Daha Hızlı, Daha Güçlü: ECN+ Direktifi Avrupa Rekabet Otoritelerinin Etkinliğini Artıracak

2015 yılında AB Komisyonu yeni bir direktif taslağı hazırlayarak bu taslağı kamuoyunun görüşlerine açmıştı. Adını Avrupa Rekabet Ağı’ndan (European Competition Network) alan ve Avrupa’daki yerel rekabet otoritelerinin daha etkin bir işleyişe kavuşmalarını amaçlayan ECN+ Direktifi’nin taslak metni bu yılın Mayıs ayında Avrupa Parlementosu ile Avrupa Konseyi’nin geçici onayını aldı. ECN+ Direktifi’nin yıl sonuna doğru resmi şekilde onaylanıp AB Resmi Gazetesi’nde yayınlanması bekleniyor.

ECN+ Direktifi’nin yöneldiği amaç, diğer rekabet düzenlemelerinde olduğu gibi Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın (“ABİHA”) 101. ve 102. maddelerinin etkin şekilde uygulanabilmesini kolaylaştırmak. Bu amacın gerçekleştirilmesi için ECN+ Direktifi, yerel rekabet otoritelerinin bağımsızlık ve kaynak kullanımı alanlarında güçlendirilmesine, yetkilerinin artırılmasına ve pişmanlık programlarının daha etkin hale getirilmesine ilişkin çeşitli  yöntemler benimsiyor.

Bağımsızlık ve Kaynak Kullanımı

ECN+ Direktifi’nde yer alan en önemli konulardan biri yerel rekabet otoritelerinin tam bağımsız bir işleyişe sahip olmalarının sağlanması. Üye devletler, rekabet otoritelerinin çalışanlarının ve karar organlarının politik ya da dışsal etkilerden bağımsız şekilde karar alabiliyor olmasını temin etmekle yükümlüler. Bağımsızlığın temin edilebilmesi amacıyla ECN+ Direktifi, rekabet otoritelerinin çalışanlarının ve karar organlarının devlet kademesinden talimat almıyor olmaları, bu kişilerin görevden alınmalarının objektif kriterlere bağlanması ve ayrıca rekabet otoritelerinin iç işleyişlerini kendilerinin tayin ediyor olmaları gibi şartlar belirliyor.

Yine rekabet otoritelerinin bağımsızlığı ile ilişkili  bir diğer önemli husus ise yerel rekabet otoritelerinin yeterli kaynağa erişimlerinin temin edilmiş olması. ECN+ Direktifi’ne göre üye devletler, rekabet otoritelerinin insan kaynağı, finansal ve teknik kaynaklar bakımından yeterli donanıma sahip olduklarından emin olmalılar.

Yetkiler

ECN+ Direktifi ile yerel rekabet otoritelerinin rekabet ihlallerini incelerken kullanabilecekleri asgari yetkiler de belirleniyor. Buna göre rekabet otoriteleri, teşebbüslere ait her türlü mülkte yerince inceleme yapma ve bunları mühürleyerek geçici süreliğine kapatma, teşebbüslerin ticari defterlerini ve her türlü kayıtlarını inceleme ve bunlardan kopya alma, teşebbüslerin yönetici ve çalışanlarını sorgulama gibi yetkileri kullanabilecekler. Üye devletler, rekabet otoritelerinin bu yetkilerini kullanırken herhangi bir güçlükle karşılaşmaları halinde bu engellerin bertaraf edilmesi için gerekli önlemleri almakla yükümlüler.

Bu noktada teşebbüslerin incelenecek kayıtlarının ne tür ortamda depolanıyor olduğuna önem atfedilmediğini belirtmekte fayda var. Yani teşebbüslerin kayıtları fiziki ortamda da saklansa, dijital ortamda da depolansa bunlar yerel rekabet otoritesinin incelemesine tabi olacak. Nitekim ECN+ Direktifi’nin açıklama bölümünde dijital çağda rekabet otoritelerinin dijital verileri de inceleyebileceğine özellikle vurgu yapılıyor. Ayrıca her türlü bilgi ve belgenin rekabet ihlallerinin tespitinde delil olarak kullanılabileceği de öngörülüyor.

Teşebbüslerin kendi mülklerinde inceleme yapılması haricinde, ECN+ Direktifi ile teşebbüse ait olmayan ancak teşebbüsle ilgisi bulunan diğer yerlerde de inceleme yürütülmesi konusunda yerel rekabet otoritelerine yetki tanınması öngörülüyor. Düzenlemeye göre teşebbüse ilişkin bilgi ve belgelerin başka bir mülkte bulunması halinde, mahkeme kararıyla bu mülkte de yerinde inceleme yürütülebilmesi ve incelenen kayıtlardan örnek alınabilmesi mümkün. ECN+ Direktifi’nde, özellikle teşebbüsün yöneticilerinin ve çalışanlarının mülklerinin inceleme yapılabilecek yerlere örnek verildiğini belirtmekte fayda var.

ECN+ Direktifi ile yerel rekabet otoritelerinin, teşebbüslerden bilgi ve belge talep etmek, rekabetin korunması için aciliyet gerektiren hallerde geçici tedbirler almak ve rekabetin korunması için teşebbüslerden çeşitli taahhütler almak gibi yetkileri de düzenleniyor.

Para Cezaları

ECN+ Direktifi, ABİHA’nın 101. ve 102. maddelerini ihlal eden teşebbüslerin para cezasına çarptırılması hususunu da düzenleme altına alıyor. Üye ülkelerdeki farklı uygulamaları yeknesaklaştırmak ve cezaları daha caydırıcı hale getirmek için ECN+ Direktifi, teşebbüslere ciroları üzerinden verilecek en yüksek para cezası oranına ilişkin bir düzenleme yapıyor. Buna göre rekabet ihlalleri nedeniyle teşebbüslere verilecek cezalardaki en yüksek sınırın yıllık cironun %10’unun altında olamayacağını  belirtiliyor. Böylelikle, üye devletler tarafından bir teşebbüse verilecek en yüksek ceza oranının %10’un altında olmaması güvence altına alınırken üye devletlerin %10’un üzerindeki mevcut eşiklerini koruması veya buna yönelik yeni düzenleme yapması önünde herhangi bir engel olmadığı ifade ediliyor.

