyici kurumun konuya ilişkin tavrını merakla takip etmekteyiz.

Her halükarda, önümüzdeki süreçte elektrik piyasasında radikal değişikliklerin olması kaçınılmaz gözükmektedir. Zira, perşembenin gelişi çarşambadan bellidir…


[1] https://www.iea.org/newsroom/news/2018/december/how-will-the-electricity-market-of-the-future-work.html

[2] İbid.

[3] https://rapor.epias.com.tr/rapor/xhtml/ptfSmfGunluk.xhtml

[4] EPDK: Elektrik Piyasası 2017 Yılı Piyasa Gelişim Raporu, sy. 51

[5] https://www.enerjiekonomisi.com/turkiye-elektrik-enerjisi-kurulu-gucu-88-550-mw/5082/ Erişim tarihi 07.05.2019

YEKDEM’den yararlanacaklar dikkat: Zaman daralıyor!

Yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik enerjisi üretiminin teşvik edilmesi amacıyla getirilen Yenilenebilir Enerji Kaynaklarını Destekleme Mekanizması (“YEKDEM”) yeniden enerji piyasasının gündeminde. 2020 sonrasında uygulanacak teşvik mekanizmasının nasıl şekilleneceği de merak konusu. Bununla birlikte, geçtiğimiz Şubat ayında 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun’un (“YEK Kanunu”) 6/C maddesine eklenen fıkra ile kapasite artışı lisans tadili Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (“EPDK”) tarafından uygun görülen üretim tesislerinde bahse konu kapasite artışları için YEKDEM’den yararlanılmayacağını hatırlatmakta fayda var.

YEKDEM’den yararlanmak isteyen üretim tesisleri için zaman daralıyor. YEKDEM’den faydalanmak isteyen üretim tesislerinin işletmeye girmeleri için son tarih 31 Aralık 2020. Oysa, bir sonraki takvim yılı için YEKDEM’den faydalanmak isteyen üretim lisansı sahiplerinin başvuru evraklarını EPDK’ya sunmaları için ise son tarih 31 Ekim 2019. Hal böyle olunca uygulamada YEKDEM’den faydalanmak isteyen tesislerin akıllarında soru işaretleri oluşabiliyor. Bu yazımızda, uygulamanın son senesi olan 2020 yılında ilgililerin karşılaşması muhtemel birtakım problemlere ve bunlara ilişkin EPDK’nın yaklaşımlarına değineceğiz.

YEKDEM’den yararlanmak isteyen üretim tesislerini nasıl bir süreç bekliyor?

Yerli aksam kullanan tesisler için süreç 1 Ağustos’ta Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Belgelendirilmesi ve Desteklenmesine İlişkin Yönetmelik’te (“YEKDEM Yönetmeliği”) yer alan belgelerin Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü’ne sunulması ile başlıyor. Yukarıda da bahsettiğimiz üzere, bir sonraki takvim yılı için YEKDEM’den faydalanmak isteyen üretim lisansı sahiplerinin başvuru evraklarını EPDK’ya sunmaları için ise son tarih 31 Ekim.

Başvuru evraklarının sunulmasını takiben Kasım ayının ilk on günü içerisinde EPDK internet sitesinde yayınlanacak ön YEK listesi için yapılacak itirazlar ise bu listenin yayınlanmasını takip eden beş gün içerisinde EPDK’ya yazılı olarak bildirilecek. 30 Kasım’da nihai YEK listesinin EPDK’nın internet sitesinde yayınlanması üzerine nihai listede yer alan üretim lisansı sahipleri için bir senelik YEKDEM’de yer alma zorunluluğu başlayacak.

10 yıllık süre ne zaman başlayacak?

YEKDEM’den yararlanılacak 10 yıllık süre ne zaman başlayacağı, uygulamada özellikle kurulu gücünün bir kısmı için geçici kabul yaptırmış tesisler için merak konusu. Burada altını çizmek istediğimiz husus YEKDEM’den faydalanabilmek için kısmen dahi olsa 31 Aralık 2020 öncesinde işletmeye girilmesi suretiyle YEKDEM mekanizmasına dahil olunması. 10 yıllık süre ise, geçici kabul yapılmış kısmın YEKDEM’den faydalanmaya başladığı tarih esas alınarak hesaplanmakta.

YEKDEM Yönetmeliği’nin 8.maddesi uyarınca 31 Aralık 2020’ye kadar kısmen veya tamamen işletmeye girmiş veya girecek olan üretim tesisler için 10 yıllık süre, lisansına derç edilen ilk kurulu gücün;

  • Tamamının işletmeye giriş tarihinden,
  • Tamamı işletmeye girmeden YEKDEM’e katılması halinde, YEKDEM’e ilk katıldığı tarihten

itibaren işlemeye başlayacaktır.

