Rekabet Kurumu dahil tüm rekabet otoritelerinden çağrı: Covid-19 salgını süresince tedbiri elinizden bırakmayın, rakiplerle “sosyal mesafeyi” korumaya dikkat edin!


Covid-19 ile mücadelede hem şirketlerin hem de devlet kuruluşlarının ve düzenleyici otoritelerin risk yönetimini daha dikkatli bir şekilde ele alması, şirketlerin ise paniğe kapılıp tedbiri elinden bırakmaması gerekiyor. Bu kapsamda özellikle de, fırsattan istifade edip tüketicileri ve piyasaları olumsuz etkileyen davranışlara başvuranlara yönelik uyanık olunması şart.

Covid-19 salgınının Dünya Sağlık Örgütü tarafından “pandemi” olarak sınıflandırılmasının ardından tüm dünyada farklı seviyelerde alarm durumuna geçildi. Bu kapsamda geliştirilen kamu politikalarının ve bu politikaların ürünü olarak ortaya konan önlemlerin yanı sıra çalışma hayatından sosyal hayata pek çok farklı sosyo-ekonomik tedbir alınmaya başlandı. Bu dönemde, birçok kamu kuruluşu bir yandan salgınla mücadeleye katkıda bulunurken, diğer yandan özel sektör paydaşlarının önleyici tedbirlere uyumlu hareket etmelerini desteklemek suretiyle iktisadi hayatın devamlılığını temin etmeye çalışıyorlar.

Söz konusu tedbirleri alan kuruluşlar arasında rekabet otoriteleri de yer alıyor. Çoğu ülkede salgının “peak” noktasına ulaşarak salgın eğrisinin düzleşmesi beklenirken pek çok rekabet otoritesi çalışma usulünü değiştirse de rekabet kurallarını hatırlatmayı da unutmuyor!

Öncelikle, son birkaç haftaki gelişmelere baktığımızda pek çok rekabet otoritesinin işleri evden takip etmeye başladığını, dönüşümlü çalışma usulüne geçtiğini veya yeni bir düzene geçene kadar kapıya kilit vurduğunu görüyoruz…

Meksika ve Çin rekabet otoritelerinin duyurularına göre otorite nezdinde yüz yüze görüşmeler yasaklanıyor. Yunan rekabet otoritesi ise çalışma saatlerini kısalttığını duyurdu. Diğer taraftan, AB Komisyonu’nun yanı sıra Birleşik Krallık, Polonya, Avusturya, Almanya, Tayvan gibi bazı ülkelerdeki otoriteler evden çalışma modeline geçtiklerini çoktan ilan ettiler.

Türkiye’de Rekabet Kurumu çalışma koşullarını henüz değiştirmedi ancak dün yayınlanan COVID-19 Kapsamında Kamu Çalışanlarına Yönelik İlave Tedbirler ile İlgili Cumhurbaşkanlığı Genelgesi kapsamında tüm kamu kurumu ve kuruluşu çalışanlarının uzaktan veya dönüşümlü çalışmaya geçebilmesi için gereken yetkilerin idari otoritelere tanındığını belirtmek gerekiyor. Bu kapsamda, aranan tek şart, söz konusu kurum ve kuruluşlarda ihtiyacı karşılayacak asgari sayıda personelin hazır bulundurulması. Söz konusu şart haricinde çalışma biçimine dair usul ve esasların her bir kurum tarafından belirlenmesi öngörülüyor.

Rekabet Kurumu’nun söz konusu genelgenin benimsenmesine dair bir resmi açıklaması henüz bulunmuyor. Bu kapsamda, Kurum’un son çıkan genelge sonrası çalışma koşulunda herhangi bir değişikliğe gidip gitmeyeceği, nasıl düzenlemeler yapacağı şimdilik merak konusu.

Bununla beraber, Kurum’un bugüne kadar aktif çalışmalarına devam ettiği ve her türlü dilekçe ve başvuru için kayıt işlemlerini sürdürdüğü gözlemleniyor. Bu kapsamda, Kurum’un özellikle usule ilişkin konulara yönelik genel bir düzenleme yapmaktan ziyade her bir dosya özelinde çözüm arayışına gittiğini, teşebbüsleri zor duruma düşürmemek adına anlayışlı bir tutum sergilediğini görüyoruz.

Peki bu gelişmeler rekabet hukuku bakımından başvuruları ve incelemeleri nasıl etkiliyor?

Rekabet otoriteleri tarafından alınan tedbirler öncelikli olarak birleşme-devralma bildirimlerini ve incelemelerini etkiliyor. Çalışma ortamları eve taşınırken, özellikle birleşme-devralma işlemleri ağırlıklı başvurulara dair incelemeler bakımından dijital araçların kullanımı öne çıkıyor. Bununla birlikte, değişen gündem, geçiş süresinde biriken iş yükü vb. sebebiyle, bazı rekabet otoriteleri tarafından bildirime tabi işlem incelemelerinin askıya alınacağı açıklanıyor, bazı otoriteler ise inceleme süreçlerinde meydana gelebilecek yavaşlamalara dair uyarıda bulunuyor:

  • ABD’ye baktığımızda, FTC’nin ve DOJ’in 17 Mart itibariyle yalnızca elektronik Hart-Scott-Rodino (HSR) başvurularını kabul edeceğini duyurduğunu görüyoruz. Bu kapsamda, HSR başvuruları bakımından erken karar alma süresi talep edilemeyeceği belirtiliyor.
  • AB Komisyonu’nun ise dijital başvuruları kabul edeceğini duyurduğunu ancak bildirilen işlemler bakımından gecikmeler olabileceğini belirterek birleşme-devralma işlem taraflarının başvurularını ötelemelerini rica etiğini görüyoruz.
  • Diğer ülkelerden kısa gelişmeler ise şu şekilde:
    • 16 Mart’tan itibaren dijital başvuru sistemine geçişi araştıran Avusturya rekabet otoritesi 23 Mart itibariyle söz konusu sistemin birleşme-devralma bildirimleri için kullanılabileceğini duyurdu.
    • Filipin rekabet otoritesi, 14 Nisan’a kadar herhangi bir başvuru almayacağını, mevcut başvuruların değerlendirilmesini ise askıya aldığını duyurdu.
    • Finlandiya rekabet otoritesi bu dönemde bildirimlere ara verilmesini rica ediyor.
    • Kapılarını kapatan Belçika rekabet otoritesi de mevcut incelemelerine devam edeceklerini belirterek acil olmayan birleşme devralma işlemlerinin bildirilmemesini talep ediyor.
    • Danimarka rekabet otoritesi de bildirim incelemelerini öteleyen otoriteler arasında yer alıyor.
    • Çin rekabet otoritesi dijital başvuru yollarının açıldığını belirterek, basit işlemler bakımından hızlı karar alınabilmesi için ellerinden geleni yapacaklarını ancak bildirimlere yönelik incelemelerin birkaç aylık süreyi geçilebileceğini belirtiyor.

Dünyadaki gelişmelere baktığımızda bu dönemde birleşme-devralma işlemlerinin hacminde düşüş beklenmemesi elde değil! Bununla beraber, Rekabet Kurumu’nun tüm dilekçe sunumları ve yazılı başvurular için e-Devlet üzerinden işlettiği Rekabet Kurumu Başvuru Portalı söz konusu bildirimlerin Kurum incelemesi ayağında şirket yöneticilerinin yüreğine su serpecek nitelikte…

Uygulamada zaman zaman çeşitli bağlantı ve dosya yükleme sorunları ile karşılaşılsa da portaldaki teknik sorunlar çözülerek, çevrimiçi dosya işlemelerinin yapılması mümkün kılınabilir.

Bu kapsamda, teşebbüslerin çalışma düzenlerinde meydana gelen değişiklikler dolayısıyla Rekabet Kurulu tarafından tanınan sürelere uymakta güçlük çekebileceği, dosyaya giriş ve sözlü savunma toplantılarına katılım gibi fiziki mevcudiyeti gerektiren birtakım uygulamaların teşebbüs ve teşebbüs temsilcileri nezdinde endişe yaratabileceği gibi hususlar göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu portalın işleyişi en azından birleşme-devralma bildirimleri bakımından kurtarıcı olabilir.

