RTÜK’ten internet yayınlarına müdahale!

Ekibimizin yaz dönemi üyelerinden Mustafa Erdoğan ile gündeme oturan RTÜK düzenlemelerini kaleme aldık…

İnternetin an be an gelişen ve kontrolü kendine özgü tedbirleri gerektiren yapısı dolayısıyla regülasyon otoritelerinin günlük yaşamdaki değişimlere ayak uydurması oldukça önem arz ediyor. Hatırlanacağı üzere RTÜK, 27 Eylül 2018 tarihinde Radyo, Televizyon ve İsteğe Bağlı Yayınların İnternet Ortamından Sunumu Hakkında Yönetmelik Taslağı’nı internet sitesinde yayınlayarak geleneksel yayın kuruluşlarını düzenlemenin ötesine geçeceğinin sinyallerini vermişti. Biz de söz konusu regülasyonların dikkatli bir yaklaşımla gerçekleştirilmesi gerektiğine, aksi halde hizmet sunan teşebbüslerin faaliyet göstermekten çekinebileceğine dikkat çeken bir makale hazırlamıştık. Tüm öngörülerin ardından dün söz konusu Yönetmelik Taslağı’nın son hali Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi!

Taslak Yönetmelik ile yayınlanan Yönetmelik neredeyse birbirine benzer – dolayısıyla öncelikle Taslak Yönetmelik’i ana hatlarıyla hatırlayalım…

24 maddeden oluşan Taslak Yönetmelik, internet ortamından hizmet sunan medya hizmet sağlayıcı kuruluşlara ve internet üzerinden yayın yapan platform işletmecilerine yönelik birçok yükümlülük öngörüyor. Bu kapsamda, izleyicinin dilediği zaman (on demand) izleyebildiği Netflix gibi platformlara yönelik düzenlemeler karşımıza çıkıyor.  

Taslak Yönetmelik’te, radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayınlarını internet üzerinden yapmak isteyen hizmet sağlayıcılarının RTÜK’ten her bir ortam için ayrı ayrı lisans alması gerektiği yer alırken, bu kapsamda lisans başvurusunda sunulması gereken belgeler ile sürece dair ayrıntılara da yer veriliyor. Bununla beraber, yayın hizmetlerini internet ortamından iletmek isteyen platform işletmecilerine yönelik ise yetkilendirme başvurusunda bulunulması yer alıyor. Bu kapsamda, söz konusu başvuruya dair detaylı bilgilere yer veriliyor.

İlgili Yönetmelik’te lisans ücretleri internet üzerinden radyo yayını için 10 bin TL, isteğe bağlı yayın için 100 bin TL, internetten televizyon yayını lisansı için ise 100 bin TL olarak belirleniyor. Yayın iletim yetkilendirme ücreti ise 100 bin TL olarak belirleniyor.

Lisans ya da yayın iletim yetkisi almayıp “izinsiz” yayın yapanlar için köprüden önceki son çıkış!

Taslak Yönetmelik’te hem internet ortamından mevcut durumda yayın hizmeti sunan medya hizmet sağlayıcıları hem de internet ortamından yayın iletimi gerçekleştiren platformların lisans ve yetki almak için bir ay içerisinde Üst Kurul’a başvurması gerektiği yer alıyor!

İzinsiz devam eden yayınlar bakımından ise lisans alınması için üç aylık grace period tadında bir süre öngörülürken, üç aylık yayın lisansı ücretinin peşin olarak ödenmesi halinde ilave üç ay daha süre verileceğinden bahsediyor. Benzer bir düzenleme internet üzerinden yayın sağlayan platformların sahip olması gereken yayın iletim yetkisi bakımından da geçerli…

RTÜK’ün, Taslak Yönetmelik ile aynı zamanda internet üzerinden sunulacak yayınları kontrol mekanizmasını güçlendirdiğini görüyoruz. Taslak Yönetmelik’te söz konusu mekanizma, yayın lisansının iptali, içeriğin yayından çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi ve suç duyurusu olarak önümüze çıkıyor.

Yükümlülüklerini yerine getirmeyen medya hizmet sağlayıcı kuruluşa şartları yerine getirmesi için 30 günlük süre verilmesinin akabinde şartları yerine getirmeyen kuruluşun yayınları üç ay süre ile durduruluyor. Üç aylık sürede de şartları yerine getirmeyen kuruluşun internet ortamından yayın lisansı iptal ediliyor. Tabi yayın lisansının verilmesi için şartların hile ile elde edildiği tespit edilirse kuruluşun internet ortamından yayın lisansının iptal edileceğini de görüyoruz.

Geçici yayın hakkı ve/veya lisansı iptal edilmesine rağmen, yayın hizmetlerinin internet ortamından iletmeye devam eden teşebbüsler hakkında sulh ceza hakiminden içeriğin yayından çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi talep edilebileceği Yönetmelik’te sıralanıyor. Ayriyeten teşebbüslerin yönetim kurulu üyeleri ve genel müdürü hakkında da suç duyurusunda bulunma imkanı, Yönetmelik’te yer alıyor. Karar, teşebbüslere bildirilmesine rağmen gereğini yerine getirmeyen teşebbüslere ise idari para cezası uygulanması öngörülüyor.

Söz konusu Yönetmelik, dün itibariyle Resmi Gazete’de yayınlarak yürürlüğe girdi ve Taslak Yönetmelik ile neredeyse birebir aynı demiştik… Peki Taslak Yönetmelik ile yayınlanan Yönetmelik arasındaki farklar neler?