Öte yandan rekabet otoritelerince, ECN+ Direktifi’nin düzenlemelerine aşağıda sayılan şekillerde aykırı davranan teşebbüslere para cezası verilmesi öngörülüyor:

i) Rekabet otoritelerinin yerinde inceleme yapmasına engel olunması,

ii) Rekabet otoritelerince mühürlenerek kapatılmış mülk ya da kayıtların mühürlerinin bozulması,

iii) Rekabet otoritelerince teşebbüs yöneticilerinin ve çalışanlarının sorgulanması sırasında bu kimselerce yanlış ve yanıltıcı bilgi verilmesi,

iv) Rekabet otoritelerince bilgi ve belge talebinde bulunulması halinde, cevaben yanlış ve yanıltıcı bilgi ve belge sunulması,

v) Rekabet otoritelerince uygulanan geçici tedbirlere aykırı davranılması,

vi) Rekabet otoritelerine verilen taahhütlerin yerine getirilmemesi.

ECN+ Direktifi’ne göre teşebbüsler, yukarıda i, iv, v ve vi maddelerinde saydığımız aykırılıkları giderene kadar günlük ciroları üzerinden belirlenen para cezası ile cezalandırılabilecek.

Pişmanlık Programları

ECN+ Direktifi’ne göre üye devletlerce, teşebbüslerin para cezasından muaf tutulmalarını ya da para cezalarında indirim almalarını sağlayacak pişmanlık programlarının düzenlenmiş olması gerekiyor. Gerek cezadan bağışıklık gerek cezada indirim için pişmanlık başvurusunda bulunan teşebbüsün çeşitli şartları sağlıyor olması gerekiyor.

  • Teşebbüs, pişmanlık başvurusunun ardından kartelle ilişiğini kesmiş olmalıdır. Bu durumun tek istisnası rekabet otoriteleri tarafından soruşturmanın sağlıklı bir şekilde yürütülmesi için teşebbüsün kartel içerisinde kalması gerektiğine karar verilmesidir.
  • Teşebbüs, pişmanlık başvurusunu yaptığı andan soruşturma kapanana kadarki süre boyunca rekabet otoritesiyle eksiksiz bir işbirliği yapmalıdır.
  • Teşebbüs, pişmanlık başvurusu yaptığı ana kadar, kartele ilişkin hiçbir bilgi ve belgeyi imha etmemiş olmalı ve pişmanlık başvurusu yapacağına ilişkin bilgiyi gizli tutmalıdır.

ECN+ Direktifi’ne göre pişmanlık programına başvuran ve yukarıdaki şartları sağlayan bir teşebbüsün verdiği bilgiler soruşturma bakımından önemli nitelikteyse, bu teşebbüse uygulanacak para cezasında indirim yapılması gerekir.

Cezadan bağışıklık için pişmanlık programına başvuran bir teşebbüsün, yukarıda sayılanların yanında gizli bir kartele katılımını ifşa ederek rekabet otoritesinin soruşturma başlatmasını sağlayacak ilk delili de temin etmesi gerekiyor. Üye devletlerin yapacakları düzenlemelerle şartları sağlayan her teşebbüsün cezadan bağışık tutulabilmesini temin etmesi öngörülüyor. Bu durumun tek istisnası ise başvuruda bulunan teşebbüsün aynı zamanda  diğer teşebbüsleri kartele katılmaya zorlamış olması. Bu durumda söz konusu teşebbüs bağışıklıktan yararlanamıyor.

ECN+ Direktifi ve Türk Rekabet Uygulaması

Türkiye’deki rekabet düzenlemelerine ve Rekabet Kurumu’nun uygulamalarına bakıldığı zaman, ECN+ Direktifi ile büyük farklılıklar olduğunu söyleyemiyoruz. Ancak özellikle yerinde inceleme konusunda ECN+ Direktifi’nin düzenlemelerinin daha açık olduğunu söylemek mümkün.

Türk rekabet hukukunda Rekabet Kurumu’nun yerinde inceleme konusunda geniş yetkileri bulunuyor. Ancak Rekabet Kurumu’nun bu inceleme yetkisinin içeriği tam açıklıkla düzenlenmediğinden hangi bilgi ve belgelerin incelenebileceği konusunda çeşitli tereddütler bulunuyor. Örneğin Türk ceza hukukunda dahi dijital verilerin incelenebilmesi için ayrı bir usuli prosedür gerekirken Rekabet Kurumu dijital verileri genel inceleme yetkisi çerçevesinde inceleyebileceği görüşünde. ECN+ Direktifi ise hangi ortamda saklandığı önemli olmaksızın teşebbüsün tüm kayıtlarının incelenebileceğini düzenleyerek dijital verilerin incelenmesi noktasında açık bir hüküm öngörüyor.

Öte yandan, Türk rekabet hukukunda yerinde incelemenin teşebbüsler nezdinde yürütüleceği, teşebbüslerin yerinde incelemeyi engellemeleri halinde ya da ihtimalinde ise sulh ceza hakiminin kararıyla yerinde inceleme yapılabileceği düzenlenmiş durumda. Ancak ECN+ Direktifi ile bilindik yerinde incelemenin ötesinde mahkeme kararıyla, teşebbüs yöneticisi ya da çalışanlarının mülklerinde de inceleme yapılabileceği ayrıca düzenlenmiş durumda.

Bilindiği üzere Türk rekabet hukukunda yerinde incelemenin engellenmesi ya da bilgi taleplerine verilen cevapların yanlış ve yanıltıcı beyan içermesi, Rekabet Kurumu’na verilmiş taahhütlere uyulmaması ya da geçici tedbir kararlarına aykırı davranılması hallerinde çeşitli idari para cezaları öngörülüyor. ECN+ Direktifi’nde ise bu tip aykırılıkların sınıflandırılmasında ve bunlar için öngörülecek para cezasının hesaplanmasında bazı farklılıklar söz konusu.

Teşebbüslere verilecek en yüksek para cezasının belirlenmesi bakımından ise Türk rekabet hukuku ile ECN+ Direktifi arasında paralel bir seyir olduğunu söylemek mümkün. Türk rekabet hukukunda rekabet ihlalinde bulunan teşebbüslere ciroları üzerinden en fazla %10 oranında ceza verilebilmekte. ECN+ Direktifi ise söz konusu en yüksek ceza oranının %10’dan  daha az olamayacağını düzenliyor. Bu noktada, ECN+ Direktifi’nin verilecek en yüksek ceza oranının tabanını %10 olarak belirlerken tavan bakımından bir düzenleme getirmediğini ve dolayısıyla, yerel rekabet düzenlemelerinde daha yüksek oranların belirlenebileceğini hatırlatmakta fayda var.