Covid-19 mücadelesinde dikkat çeken en önemli konulardan biri rekabetçi endişe yaratan davranışların nasıl ele alınacağı…

Süregelen uygulamalara baktığımızda, tıbbi maske, dezenfektan, kolonya, alkol gibi ürünler bakımından artan fiyatların ve söz konusu ürünlere dair bağlama uygulamalarının inceleme altında olduğunu görüyoruz. Zira bu uygulamalar, hakim durumun kötüye kullanılması, fiyat birlikteliği ve pazar paylaşımı gibi rekabeti kısıtlayıcı uygulamalara dayalı endişeleri de beraberinde getiriyor. Şirketler, söz konusu fiyat artışlarını, bu fiyat artışlarına sebebiyet veren davranışlarını, günlük hayatta karşılaşılmayan ancak talebin hızla artış gösterdiği olağanüstü hal koşullarındaki arz-talep dengesine dayandırılarak açıklayabileceklerini düşünse de pek çok ülkenin rekabet otoritesi aynı fikirde değil. Bu doğrultuda, dünya çapındaki farklı rekabet otoritelerinin konuyla ilgili tutumlarına ve ilk açıklamalarına ilişkin olarak, küresel çapta faaliyet gösteren hukuk bürosu Dentons ile işbirliği içerisinde toparladığımız bilgileri yol gösterici olması adına sizler için aşağıda derledik:

  • Çin rekabet otoritesi, (online) piyasa fiyatının 6 katına tıbbi maske satışı yapan bir mağazaya 434.530 Amerikan Doları tutarında ceza kesmesiyle öne çıkan düzenleyicilerden biri. Bu noktada, söz konusu otoritenin fiyat incelemelerini tıbbi maskenin yanı sıra salgınla mücadele kapsamında önemli görülen tüm tıbbi ürünlerin yan ürünleri ve ham maddeleri de içerecek şekilde genişlettiği görülüyor. Öyle ki, Çin’de 24 Şubat itibariyle tıbbi maske fiyatlarında artışa giden 4.500 civarında teşebbüs ile diğer önemli ürünlerin fiyatında artışa giden 11.000 civarında teşebbüse yönelik “aşırı fiyat uygulaması” incelemesi yürütülüyor.
  • Güney Kore rekabet otoritesi, ilaç şirketlerinin ve tüketici ürünleri satan bazı şirketlerin tıbbi maske ile başkaca ürünleri bağlayarak satıp satmadıklarını anlamak adına pek çok baskın ve yerinde inceleme gerçekleştiriyor. Bununla beraber, ülkede artan stoklama davranışlarına karşı idari para cezalarının yanı sıra hapis cezası uygulamasının benimsenmesi de dikkat çekiyor.
  • İtalya rekabet otoritesi ise e-ticaret platformları üzerinden olağan dışı fiyat artışı ve yanıltıcı bilgilendirme yoluyla gerçekleştirilen satışları soruşturduğunu duyurdu[1].
  • Birleşik Krallık[2] ve Fransa rekabet otoriteleri ise, her türlü hukuka aykırı sömürücü davranışın cezalandırılacağını, gerektiği takdirde belirli ürünlere ilişkin fiyat regülasyonu yapılması için harekete geçileceğini açıklayan otoriteler arasında. Özellikle tıbbi kullanım amaçlı maskeler ve el dezenfektanlarında gözlenen fiyat artışlarının İtalya ile birlikte, Birleşik Krallık ve Fransa’da da rekabet otoritelerinin radarına girdiği gözlemleniyor. Öyle ki, Birleşik Krallık’ta farklı sektörlerdeki incelemeleri daha yakından incelemek adına COVID-19 taskforce adlı bir çalışma grubu oluşturulmuş durumca.
  • ABD’de ise salgının ilk günlerinde, DOJ tarafından yapılan bir açıklamada[3] kamu sağlığına yönelik tıbbi maske, tanı-teşhis ürünleri gibi kamu sağlığı ürünlerinin üretimi, dağıtımı ve arzına yönelik de olsa rekabeti kısıtlayıcı anlaşmaların hukuka aykırılık çerçevesinde incelenmeye devam edileceği, bunun salgınla mücadele kapsamında önemli bir tutum olduğu açıklandı. Fiyat anlaşmalarının yanı sıra, kamu sağlığı ürünlerinin satışına ilişkin bölge ve müşteri paylaşımlarına yönelik anlaşmaların da yakından takip edileceğinin ifade edildiği açıklamada, kamu sağlığı ürünlerinin satışı ile ilgili her türlü ihalenin de İhale Usulsüzlükleri ile Mücadele Birimi tarafından dikkatle izleneceği belirtiliyor. Bununla yanı sıra, salgının yüksek seyrettiği Washington, California ve New York eyaletlerinde yapılan duyurularda fahiş fiyatlamaların rekabet incelemelerini de beraberinde getireceği yer alıyor.
  • Japonya rekabet otoritesi de özellikle tıbbi maskelere yönelik bağlama uygulamalarından dolayı endişeli ve söz konusu davranışlara dair teşebbüsleri uyarıyor.
  • Polonya rekabet otoritesi ise, toptan seviyesindeki teşebbüslerin hastane ve diğer ilgili tıp merkezleri ile yapılan sözleşmeleri feshederek yüksek fiyatlar üzerinden bu sözleşmeleri yenileme taleplerini inceleme altına almış durumda. Öte yandan otorite, Polonya’daki en büyük iki e-ticaret platformu üzerinden kişisel koruyucu ekipmanlara ve hijyen ürünlerine dair satışların yasaklanmasını talep etti. Bununla beraber, Polonya hükümeti geçtiğimiz haftasonundan bu yana salgın ile mücadele kapsamında Krizle Mücadele Kalkanı (Anti-Crisis Shield) düzenlemeleri oluşturmak için kolları sıvadı. Bu kapsamda, temel ihtiyaç ürünleri, sağlık ve korunma ürünleri bakımından ilgili bakanlıklara azami fiyat belirleme, fiyat-kar marjı belirleme yetkisi verilmesi, bu düzenlemelere uymayanlara idari para cezası uygulanması gündemde. Buna ek olarak, söz konusu öneriler faizsiz tüketici kredilerinin masrafları bakımından azami seviyenin belirlenmesini de kapsıyor.

Tüm bu gelişmelere bakıldığında özellikle Covid-19 salgını ile mücadele kapsamında ilgili görülen ürünlere ve bu ürünlerin fiyatlarına ilişkin rekabet hukuku hassasiyetlerinin tüm dünyada arttığını ve rekabet otoritelerinin bu olağanüstü dönemde rekabet hukuku ihlallerine karşı belirli tutumlar geliştirmeye çalıştığını gözlemliyoruz. Tüm dünyadan örnekleri sıraladığımız yukarıdaki rekabet hukuku sorunlarının Türkiye’de çıkma potansiyeli de oldukça yüksek!

Rekabet Kurumunun da bu durumu vurgulayarak dün yaptığı bir duyuru ile Covid-19 salgını ile bağlantılı ortaya çıkan ve çıkabilecek davranışlar bakımından hatırlatma yaptığını görüyoruz. Kurum, dün akşam (23 Mart -Pazartesi)) yayınladığı basın duyurusu ile küresel COVID-19 salgınının yaşandığı bugünlerde, yaş meyve ve sebze piyasası başta olmak üzere ülkemiz gıda piyasasında fırsatçı bir yaklaşımla fahiş fiyat artışları yapıldığı gözlenmektedir” diyerek “söz konusu fiyat artışlarını ve bu artışa katkı sağlayan tüm aktörleri yakından takip (ettiğini)” belirtiyor ve üreticiden aracıya, taşımacıdan nihai satıcıya özellikle gıda sektöründeki her türlü aktörü uyarıyor!

Diğer otoritelerin aksine Kurum’un Türkiye’de de fiyat artışı gösteren tıbbi maske, yüksek alkollü el dezenfektanı ve kolonya sağlayıcıları bakımından bir aksiyon almadığı gözlemleniyor. Bunun sebebi, konuya Rekabet Kurumu’ndan önce Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın el atmış olması olabilir. Zira geçtiğimiz haftalarda, tıbbi maske, el dezenfektanı ve kolonya fiyatlarındaki olağan dışı artış ve piyasadaki arzın bir anda azalması durumlarının Tüketici Kanunu ve Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği kapsamında aldatıcı ticari uygulamalar olarak değerlendirildiği Bakanlık tarafından ifade edilmişti. Bu yönden Gümrük ve Ticaret Bakanlığı tarafından soruşturmalar başlatılmış, Reklam Kurulu cezalar için olağanüstü toplanma kararı almış, Türk Ceza Kanunu kapsamında suç duyurularında bulunulmuş, Tüketicinin Korunması ve Piyasa Gözetimi Genel Müdürlüğü koordinasyonunda Ticaret İl Müdürlükleri ekiplerince tıbbi maske ve diğer sağlık hizmetleri ve gıda ürünlerine yönelik eş zamanlı denetimler başlatılmıştı… Aynı zamanda, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği de haksız ticari uygulamalara yönelik harekete geçmiş ve bünyesinde bulunan oda ve borsaya yazı göndererek haksız fiyat artışında bulunan üyeleri hakkında disiplin işlemi başlatılacağını duyurmuştu. Ancak hemen belirtmek gerekiyor ki, diğer merciler tarafından alınan tedbirlerin varlığı Rekabet Kurumunun aksiyon almayacağı anlamına gelmiyor!

Görüleceği üzere, hem Türkiye’deki idari otoriteler hem de dünyadaki önde gelen rekabet otoriteleri Covid-19 salgını sebebiyle ortaya çıkan mağduriyet ve ihtiyaçları fırsat bilip fahiş fiyat ve stokçuluk uygulamaları ile hukuka aykırı yollardan ticari kazanç elde etmeye çalışanlara karşı mücadele başlatmış durumda. Bu doğrultuda, rekabet otoriteleri tarafından da açıkça ortaya konduğu üzere, salgın ve salgınla mücadele kapsamında alınan önleyici tedbirler hiçbir şekilde rekabet hukuku kurallarının uygulamasını askıya almıyor. Aksine, bu konuda bir alarm durumuna geçildiği de görülüyor.

Bununla birlikte özellikle market ve medikal başta olmak üzere bazı sektörlerde arz devamlılığının sağlanabilmesi ve nakliye sorunlarının çözülebilmesi için teşebbüslerce ortak hareket edilmesi ihtiyacı belirtiliyor. Üretim faaliyetleri ile iştirak eden şirketler hariç birçok şirketin uzaktan çalışma veya dönüşümlü çalışma gibi geçici çalışma düzenlerine geçmesi de verilen hizmetlerde önemli yavaşlamalara sebebiyet verebiliyor.

Peki mevcut koşullar altında rekabet hukuku uygulamasında bir istisna öngörülebilir mi?