Taslak Yönetmelik, bireysel iletişim hizmetleri, radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetlerini internet ortamından iletmeye özgülenmemiş platformlara ve söz konusu hizmetlere yalnızca yer sağlayan gerçek ve tüzel kişileri kapsam dışında bırakıyordu. Ancak yayınlanan Yönetmelik’te yalnızca bireysel iletişim hizmetlerinin kapsam dışı bırakıldığını görüyoruz. Bununla beraber, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetlerini internet ortamından iletmeye özgülenmemiş platformlar ve söz konusu hizmetlere yalnızca yer sağlayan gerçek ve tüzel kişilerin (YouTube, Onedio, Facebook, Scorp vs.) platform işletmecileri olarak değerlendirilmediğini görüyoruz. Söz konusu Yönetmelik’in yalnızca internet üzerinden medya hizmet sağlayıcı kuruluşları ve platform işletmecilerini kapsadığını göz önünde bulundurduğumuzda, ilgili teşebbüslerin yine Yönetmelik uygulamasının dışında bırakıldığını gözlemliyoruz.

Bu noktada, YouTube, Onedio, Facebook ve Scorp gibi platformların, bazı durumlarda Yönetmelik’teki kapsam dahilinde bulunan teşebbüslerden daha geniş kitlelere erişebildiği ve söz konusu kitle ile ticari iletişimde bulunabildiği düşünüldüğünde Yönetmelik ile çizilen sınırlar genişletilebilir miydi? sorusu aklımıza ilk gelen sorulardan biri.

Taslak Yönetmelik’te lisans alan kuruluşların lisans süresi, URL adresi ve yayın iletimini gerçekleştirecek platform işletmecisini Üst Kurul’a bildirmesi ve Üst Kurul’dan izin alması halinde yayınlarını yürütülebileceği belirtilmişken; yayınlanan Yönetmelik’te, oldukça haklı bir şekilde bildirim yapılmasının ardından söz konusu bilgilerin Kurul kayıtlarına sokulmasının yeterli olduğu belirtiliyor.

Yayınlanan Yönetmelik Medya hizmet sağlayıcıları ve internet yayın platform işletmecileri bakımından sayılan yükümlülüklere ek bir yükümlülük getiriyor ve bu kapsamda, yayın lisansı alan kuruluşların yayın hizmetinin iletileceği internet adresi, künye bilgisi, adres ve kayıtlı elektronik posta adresinin ve bu yöndeki değişikleri Üst Kurul’a bildirilmesi ve internet sitesinde yayınlaması öngörülüyor.

Bunlarla beraber, Taslak Yönetmelik’te internet ortamından yayın lisans ücretlerinin Üst Kurul tarafından Hazine ve Maliyet Bakanlığı’nca yıllık olarak ilan edilen oranda arttırılacağı ele alınırken; yayınlanan Yönetmelik’te, Vergi Usul Kanunu uyarınca gerçekleştirilen ilanların esas alınacağı yer alıyor.

Yönetmelik’in yürürlüğe girmesiyle gerçekleşecek gelişmelere yönelik takipte kalarak düzenlemelerin hayatımıza nasıl etki edeceğini hep birlikte deneyimleyeceğiz. Daha fazla bilgi için Yönetmelik’e buradan ulaşabilirsiniz.

Maysan Mando incelemesinde yeni perde: Mal vermeme iddiaları ile başlayan soruşturma YSFB’ye evrildi

Yaklaşık üç yıl önce Rekabet Kurumu tarafından yapılan önaraştırma, ardından gelen iptal kararı ve bu karar üzerine açılan soruşturma ile devam eden Maysan Mando incelemesinde Rekabet Kurulu karar aşamasına geldi. 11 Haziran 2019’da sözlü savunma toplantısı yapılan soruşturmada, kararın en geç 26 Haziran 2019 Çarşamba günü açıklanması bekleniyor.

Rekabet Kurulu’nun 28.11.2017’de başlattığı soruşturma[1] ile Maysan Mando Otomotiv Parçaları San. ve Tic. A.Ş.’nin (“Maysan Mando”) şikâyetçiye (“Tok Otomotiv”) mal vermeyi reddettiği ve şikâyetçinin rakipleriyle ortak hareket ederek şikâyetçiyi pazar dışına itmeye çalıştığı iddiaları çerçevesinde Rekabet Kanunu’nun 4. ve 6. maddelerinin ihlal edilip edilmediği incelemeye alınmıştı. Aslında aynı iddialar, Rekabet Kurulu tarafından ilk olarak 2016 yılında yapılan bir önaraştırma[2] ile incelenmiş ve soruşturma açılmamasına karar verilmişti. Bu karara şikâyetçi tarafından yapılan itiraz üzerine konuyu görüşen Ankara 15. İdare Mahkemesi ise Rekabet Kurulu’nun önaraştırma kararını iptal etmiş[3] ve söz konusu iddialar, bu kez açılan bir soruşturma ile yeniden Rekabet Kurumu tarafından mercek altına alınmıştı. İşte Maysan Mando hakkında Rekabet Kurulu tarafından yürütülen bu soruşturmanın son aşaması olan sözlü savunma toplantısı[4] geçtiğimiz hafta Ankara’da gerçekleştirildi.