ECN+ Direktifi’nin resmi olarak kabulünün ardından üye devletlerin kendi iç düzenlemelerini uyumlaştırmaları için iki yıllık süreleri olacak. Büyük farklılıklar barındırmamakla birlikte, Türk rekabet hukukunun ECN+ Direktifi’ne uyum sürecinin nasıl gelişeceğini ise ilerleyen süreç gösterecek.

Danıştay Karar Verdi; Rekabet Kurulu’nun Soruşturma Açılması Kararları da Dava Edilebilir

Daha önceki yazımızda, rekabet hukuku alanında ender görülebilecek bir olaydan söz etmiştik. İşte bu olay kapsamında rakipleri hakkında yaptığı başvuru üzerine başlatılan önaraştırma sonucunda verilen soruşturma açılmaması kararına karşı açtığı davada,  anılan kararın iptal edildiğini ve İptal kararının uygulanması zımnında, Rekabet Kurulunun davanın davacısı konumundaki teşebbüse diğer teşebbüslerle birlikte soruşturma açtığını belirtmiştik.

Açtığı dava sonucunda Şikâyetçisi olduğu konuda verilen ret kararının iptalini sağlayan teşebbüs bir anda davacı konumunda iken, bu konumundan hakkında soruşturma yapılan taraf konumuna gelmişti. Bunun üzerine teşebbüsün Rekabet Kuruluna yaptığı itirazın 2.toplantıda 2/3 oy oranı ile reddedilmesi üzerine açtığı dava sonucunda 14. İdare Mahkemesi, konuyu klasik anlamda değerlendirerek, Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 42/2 maddesinde, ilgililerce soruşturmanın açılmasına ve açılmamasına ilişkin kararlardan sadece soruşturma açılmaması doğrultusundaki kararlara karşı yargı yoluna başvurulabileceğinin düzenlendiği,  bu nedenle soruşturma açılması kararının yürütülen soruşturmanın ayrılmaz bir halkası olduğu, bu nedenle kesin ve yürütülebilir nitelikte bir işlem olmadığı gerekçesiyle davanın incelenmeksizin reddine karar vermiştir.

Ankara Bölge İdare Mahkemesince yapılan istinaf başvurusunun reddi ve mezkûr kararının onanması üzerine teşebbüs tarafından Danıştay nezdinde yapılan temyiz başvurusu üzerine adı geçen Daire temyiz talebini kabul ederek, İstinaf Mahkemesi kararını usul yönünden bozmuş ve yeniden karar verilmek üzere, ilgili İdari Dava Dairesi Başkanlığı’na göndermiştir.

Danıştay’ın Bozma gerekçesinde, idari İşlemlerin unsurlarının;

  • idari makamlarca yapılmış olmaları,
  • tek yanlı olmaları,
  • icrailik nitelik

taşımaları olduğu belirtilmiştir.  Öğretide ve yargı kararlarında, idari karar alma sürecindeki işlemlerden sadece nihai işlemin iptal davasına konu olabileceği kabul edilse de, ”Ayrılabilir İşlemler Kuramı” gereği idari süreç içinde yer alan işlemlerin hukuki sonuçlar doğurması halinde, bu süreçten bağımsız olarak dava edilebileceği savunulmaktadır. Olayda rekabet ihlalinin saptanması amacıyla diğer teşebbüslerle birlikte davacı teşebbüse de soruşturma açılması ile ciddi boyutlara varan yaptırım tehdidinin ekonomik ve hukuki anlamda açık etkilerin bulunduğunun olduğu belirtilmiştir

Bunun dışında kanunun 43.maddesine göre soruşturma açılması kararlarının kesin olduğu belirtilerek bu haliyle dava konusu soruşturma açılması kararının teşebbüsün hukuki durumunu etkileyen ve niteliği itibariyle kesin ve yürütülmesi zorunlu işlem olduğu ve bu nedenle idari davaya konu olabileceği sonucuna vararak kararı bozmuş ve yeniden karar verilmek üzere Ankara Bölge İdare Mahkemesi ilgili İdari Dava Dairesine gönderilmesine karar verilmiştir.

Bu karar Türk Rekabet Hukukunun 20 yıllık tarihinde; “Soruşturma açılması kararları kesin ve yürütülmesi gerekli işlem değildir, bu nedenle açılan soruşturmanın sonucunda verilen nihai karar dava edilebilir” yargısını değiştiren,  soruşturma açılması kararlarının hukuki sonuçlar doğurması bir başka deyişle işlemin teşebbüsler üzerinde ekonomik ve hukuki yaptırım tehdidi altında etkilerin bulunması gerçeğini göz önüne alarak dava açılabileceğini kabul eden devrim niteliğinde bir karardır.

Bilgi Rekabet Hukuku Sertifika Programı’na kayıt olmak için son günler !

Doç. Dr. Kerem Cem Sanlı koordinatörlüğünde İstanbul Bilgi Üniversitesi Rekabet Hukuku ve Politikası Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından sekizincisi düzenlenecek Rekabet Hukuku Sertifika Programı’nın tarihi yaklaşıyor! 3 Kasım-15 Aralık 2018 tarihleri arasında Cumartesi günleri 09.30-12.30 / 13.30-16.30 arasında gerçekleşecek programa ekibimizin liderlerinden Şahin Ardıyok, iktisatçı uzmanlarından Dr.Emin Köksal yanı sıra değerli Dr. Pınar Artıran’ın da konuşmacı olarak katılıyor.

Rekabet dünyasının gözde isimlerinin pek çok konuda deneyimleri ile beraber teorik ve akademik yaklaşımları paylaşacağı bu programa kayıtlı olmak için son günler sizleri bekliyor. Kış soğuğunda haftasonumu verimli değerlendirmek, biraz da network ağımı genişletmek isterim diyenler Cuma gününe kadar (21 Eylül 2018) programa kaydolarak erken kayıt indiriminden (%40) faydalanabilirsiniz.