Türk rekabet hukukunda olduğu gibi mehaz Avrupa Birliği rekabet hukukunda da “kamu yararı” tek başına bir hukuka uygunluk sebebi ve/veya rekabet hukuku kurallarının uygulanması bakımından bir istisna teşkil etmiyor. Zira “kamu yararı” gözetilerek hükümetler tarafından alınabilecek bir takım istisnai örnekler esas itibarı ile bir rekabet hukuku uygulaması konusundan ziyade rekabet politikası konusu teşkil ediyor. Bu bağlamda, hükümet tarafından alınacak böyle bir önlem hukuken mümkün olsa bile, istisnai nitelikte bir önleme güvenilerek iş hayatına devam edilmesi riskli… Bunun yerine gerek AB gerekse de Türk rekabet hukuku bakımından bireysel muafiyet mekanizmalarının işletilmesi gündeme gelebilecek araçlardan biri olarak görülüyor. Ancak söz konusu muafiyet incelemeleri salgın karşısında etkinsiz kalabilir. Bu kapsamda, rekabet otoriteleri tarafından yapılan açıklamaların önem kazandığı gözleniyor:

  • Örneğin; Birleşik Krallık’ta hükümetin istisnai nitelikte kamu politikalarının uygulanabilmesi adına rekabet hukuku kurallarının daha esnek bir şekilde uygulanmasına yönelik talimat yayınlama yetkisi bulunuyor. Bugüne kadar bu yetki, üçü savunma sanayiine yönelik olmakla birlikte yalnızca dört kere kullanılmış görünüyor. Örneğin, 2012 yılındaki yakıt krizi ile mücadele kapsamında hükümet, yayınladığı bir karar ile yakıt sağlayıcılarının kendi aralarında işbirliği yapıp, bilgi paylaşmak suretiyle dağılım etkinliğini sağlamalarına izin vermiş. Bu dönemde yakıt sektöründe yapılan rakipler arası işbirlikleri, rekabet hukuku ihlali olarak nitelendirilmemiş. Şimdi ise benzer bir esnekliğin süpermarketler bakımından benimsendiği dikkat çekiyor. Bu kapsamda, Birleşik Krallık rekabet otoritesinin tüketiciler korunduğu takdirde, stok vs. bilgileri paylaşması, çalışma saatlerinin ayarlanması, depo kullanımı, taşımacılık gibi konularda işbirliğinde bulunulması gibi davranışlara izin vereceği açıklanıyor.
  • Öte yandan, Yunan rekabet otoritesi ise azami yeniden satış fiyatının belirlenmesi veya dikey arz sözleşmeleri ve dağıtım anlaşmaları bakımından tavsiye satış fiyatlarından doğan endişelere yönelik harekete geçmeyeceğini teyit ediyor.
  • Norveç Ticaret, Endüstri ve Balıkçılık Bakanlığı da havayolları hizmetlerinin devamlılığının sağlanabilmesi adına SAS ve Norwegian havayollarının 3 ay süreyle kendi aralarında işbirliği yapabileceklerini, bu sürede ilgili teşebbüslere rekabet hukuku kurallarının uygulanmayacağını, böylelikle tüketicilerin gerekli mal ve hizmetlere sorunsuz bir şekilde erişebilmesi sağlanabileceğini açıklamış durumda[4].
  • Bununla beraber, Avrupa’da piyasaların süreçten olumsuz etkilenmelerinin önüne geçebilmek ve özellikle sağlayıcı konumunda bulunan teşebbüslerin ticari faaliyetlerini kriz döneminde sürdürülebilir kılmaları adına devlet yardımları rejimin işletilmesi gündeme gelmiş ve belirli miktara kadarki yardımlar için kolaylaştırıcı usuller tespit edilmiş durumda.

Dönemimizin en zorlu zamanında elbette kamu sağlığı, tüketici faydası, inovasyon gibi konuların desteklenmesi önemli. Ancak bu noktada fırsatçılara yer vermemek, sosyo-ekonomik açıdan daha büyük sorunların önünü açmamak adına rekabet otoritelerine önemli bir görev düşüyor. Pek çok rekabet otoritesinin gardını düşürmediği göz önüne alındığında, şirketlerin panikle tedbiri bırakmadan rekabet kurallarına uygun bir şekilde hareket etmesi önem kazanıyor. Bu kapsamda, birkaç kilit noktayı hatırlatmak faydalı olabilir:

  1. Fiyat değişimlerine dikkat!: Bu dönemde ortaya çıkan olağanüstü koşullar sebebiyle gerçek anlamda iktisadi temele dayandırılamayan ve bir piyasadaki teşebbüslerin çoğu tarafından uygulamaya sokulan paralel fiyat değişimlerinin rekabet hukukunun radarında kalmaya devam ettiğini dikkate almak gerekiyor. İlaveten, hakim durumun kötüye kullanılması olarak değerlendirilebilecek olan aşırı fiyat, yıkıcı fiyat gibi rakipleri dışlayıcı veya sömürücü davranışlara karşı da tüm yetkili idari otoriteler gibi rekabet otoritelerinin de hassasiyet artırdığını göz önünde bulundurmak gerekiyor.  Bu kapsamda, dönemin dinamik yapısı da dikkate alınarak olası dar yada geniş pazar tanımlamaları kapsamında hakim durum endişesi taşıyabilecek teşebbüslerin yukarı ya da aşağı yönlü fiyat değişimlerine daha çok dikkat etmesi gerekiyor!
  2. Bağlama, paketleme uygulamaları gündemde: Arz-talep dengesinin özellikle bazı ürünler bakımından olağan dışı değişiklik gösterdiği günümüzde, hâkim durumun kötüye kullanılması kapsamında sıkıntılı değerlendirilen bağlama, paketleme uygulamaları bakımından dikkatli olmak gerekiyor. Bu noktada, mevcut koşullar altında hâkim durum değerlendirmesinin farklılık gösterebileceğinin, süregelen gelişmeler göz önüne alındığında ilgili pazar bakımından daha dar ya da geniş tanımlamalar yapılabileceğinin altını çizmekte fayda var!
  3. Rakip ile herhangi bir iletişime, işbirliğine doğrudan muafiyet yok: Dernek bünyesinde, rakip çalışanlarıyla doğrudan ya da sağlayıcı/müşteri vasıtasıyla gerçekleştirilen konuşmalar, mesajlaşmalar, video konferanslar salgın ile mücadele ile alakalı olsa, inovasyona dayalı olsa, stokların sağlanması ve fiyatların düşmesine yönelik olsa dahi sıkıntılı olabilir! Söz konusu pandeminin ne sorunlara yol açtığını, söz konusu sorunların nasıl üstesinden gelinebileceği, kurulabilecek olası işbirlikleri vb. konuları konuşmadan önce tekrar düşünmek ve söz konusu davranışların rekabet kurallarına uygunluğunu tartmak oldukça önemli – bu kapsamda rakiplerle de sosyal mesafeyi korumak önem kazanıyor!

[1] İtalya rekabet otoritesinin konuyla ilgili bir açıklamasına şu link üzerinden ulaşabilirsiniz: https://en.agcm.it/en/media/press-releases/2020/3/ICA-Coronavirus-the-Authority-intervenes-in-the-sale-of-sanitizing-products-and-masks

[2] Birleşik Krallık rekabet otoritesinin (“CMA”) konuyla ilgili açıklamasına şu link üzerinden ulaşabilirsiniz: “CMA statement on sales and pricing practices during Coronavirus outbreak” (March 5, 2020), available at: https://www.gov.uk/government/news/cma-statement-on-sales-and-pricing-practices-during-coronavirus-outbreak 

[3] U.S. Department of Justice – Press Release of March 9th, 2020: https://www.justice.gov/opa/pr/justice-department-cautions-business-community-against-violating-antitrust-laws-manufacturing

[4] Daha fazla bilgi için ilgili habere şu linkten ulaşabilirsiniz: https://news.bloomberglaw.com/mergers-and-antitrust/norway-temporarily-suspends-competition-regulation-for-airlines

Uluslararası Şeffaflık Örgütü, 2019 Yolsuzluk Algı Endeksini Yayınlandı!

Yolsuzlukla mücadele kapsamında uluslararası düzeyde yoğun çalışmalar düzenleyen ve bu alanda en etkin sivil mücadeleyi veren uluslararası örgüt olarak kabul edilen Uluslararası Şeffaflık Örgütü (Transparency International), 2019 yılı için hazırladığı Yolsuzluk Algı Endeksi’ni (Corruption Perceptions Index) bugün (23 Ocak 2020) yayınladı.

180 ülke ve özerk bölgede yaşayan insanların özellikle kamu sektöründeki yolsuzluk algısını ve yolsuzlukla mücadele kapsamında devlet aygıtlarına duyulan güveni istatistiksel olarak ortaya koyan rapor, incelenen ülkede yolsuzlukla mücadele alanında uzmanlaşmış kişiler ve iş dünyasından insanlarla yapılan görüşmeler ışığında tümevarım metoduyla hazırlanıyor. Bu kapsamda, ülkelerin yolsuzluk algısına 0-100 arası bir değer atfediliyor. Bir ülkeye verilen puan, 100’e yaklaştıkça yolsuzlukla mücadelenin yüksek bir seviyede gerçekleştiği ve devlet aygıtlarına güvenin yüksek olduğu anlaşılıyor. 0’a yaklaştıkça ise yolsuzluğun büyük bir sorun haline geldiği ve mücadelede büyük eksikliklerin olduğu ifade ediliyor.