Bu toplantıda yapılan açıklamalar çerçevesinde Soruşturma Heyeti’nin, şikâyetçinin mal vermeme ve Maysan Mando’nun şikâyetçinin rakipleriyle anlaşarak kendilerini pazardan dışladığı yönündeki iddiaları hakkında tıpkı 2016 yılındaki önaraştırma kararında olduğu gibi herhangi bir ihlal tespitinde bulunmadığını ve buna ilişkin idari para cezası talep etmediğini görüyoruz. Bununla birlikte, soruşturma sürecinde yapılan yerinde incelemelerde elde edilen bilgilerle söz konusu iddialar ile başlatılan soruşturmanın yeniden satış fiyatının belirlenmesine (“YSFB”) yönelik uygulamalar ekseninde devam ettiği ve hatta Soruşturma Heyeti’nin YSFB tespiti ile Maysan Mando aleyhine idari para cezası talebinde bulunduğu anlaşılıyor. Bir başka deyişle, önaraştırma ve iptal davası süreçlerinde incelenen mal vermeme ve rakiplerle anlaşarak bir başka rakibi dışlama iddialarına ilişkin olarak başlatılan soruşturmada da ihlal tespiti yapılmazken soruşturma sürecinde, elde edilen bilgi ve belgelerle farklı bir cephede ihlal iddiasının gündeme geldiği görülüyor.

YSFB tespitine ilişkin Soruşturma Heyeti tarafından talep edilen idari para cezası ile ilgili bir başka dikkat çekici nokta ise bu cezanın Maysan Mando’nun pazar gücü nedeniyle üst sınırdan verilmesi talebi. Şikâyetçi aleyhine Maysan Mando tarafından YSFB uygulamasında bulunulduğu tespitini yapan Heyet, Maysan Mando’nun pazardaki konumu nedeniyle Kurul’un ceza takdirinde binde beşlik alt sınır yerine %3’lük üst sınırı dikkate alabileceği yönündeki görüşünü soruşturma sürecinde dile getirmiş.

Soruşturmanın başlangıcında olmasa da süreç içerisinde ortaya çıkan bilgilerle bir YSFB soruşturmasına dönüşen Maysan Mando incelemesi ile ilgili öne çıkan bir diğer husus da yakın zamandaki Sony[5] ve Henkel[6] kararları ile yeniden gündeme gelen YSFB kararlarındaki amaç ve etki tartışmaları. Sözlü savunma toplantısındaki değerlendirmelerden YSFB tespitinin sadece şikâyetçi için geçerli olduğu ve Maysan Mando’nun diğer bayilerine ilişkin bu yönde bir tespitin yapılmadığı anlaşılıyor. Ayrıca uygulamanın kısa bir süre zarfı için hayata geçirildiği ve şikâyetçinin hem Maysan Mando satışları hem de tüm Türkiye satışlarındaki payının oldukça sınırlı olduğu ifade ediliyor.

2016 yılının ilk aylarından itibaren devam eden incelemede, rekabet hukuku açısından sonuçları merakla beklenen tüm bu tartışmalı konulara ilişkin şikâyetçinin, Maysan Mando’nun ve Soruşturma Heyeti’nin sunmuş olduğu bilgi ve belgeler artık Rekabet Kurulu’nun önünde ve tüm bu bilgileri değerlendiren Rekabet Kurulu’nun nasıl bir karara varacağını en geç önümüzdeki hafta öğreneceğiz.  


[1] Rekabet Kurulu’nun 28.11.2017 tarih ve 17-39/630-M sayılı Maysan Mando hakkında soruşturma açılmasına ilişkin kararı.

[2] Rekabet Kurulu’nun 18.02.2016 tarih ve 16-05/107-48 sayılı Maysan Mando önaraştırma kararı.

[3] Ankara 15. İdare Mahkemesi’nin 25.10.2017 tarih, 2016/3742 E. ve 2017/2794 K. sayılı iptal kararı.

[4] Maysan Mando Sözlü Savunma Toplantısı’na ilişkin Rekabet Kurumu’nun internet sayfasındaki duyuru: https://www.rekabet.gov.tr/tr/Guncel/maysan-mando-otomotiv-parcalari-san-ve-t-6fbcc58a7962e91180f400505694b4c6 (Son Erişim Tarihi: 16.6.2019).

[5] Rekabet Kurulu’nun 22.11.2018 tarih ve 18-44/703-345 sayılı kararı.

[6] Rekabet Kurulu’nun 19.09.2018 tarih ve 18-33/556-274 sayılı kararı.

Rekabet Hukuku Aleminde 2018 Nasıl Geçti, Hep Birlikte Bakalım

2018’i arkada bırakmamızla birlikte Türkiye’de rekabet hukuku pratiği yirmi birinci yılını kutluyor. 2018 yılı, rekabet politikasında görülmeye başlayan değişimler ve Rekabet Kurumu’nun dijital platformlara gitgide daha çok yönelmesi bakımından renkli bir yıldı. Rekabet hukuku gibi dinamik ve sıkça değişim yaşayan bir alanda, 2019 ve sonrası için öngörü oluşturabilmek açısından 2018 yılının analiz edilmesinin yararlı olduğunu düşünüyoruz. BASEAK Kamu Politikaları, Regülasyon ve Rekabet Hukuku ekibi olarak bizler de bu amaca yönelik olarak “Antitrust Review 2018 Turkey” raporunda altı başlık altında Türkiye’nin 2018 yılı rekabet hukuku pratiğini inceledik: rekabet savunmanlığı, birleşme ve devralmaların kontrolü, tek taraflı davranışlar, karteller, dikey ilişkiler, kurum etkinliği. Bu başlıklar vasıtasıyla da Türk rekabet hukuku uygulaması hakkında bilinmesi gereken tüm konuları kapsayan çok yönlü bir rapor hazırladık.

Antitrust Review 2018 Turkey” raporuna buradan ulaşabilirsiniz.

Yanlış söyleyeni yakarım! : Avrupa Komisyonu General Electric’e yanıltıcı bilgiye dayalı 52 milyon Avro ceza kesti

Geçtiğimiz haftalarda Avrupa Komisyonu, General Electric’e 52 milyon Avro para cezası verdi. Cezanın sebebi ise General Electric’in LM Wind’i devralması işleminde Komisyon’a sunduğu bilgilerin yanıltıcı nitelikte görülmesiydi. Türünün ikinci örneği olan bu ceza, Avrupa’da yanıltıcı bilgiye toleransın düşüşüne işaret edebilir.