Bu halde geçici kabul tarihi aslen, üretim tesisinin YEKDEM’e başvuracağı tarihin belirlenmesinde rol oynamaktadır. Ancak, YEKDEM’den yararlanılacak 10 yıllık sürenin başlangıç tarihine esas teşkil etmemektedir. Zira, mezkur sürenin başlangıç tarihi YEKDEM’e ilk katıldığı tarihtir. Bu noktada önem arz eden ayrım tesisin tamamının işletmeye girmediği durumlarda ortaya çıkmaktadır. Örnek vermek gerekirse, 15 MW’lık kurulu gücünün 10 MW’ı için kısmi geçici kabul alan ve bu dönemde YEKDEM’e katılan bir tesis, 10 yıllık yararlanma süresinin başlaması için YEKDEM’e ilk ünitesinin katıldığı tarihi esas almalıdır. Bu örnekte 15 MW’ın tamamının işletmeye giriş tarihinin dikkate alınması isabetsiz olacaktır. Geriye kalan 5 MW’lık kapasite ise, bu kapasite için alınacak geçici kabul ve işletmeye girişini takiben YEKDEM’den faydalanmaya başlayacak, ancak yararlanma süresi bakımından 10 MW’lık kapasite için tanınmış 10 yıllık süreye tabi olacaktır.

Kapasite artışı YEKDEM’den yararlanma süresini etkiler mi?

Üretim tesislerinde kurulu güç artışı uygulamalarının hayata geçirilmesi de YEKDEM’den yararlanma süreleri konusunda soru işaretleri yaratabiliyor. Bu noktada belirtilmesi gereken önemli bir husus, YEKDEM uygulamasının kapasite üzerinden değil, tesis üzerinden işlediğidir. Dolayısıyla, bir üretim tesisinin YEKDEM’den faydalanabilmesi için 31 Aralık 2020 tarihinden önce kısmen de olsa geçici kabulünün yapılması suretiyle kendisini YEKDEM sistemine atması yeterli olacaktır. Bir başka örnekle açıklamak gerekirse, kurulu gücü 5 MW olan üretim tesisi için geçici kabulün 2020 yılında alındığını ve daha sonra tesisin kurulu gücünün 15 MW’a çıkarıldığı (konuya ilişkin tadilin YEK Kanunu 6/C’de yapılan değişiklikten önce olması koşuluyla) ve ek 10 MW’lık bölüm için 2022 yılında geçici kabulün tamamlandığı bir senaryoda, tesisin tamamının YEKDEM’den faydalanacağı zaman aralığı 2021-2030 yılları olacaktır. Çünkü tesisin YEKDEM’e dahil edildiği ilk tarih 2021 olacaktır.

EPDK’dan yeni karar

EPDK’nın 10 Nisan 2019 tarihli ve 30741 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan kararı ile 2011 yılı YEKDEM uygulamasının kapsamı genişletildi ve 2011 Nihai YEK Listesi’nde yer almayan tesislerin YEKDEM’den yararlanmasının önü açıldı. EPDK karar kapsamında;

  • 1 Kasım 2010 ile 21 Ağustos 2011 tarihleri arasında işletmeye giren ve 2011 Nihai YEK Listesi’nde yer almayan tesislerin YEKDEM’den son yararlanma yılını takip eden ilk takvim yılında YEKDEM’den yararlanabileceğine ve
  • 1 Kasım 2010 ile 21 Ağustos 2011 tarihleri arasında işletmeye giren ve 2011 Nihai YEK Listesi’nde yer alan tesislerin YEKDEM’den son yararlanma yılını takip eden ilk takvim yılının 11 ayında YEKDEM’den yararlanabileceğine

hükmetmiştir. İlgili karara buradan ulaşabilirsiniz.

Diğer yandan, YEKDEM’den faydalanabilmek için son tarihin 31  Aralık 2020 olduğu buna mukabil YEKDEM başvurularının ise en son 31 Ekim 2020 tarihine kadar yapılması gerektiği göz önüne alındığında, 31 Ekim 2020-31 Aralık 2020 tarihleri arasında işletmeye girecek tesislerin (Kısmen dahi işletmeye girmeleri yeterlidir.) YEKDEM’den faydalanacaklarına şüphe bulunmamakla birlikte, bunların başvuru süreçlerine ilişkin olarak herhangi bir karışıklığa mahal vermemek için EPDK tarafından konuya ilişkin olarak düzenleme yapılması yerinde olacaktır.