Tıpkı 2018 yılında olduğu gibi 2019 yılında da incelenen ülkelerin tümünün ortalama puanı 43/100 seviyesinde. Bu durum, yolsuzluğun tüm dünyada büyük bir sorun olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Kaldı ki Santiago, Prag ve Beyrut gibi şehirlerde 2019 yılında yolsuzluğa karşı yürütülen büyük çaplı kitlesel eylemler, birbirinden farklı bölgelerde yolsuzluk sorununun toplumlara verdiği ortak zararı gösteriyor.

2019 Yolsuzluk Algı Endeksi Raporu’nun bu yılki ortak çıktısının, (i) siyasete (ve özellikle seçim kampanyalarına) yatırılan büyük miktarlı paraların devlet tarafsızlığını ve demokratik ilkeleri zedeleyerek yolsuzluğu teşvik etmesi ve (ii) kapsayıcı siyasi kurumlar eliyle yapılan müzakere temelli karar alma süreçlerinin yolsuzlukla mücadele kapsamında zorunlu olduğu görülüyor.

Türkiye Nerede Duruyor?

2018 yılında Gana, Hindistan, Burkina Faso, Lesotho, Trinidad ve Tobago, Kuveyt gibi ülkelerle 41/100 puan ile 180 ülke içerisinde 78. sırayı paylaşan Türkiye’nin 2019 yılında tüm bu ülkelerin gerisine düşerek, bir yıl içerisinde 2 puan gibi önemli bir kayıpla 91. sıraya yerleştiğini görüyoruz. 2012 yılından beri 10 puan kaybederek listedeki gerilemesini sürdüren Türkiye’ye, küresel sorunlar bakımından siyasi karar alma mekanizmalarının değerlendirildiği bölümde özel bir yer ayrılması dikkat çekici.

Bu bölümde Türkiye’ye yöneltilen en dikkat çekici eleştiri, siyasi karar alma süreçlerinin müzakere temelli yürütülmemesi. 2019 yılında özellikle belirli sivil toplum örgütlerine karşı müdahalelerin hızlandığı, 1500’den fazla kurum ve kuruluşun kapatıldığı ve malvarlıklarının dondurulduğu tespitlerinin yapıldığı raporda ayrıca, sivil toplum hareketlerinin önde gelen isimlerine karşı yürütülen soruşturmaların ve yapılan tutuklamaların Türkiye’nin endeksteki düşüşünü etkilediği ifade ediliyor. Rapor’da bu kişilerin kim olduğuna veya kapatılan kurum ve kuruluşlara ilişkin ayrıntılı bir bilgi verilmiyor.

Küresel Düzeyde Dikkat Çeken Ayrıntılar

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, 2019 Yolsuzluk Algı Endeksi Raporu’nun öne çıkan konularından birisi siyasete yatırılan büyük miktarlı paraların yolsuzlukla mücadeleye ve politik güvene verdiği zarar.

Bu kapsamda, özellikle genel ve/veya mahalli seçim dönemlerinde adayların yürüttüğü seçim kampanyalarına üçüncü taraflardan sağlanan finansman desteğine ilişkin regülasyon eksikliğinin, kamu politikalarının istikrarlı bir şekilde uygulanmasına zarar verdiği ve karar verici mekanizmaları hukuk dışı etkiye açık hale getirdiği vurgulanıyor. Bu noktada dikkat çeken tespit, söz konusu sorunun yalnızca düşük puana sahip ülkelerde değil, görece yüksek puana sahip olan Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerde de büyük bir yolsuzluk sorunu olarak algılandığı yönünde.

Bu nedenle seçim finansmanlarının regülasyonunun yüksek sesle önerildiğini gördüğümüz raporda, yalnızca hukuki düzenlemenin yeterli olmayacağı, sorumlu devlet aygıtlarının kuralları uygulamadaki kararlılığı ve tutarlılığının olmazsa olmaz nitelikte olacağını görüyoruz. Bu doğrultuda, 2016 yılından beri 6 puanlık bir yükseliş yaşayan Güney Kore’de, seçim kampanyalarına yapılan bağışlar serbest tutulmakla birlikte, bu bağışlara yönelik izleme mekanizmalarına ve buna ilişkin kuralların uygulanmasına büyük önem verildiğini görüyoruz. Aynı şekilde Fildişi Sahilleri’nin 2012 yılından beri 6 puan artış göstermesindeki en önemli etmenlerden birinin, seçim kampanyalarına yapılan finansman yardımlarının kısmen de olsa devlet denetimi altına sokulması olduğunu görüyoruz.

Rapor’un en dikkat çekici bölümlerinden birisi de görece yüksek puana sahip ülkelerin yaşadığı yolsuzluk sorunlarındaki artışlar. Örneğin 54 puana sahip olan Malta’nın 2015 yılından beri 6 puan kaybettiği ve yolsuzluk sorununun, hukukun üstünlüğü ilkesini zedeleyecek seviyelere ulaştığı vurgulanmaktadır. Dünya’nın vergi cennetlerinden birisi olarak bilinen Malta’nın yolsuzluk algısındaki bu durumunun özellikle Panama Belgeleri ile ortaya çıkan hikayedeki rolü olduğu görülüyor. Ayrıca, Malta bankasının çöküşü ve, Türkiye’de de zaman zaman tartışma konusu olan, Malta vatandaşlığının para karşılığı varlıklı yatırımcılara satışını sağlayan “altın vize” uygulamasının Malta’da yükselen yolsuzluğun önemli aktörleri olduğu belirtiliyor.

Endekste düzenli bir yükseliş trendine sahip Estonya’nın ise Danske Bank skandalından sonra özellikle bankacılık ve özel sektörde denetim ve hesap verilebilirlik sorununa sahip olduğunun ortaya çıktığı ifade ediliyor. Benzer şekilde Endeks’teki en yüksek puanlara sahip İskandinav ülkelerinin kara para aklama (anti-money laundering) davranışları üzerindeki denetimlerinin ve ABD ve AB’nin uluslararası uygulama alanı bulan ekonomik yaptırımlarının ihlal edilmesi önündeki önlemlerinin yetersiz kaldığı vurgulanıyor. Bu kapsamda;

  • İzlanda’nın en büyük balıkçılık şirketinin Namibia ve Angola’da karıştığı rüşvet skandallarını ortaya koyan Fishrot Belgeleri (Fishrot Files)
  • İsveç’in telekom devi Ericsson’un Amerikan Yolsuzlukla Mücadele Kanunu (FCPA) kapsamında aldığı ceza,
  • Kanada’da yer alan inşaat şirketi SNC-Lavalin’in eski bir yöneticisi tarafından Libya’da verilen rüşvet,
  • Danske Bank, Swedbank ve Deutsche Bank’ın isimlerinin karıştığı kara para aklama soruşturmaları

gibi 2019 yılının en büyük yolsuzluk soruşturmaları arasında sayılan soruşturmaların tamamında, Endeks’te yüksek puana sahip ülkelerin bulunması oldukça dikkat çekici bir unsur olarak Rapor’da yer almaktadır.

Yolsuzlukla Mücadele Kapsamında 2019 Yılı Tespitlerine İlişkin Genel Öneriler

  1. Devletlerin, karar alma süreçlerine hukuka aykırı etkilerde bulunanlarla daha sıkı mücadele etmesi gerekmektedir. Bu kapsamda, kamu görevlileri ve yöneticilerin mali ve diğer çıkar ilişkilerinin daha ciddi ve tutarlı bir şekilde denetime tabi tutulması önerilmektedir.
  2. Seçim kampanyalarının finansmanının regüle edilmesi gerekmektedir. Bu kapsamda, siyasi partilerin gelir kaynaklarını, varlıklarını, çektikleri kredileri düzenli olarak açıklaması önerilmektedir.
  3. Seçim güvenliğinin desteklenerek, seçimlerin özgür ve adil olmasının devletler tarafından temin edilmesi önerilmektedir.
  4. Devletlerin, karar alma mekanizmalarına erişimi makul düzeyde açık hale getirmeleri ve müzakere kültürünü daha geniş bir toplumsal katılım ile oturtmaları önerilmektedir. Bu kapsamda lobicilik faaliyetlerinin de kamu denetimine açık ve kolaylıkla erişilebilir hale getirilmesi gerekli görülmektedir.
  5. Kişisel ilişkilerin ve özel çıkar gruplarının kamusal kaynakların dağıtılmasında ve kamu hizmetlerinin sağlanmasındaki etkisini ortadan kaldıracak mekanizmaların kurulması önerilmektedir.
  6. Temel özgürlüklerin ve siyasi hakların üzerindeki devlet korumasının artırılması önerilmektedir. Bu kapsamda özellikle, aktivistler, ihbarcılar (whistleblowers), gazeteciler ve sivil toplum faaliyetlerinde bulunan vatandaşlar üzerindeki korumaların artırılması gerektiği ortaya konmaktadır.

Güçler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve denetim-denge ilkelerinin devletler tarafından daha iyi oturtulması ve korunması gerektiğinin altı çizilmektedir.

Dünya Ticaret Örgütü’nde Temyiz Krizi: ABD, Uyuşmazlık Çözüm Mekanizmasına Kilit Vurdu!

9 Aralık 2019 tarihi itibarı ile Dünya Ticaret Örgütü’nün (World Trade Organization) Temyiz Organı’nda (Appellate Body) görev yapan üyelerin ikisinin (Ujal Singh Bhatia ve aynı zamanda başkanlık görevini yürüten Thomas R. Graham) daha görev süresi sona erdi. Böylelikle, DTÖ’nün Temyiz Organı’nda yalnızca tek bir üye kaldı. Son iki yıldır atamalara onay vermeyen ABD’nin DTÖ’nün uyuşmazlık çözüm mekanizmasını kilitleme yönündeki politikaları sebebiyle yeni üye atamaları yapılamıyor. Bu ne anlama geliyor? DTÖ’nün uyuşmazlık çözüm mekanizmasının sonu mu geldi? ABD’nin şikayetleri neler? Bundan sonra ne olacak gibi soruların özet niteliğindeki cevaplarını aşağıda bulabilirsiniz.