Programa dair detaylı bilgilere aşağıdaki linklerden erişim sağlayabilirsiniz:

https://www.bilgi.edu.tr/tr/etkinlik/8143/rekabet-hukuku-sertifika-programi/

https://rhm.bilgi.edu.tr/media/2018/8/17/Program%20v2.pdf

Duymayan kalmasın: gun jumping’e ilişkin kriter açıklandı!

Duymayan kalmasın: gun jumping’e ilişkin kriter açıklandı!

Geçtiğimiz günlerde yayınladığımız yazımız ile Avrupa Komisyonu’nun Altice kararı hakkındaki basın açıklamasını ve bu açıklama kapsamında hangi davranışların gun jumping olarak değerlendirildiğini aktarmıştık. Komisyon’un gerekçeli kararı ise geçtiğimiz günlerde yayınlandı ve karar gun jumping ihlallerine ilişkin olarak son derece bilgilendirici nitelikte.

İzinden/bildirimden önceki süreçte devralan şirketin, devralınan şirket tarafından verilen kararlarda veto hakkına sahip olmasının, şirketin pazarlama faaliyetleri ve bilgi değişimine yönelik politikaları hakkında söz sahibi olmasının Komisyon tarafından gun jumping olarak değerlendirildiğinden bahsetmiştik. Söz konusu kararı incelediğimizde ise, ihlal teşkil eden davranışların tespitine ilişkin bir kriter belirlendiğini ve davranışların Komisyon tarafından bu doğrultuda değerlendirildiğini görüyoruz.

Komisyon kriterini belirliyor, ona göre değerlendiriyor!

Bahsettiğimiz kriter ise devralınan şirket üzerinde “kontrol sağlayan davranışların” bu şirketin değerini korumak için kesinlikle gerekli olup olmadığı şeklinde karşımıza çıkıyor. Başka bir deyişle, devralan şirkete sağlanan yetkilerin, devre konu şirketin işlemin tamamlandığı tarihte değer kaybetmemiş olması için ne derece gerekli olduğu inceleniyor.

Bu kapsamda Komisyon Altice’in, PT Portugal’ın (i) yöneticilerine, (ii) fiyatlandırma politikasına ve (iii) sözleşmeye girme, sözleşmeyi feshetme ve değiştirme serbestine müdahalesini, söz konusu yetkilerin PT Portugal’ın değerinin korunması için ne kadar gerekli olduğu süzgecinden geçiriyor. Komisyon, devre konu şirketin faaliyetleri için vazgeçilmez olan bir çalışanın şirket bünyesinde muhafaza edilmesi için yapılan genel nitelikli gözetimlerin bu kapsamda değerlendirilebileceğini, ancak herhangi bir çalışanın sözleşmesinde yer alan şartlara ilişkin veto hakkına sahip olmak gibi geniş yetkilerin “kontrol sağlayan davranış” olarak değerlendirileceğini söylüyor. Benzer şekilde Komisyon, teşebbüslerin, belirlediği ticari koşullar açısından bağımsız olmasına yönelik en önemli koşulun fiyatlandırma politikalarına yönelik bağımsızlık olduğunu vurguluyor. PT Portugal’ın, Altice’in onayı olmaksızın bu politikalarda değişikliğe gidemiyor olması, Altice’e bu konularda da veto hakkı tanınmış olmasını devre konu şirketin ticari bağımsızlığının sınırlanması olarak değerlendiriyor ve bu tür bir yetkinin şirketin değerinin korunması açısından zaruri olmadığını vurguluyor. Son olarak Komisyon, devre konu şirketin imzalayacağı anlaşmalar ve vereceği taahhütlere ilişkin olarak genel bir gözetim yetkisini orantılı bulurken, Altice’in düşük olduğu değerlendirilen bir eşiğin üzerindeki her türlü ticari işlemde veto yetkisine sahip olmasını şirketin değerinin korunması için gerekli olandan geniş bir yetki olarak değerlendiriyor. PT Portugal’ın değerinin, imza tarihinden kapanışın gerçekleştiği tarihe kadar korunması için elzem olmayan bu tür yetki transferleri ise gun jumping olarak değerlendiriliyor.

Bilgi değişimine ilişkin önemli tespitler!

Soruşturma sürecinde Altice’in düzenli olarak PT Portugal’dan hassas ticari bilgi talebinde bulunduğunu tespit eden Komisyon, devralma işlemleri açısından taraflar arasında belirli ölçüdeki bilgi paylaşımının işlemin gerçekleştirilmesi için gerekli olabileceğini vurguluyor. Ancak burada da söz konusu bilgi paylaşımının devralan şirkete izinden/bildirimden önce devre konu şirkete ilişkin konularda karar alma yetkisi tanıyıp tanımadığını değerlendiriyor. Bu doğrultuda Altice tarafından düzenli olarak bilgi talep edilmesinin ve PT Portugal tarafından bu tür stratejik bilgilerin güncel ve detaylı olarak paylaşılmasının rekabeti, işlem açısından gerekli olandan fazla sınırladığına karar veriyor.

Kararda yer verilen önemli bulgulardan bir tanesi ise Komisyon’un yerinde incelemelerde elde ettiği dokümanlardan, Altice’in gun jumping ihlallerine yönelik bilince sahip olduğunu tespit etmiş olması. Söz konusu dokümanlarda gun jumping’in ne olduğu, gun jumping teşkil edebilecek davranışlar ve bunlardan kaçınmanın ne kadar önemli olduğu ve aksi takdirde yüksek miktarda para cezalarının söz konusu olabileceğine ilişkin ifadeler yer alıyor. Komisyon bu belgeleri de dikkate alarak Altice’in söz konusu ihlali en azından ihmali davranışlarla işlediğine karar veriyor.

Gemi batarken dümende kim vardı?: Avrupa Birliği’nden hakim şirket sorumluluğunu genişleten bir yaklaşım

Avrupa Komisyonu’nun yüksek voltajlı kablo üreticilerine yönelik yürüttüğü soruşturma sonucu tesis ettiği ceza, Lüksemburg’daki Genel Mahkeme’nin 12 Temmuz 2018 tarihinde verdiği karar ile onandı. Hatırlayacağınız üzere, 2 Nisan 2014 tarihinde Komisyon, Asya ve Avrupa kökenli kablo üreticisi teşebbüsler hakkında başlattığı kartel soruşturmasını tamamlamış ve teşebbüslere toplam 302 milyon Euro tutarında ceza kesmişti.