Bir piyasada hâkim durum yaratmaya ya da mevcut bir hâkim durumu güçlendirmeye yönelik olan birleşme ve devralmaların yasak olduğunu biliyoruz. Ancak bir birleşme veya devralma işleminin bahse konu piyasada nasıl bir etki doğuracağına ilişkin değerlendirmenin eksiksiz yapılabilmesi, işlemi inceleyecek rekabet otoritesinin doğru ve eksiksiz bilgilendirilmiş olmasını gerektirir. İşlem hakkında eksik bilgi sahibi bir rekabet otoritesinin de kendinden beklenen etkinliği sağlaması mümkün olmaz. Bu kapsamda tüm modern rekabet hukuku düzenlemelerinde doğrudan ya da dolaylı olarak rekabet otoritelerinin tam bilgilendirmelerini sağlayacak enstrümanlar yer alır. Bunlardan en yaygını ise rekabet otoritelerine eksik ya da yanlış bilgi sunulması durumunda uygulanacak idari para cezalarıdır.

Ülkemiz uygulamasında Rekabet Kanunu’na göre birleşme ve devralma işlemlerine ilişkin izin başvurularında yanlış ya da yanıltıcı bilgi verilmesi durumunda teşebbüslerin cirolarının %0,1’i oranında bir idari para cezası tutarı belirlenmişken AB 2004 Birleşme Düzenlemesi’nde bu oran, %1 gibi oldukça yüksek bir oran olarak karşımıza çıkmaktadır. Geçtiğimiz günlerde de Avrupa Komisyonu bu cezayı General Electric’in LM Wind’i devralma işleminde uygulamıştır. General Electric’e verilen bu ceza 2004 Birleşme Düzenlemesi’nin yürürlükte olduğu yaklaşık 15 yıllık dönemdeki ikinci para cezasıdır. 2004 Birleşme Düzenlemesi’ne dayalı yanıltıcı bilgi cezası ilk defa Facebook’un WhatsApp’i devralması işleminde verilmişti. Türk Rekabet Hukuku pratiğinde birleşme ve devralma izin başvurularında yanıltıcı bilgiye dayalı idari para cezası uygulanmasını Avrupa’daki kadar olmasa da yine de az görüyoruz. Öte yandan yanıltıcı bilgiye dayalı verilen idari para cezaları genellikle rekabet ihlallerine yönelik soruşturmalarda karşımıza çıkıyor.

Avrupa Komisyonu’nun General Electric’e kesmiş olduğu cezanın gerekçeleri, konuya ilerleyen süreçte nasıl yaklaşılacağı yönünde bir öngörü edinmek açısından oldukça kıymetli. General Electric 2017 yılının başında LM Wind adlı şirketi devralmak amacıyla Avrupa Komisyonu’na başvurmuştu. Yapılan başvurunun ilk safhasında General Electric tarafından Komisyon’a sunulan bilgilerde; deniz üstü rüzgâr türbinlerinden üretiminin hâlihazırda kurulu olan 6 MW’lık santral ile sınırlı olduğu ve bunun dışında bu alanda mevcut ya da planlanan bir üretimin bulunmadığı bildirilmişti. Komisyon tarafından ilgili piyasadaki diğer oyuncularla yapılan görüşmelerde ise General Electric’in bahse konu mevcut 6 MW’lık üretim santrali dışında 12 MW’lık geleceğe yönelik bir projesinin daha olduğu öğrenildi. Bunun üzerine başvurusunu geri çekip revize ettikten sonra yeniden Komisyon’a sunan General Electric’in LM Wind’i devralma işlemine Avrupa Komisyonu’nca izin verildi. Ancak sunulan bilginin yanıltıcı içerikte olduğu konusunun peşini bırakmayan Komisyon, yanıltıcı bilgiye dayalı ayrı bir değerlendirme yaparak konuyu karara bağladı. Komisyon, 6 MW’lık mevcut üretim kapasitesinin yanında 12 MW’lık planlanan proje hakkında bilgi verilmemesini yanıltıcı bilgi kapsamında değerlendirdi ve General Electric’e 52 milyon Avro para cezası kesti. Komisyon tarafından yapılan açıklamada bahse konu devralma işleminin akıbetinin bu ceza kararından etkilenmeyeceği ayrıca belirtildi.

Komisyon’un bu devralma işlemine izin kararının da yanıltıcı bilgi değerlendirmesi açısından önemli olduğu kanaatindeyiz. Zira devralma işlemi kararını etkilemeyecek düzeyde bir yanlış veya eksik bilgi sunumunun bu derece ağır bir para cezası ile karşılaşmama ihtimalinin daha yüksek olması beklenir. Türbin üreten General Electric’in türbin kanadı üretimi faaliyetleri yürüten LM Wind’i devralması işlemine Komisyon tarafından verilen izinde, bahse konu devralmanın üst pazarda ve alt pazarda rekabetçi sorunlara yol açmayacağı değerlendirildi. Komisyon tarafından üst pazarda LM Wind dışındaki kanat üreticilerinin pek çok farklı türbin üreticisine erişiminin devam edeceği, alt pazarda ise türbin üreticisi güçlü rakiplerin LM Wind kanatlarına bağlı olmadıkları ve farklı kanat üreticileri ile çalışabilecekleri değerlendirilmiştir. Yanıltıcı bilgiye dayalı para cezasının temelindeki deniz üstü rüzgâr türbini üretim kapasitesi bilgisi ise burada üst pazarda ve alt pazarda rekabetin düzeyi ile oyuncuların rekabet güçlerinin tespiti bakımından önem arz edebilecektir. Bununla birlikte, işleme izin verilmesinden de görüldüğü üzere bu bilgi yanlışlığı işlemin akıbetini etkileyebilecek düzeyde değildir. Bu noktada, Komisyon’un yanıltıcı bilgiye dayalı yaptırımlar konusunda daha katı ve ilkesel bir tutum almaya başladığı söylenebilir. Nitekim General Electric’e verilen cezayı değerlendirirken yaptığı açıklamada Komisyon üyesi Margrethe Vestager de yanıltıcı bilgiye olan yaklaşımlarının ciddi olduğunu belirtti. Avrupa’da Merck’in Sigma Aldrich’i devralma işleminde, yanıltıcı bilgi verildiğine ilişkin devam eden soruşturmanın varlığı da bu tezi doğrular nitelikte.