(1) DTÖ’nün Uyuşmazlık Çözüm Mekanizması ve Temyiz Organı’nın Mekanizma İçerisindeki Yeri

Devletler eliyle kurulup, devletlerin yetki alanlarına ve/veya bir takım faaliyetlerine sınırlamalar getiren uluslararası organizasyonların etkinliği gerek uluslararası ilişkiler gerekse de uluslararası hukuk literatüründe sık sık alevlenen bir tartışmadır. Genellikle askeri ve ekonomik açıdan güçlü devletlerin uluslararası organizasyonlar içerisinde yönlendirici konuma ulaşmak için bir rekabet içerisinde olmaları ve zaman zaman kendi içlerinde gruplaşarak organizasyonların kontrolünü paylaşmak üzere anlaşmaları doğal görünmektedir. Zira, uluslararası platformdaki çıkar birliklerini kontrol edebilmek devletlerin yalnızca dünya üzerindeki ömürlerini garanti altına almakla kalmaz, ayrıca iç politikada da önemli bir propaganda konusu teşkil eder. Bu nedenle uluslararası organizasyonlarda oluşumuna tanıklık ettiğimiz güç gruplarının egemenlik savaşı, bu organizasyonların varoluş nedenlerini ve gerçek işlevlerini sorgulamamıza yol açar.

Tam da bu sorgulamaların ortasında bir çeşit uluslararası yargı yetkisini haiz Dünya Ticaret Örgütü’nün nispeten etkin addedilen uyuşmazlık çözüm mekanizması, 1995 yılından beri önemli miktarda uluslararası ticaret uyuşmazlığını çözüme kavuşturarak küresel ticaret sisteminin en önemli unsurlarından biri haline gelmiştir.

DTÖ’nün uyuşmazlık çözüm sisteminin temel çalışma esasları DTÖ’nün Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’nda[1] belirlenmektedir. Buna göre, DTÖ üyesi devletler arasındaki DTÖ anlaşmalarından kaynaklanan uluslararası ticaret uyuşmazlıkları esas itibarı ile her somut olay özelinde Uyuşmazlık Çözüm Organı (Dispute Settlement Body) tarafından kurulan panellerde çözüme kavuşturuluyor. Panel kararları, temyiz edilmediği takdirde, Uyuşmazlık Çözüm Organı’nın alacağı uygulama kararı ile birlikte hukuken bağlayıcı nitelik kazanıyor. Panel kararlarının, temyiz edilmesi veya karara yönelik uygulama kararının tüm DTÖ üye devletleri temsilcilerinin bulunduğu Uyuşmazlık Çözüm Organı tarafından oybirliği ile reddedilmesi halinde karar, DTÖ’nün Temyiz Organı’na uyuşmazlığı bir üst merci olarak tekrar değerlendiriyor.

Temyiz Organı, 7 üyeden oluşuyor. Bununla birlikte, her bir uyuşmazlık bakımından rotasyon usulü ile belirlenen 3 üye uyuşmazlığı inceleyip, karara bağlıyor. Temyiz Organının kararlarının hukuken bağlayıcılık kazanabilmesi ve icra edilebilir hale gelebilmesi için Uyuşmazlık Çözüm Organı’nın uygulama kararı alması gerekiyor. Bu noktada belirtmek gerekir ki Temyiz Organının kararlarına ilişkin uygulama kararı (adoption) alınmasının veto edilmesi ancak oybirliği ile (negative consensus) mümkün olabiliyor. Dolayısıyla, Temyiz Organının kararının uyuşmazlık taraflarından en azından birinin lehine sonuç doğuracağı düşünüldüğünde, Temyiz Organı kararının uygulanmasının Uyuşmazlık Çözüm Organı’nda reddedilmesi yalnızca teorik bir ihtimal olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle uygulamada, Temyiz Organının kararlarını, uyuşmazlık çözüm mekanizmasının esasa ilişkin son halkası olarak görmek mümkündür. Elbette kararların uygulanmasına ya da uyulmaması sonucundan açılacak davalarda aynı süreçten geçmektedir.

Temyiz Organının kuruluş ve çalışma esasları Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı ile bu Mutabakat’a göre çıkarılmış olan Çalışma Usulleri’nde belirleniyor. Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’nın 17(2). maddesi uyarınca Temyiz Organı’nın üyeleri Uyuşmazlık Çözüm Kurulu tarafından tüm DTÖ üyelerinin oybirliği ile atanmaktadır. Temyiz Organı üyeleri, dört yıllık dönem için atanmaktadırlar ve görev süreleri yalnızca bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir.

Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’nın 17(6). maddesi uyarınca Temyiz Organı’nın incelemesi, somut uyuşmazlığın çözümü için oluşturulmuş olan panel kararında ortaya konan hukuki sorunlar ve panel tarafından geliştirilen hukuki değerlendirmelerin yerindeliği ile sınırlı. Diğer bir ifade ile Temyiz Organı, uyuşmazlığın hukuki kapsamını genişletemez ya da uyuşmazlık hakkında yeni deliller toplayamaz. Kaldı ki Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’nın 19(2). maddesi uyarınca DTÖ üyelerinin DTÖ anlaşmalarından kaynaklanan haklarını genişletecek veya daraltacak bir hukuki yorum yapma yetkisini de haiz değildir. Bu nedenle Temyiz Organı, panel tarafından ortaya konan hukuki çerçevede, panelin ulaştığı hukuki sonucun DTÖ anlaşmaları ile uyumluluğunu değerlendirmektedir.

(2) ABD Temyiz Organı’na Üye Atanmasını Neden Engelliyor?

1996 – 2018 yılları arasında Temyiz Organına giden 156 uyuşmazlığın 85’ine taraf (hem temyiz eden, hem de aleyhine temyiz edilen olarak) olan ABD[2], on yılı aşkın bir süredir Temyiz Organının çalışma esaslarını ve kararlarını sert bir şekilde eleştirmektedir. 2011’in başlarından beri bazı Temyiz Organı atamalarını veto eden ABD, 2011 yılının başlarında “rutin” olarak kabul edilen bir usul olan görev süresi uzatımını kendi adayı olan ve dünyanın önde gelen uluslararası ticaret hukukçularından biri olan Jennifer Hillman için sebep göstermeksizin reddetmiştir. Temyiz Organına karşı ABD’nin açtığı savaşın ilk ciddi adımı olarak yorumlanan bu vetonun ardından, 2016 yılında Obama yönetimi, Güney Kore’li üye Seung Wha Chang’ın görev süresi uzatımı kararını veto etmiştir. Bu veto kararının gerekçesi ise “Temyiz Organı üyeliğinin gereklerini yerine getirmemek” olarak açıklanmıştır.

2017 yılından beri Temyiz Organının çalışma esaslarına eleştirilerini sertleştiren ve DTÖ’nün uyuşmazlık çözüm sisteminin temelden değişmesi gerektiğini vurgulayan ABD, Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’nun Temyiz Organına yeni üye atama kararlarını düzenli bir şekilde veto etmektedir.

10 Aralık 2019 (Salı) tarihine gelindiğinde ABD’nin çabası nihayet meyvesini verdi ve DTÖ Temyiz Organı, karar yeter sayısını yitirerek yeni uyuşmazlıklar için kepenkleri indirmiş oldu. DTÖ’nün ana işlevlerinden birisi olan ve daha önce belirtildiği gibi uluslararası organizasyonlar içerisinde DTÖ’nün işlevini etkin bir şekilde yerine getirdiği yorumlarına sebep olan uyuşmazlık çözüm mekanizması bakımından “kilitleme (deadlock)” durumu yaratan bu stratejinin sebepler ne olabilir.

Konuyla ilgili çok sayıda yorum bulunmaktadır. ABD’nin sıklıkla dile getirdiği belki de en ciddi eleştiri, Temyiz Organının yetkisini aştığı yönünde. Bu durumun gerekçelerinden bir tanesi, Temyiz Organı üyelerinin uyuşmazlığın çözümüne odaklanmaktan ziyade, sorunlara odaklanıp DTÖ anlaşmaları çerçevesinde yeniden hukuk yaratmaya odaklanmaları. Bir diğer eleştiri, Temyiz Organı kararlarının kendi aralarında bağlayıcılığı olmamasına karşın, bağımsız ve somut olay özelinde değerlendirme yapılmaksızın içtihada bağlı kalarak karar verilmesine karşı yapılıyor.

ABD’nin şikayetçi olduğu konulardan birisi de Temyiz Organı kararlarının çoğunda somut uyuşmazlıkla ilgisi olmayan hukukî tespitlerin yapılması (obiter dicta). ABD, bu durumun DTÖ uyuşmazlıklarını olduğundan daha karmaşık gösterdiğini ve DTÖ üyelerini somut uyuşmazlığın ötesinde baskı altına alarak uyuşmazlık çözüm sürecinin amacının ötesine geçtiğinin altını çizmektedir.

İlaveten ABD, Temyiz Organı’nın karar verme süresinin Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’nda açıkça belirlenmiş olduğunu, Temyiz Organının kendi Çalışma Usulleri’ni yayınlamak suretiyle bu süreleri değiştiremeyeceğini; zira, böyle bir değişikliğin ancak DTÖ üyelerinin tamamının siyasi iradesi ile mümkün olabileceğini öne sürmektedir. Gerçekten de Temyiz Organının çoğu kararı, Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’ndan belirlenen 90 günlük maksimum karar verme süresinden daha uzun bir sürede alınabilmektedir.