Demeterin Çığlığına Themisin Cevabı: Avrupa Birliğinde Gıda Tedarik Zincirindeki Haksız Ticari Uygulamaların Önüne Geçmek İçin Yapılan Çalışmalar

Gıda sektörüne ilişkin olarak son günlerde enflasyonla mücadele önlemleri kapsamında gıda fiyatlarının enflasyonist etkilerini azaltmak amacıyla hazırlanan yeni hal yasa tasarısı üzerindeki tartışmalar aklımıza Avrupa Birliğinde yaşanan gelişmeleri getirdi. Avrupa Komisyonun geçen Nisan ayında, uzun zamandır beklenen gıda sektöründeki tacirler arasındaki haksız ticari faaliyetleri engellemeye yönelik sunmuş olduğu direktif tasarısını getirdi. Her ne kadar bizim hal yasa tasarımız ile;

  • Ülke genelindeki hal sayısının ciddi oranda indirilmesi
  • Hallerinin kurulması, yönetimi, işletilmesi Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği koordinasyonunda her bölgedeki yerel yönetim ve ilgili kurumlara verilmesi
  • Hal komisyonculuğunun kaldırılması ancak komisyoncuların tüccar olarak devam edebileceği
  • Ürün tasnifi, standartlaşma ve bölgesel ürünlerin markalaşmasını sağlayacak altyapıların kurulması
  • Üretim bölgelerinde ihtiyaca uygun olarak ürün toplama merkezleri kurulması
  • Ürün fiyatını üreticiler ve üretici birliklerince belirlenmesinin

hedeflendiği ifade edilse de, Avrupa Komisyonun tasarısı ile aralarında gıda sektöründeki haksız bir takım uygulamalara ilişkin olarak ciddi bir yaklaşım farklılığının olduğu yadsınamaz. Söz konusu yaklaşım farklılığına değinmek adına bu yazımızda spotları “Gıda Tedarik Zincirindeki Tacirler Arasında Yapılan Haksız Ticari Uygulamalarına İlişkin Direktif Taslağına” tutmayı yerinde görüyoruz.

Gıda sektöründeki haksız uygulamalar 2000’li yılların başından beri Avrupa’da tartışılan bir konudur. Avrupalı çiftçilerin iddia ettiği üzere, gıda zincirinde üretilen her 100 değerin 51’i perakendecilere, 28’i ürünleri işleyenlere ve sadece 21’i ise üreticilerin payına düşmektedir. Bu noktada dikkatler bilhassa “sözleşmesel ilişkiler” ve “alıcı gücü” üzerinde yoğunlaşmıştır. Bununla birlikte, konuya ilişkin olarak Nisan ayındaki direktif taslağına kadar 2013 yılında hazırlanan raporu bir kenara koyacak olursak, Birlik düzeyinde herhangi bir önlem alınmadığını ve gıda sektöründeki haksız ticari uygulamaları engellemeye yönelik önlemlerin üye ülkeler seviyesinde kaldığını ifade etmek gerekir. Üye ülkelerin uygulamaları ise yeknesaklıktan uzaktır. Bilhassa, “işletmelerin ölçekleri” ve “gıdanın” tanımı hususunda farklı uygulamalar ve yaklaşımların mevcut olması çokuluslu şirketlere manevra kabiliyeti (“forum shopping”) tanımaktadır. Hemen belirtelim ki tasarının amaçlarından bir tanesi de hiç kuşkusuz, asgari düzeyde de olsa üye ülke uygulamaları arasında bir eşgüdüm sağlanmasıdır.

Avrupa Birliğinde, gıda tedarik zincirindeki tacirler arasında yapılan haksız ticari uygulamalarını engelleme noktasında taslağa kadarki süreçte üye ülkelerin çabaları dışında gerçekleşen en dikkat çekici gelişme ise, 2013 yılında oluşturulan Tedarik Zinciri İnisiyatifidir (“SCI”). Ancak, özel bir girişim olan inisiyatif her ne kadar farkındalığın arttırılmasında yararlı olmuşsa da kamu erkinden yoksun olması, soruşturma ve yaptırım yetkilerinin olmaması istenilen neticelerin elde edilmesini ister istemez güçleştirmiştir.