Bilginin niteliğinin yapılan değerlendirmeye etkisine baktığımızda ise General Electric örneğinde Komisyon’un materyal bir bilginin yanlış sunulmuş olmasına dayalı bir ceza verdiği dikkat çekiyor. Konuyla ilgili Türk Rekabet Hukuku uygulamasına bakıldığında da bu tip somut verilerin yanlış sunulmuş olmasının daha yüksek bir risk barındırdığı Rekabet Kurulu’nun Dow Chemical[1], Omya[2] ve Tuneks[3] kararlarından görülüyor. Öte yandan, Rekabet Kurulu geçmiş tarihli kararlarında yoruma dayalı bilgileri her zaman yanıltıcı bilgi kapsamında değerlendirmemişti. Örneğin, Arçelik’in TP Vision’dan alınacak televizyonların satımına ilişkin muafiyet başvurusunda[4], sözleşmenin münhasırlık içermediği bildirilmişti. Bahse konu sözleşmeyi inceleyen Kurul ise sözleşmede açıkça görülebilen münhasırlık hükmünün yer aldığını belirterek bir yanıltıcı bilgi değerlendirmesi yürütmüştü. Neticede münhasırlığın yanlış yorumlandığı ve hükmün de başvuru ekindeki sözleşmeden açıkça görülebilmesi gerekçeleriyle yanıltıcı bilgiye dayalı bir idari para cezası tesis edilmemişti. Rekabet Kurumu’nun Jacobs[5] kararında benzer bir durumla karşılaşılmaktadır. Bahse konu kararda Jacobs’un Türkiye iştirakinin %30 payının Kasap Ailesi’ne devredilmesine Rekabet Kurulu’nca izin verilmiş, bununla birlikte Kurul üyelerinden Hasan Hüseyin Ünlü’nün farklı gerekçe yazısı dikkat çekmiştir. Farklı gerekçede Danıştay’ın konuyla ilgili kararlarına da atıf yapılmış; bildirimde Kasap Ailesi’ne devredilecek %30’luk payın kontrol hakkı vermediğinin belirtildiği, bununla birlikte yapılan incelemede Kasap Ailesi’ne devredilecek azlık payının ortak kontrol sağladığı belirtilerek ayrıntılı bir yanıltıcı bilgi incelemesine gidilmesi gerektiği belirtilmiştir.

Bu kapsamda bir noktada rekabet hukuku değerlendirmesi ve yorum içeren hallerde Rekabet Kurulu’nca yanıltıcı bilgiye dayalı ceza verilmeyebileceği ihtimali akla gelebilir. Bununla birlikte, rekabet otoritelerinin her durumda bu yönde ayrıntılı bir düşünsel süreç yürütmeleri ve yanıltıcı bilginin altında yatan saiki sorgulamaları beklenemez. Başvurucu tarafından yoruma muhtaç bir bilginin hatalı sunulması, rekabet otoritesi tarafından doğrudan yanıltıcı bilgi ekseninde değerlendirilebilecektir. Nitekim Avrupa’da Facebook’un WhatsApp’i devralması işlemine dayalı verilen ceza kararının, rekabet hukuku çevrelerinde iş süreçlerine ilişkin bir yorum farklılığı olarak değerlendirilmesi de söz konusudur. Bu kapsamda Avrupa’nın konuya hassasiyetle eğildiği şu dönemde, rekabet otoritelerine sunulacak yoruma dayalı ya da materyal/somut bilgilerde mümkün olan tüm açıklığın sağlanarak bilgilerin iletilmesi eskisinden de önemli bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.


[1] Rekabet Kurulu, 10-24/339-123 sayılı karar

[2] Rekabet Kurulu, 08-62/1017-393 sayılı karar

[3] Rekabet Kurulu, 08-54/847-338 sayılı karar

[4] Rekabet Kurulu, 16-15/243-105 sayılı karar

[5] Rekabet Kurulu, 18-39/632-307 sayılı karar

Etkinlik: Türkiye’de Rekabet Hukuku Perspektifinden 2018 Yılı ve 2019 Yılı ve Sonrası için Öngörüler

Geçtiğimiz hafta, BASEAK Rekabet ve Regülasyon departmanı bünyesinde, Türkiye’de 2018 yılının rekabet hukuku açısından nasıl geçtiğine ve önümüzdeki dönemde rekabet politikası ve rekabet hukuku uygulaması adına bizleri neler beklediğine ilişkin bir etkinlik düzenledik.