Temyiz Organının karar yeter sayısını yitirmesi sonucu, görev süresi bitmiş olan üyelerin halihazırda görmekte oldukları uyuşmazlıkları görmeye devam edip etmeyecekleri tartışma konusuydu. Zira, bu konu da ABD’nin sert eleştiri yönelttiği usuli meselelerden biriydi. Temyiz Organının kendi çıkardığı Çalışma Usulleri, görev süresi biten üyelerin, görev süresinin bitme tarihi itibarı ile görmekte oldukları uyuşmazlıklarda görev almaya devam edebileceklerini düzenlemektedir. ABD’ye göre, Temyiz Organının Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı altında belirlenmiş olan Temyiz Organı üyeliği görev süresini değiştirme/genişletme yetkisi bulunmamaktadır. Bu yetkinin, ancak tüm DTÖ üyelerinin yer aldığı Uyuşmazlık Çözüm Organı’nda kullanılabileceği savunulmaktadır.

(3) Temyiz Organının Karar Almak İçin Yeterli Üyeye Sahip Olmaması Ne İfade Ediyor?

Yukarıda da açıklandığı üzere, Temyiz Organı, DTÖ’nün uyuşmazlık çözüm mekanizmasının son halkası durumunda. Bu halkada hareket imkanının kalmaması, dolaylı olarak uyuşmazlık çözüm mekanizmasını işlevsiz kılıyor. Zira, panelden çıkan kararın aleyhine sonuç yarattığı bir taraf, temyiz yoluna başvurmak suretiyle sistemi tıkayabilir. Temyiz Organının karar alamadığı durumlara ilişkin zımnî ret veya bir başka organın yetkilendirilmesi gibi bir usul söz konusu olmadığı için DTÖ’nün bu hafta itibarı ile uzun zamandır beklenen krizi yaşamaya başladığını söyleyebiliriz.

DTÖ’nün genel müdürü Roberto Azevedo’nun son açıklamalarından anladığımız kadarıyla, en kısa süre içerisinde krizin çözümü için yoğun bir çalışma takvimi oluşturulacak ve uyuşmazlık çözüm mekanizmasına yönelik değişikliklere ilişkin çok taraflı diyaloglar başlayacak.

Bununla birlikte, gümrük vergilerini ve ticaret önlemlerini dış politikada yaptırım amaçlı kullanmayı gündeme getiren Trump yönetiminin DTÖ’nün sınırlayıcı kurallarından rahatsız olduğunu, bu nedenle de DTÖ’nün hareket kabiliyetini tekrar kazanmasının istenmediği de yapılan yorumlar arasında. Nitekim, yukarıda belirttiğimiz uluslararası organizasyonlarının güç odaklı yönetişim anlayışları, ABD’nin tek başına tüm DTÖ sistemini krize sokabilmesi ile perçinlenmiş görünüyor.

Çözümsüzlük halinin sürdürüleceği yönündeki yorumları destekleyecek ölçüde Avrupa Birliği’nin Çin’in de desteği ile uluslararası ticaret hukuku uyuşmazlıkları için alternatif çözüm mekanizmaları arayışı başlamıştı.

(4) Gündemdeki Potansiyel Çözüm Önerileri Nelerdir?

Gündemdeki ilk çözüm önerisi, hukukî metinlerin gözden geçirilip, Temyiz Organının yetki alanının daha net bir şekilde çizilmesi olarak karşımıza çıkıyor. Şunu belirtmek gerekir ki ABD’nin dile getirdiği esasa ve usule yönelik şikayetler, diğer birçok DTÖ üyesi tarafından da dile getirilen sorunları kapsıyor. Bu nedenle, söz konusu reformların gerçekleştirilmesi yönünde ortak irade oluşturulmasının beklendiği kadar zor olmayabileceği değerlendiriliyor.

Bununla birlikte ABD, bu yılın Ekim ayında yaptığı açıklama ile var olan kuralların devrimsel reformlarla değiştirilmesinden ziyade Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı metninin doğru yorumlanıp, genişletilmeden uygulanmasının ABD’nin endişelerini giderebileceğini ifade etmiştir.

Önerilerinden birisi, DTÖ’deki temyiz mekanizmasını tamamen ortadan kaldırmak. İlk olarak eski DTÖ genel müdürü Pascal Lamy tarafından ortaya atılan bu öneri, çok fazla DTÖ üyesi tarafından destek görmedi. Bununla birlikte, bazı DTÖ üyeleri, kendi aralarındaki uluslararası ticaret hukuku uyuşmazlıkları bakımından temyize gidilmeyeceğine ilişkin çift taraflı mutabakat metinleri (bilateral understandings) imzalamaya başladılar (Örn: Endonezya – Vietnam).

Krizin aşılabilmesi için var olan mekanizma içerisinde uygulanması gündemde olan bir diğer çözüm, Uyuşmazlık Çözüm Mutabaktı’nın 25. maddesinde düzenlenen tahkim yolunun, temyiz aşaması gibi kullanılmasıdır. Bu çözüm yolunun etkinlik kazanabilmesi için uyuşmazlık taraflarının açık irade beyanları ile tahkim kurulu kararına, Temyiz Organı’nın kararının hukukî etkisini bahşetmiş olmaları ve bu yönde bir anlaşma yapmış olmaları gerekmektedir.

Benzer bir geçici çözüm önerisi olarak Kanada ve Avrupa Birliği, 2019 yılının Temmuz ayında, kendi aralarındaki uluslararası ticaret hukuku uyuşmazlıkları bakımından DTÖ nezdindeki temyiz yolunun kullanılmayacağını, bunun yerine eski Temyiz Organı üyelerinden oluşturulacak hakem heyetlerinin temyiz incelemesi yapacağını açıkladılar. 2019 yılının Ekim ayına gelindiğinde ise Avrupa Birliği ile Norveç arasında da Kanada modeliyle bire bir aynı geçici tahkim mekanizmasının kurulduğu açıklandı. Bu gelişmeyle birlikte, Avrupa Birliği’nin, işlevsiz kılınan Temyiz Organı’nın boşluğunu doldurmak üzere ikili anlaşmalarla bir tahkim ağı kurmaya çalıştığı yorumları su yüzüne çıkmaya başladı.

Uluslararası ticaret hukuku tarihinin en büyük krizlerinden biri olarak görülen DTÖ Temyiz Organı Krizi’nin nasıl sonlandırılacağı, uluslararası ilişkilerde müzakereyi öne koyan liberal teorinin geçerliliğini ne kadar sürdürdüğünü, DTÖ ve DTÖ uyuşmazlık çözüm mekanizmasında ne gibi değişikliklere yol açacağını hep birlikte göreceğiz.


[1] Understanding on Rules and Procedures Governing the Settlement of Disputes – Dispute Settlement Understanding.

[2] Detaylı içerik için: https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/ab_reports_e.htm

Rekabet Kurulu, İspat Standardına Tekrar Göz Kırpıyor: Rekabet Kurulu, Mardin’deki Yumurta Üreticilerine İlişkin Kararını Verdi!

Rekabet Kurulu, Mardin’de faaliyet gösteren sofralık tavuk yumurtası üreticilerinin aralarında yumurta fiyatlarını belirlediklerine ilişkin gizli bir şikayet başvurusu üzerine 2018 yılının son günlerinde bir önaraştırma başlatmıştı.

Önaraştırmanın tamamlanmasını müteakip Rekabet Kurulu, 13 Haziran 2019 tarihinde şikayetin reddine ve soruşturma açılmamasına karar vermişti. 24 Ekim 2019 tarihinde yayınlanan gerekçeli kararın, Türkiye’de rekabet hukuku uygulaması bakımından oldukça umut verici olduğu söylenebilir. Zira, piyasa koşullarının ve ekonomik gerekçelendirmenin, teşebbüslerin fiyatlama davranışlarının değerlendirilmesinde merkeze konduğunu gördüğümüz kararda; özellikle amaç yönünden rekabet kısıtlamalarının tespitinde temel alınan ispat standardının da oldukça isabetli bir şekilde ortaya konduğuna şahitlik ediyoruz.

Kararda yer alan değerlendirmelere geçmeden önce karara konu önaraştırmayı tetikleyen şikayet başvurusunun içeriğine ve Rekabet Kurulunun tespitlerine değinmek yerinde olacaktır:

Şikayet Başvurusunun İçeriği ve Önaraştırma Raporunun Sonucu

Gerekçeli karardan, şikayet başvurusu kapsamında iki temel iddianın yer aldığı anlaşılmaktadır. Bunlardan ilki Mardin bölgesindeki en büyük sofralık yumurta üreticisi ve tedarikçisi konumunda olan dört teşebbüsün[1] aralarında anlaşarak fiyat yükselttikleri ve paralel fiyatlama davranışlarıyla tüketicilerin zararına olacak şekilde yüksek fiyat belirledikleri iddiasıdır. İkinci iddia ise, bu teşebbüsler arasında kurulmaya çalışılan yumurta borsasının zaman içerisinde kartele dönüştüğü ve bu kartelin Mardin bölgesinde fiyatları yüksek tutmakla kalmayıp, komşu bölgelerdeki perakendecilere daha uygun fiyatlara mal tedarik ederek toptancıların diğer bölgelere mal temin etmesinin önüne geçtiği yönündedir. Ayrıca önaraştırma kapsamında yapılan incelemelerden Mardin’de faaliyet gösteren yumurta üreticilerinin 2016 yılının son aylarında bir otelde görüşme gerçekleştirdikleri tespit edilmiştir. İncelenen teşebbüslerden birinin söz konusu toplantının rakipler arası fiyat tespitine yönelik olduğunu açıklaması üzerine bu toplantı da önaraştırmanın konusu haline gelmiştir.