Genel Mahkeme’nin kararı, kesilen cezayı onamakla kalmıyor ve ihlale taraf şirketlerden Prisman’ın o dönemki yatırımcılarından olan Goldman Sachs’ı da cezaya ortak eden Komisyon’un bu tutumunu destekliyor. Yatırım bankalarının, portföylerinde yer alan şirketlerin dahil olduğu rekabet ihlalleri üzerinde belirleyici etkisi olabileceğine ilişkin değerlendirmeler yapan Komisyon, soruşturma sonucunda Goldman Sach’a 37,3 milyon Euro ceza kesmişti.

Yatırım fonları ve bankaların, yatırım yaptıkları portföy şirketleri açısından hakim şirket sorumluluğunu genişleten bu yaklaşımın, Genel Mahkeme tarafından onanması ise rekabet hukuku çevrelerinde ilgi uyandırdı. İhlalin içeriğine ve Goldman Sachs’ın belirleyici etkisine ilişkin tespitleri aşağıda değerlendiriyoruz.

Bildiğiniz üzere Komisyon, aralarında Prysmian, Nexans, Frukawa, Sumitomo, Hithachi ve ABB’nin de bulunduğu kablo üreticilerine, neredeyse küresel düzeyde bir kartel ağı kurmaları nedeniyle soruşturma başlatmıştı. Komisyon’un bulgularına göre kartel, Avrupa, Japonya ve Güney Kore menşeli üreticiler arasında, oldukça geniş bir coğrafi alanda uygulanmış ve 1999 yılını takip eden 10 yıl boyunca yürürlüğünü sürdürmüştü. Toprak altı ve deniz altı yüksek voltaj kabloları alanında etki gösteren oluşumun, pazar paylaşımı ve müşteri paylaşımı yoluyla belirli bölgelerdeki projeler açısından rekabeti kısıtladığı ve bu yolla küresel düzlemde rekabetçi süreçlere etki ettiği de yapılan değerlendirmeler arasında yer alıyordu. Komisyon’un, 2014’te verdiği ve Genel Mahkeme önündeki temyize konu olan ceza kararı ile sonuçlanan soruşturma, gerek ihlalin süresi ve etki gösterdiği coğrafi alan gerekse kartel üyelerinin kendi bölgelerinin en temel üretim şirketleri olması açısından önem kazanmaktaydı.

Kurumsal yatırımcılar tarafından ilgiyle beklenen mahkeme kararının ise, finans dünyası ve bankalar açısından kablo sektörünün akıbetinden daha önemli bir anlamı bulunuyor. 2014 yılında verdiği karar ile sıra dışı bir adım atan Komisyon, yatırım bankası Goldman Sachs’ın kartel üyelerinden Prysmian’daki yatırımının kendisine belirleyici etki sağladığını savunmuş ve Goldman Sachs’a ihlalden dolayı hakim şirket sorumluluğu atfetmişti. 12 Temmuzda verilen kararın, Komisyon’un bu tutumu karşısında Genel Mahkeme’nin değerlendirmesini bekleyen kurumsal yatırımcılar açısından da uyarı niteliğinde olduğu değerlendiriliyor.

Genel Mahkeme’ye sunduğu açıklamalarda, Prysmian’daki katılımının yalnızca yatırım amaçlı olduğunu belirten Goldman Sachs, bu kapsamda bir hakim şirketten ziyade sade bir yatırımcı olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. İhlalin gerçekleştiği dönemde, kendi yönetimindeki GS Capital Partners isimli fon üzerinden Prysmian’da pay sahibi olan Goldman Sachs’ın, bu pay sahipliğinin yalnızca finansal yatırım amaçlı olduğu yönündeki savunması ise Genel Mahkeme tarafından reddedildi. İhlalin gerçekleştiği dönemde Prysmian’ın kendisinin etkisi ve yönlendirmesi haricinde hareket edebildiğini savunan yatırım bankasının bu yönde sunduğu argümanları da yetersiz gören Genel Mahkeme, Komisyon’un 37,3 milyon Euro tutarındaki cezasının arkasında durdu.

Avrupa Birliği’nin geçmiş kararlarını incelediğimizde, kartel soruşturmalarında yalnızca ihlale karışan yerel iştirak ile yetinilmediğini ve ihlal esnasında bu iştirakin direksiyonunda bulunan hakim şirketin de cezanın kapsamına dahil edilebildiğini görebiliriz. Finansal yatırımcıların, ihlal üzerinde belirleyici etki sergilediklerinden bahisle kartel soruşturmalarına dahil edilmesi ise, hakim şirket sorumluluğu kavramına uzak olmayan Avrupa uygulaması açısından dahi sık karşılaşılan bir durum değil.

Genel Mahkeme’nin kararındaki değerlendirmeler, Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın (ABAD) son yıllarda benimsediği uygulama ile paralellik gösteriyor. Komisyon’un, kolin klorür üreticisi kimyasal şirketler aleyhine ceza kesmesi üzerine görülen temyiz dosyasında ABAD, rekabet ihlallerinde hakim şirketin sorumluluğu konusunda önemli değerlendirmeler yapmıştı. Akzo Nobel’in temyiz başvurusu kapsamında konuyu inceleyen ABAD, grubun bünyesinde yer alan beş firmanın ihlale taraf olduğunu ve Akzo Nobel’in, grubun hakim şirketi olarak, bunların hepsinde (dolaylı veya doğrudan) %100 pay sahibi olduğunu tespit etmişti. Daha sonra belirleyici etki konusunu ele alan ABAD, ihlale karışan iştirakin paylarının tamamına sahip olan hakim şirketin, bu iştirakin faaliyetleri üzerinde belirleyici etkiye sahip olacağına karar vermişti. İhlale taraf iştirakleri üzerindeki hakimiyetinin yalnızca pazardaki ticari faaliyetleri ile sınırlı olduğunu belirten Akzo Nobel ise, bu hakimiyetin ticari faaliyetlerin ötesine geçecek şekilde genişletilmesinin “kusursuz sorumluluk” anlamına geleceğini ve Avrupa rekabet hukuku prensiplerine aykırı olacağını savunmuştu. Bu savunma karşısında ABAD, tarafların aynı ekonomik bütünlük içerisinde yer aldığını ve hakim şirketin, ihlale doğrudan dahil olmasa da, belirleyici etki gösterme kabiliyeti dolayısıyla sorumlu tutulabileceğinden bahisle burada “kusursuz sorumluluk” olmadığını belirtmişti.