Farklı sektörlerde faaliyet gösteren çeşitli şirketlerin hukuk departmanlarından avukatların katılımıyla gerçekleştirdiğimiz panelin ilk bölümünde departmanımız bünyesinde “counsel” olarak görev yapan Av. Bora İkiler ile Evren Sesli, “Rekabet Hukukunda Öne Çıkan Başlıklar: 2018’e Bakış” adlı bir sunum gerçekleştirdiler. Bu oturumda, Rekabet Kurumu’nun 2018 yılındaki faaliyetlerine ilişkin yayınladığı Yıllık Rapor’da sunulan veriler, (i) rekabet savunuculuğu, (ii) birleşme ve devralmaların kontrolü, (iii) rekabeti sınırlayıcı anlaşmalar, (iv) hakim durumun kötüye kullanılması ve (v) usul olmak üzere beş ayrı alt başlık altında değerlendirildi. Rekabet Kurulu’nun teşekkülündeki değişikliklerin rekabet hukuku uygulamasına etkisinden, Kurul’un son zamanlarda verdiği tartışmalı kararlara, Kurul’un ortak girişimlerde tam işlevselliğe yaklaşımından, teknoloji yoğun pazarlardaki rekabet hukuku ihlallerine karşı reaksiyonlarına kadar geniş yelpazede değerlendirmeler katılımcılarla paylaşıldı.

Bu bölümün sonunda ise avukat sayısı bazında Dünya’nın en büyük uluslararası “elit” hukuk bürosu olan Dentons’ın Brüksel ofisi bünyesindeki ortak avukatı Yves Botteman, 2018 yılını Avrupa rekabet hukuku açısından ortaya koyan bir sunum gerçekleştirdi. 2018 yılının genel değerlendirmesinin yanında 2019 yılına ilişkin öngörülerin de paylaşıldığı bu bölümde Avrupa Komisyonu’nun dijital piyasalara yaklaşımı, yoğunlaşmaların kontrolünde inovasyon güdüsü ve imkanının önemindeki artış ve Brexit’in özellikle İngiltere’de halihazırda açılmış olan rekabet hukuku ihlallerinden kaynaklanan tazminat davalarına potansiyel etkisi gibi konular öne çıkan başlıklar olarak dikkat çekti.

Etkinliğin ikinci bölümünde BASEAK Rekabet ve Regülasyon departmanının ortak avukatı Av. Şahin Ardıyok moderatörlüğünde, Türkiye’de rekabet politikasına ve rekabet hukukuna yönelik 2019 yılı ve sonrası için öngörülerin paylaşıldığı bir panel gerçekleştirildi. Panelin katılımcıları arasında Bahçeşehir Üniveritesi öğretim üyesi Doç. Dr. Emin Köksal, geçmişte Danıştay tetkik hakimliği ve idare mahkemesi başkanlığı da yapmış olan eski Rekabet Kurulu üyesi ve başkan vekili Av. Reşit Gürpınar ve Kocaeli Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Muzaffer Eroğlu bulunmaktaydı. Rekabet Kurulu’nun idarî yapısında yapılması gereken değişikliklerden, halihazırda üzerinde çalışılmakta olan kanun taslağına; teknoloji yoğun pazarlara ilişkin rekabet politikalarından, yeniden satış fiyatının belirlenmesine ilişkin güncel Rekabet Kurulu kararlarına kadar birçok farklı konu üzerinden Türkiye’de rekabet hukukunun geleceğine ilişkin deneyimli panelistlerin öne sürdüğü düşünceler, katılımcılar tarafından ilgiyle takip edildi.

Türkiye’de rekabet hukukunun güncel problemlerini ve geleceğini farklı sektör temsilcileri ile paylaşıp tartıştığımız etkinliğin bir yenisini yapmak için sabırsızlanıyoruz!

ICN’den hodri meydan: Rekabet otoriteleri daha şeffaf bir işleyişe hazır mı?

Uluslararası Rekabet Ağı (International Competition Network – ICN), 3 Nisan 2019’da yaptığı açıklama ile üyesi olsun olmasın tüm rekabet otoritelerini daha adil ve daha güçlü bir rekabet hukuku uygulaması için hazırlanan prosedürlere yönelik çerçeve anlaşmayı imzalamaya davet etti.

Rekabet hukukunun daha iyi anlaşılması ve dünya genelinde daha uyumlu ve etkili bir rekabet uygulamasının oluşması amacıyla 15 rekabet otoritesi öncülüğünde Ekim 2001’de kurulan ICN, bugün 125 ülkeden toplam 138 üyesi ile rekabet politikası alanındaki gelişmelerde en belirleyici aktörlerden biri. Bu belirleyici ve öncü rolün son yansıması ise ICN tarafından 3 Nisan 2019’da duyurusu yapılan “Rekabet Otoriteleri Prosedürlerine Yönelik Çerçeve Metin”. Geçtiğimiz yıllarda, ICN üyesi rekabet otoriteleri ve bu alanda çalışan rekabet danışmanlık şirketleri tarafından başarılı bir şekilde hayata geçirilen kartel ve devralma uygulamalarına yönelik çerçeve metinlerinin ardından ICN, kendi üyesi olan ve olmayan tüm rekabet otoritelerini “Rekabet Otoriteleri Prosedürlerine Yönelik Çerçeve Metni” imzalamaya davet ediyor.

Ülke uygulamalarındaki hukuki veya yapısal farklılıklardan bağımsız olarak güçlü bir prosedürel veya usule yönelik işleyişin, etkin bir rekabet hukuku uygulamasının en önemli unsurlarından biri olduğunu belirten ICN, duyurusunda geniş katılımın önemine vurgu yapıyor. Gönüllü katılım esasıyla işlemesi planlanan uygulama kapsamında Çerçeve Metin, 1 Mayıs 2019’dan itibaren ICN’nin internet sayfasında imzaya açıldı. Yine bu sayfadan belirli aralıklarla metne imza atan katılımcı rekabet otoritelerinin duyurulması planlanıyor.