Her ne kadar önaraştırma raporunda, incelenen dört teşebbüsün aralarında anlaşmak suretiyle rekabet hukuku ihlali gerçekleştirdiklerine ilişkin herhangi bir bulguya ulaşılamamasından hareketle soruşturma açılmasına gerek olmadığı ifade edilmekteyse de, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 9(1) ve 9(3). maddeleri uyarınca, doğrudan veya dolaylı olarak rekabeti kısıtlayabilecek her türlü anlaşmadan ve/veya uyumlu eylemden kaçınılması gerektiği yönünde incelenen teşebbüslere görüş gönderilmesi tavsiye edilmiştir.

Kurul’un Değerlendirmeleri

Sofralık tavuk yumurtası üretimi ve satışı pazarına ilişkin genel tespitlere yer verilen kararda, yumurta üretimi sürecine ilişkin olarak 09.02.2017 tarihli bir Kurul kararına atıf yapılarak şu tespitlere yer veriliyor:

  • Yumurta üretimi, durdurulabilen veya yavaşlatılabilen bir süreç değildir.
  • Ürünlerin uzun süre depolanamaması sorunu nedeniyle, kısa sürede bozulma riskinin minimize edilebilmesi adına, üretilen ürünlerin 1-2 hafta içerisinde satılması gerekmektedir.

Pazarın sayılan özellikleri sebebiyle, yumurta fiyatlarındaki dalgalanmaların arz miktarının kontrolüne bağlı olmayabileceği değerlendirilmiştir.

Öncelikle, 2017 ve 2018 yılları için kişi başı yurt içi ortalama yumurta üretim ve tüketim miktarlarını inceleyen Kurul, kişi başına düşen üretim oranlarındaki artışın tüketim oranlarındaki artışa göre daha yüksek olması sebebiyle pazarda arz-talep dengesizliğinin söz konusu olabileceğini değerlendirmiştir. Buradan hareketle, ekonominin olağan akışında, yumurta fiyatlarının bu durumdan düşüş yönünde etkilenmesinin beklenebileceği açıkça ifade edilmiştir. Bununla birlikte, yumurta fiyatlarının yalnızca arz-talep ilişkisinden etkilenmediği belirtilmiş ve üretim maliyetleri analiz edilmiştir.

Bu kapsamda Kurul, arz oranlarında meydana gelen artışın 2018 yılının ikinci yarısından itibaren fiyatlarda beklenen azalmaya yol açmadığı gibi önemli bir fiyat artışının söz konusu olduğunu gözlemlemiş, bunun da üretim maliyetlerindeki artış sonucu söz konusu olabileceğini ortaya koymuştur.

Yumurta üretimi bakımından (i) tavuğun kendi maliyeti ve (ii) yem maliyeti pazardaki en önemli iki maliyet kalemini teşkil etmektedir. Bu bağlamda, bazı tavuk türlerinin yurt dışından ithal edildiği belirtilmektedir. İlaveten; soya küspesi, ayçiçeği küspesi, soya yağı vb. yem ürünlerinin çok büyük bir kısmının da ithalat yoluyla temin edildiği ifade edilmiştir. Buradan hareketle Kurul, 2018 yılı için döviz kurunda meydana gelen dalgalanmanın yumurtanın toplam üretim maliyetinde doğrudan etki ettiğini değerlendirmiştir. Dolayısıyla, arz miktarındaki artışa rağmen, üretim maliyetlerindeki artış yumurta fiyatlarını yükseltmiştir.

Kurul, incelenen dört teşebbüsün aynı tarihlerde ve aynı oranlarda fiyat artışı gerçekleştirdiğini tespit etse de bu durumun, döviz kurundaki artış ile paralel olarak gerçekleşmesinden hareketle, maliyetlerdeki ani artıştan kaynaklandığını değerlendirmiştir. Bu değerlendirmesine destek argümanlardan birisi de incelenen teşebbüslerin fiyatlarının 2018 yılında birbirinden farklılaşması olarak gösterilmiştir.

Mardin’deki yumurta üreticilerinin (yedi teşebbüs) bir toplantı düzenleyerek yumurta satış fiyatlarının belirlenmesine yönelik iletişim içerisine girdikleri iddiasına ilişkin olarak Rekabet Kurulu, tüm incelenen teşebbüslerin beyanlarını ayrı ayrı değerlendirmeye almıştır. Bu kapsamda, incelenen dört teşebbüsten üçü, toplantının bölgesel bir yumurta üreticileri birliği kurulması amacıyla düzenlendiğini, yalnızca biri ise toplantının yumurta fiyatlarının belirlenmesi amacını güttüğünü ancak hayata geçirilemediğini beyan etmiştir.

Rekabet Kurulu, incelenen teşebbüsler içerisinde tek bir teşebbüsün söz konusu toplantıya rekabeti kısıtlama amacı ile katıldığı ve diğer teşebbüslerin bu amacı paylaşmadığından hareketle, Rekabet Kanununun 4. maddesi kapsamındaki anlaşmalar bakımından aranan “karşılıklı irade uyuşması” koşulunun söz konusu toplantı bakımından tespit edilemediğini ortaya koymuştur. İlaveten, incelenen teşebbüslerin toplantı sonrası piyasa davranışlarının da bu irade yokluğunu desteklediğini değerlendirmiştir.

İncelenen teşebbüslerin perakende satışlarının bulunmamasının da, şikayetin perakende satışlara ilişkin ikincisi iddiayı çürüttüğü sonucuna varılmıştır.

Tüm bu açıklanan nedenlerle Kurul, herhangi bir rekabet hukuku ihlalinin söz konusu olmamasından hareketle, raportörlerin önerdiği 9(3) Kararı’na da başvurmaksızın, şikayetin reddine ve soruşturma açılmasına yer olmadığına karar vermiştir.

Karar’ın Önemi

Rekabet Kurulunun, Mardin’de faaliyet gösteren yumurta üreticilerine ilişkin verdiği bu kararın üç yönden önemli olduğu söylenebilecektir.

Bunlardan ilki, incelenen teşebbüslerin yumurta fiyatlarına yönelik aynı tarihte ve paralel bir şekilde artış göstermesinin piyasa koşulları ve ekonomik gerekçeler çerçevesinde değerlendirilmiş olmasıdır. Arz miktarındaki artıştan beklenen fiyat düşüşünün ötesine geçecek şekilde gerçekleşen üretim maliyetlerindeki artışın, fiyatlardaki paralel artışa sebebiyet verdiğinin tespit edilmesi, Rekabet Kurulu kararlarında ekonomik analizin öneminin ortaya konması bakımından önemlidir.

Kararın bir diğer önemli kısmı ise, her ne kadar açıkça ifade edilmese de, rakiplerarası düzenlenen bir toplantının amaç yönünden rekabeti kısıtlayıcı olup olmadığının değerlendirilmesinde ispat standardının karşılanıp karşılanamadığı hususunun dikkate alınmış olmasıdır. Bu kapsamda Kurul, isabetli bir şekilde, tek bir teşebbüsün beyanlarını rekabeti kısıtlama amacını ortaya koyma yönünden yeterli görmemiştir. Bu doğrultuda, irade uyuşmasını ortaya koyan ilave unsurların varlığı aranmış, incelenen teşebbüslerin aleyhine olabilecek beyanlar ile lehine olabilecek beyanlar eşit mesafede değerlendirilmiştir.

Bu noktada, incelenen teşebbüslerin katıldığı toplantının, fiyat belirleme amacının yoksunluğu bakımından Kurul’u soruşturma açmaya dahi gerek görmeyecek ölçüde ikna eden gerekçelendirmenin karara yansımadığı öne sürülebilir. Bu kapsamda, her ne kadar tek bir teşebbüsün beyanının amaç yönünden rekabeti kısıtlayıcı bir anlaşmanın varlığı bakımından yeterli görülmemesi objektif ve öngörülebilir bir ispat standardının ortaya koyulabilmesi açısından önemli bir gelişme olsa da, ihlal şüphesini tamamen ortadan kaldıran bulguların daha ayrıntılı bir şekilde gerekçeli karara yansıtılması gerektiği açıktır.

Rekabet Kurulu’nun bu kararını, Türk rekabet hukuku rejiminde yer almayan ve eksikliği önemli eleştirilere konu olan de minimis kuralının[2] fiilen uygulanması şeklinde yorumlayan görüşler de bulunmaktadır. Bu görüşlerin temelinde, Rekabet Kurulunun özellikle küçük-orta ölçekli işletmeler bakımından gözettiği ispat standardını ve etki bazlı yaklaşımını, daha büyük ölçekli oyuncuların yer aldığı pazarlarda aynı şekilde gözetmemesi gerçeğinin yattığı düşünülmektedir. Rekabet hukuku uygulamasındaki öngörülebilirliği önemli ölçüde zedeleyen bu durumun literatürde çeşitli kavram kargaşalarına yol açması da kaçınılmaz olmaktadır.