Gelinen noktada ise, Birlik tarafından bahse konu direktif ile probleme Birlik nezdinde kamusal bir müdahale yapılmak suretiyle, gıda tedarik zincirinde büyük işletmeler karşısında pazarlık gücü zayıf olan çiftçiler veya küçük ve orta ölçekli üreticiler aleyhine bozulan dengenin yeniden tesis edilmesi amaçlanmaktadır. Kapsam dahilinde olacak işletmelerin büyüklüğüne ilişkin taslak ile getirilen kriter ise, alıcının küçük ve orta ölçekli bir işletme olduğu ancak, satıcının küçük ve orta ölçekli işletme olmadığı durumları[1] direktif kapsamına dahil etmektir.

Bahse konu taslak ile özetle; çabuk bozulan gıda ürünlerinin satış sözleşmelerinde yer alan uzun vadeler, son dakikada sözleşmenin iptaline ilişkin hükümler, tek taraflı ve geçmişe etkili olarak sözleşmenin koşullarında bir taraf lehine değişiklik yapılmasına imkan veren hükümler ve tedarikçileri ziyan olmuş ürünler için ödeme yapmaya zorlayan hükümler gıda sektöründe haksız ticari uygulamalar olarak nitelendirilerek yasaklanmıştır.

Ayrıca Tasarıyla, sözleşme kurulduğunda herhangi bir şüpheye mahal vermeyecek şekilde aksi kararlaştırılmamış ise;

  • Satılmayan gıda ürünlerinin iadesini
  • Depolama ve sergi için yapılan ödemeleri,
  • Promosyon ödemelerini,
  • Pazarlama ödemelerini,

yasaklamaktadır. Zira burada sayılan fiiller kural olarak haksız uygulama olarak nitelendirilememekle birlikte, duruma göre haksız uygulamaya dönüşebilme potansiyeline sahip uygulamalardır.

Diğer yandan, halen taslağın kapsamı ile ilgili tartışmaların da devam ettiği görülmektedir. Nitekim bir kesim parlamenter bahse konu taslak ile korunması gerekenlerin çiftçiler ile küçük ve orta ölçekli işletmeler olması gerektiğini savunurken diğer bir kesim ise, taslağın kapsamının uluslararası büyük firmaları da kapsayacak şeklide tüm tedarikçileri içermesi gerektiğini savunmaktadır. Tartışılan bir diğer husus ise, direktifin uygulanmasının ne şekilde yapılması gerektiğidir. Bazı parlamenterler direktifin uygulanmasını takip etmek amaçlı birlik düzeyinde bir düzenleyicinin yetkilendirilmesi gerektiğini ileri sürmekte iken, bazıları böyle bir yetkilendirmeden önce direktifin uygulanmasını ve uygulamaya ilişkin bir uygulama ve verimlilik değerlendirmesine yönelik bir raporlamanın neticesinde gerekli adımların atılmasını savunmaktadırlar. Bunula birlikte, taslağın şu anki haline göre her üye devlet taslağın yürütülmesi ile ilgili olarak, konuya ilişkin olarak şikâyet üzerine veya re’sen denetim yapma yetkisini haiz bir kamu kurumu tesis etmekle yükümlü kılınmıştır. Bahse konu kurumların yaptırım yetkileri ise taslakta, ihlalin süresini ve ağırlığını da gözetmek suretiyle, etkili, orantılı ve caydırıcı nitelikte olmalı şeklinde betimlenmiştir. Ancak, uygulanacak yaptırımları belirlenmesi hususu da üye devletlere bırakılmıştır. Bunula birlikte, taslak uyarınca üye devletler konuya ilişkin uygulamalarına yönelik olarak yıllık raporlama yapmakla yükümlü kılınmıştırlar.

Avrupa Birliğinde, gıda sektörünün kendine özgü özelliklerinden dolayı ortaya çıkan ve çoklukla domino etkisi nedeniyle küçük ve orta ölçekli işletmelerin veya çiftçilerin maruz kaldıkları zararlar ve haksız ticari uygulamalara ilişkin olarak bu işletmecileri temsilen bereket tanrıçası Demeterin çığlığına adalet tanrıçası Themisin tepkisinin ne olacağını kısa bir süre içerisinde göreceğimizi düşünüyorum.

Bizim tarlalarımızda da parlayan güneşin çiftçilerimizi de aydınlatması temennisiyle!

 

[1] Avrupa Birliği hukukuna göre küçük işletmeler; 50 ve daha az çalışanı olan ve yıllık cirosu 10 milyon Euro’nun altındaki işletmelerdir. Orta ölçekli işletmeler ise; 250 ve daha az çalışanı olan ve yıllık cirosu 50 milyon Euro’nun altındaki işletmelerdir.