ICN’nin büyük önem atfettiğini gördüğümüz “Rekabet Otoriteleri Prosedürlerine Yönelik Çerçeve Metnin” hayata geçmesi ile başta soruşturmalar olmak üzere rekabet otoriteleri tarafından uygulanan çeşitli işlemler sırasında şeffaflığın ve öngörülebilirliğin arttırılması, taraflar arasındaki çıkar çatışmalarının en aza indirgenmesi, tüm tarafların süreçlere zamanında ve etkin şekilde dâhil olması, savunma hakkının kısıtlanmaması, gizlilik hükümlerine dikkat edilmesi, otoriteler tarafından alınan kararlara erişimin sağlanması ve kararların bağımsız denetiminin işlerlik kazanması gibi çeşitli hedefler öngörülüyor.  ICN’nin internet sayfasında yer verilen ve rekabet otoritelerinin farklı konulardaki işleyişine ve yasal düzenlemelerine ilişkin on alt başlıktan oluşan şablon metinlerin en geç altı ay içinde, uygulamayı hayata geçirmeyi planlayan rekabet otoriteleri tarafından doldurulması planlanıyor. ICN, etkin bir rekabet otoritesinin en önemli unsurlarından biri olarak gördüğü uygulamanın işlerliğini sağlamak adına yıllık olarak düzenlediği konferanslarda Çerçeve Metin ile ilgili oturumlar yapmayı düşündüğünü de açıkladı. Böylelikle, rekabet otoritelerinin deneyimleri ile mevcut metnin iyileştirilmesi ve daha çok rekabet otoritesinin Çerçeve Metni imzalamak için teşvik edilmesi amaçlanıyor. Yine bu toplantılar sonunda hazırlanacak raporlar ile ülke rekabet otoriteleri özelindeki bilgi ve deneyimlerin anonimleştirilerek aktarılması ve genel eğilimin ortaya konulması ve böylelikle tecrübelerin daha geniş kitlelere yayılması gündemde.

ICN’nin 15 Mayıs 2019’da Cartagena’daki (Kolombiya) yıllık konferansında lansmanı yapılacak “Rekabet Otoriteleri Prosedürlerine Yönelik Çerçeve Metnin” ortaya koyduğu gerçek ise birçok kamu otoritesi ve düzenleyici kuruluşa kıyasla daha şeffaf ve öngörülebilir usuli kurallara sahip rekabet otoriteleri için hala gidilebilecek yollar var. Değişen ve daha da önemlisi dijitalleşen ekonominin piyasadaki tüm oyuncular ve düzenleyiciler için daha fazla şeffaflık ve öngörülebilirlik ihtiyacını beraberinde getirdiği çok açık. ICN’nin davetine rekabet otoritelerinin katılımının nasıl olacağını biz de merak ve ilgiyle takip ediyor olacağız. 




Rekabet Hukukunda Yargıya Erişim Hakkı: Danıştay, İdare Mahkemesi’nin Davayı İlgililere İhbar Etmemesi Sebebiyle İdare Mahkemesi’nin İptal Kararını Bozdu!

Rekabet Hukukunda Yargıya Erişim Hakkı: Danıştay, İdare Mahkemesi’nin Davayı İlgililere İhbar Etmemesi Sebebiyle İdare Mahkemesi’nin İptal Kararını Bozdu!

Rekabet Kurulu, Congresium ATO Uluslararası Kongre ve Fuar Merkezi’ni (“Congresium”) işleten Ankara Uluslararası Kongre ve Fuar İşletmeciliği Merkezi A.Ş. (“Ankara Fuar”) hakkında yürütülen soruşturma kapsamında, A ve A Fuarcılık Organizasyon ve Ticaret Ltd. Şti’nin (“A ve A”) 2014 yılında yaptığı mobilya fuarı düzenleme başvurusunun Ankara Fuar tarafından reddedilmesinin rekabet hukuku anlamında mal vermenin reddi şeklinde ortaya çıkan hakim durumun kötüye kullanılması ihlali olup olmadığını incelemiş ve 06.11.2013 tarih ve 13-62/861-368 sayılı kararı ile soruşturma açılmasına gerek olmadığını karara bağlamıştı.

Bunun üzerine, şikâyetçi A ve A tarafından açılan iptal davası neticesinde Ankara 3. İdare Mahkemesi (“İdare Mahkemesi”), soruşturma açılmamasına ilişkin kararda hukuka uygunluk bulunmaması nedeniyle Rekabet Kurumu kararının iptaline karar vermiştir. İdare Mahkemesi’nin kararını, Danıştay önünde temyiz eden Rekabet Kurumu, beklediği sonuca belki de hiç beklemediği bir yoldan ulaştı. Danıştay, İdare Mahkemesi’nin iptal kararını, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun (“İYUK”) 31. maddesine aykırılık dolayısıyla, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (“AİHS”) 6. maddesi ve Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle bozdu[1].

Danıştay 13. Daire’nin 27 Aralık 2018 tarihinde verdiği karar, Rekabet Kurulu’nun kararlarına karşı açılan iptal davalarında daha önce de Danıştay kararlarında yer verilmiş olan davanın ihbarı müessesesinin önemi ve nasıl uygulanması gerektiğine bir kez daha ışık tutmaktadır.