ABAD’ın bu tutumu, Komisyon’un, özellikle kartel soruşturmalarında, iştirakin tek sahibi konumunda olan hakim şirketin, bu iştirak üzerinde belirleyici etki sahibi olduğu karinesiyle hareket etmesinin önünü açmıştı. Akzo Nobel’de ortaya konan bu prensibi takip eden Genel Mahkeme ise konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede; Goldman Sachs’ın Prysmian’ın oy haklarının tamamını kullanabilmesi dolayısıyla belirleyici etkiye sahip olduğunu ve bu etkinin, Prysmian’ın tek pay sahibi olsaydı elde edeceği etki ile aynı nitelikte olduğunu belirtti.

Akzo Nobel’den farklı olarak iştirakin paylarının tamamına sahip olmayan Goldman Sachs’ın, yine de Prysmian’ın oy haklarının tamamını kullanabildiğini ve pay sahipliğinin de %80 – %90 arasında değişen oranlarda olduğunu belirten Genel Mahkeme, ABAD’ın Akzo Nobel açısıdan aradığı kriterlerin burada da sağlandığına kanaat getirdi.

Goldman Sachs’ın, Prysmian üzerindeki belirleyici etkisini tespit ederken değerlendirilen tek unsur pay oranı ve oy haklarını kullanabilme imkanı da değildi. Genel Mahkeme, belirleyici etkiyi değerlendirirken; Goldman Sachs’ın Prysmian’ın yönetim kuruluna üye atama haklarını, bu üyelerin Prysmian’ın stratejik komitelerindeki pozisyonunu ve etkileri ile yatırım bankasının hissedarları toplantıya çağırma imkanını da göz önünde bulunduran kapsamlı bir değerlendirme yapmış.

Öte yandan, tek pay sahibi konumundaki hakim şirketin belirleyici etkiye sahip olacağı yönündeki karinenin, teşebbüsler açısından savunma olanaklarını da kısıtlayabilecek nitelikte olduğu da karara getirilen eleştiriler arasında. Zira bahse konu karine karşısında ispat yükü üzerine kalan teşebbüs tarafı, kendisini belirleyici etkinin yokluğunu kanıtlamaya çalışırken bulabiliyor. Bir olgunun yokluğunu kanıtlamanın, varlığını kanıtlamaya nazaran önemli ölçüde daha zor olduğunu düşündüğümüzde, teşebbüs tarafının buradaki ispat faaliyetine bir sıfır geride başladığını söylemek de yanlış olmayacaktır.

Doğal konumları gereği iştiraklerinin hareketlerinden haberdar olmak ve imkan bulduğu ölçüde onların davranışlarını kontrol etmek eğiliminde olan hakim şirketlerin bu tutumu, özellikle stratejik yatırımcılar açısından olağan karşılanabilir. Bunun sebebi ise, stratejik yatırımcıların sektöre dair iç görülerinin olması ve yatırım yaptıkları şirketler ile sürdürülebilir bir iştirak ilişkisi kurmayı hedeflemeleri. Yatırım bankaları ve sermaye fonları açısından ise durum her zaman bu şekilde gelişmiyor. Yatırım firmaları, farklı sektörlerden şirketlere çeşitli yatırımlar yaparak bir yatırım portföyü oluşturmakta ve bu portföy şirketlerini belirli bir süre elde tutup kara geçirdikten sonra yeniden stratejik alıcıların ellerine bırakabilmektedir. Genel Mahkeme’nin Goldman Sachs kararında aldığı pozisyonun ise yatırım firmalarının, yalnızca yatırımcı olarak katıldıkları şirketler üzerinde belirleyici etkileri bulunmadığı yönündeki savunmalarının önünü kesebileceği de değerlendiriliyor.

Yatırım firmalarının, iştiraklerinin stratejileri belirlenirken dümende olup olmadıkları ve muhtemel bir ihlal üzerinde -destekleyici veya engelleyici- bir etki gösterip gösteremeyeceklerini ise her olay kapsamında ayrıca değerlendirmek gerekiyor. Nitekim, Akzo Nobel kararında ABAD’da benzer bir değerlendirme yapmış ve iştirakin hakim şirketten bağımsız hareket edebilme yetisinin, ekonomik, yapısal ve hukuki özellikler kapsamında olay bazında değerlendirilmesi gerektiğini belirterek bu değerlendirme için gereken unsurların bir liste olarak önceden belirlenemeyeceğini vurgulamıştır.

Henüz gerekçeli kararı yayınlanmayan bu değerlendirmeler ile Genel Mahkeme, ABAD’ın 2009 yılında Akzo Nobel kararı ile temellerini attığı prensipleri takip ederken, kurumsal yatırımcıların belirleyici etki gösterebildikleri ölçüde rekabet ihlallerinden sorumlu tutulabilecekleri yaklaşımını da teyit ediyor. Buna ek olarak, ABAD’ın 2009’da belirlediği prensipleri bir adım ileriye taşıyan Genel Mahkeme, iştirak üzerinde %100 pay sahibi olunmadığı durumlarda dahi; oy haklarının tamamını kullanabilmek ve yönetim kurulu ile icrai komitelere etki edebilmek unsurları üzerinden belirleyici etki karinesinin işletilebileceğini de gözler önüne seriyor. Kurumsal yatırımcıları, rekabet hassasiyetlerini artırmak zorunda bırakacak bu tutum ihlale taraf şirketlerin arkasındaki kontrol yapısının peşine düşen soruşturmacıların da elini kuvvetlendirerek özellikle kartel soruşturmalarında daha yayılmacı bir tutum izleyebilmelerinin önünü açacağa benziyor.

Tüm görüşmelere dikkat! diye boşuna demiyoruz

Her rekabet hukukçusunun iki lafından biri “aman konuşmalarınıza dikkat edin!” olur. Neden mi? Her türlü mecradan yapılabilecek her türlü görüşme yarın karşımıza delil olarak çıkabilir de ondan!

Peki neler delil olabilir?

Süregelen uygulamaya baktığımızda, uzmanların yerinde incelemeler esnasında bilgisayarlar veya laptoplardaki belgeleri, e-postaları, ofiste masa üstündeki veya dolaplardaki belgeleri incelediklerini, sözlü ve yazılı bilgi taleplerinde bulunduklarını görüyoruz. Otel kayıtları, uçak rezervasyonları, restoran fişleri gibi belgeler de delil olarak kullanılabiliyor.

Telefon görüşmeleri bakımından ise yeni yeni uygulamanın geliştiğini görüyoruz.

Delil standardına yönelik bir konu yakın zamanda pişmanlık başvurusu kapsamında sunulan telefon konuşmalarının delil olarak esas alındığı kurumsal kredi pazarında faaliyet gösteren bankalar arası bilgi değişimine ilişkin kararda gündeme gelmişti. Rekabet Kurumu, söz konusu incelemesinde “serbest delil sisteminin geçerli olduğu” ve “kararı etkileyebilecek her türlü bilgi ve delilin” sunulabileceği değerlendirmesini yaparak, iletişimde rıza unsurunun bulunduğu, telefon görüşmelerinin delil olarak kullanılabileceği sonuca varmıştı.

Benzer bir yaklaşımın Avrupa Komisyonu ve Avrupa Genel Mahkemesi’nin kararlarında da benimsendiği gözlemleniyor. Örneğin; Komisyon’un 2013 yılında karides satıcılarına yönelik yürüttüğü bir kartel incelemesinde, taraflardan biri olan Kok Seafood, kartele taraf başka bir teşebbüs olan Heiploeg ile olan konuşmalarını gizli bir şekilde kaydetmiş ve rekabet uzmanları da yerinde incelemelerde bahse konu konuşmalara rastlamış ve soruşturma kapsamında değerlendirmek üzere el koymuştu. Bunun üzerine ise Heiploeg söz konusu konuşmaların hukuki olarak geçersiz sayıldığını ve dolayısıyla inceleme kapsamında kullanılmaması gerektiğini belirtmişti. Ancak Avrupa Komisyonu gibi Genel Mahkeme de söz konusu konuşmaların hukuka uygun bir şekilde yerinde inceleme esnasında elde edildiğini, ihlali gösteren başka delillerin de mevcut olduğunu ve ilgili tarafa konuşmaları dinleme ve konuşmalara yönelik savunma haklarını kullanma fırsatının tanındığını belirterek konuşmaların soruşturma kapsamında kullanılmasının uygun olduğu sonucuna varmıştı.

Telefon görüşmeleri bakımından rekabet hukukçularının sürekli karşı karşıya kaldığı sorulardan biri de “Kurum uzmanları WhatsApp konuşmalarımı inceleyebilir mi?” sorusu.

Bu zamana kadar Rekabet Kurumu’nun WhatsApp konuşmalarını esas aldığını görmemiştik ancak Kurul’un 29.03.2018 tarihli Ortodonti Kararı ile bu soruya bir nebze de olsa açıklık getirdiğini görüyoruz. Zira kararda yer alan “bir şirket çalışanının bilgisayarından elde edilen ve şirket GSM hattı üzerinden yapılan […] tarihli WhatsApp görüşmelerinde ve müşterisi ile arasında gerçekleşen […] tarihli WhatsApp yazışmalarındaifadelerinden WhatsApp konuşmalarının bir kopyasının alındığını anlıyoruz.

Ancak burada ek açıklamaya muhtaç iki nokta daha dikkatimizi çekiyor:

  1. Şirket GSM hattı üzerinden yapılan WhatsApp görüşmeleri nasıl bilgisayardan elde edildi? Sanıyoruz ki telefonun bilgisayara bağlanması suretiyle verilerin paylaşımına izin verilmiş olabilir ya da tarayıcı üzerinden çalışan http://web.whatsapp.com uygulaması bilgisayarda WhatsApp görüşmelerini depoluyor olabilir.
  2. WhatsApp yazışmalarından bazıları telefondan ya da bilgisayar dışı başka mecralardan mı elde edildi? Nitekim yukarıda da yer verilen bazı açıklamalarda WhatsApp konuşmalarının bilgisayardan elde edildiğine dair ifadeler yer almıyor. Bu noktada, eğer telefondan elde edildiyse şirket telefonu mu yoksa çalışanın şahsi telefonundaki görüşmeler mi incelendi? sorusu da aklımıza geliyor.

Peki daha önce WhatsApp görüşmelerini inceleyen başka rekabet otoriteleri oldu mu?

Bizden çok uzakta olmayan Akdeniz’li komşumuz İspanya’da da 2013 yılında telefon konuşmaları yanı sıra WhatsApp konuşmaları delil olarak esas alınmıştı. Nitekim İspanya Yüksek Mahkemesi bir kararında İspanya Rekabet Otoritesi (Comisión Nacional de los Mercados y la Competencia) tarafından İspanyol’lara özgü turron tatlısının imalatını yapan Almendra y Miel firmasında gerçekleştirilen yerinde incelemede çalışanların WhatsApp mesajlarının alınmasının ve delil olarak kullanılmasının hukuki olarak geçerli olup olmadığını incelemişti. Sonuç olarak ise İspanya Yüksek Mahkemesi (Audiencia Nacional), rekabet uzmanların yetkilerinin fiziksel ve elektronik kayıtlarını incelemeye izin verdiğini ve bu yetkinin cep telefonlarını da kapsadığını belirtmişti. Söz konusu yazışmalar incelemeye konu pazar paylaşımı davranışlarına ilişkin olarak esaslı delil olarak ele alınmıştı. Bunun üzerine, çimento sektöründe gerçekleşen bir kartele ilişkin yakın tarihli bir kararda da toplantılar, e-postalar ve faks üzerinden gerçekleşen bilgi değişimi yanı sıra WhatsApp üzerinden gerçekleştirilen bilgi değişimleri inceleme bakımından dikkate alınmıştı.

WhatsApp’in Uzak Doğu’daki muadili WeChat ise 2016 yılında Çin Rekabet Otoritesi’nin (National Development and Reform Commission) radarına girmiş ve söz konusu rekabet otoritesi Shaanxi bölgesindeki araç muayenesi fiyatlarının tespitine yönelik kartele ilişkin planların WeChat üzerinden konuşulduğunu belirtmişti.