İdari Yargılama Usulünde Davanın İhbarı

İYUK’un 31. maddesinin 1. fıkrası, “…hakimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekilleri, feragât ve kabul, teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım hallerinde ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sükûnunu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemler ile elektronik işlemlerde” 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun[2] (“HMK”) hükümlerinin uygulanacağını hükme bağlamaktadır. Bununla birlikte, anılan madde çerçevesinde “davanın ihbarı ve bilirkişi seçimi”nin Danıştay, mahkeme veya hâkim tarafından re’sen yapılacağı belirtilmiştir. Bu kapsamda, her ne kadar HMK’nın davanın ihbarı konusunda atıf yapılan 61. maddesinde yer alan düzenleme, davanın ihbarını taraflara bırakmış olsa da, İYUK’un 31/1. maddesinde öngörülen ayrıksı düzenleme neticesinde, idari yargılamada davanın ihbarının Danıştay, mahkeme veya hakim tarafından re’sen yapılması gerektiği açıktır.

İlaveten, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“AİHM”), 9 Aralık 2018 tarihli Menemen Minibüsçüler Odası v. Türkiye kararında[3], İYUK’un 31. maddesinin doğrudan doğruya ilgilinin mahkemeye erişim hakkını etkileyen bir hüküm olduğunu ve bu nedenle AİHM’in AİHS’in 6. maddesi çerçevesindeki hukuka uygunluk denetiminin kapsamına girdiğini açıkça ortaya koymuştur.

Danıştay 17. Daire’nin bir kararında ise AİHM’in Menemen Minibüsçüler Odası v. Türkiye kararına atıf yapılarak “…adil yargılanma hakkının uygulanabilir ve etkili olarak hayata geçirilebilmesi adına, hak arama özgürlüğü ve mahkemeye erişim hakkının, kararın sonucundan doğrudan etkilenen müdahiller açısından da temin edilmesi, diğer taraftan kanun yollarına başvuru hakkını da kapsayacak şekilde kabul edilmesi gerekliliği”nin altı çizilmiştir.

Özetle, AİHM’in Menemen Minibüsçüler Odası v. Türkiye kararındaki yaklaşımı Danıştay’ın birçok kararında[4] benimsenmiş ve İYUK’un 31. maddesi kapsamında idari bir davanın, hakim tarafından, ilgili üçüncü kişiye ihbar edilmemesi, hem AİHS’in 6. maddesi hem de Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında adil yargılanma hakkının ve hak arama özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirilmektedir.

Danıştay 13. Daire Kararının Önemi

Danıştay 13. Daire’nin 27 Aralık 2018 tarihinde verdiği kararı, esas itibarı ile Danıştay’ın İYUK’un 31. maddesine yönelik yerleşik yaklaşımı ile uyumluluk arz etmektedir. Bununla birlikte, idare hukukunun doğası gereği Rekabet Kurumu’nun davalı, şikayetçilerin davacı sıfatı ile yer aldıkları iptal davalarında, bu davalara konu önaraştırmalar/soruşturmalar kapsamında hakkında önaraştırma/soruşturma yürütülen teşebbüsün iptal davalarındaki hukukî menfaatinin altının çizilmesi bakımından önem arz etmektedir. Danıştay, yargıya erişim hakkının etkin kullanımının temin edilebilmesi adına, haklarına müdahale edilen bir kimsenin açık ve kesin bir şekilde bu işleme itiraz edebilmesi ve bu itirazların mahkemece tartışılıp incelenebilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Bu kapsamda, İdare Mahkemesi’nin Ankara Fuar hakkında soruşturma açılmaması yönündeki Rekabet Kurulu’nun kararını iptal eden kararının, Rekabet Kurumu tarafından yeniden inceleme yapılması ve Ankara Fuar hakkında soruşturma açılması sonucunu doğuracak olması sebebiyle, Ankara Fuar’ın, taraf sıfatını haiz olmamasına rağmen, davada hukukî menfaatinin olduğu Danıştay tarafından açıkça ortaya konmuştur. 

Bu doğrultuda, Danıştay 13. Daire’nin İdare Mahkemesi’nin iptal kararını usul yönünden bozan kararı, rekabet hukuku yönünden yargısal denetim açısından da “usul, esasın güvencesidir” ilkesini öne çıkaran önemli bir karar olarak karşımıza çıkıyor.


[1] Danıştay 13. Daire’nin anılan kararına şuradan ulaşıabilir: https://www.rekabet.gov.tr/Safahat?safahatId=0682a86e-1968-4dd6-828a-c577e98d3528

[2] İYUK’un 31. maddesinin 1. fıkrasının lafzında esas itibarı ile 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’na (“HUMK”) atıf yapılmaktadır. Bununla birlikte, HMK’nın 447. maddesinin 2. fıkrası uyarınca mevzuatta HUMK’a yapılan yollamalar, HMK’nın bu hükümlerin karşılığını teşkil eden hükümlerine yapılmış sayılır. Bu kapsamda, İYUK’ta HUMK’a yapılan tüm yollamalar, bu yazı kapsamında doğrudan HMK’ya yapılmış gibi ele alınmaktadır.

[3] AİHM’in 9 Aralık 2018 tarihli Menemen Minibüsçüler Odası v. Türkiye kararına ilişkin Fransızca ana metne ve kararın Türkçe özet çevirisine şu adresten ulaşılabilir: https://hudoc.echr.coe.int/eng#{“itemid”:[“001-90120”]}

[4] Danıştay 17. Daire’nin 27.01.2016 tarih ve E.2015/13451, K.2016/372 sayılı kararı; Danıştay 17. Dairenin 08.05.2015 tarih ve E.2015/9316, K.2015/1943 sayılı kararı; Danıştay 13. Daire’nin 11.09.2014 tarih ve E.2014/770 sayılı kararı; Danıştay 13. Daire’nin 03.07.2014 tarih ve E.2014/1271 sayılı kararı.