2017 yılında ise Hong Kong Rekabet Otoritesi (The Competition Commission) tarafından IT server sistemine yönelik ihalelerde danışıklı hareket ettiği ortaya çıkan Hong Kong Young Women’s Christian Association ve söz konusu dernek bünyesindeki beş teşebbüsün bilgi değişiminde bulunmak için WhatsApp’ı kullandığı keşfedilmişti.

ABD’de ise bileklik gibi ürünlerin satışını gerçekleştiren Zaappaaz, Promotions, Wrist-Band, Customlanyard gibi e-ticaret şirketlerinin fiyat tespitinde bulunulduğuna dair 2017 yılında gerçekleştirilen incelemede WhatsApp yanı sıra telefon mesajları ve Skype, Facebook gibi mecraların da iletişim için kullanıldığı dikkat çekmişti.

Dolayısıyla, Rekabet Kurumu’nun da WhatsApp incelemelerine başlaması şaşırtıcı değil. İlerleyen günlerde bu incelemelerin nasıl gerçekleştirildiği konusunda daha detaylı bilgi edinebiliriz, ancak şimdilik (ve her zamanki gibi): Aman konuşmalarınıza dikkat edin!”.

Avrupa Birliği’nden gun-jumping’e yakın takip

İzin verilen birçok birleşme/devralma işleminin, bildirimden/izinden önce uygulamaya konduğu (gun-jumping) iddiası ile yeniden incelemeye alındığı bu dönemde Avrupa Komisyonu, Brezilya’lı telekomünikasyon şirketi Altice hakkında beklenen kararını verdi. Söz konusu karar Altice’in, Brezilya’lı telekomünikasyon operatörü Oi’den PT Portugal’ı devralmasına ilişkin.

Üzerinden neredeyse üç yıl geçmiş olması nedeniyle öncelikle işlemi hatırlatmakta fayda görüyoruz. 2015 yılının Şubat ayında Altice’in söz konusu devralma işlemini Komisyon’a bildirmesi üzerine Komisyon işleme ilişkin incelemesini başlatmıştı. Komisyon bu süreçte PT Portugal’ın devralınması işleminin, Altice’in Portekiz telekomünikasyon hizmetleri pazarında faaliyet gösteren iştirakleri ONİ ve Cabovisao üzerindeki rekabetçi baskıyı önemli ölçüde azaltacağına ve tüketicilere uygulanan fiyatların artmasına yol açacağına yönelik endişeleri incelemişti. Söz konusu rekabetçi endişelerin bertaraf edilmesi amacıyla ilgili işleme 2015 yılının Nisan ayında Altice’in Portekiz iştiraklerini elden çıkarması şartıyla izin verilmişti. Altice ise söz konusu iştirakleri, yatırım fonu Apax Fransa’ya devrederek bu şartı yerine getirmişti.

Ancak Komisyon 2017 yılının Mayıs ayında, Altice’in ilgili devralma işlemini, işleme izin verilmeden ve hatta bazı hallerde Komisyon’a herhangi bir bildirim yapılmadan önce uygulamaya koyduğu (gun-jumping) iddialarına yönelik olarak inceleme başlattı. Komisyon izinden/bildirimden önceki süreçte Altice’in, PT Portugal tarafından verilecek kararlarda veto hakkına sahip olduğunu, Altice’in PT Portugal’ın pazarlama faaliyetleri ve bilgi değişimine yönelik politikaları hakkında söz sahibi olduğunu açıkladı. Devralan şirket Altice’e bu tür yetkiler tanınmasının, devralınan PT Portugal üzerinde kontrol sağladığını belirten Komisyon, izne tabi işlemin bu şekilde izinden ve hatta bildirimden önce uygulamaya konduğunu tespit etti. Komisyon sonuç olarak Altice hakkında 124.5 milyon Avro para cezasına hükmetti.

Belirtmek gerekir ki bu kararın, Komisyon’un 2015 yılının Nisan ayında işlem hakkında verdiği izin kararına herhangi bir etkisi bulunmuyor. Ancak söz konusu karar ile Komisyon, “birleşme ve devralmalarda erken başlama sorunu” olarak da adlandırılan gun-jumping ihlallerine yönelik olarak şimdiye kadarki en yüksek para cezasını vermiş oldu.

Biz nelerin gun-jumping teşkil ettiğini düşünürken Avrupa Birliği Adalet Divanı da konuya açıklık getirecek bir karar verdi. Adalet Divanı’nın, Ernst & Young’ın (“EY”) KPMG’nin Danimarka iştirakini devralması işlemine ilişkin kararı, gun-jumping sayılacak hallerinin sınırının belirlenmesi açısından yol gösterici nitelikte. Hatırlatmak gerekirse Danimarka Rekabet Otoritesi, 2014 yılının Mayıs ayında EY’ın rakip teşebbüs KMPG’nin Daminarka iştirakini devralmasına yönelik işleme izin vermişti. Ancak rekabet otoritesi daha sonra KMPG Danimarka’nın ana şirket ile olan anlaşmasını izinden önce, 2013 yılının Kasım ayında feshettiğini tespit ederek teşebbüs hakkında para cezasına hükmetmişti. Dosyayı temyizen inceleyen Adalet Divanı ise ana şirket ile işbirliği anlaşmasının feshedilmesinin devralınan şirket üzerinde kontrol sağlamadığını ve bu nedenle EY’ın, KPMG’yi ilgili anlaşmayı feshetmeye teşvik ederek Avrupa Birliği’nin birleşme ve devralma işlemlerine ilişkin kurallarını ihlal etmediğine karar verdi. Adalet Divanı bu kararı ile devralınan şirketin işbirliği anlaşmasının feshedilmesinin devralma işlemlerinin tamamlanması anlamına gelmeyeceğini hüküm altına almış oldu.

Görüleceği üzere rekabet otoriteleri gun-jumping iddialarına yönelik incelemelerde temel olarak, bildirimden/izinden önce gerçekleştirilen davranışın kontrol değişikliğine yol açıp açmadığını irdeliyor. Birbiri ardına açılan soruşturmalar ve Komisyon tarafından verilen bu rekor miktardaki ceza ise yargı mercilerinin ilerleyen dönemde birleşme ve devralma işlemlerine ve nelerin kontrol değişikliği teşkil ettiğine yönelik incelemelerde çok daha dikkatli bir tavır sergileyeceğini gösteriyor.