Bununla birlikte, söz konusu kararda de minimis kuralının fiilen uygulandığı yönündeki çıkarımlara katılmak mümkün görünmemektedir. Zira, mehaz Avrupa Birliği rekabet hukuku kuralları bakımından de minimis kuralı, amaç yönünden rekabet kısıtlamaları bakımından uygulanamamaktadır. Avrupa Komisyonu tarafından yayınlanan De Minimis Genelgesi’nde[3] açıkça ortaya konduğu üzere, herhangi bir şekilde rekabeti kısıtlama amacı olan anlaşmalar de minimis kuralının uygulama alanının dışında kalmaktadır. Bu kapsamda, belirli ürünlere yönelik satış fiyatının tespit edilmesi amacını taşıyan anlaşmaların Genelge kapsamı dışında kaldığı açıkça belirtilmektedir. Ayrıca, Avrupa Komisyonu’nun çıkardığı grup muafiyeti tebliğlerinde “ağır ihlal (hardcore restriction)” olarak sayılan kısıtlamaların da amaç yönünden rekabeti kısıtlayıcı nitelikte olduğu değerlendirilmekte ve bunlar da de minimis kuralının uygulama alanının dışında bırakılmaktadır.

Bu nedenle, Kurul’un fiilen de minimis kuralını uygulama niyetinin olduğu düşünülse dahi önaraştırmaya konu iddiaların amaç yönünden rekabeti kısıtlayıcı anlaşmalar kapsamında değerlendirilmesi gerektiği göz önüne alındığında, somut olay özelinde de minimis kuralının uygulanabilir olmadığının değerlendirilmesi gerekecektir.

Karar’ın önemli noktalarından birisi de 9(3) Kararı’nın uygulama alanına ilişkindir. Raportörlerin, ihlal tespiti yapılamadığından hareketle soruşturma açılmasına gerek olmadığı yönündeki görüşlerine, uyarı niteliğinde 9(3) Kararı’nın eklenmesini tavsiye etmeleri pek yerinde görünmemektedir. Zira, Rekabet Kanunu’nun 9. maddesi ihlale son verme kararını düzenlemektedir. Dolayısıyla bu maddenin uygulanması için bir ihlalin tespit edilmiş olması gerekmektedir. 9(3) Kararı’nın teşebbüsler üzerinde gereksiz bir baskı yaratacak şekilde uygulanmaması Kurul’un isabetli bir yaklaşımı olarak görülmektedir.

Bununla birlikte, Danıştay içtihatlarında[4] Kurul’un “soruşturma açılmamasına” ilişkin karar verebilmesi için önaraştırma sonucunda rekabet kurallarını ihlal eden eylem, karar ve anlaşmaların söz konusu olmadığının hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya konması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu doğrultuda, incelenen teşebbüslerin katıldığı toplantının, fiyat belirleme amacından yoksun olduğuna ilişkin detaylı bir gerekçelendirme görmediğimiz kararın idari yargı önündeki yolculuğu da takibe değer görülmelidir.


[1] Dicle Tarı Gıda Pazarlama Nakliyat İnşaat Hayvancılık San. ve Tic. Ltd. Şti. (“Dicle Yumurta”), Hacıhasanoğulları Otomotiv Petrol İnşaat Tarım Hayvancılık San. ve Tic. Ltd. Şti. (“Naz Yumurta”), Fırat Nakliyat Gıda Taahhüt Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. (“Fırat Yumurta”) ve Bayza Petrol Kuyumculuk Nakliyat Tarım Hayvancılık San. ve Tic. A.Ş. (“Bayza Yumurta”).

[2] Mehaz rekabet hukuku rejimi olan Avrupa Birliği rekabet hukukunda, Avrupa Birliği Adalet Divanı kararları ışığında ortaya konan de minimis kuralı, bir rekabet hukuku ihlalinin varlığı için ihlal iddiasına konu anlaşma veya davranışın önemli sayılabilecek nitelikte bir etki doğurması gerektiğini ifade etmektedir. Bu doğrultuda, ikincil mevzuatta belirlenen koşullar altında önemli sayılabilecek nitelikte bir etki doğurmayan rekabeti kısıtlayıcı anlaşmalar ve davranışlar rekabet hukuku ihlali olarak kabul edilmemektedir.

[3] Notice on agreements of minor importance which do not appreciably restrict competition under Article 101(1) of the Treaty on the Functioning of the European Union (De Minimis Notice)

[4] Danıştay 13.D., 30.05.2014 tarih ve E.2010/4818, K.2014/2197 sayılı karar.

ABD Yaptırım Rejimine Dair Yeni Kılavuz: OFAC Şahsi Ceza Risklerini ve Uyum Programlarının Önemi Anlatıyor

Geride bıraktığımız Mayıs ayında, Amerika Birleşik Devletleri (“ABD”) Hazine Müsteşarlığı’na bağlı Yabancı Varlıkları Kontrol Birimi – Office of Foreign Assets Control (“OFAC”), ABD yaptırım rejimi ile etkin bir uyum sağlamaya yönelik kılavuzlarını yayımladı. OFAC’a göre, “OFAC Uyum Taahhütleri Kılavuzu” – “A Framework for OFAC Compliance Commitments” (“Kılavuz”) adını taşıyan bu doküman hem ABD kuruluşlarına hem de yabancı (non-US) kuruluşlardan ABD içerisinde iş yapanları, ABD ile veya ABD kişileri ile iş yapanları veya işlerinde ABD menşeli mal veya hizmetleri kullananları kapsamaktadır.

Yaptırımlara uyum programının beş temel unsuru olduğunu belirten Kılavuz, bu unsurları;

  • yönetim taahhüdü,
  • risk değerlendirmesi,
  • kurum içi kontroller,
  • test etme ve denetim, 
  • eğitim

olarak sıralıyor. Kılavuz ayrıca programdaki aksama ve uyumsuzluklardan kaynaklanan ABD yaptırım rejimini açıkça ihlal eden durumların temel sebeplerini de bir liste haline getirmektedir.

OFAC, ABD kuruluşlarının ve ABD içerisinde iş yapan, ABD ile veya ABD kişileri ile iş yapan veya işlerinde ABD menşeli mal veya hizmetleri kullanan yabancı kuruluşların; bu beş temel unsuru kapsayan bir “risk-temelli” uyum programı oluşturmalarını “şiddetli biçimde[1] tavsiye etmektedir. Bahsi geçen uyum programını uygulamak açısından herhangi bir pozitif sorumluluk olmadığını belirten OFAC, bununla birlikte uyum programının yokluğunun ihlalin temel bir nedeni olabileceğine ve ihlale dair ceza belirlenirken ağırlaştırıcı unsur olarak değerlendirileceğine dikkat çekmektedir. Öte yandan, etkin bir uyum programı uygulamanın ceza konusu eylemlerin işlenmesi riskini düşüreceğini vurgulayan OFAC, ayrıca bu durumun olası bir ihlalde ceza riskini de azaltacağını belirtiyor.

Kılavuz, OFAC’ın tüm sektörlerde yaptırım rejimine uyumun sağlanması için çıkardığı en kapsamlı kamusal yönlendirme niteliğindedir ve uyum programlarının gelişimi ve icrası için yeni bir referans noktası oluşturmaktadır. Temelde kurumlara yönelik olmakla birlikte OFAC’ın bireylerin sorumluluğuna da odaklanacağı yeni bir uygulama trendinin sinyallerini veren Kılavuz, risk-temelli uyum programlarının önemine yeniden vurgu yapmaktadır. ABD yaptırım rejiminin kapsamının ne denli geniş olduğu ve genellikle bu rejime hâkim olmayan Türk şirketlerinin -hiç fark etmeden- birtakım dolaylı ihlallere taraf olabileceği düşünüldüğünde; şirket yetkililerinin şahıslarına yöneltilen cezai yaptırımlara karşı önleyici tedbir, eğitim ve danışmanlık almaları da bir o kadar önem kazanmaktadır.

Uyum programlarının temel unsurları

Kılavuz kapsamında risk-temelli bir uyum programı için beş temel unsur sıralamakta ve şirketlerin bu unsurları nasıl uygulayacaklarına dair örnekler sunmaktadır.

1. Yönetim Taahhüdü

Üst yönetimden gelen bir destek taahhüdün, uyum programlarının başarısını belirleyen kritik bir faktör olduğunu belirleyen Kılavuz, yaptırımlara uyum için de bu durumun geçerli olduğunu vurgulamaktadır. Üst yönetimin bu taahhüdü gerçekleştirmek için alabileceği pek çok önlem bulunurken; uyum faaliyetlerine özgülenmiş personellerin görevlendirilmesi, uyum çalışmalarına yeterli kaynak ve desteğin sağlanması ve uyum kültürünün geliştirilmesi bunlar arasında öne çıkmaktadır.

2. Risk değerlendirmesi

Kuruluşlar, bir uyum programını tasarlarken veya güncellerken periyodik risk değerlendirmeleri gerçekleştirmelidir. Bu risk değerlendirmelerinin merkezi odak noktasını ise karşı taraf riskleri ile birleşme ve devralmalardan kaynaklanan riskler oluşturmalıdır. Bu tür bir değerlendirme, genellikle “dış dünya ile irtibat noktalarını gözden geçirmek için kurum içi yapının kapsamlı şekilde ve baştan sona incelenmesinden oluşmaktadır[2]. Bu uygulama, risk teşkil edebilecek müşteri, ürün ve coğrafi konumlar ile şirketin ABD yaptırımlarına tabi kurumlar veya yetki alanları ile ilişkiye girebileceği potansiyel alanların tespit edilmesine yardım edecektir. Risk değerlendirmesinin sonuçları, “uyum politikaları, prosedürleri, kurum içi kontroller ve eğitimler” [3] için bilgi kaynağı olarak da kullanılabilecektir. Bu tür hususlar, özellikle ABD dışı şirketleri içeren birleşme ve devralma işlemleri açısından ayrıca önem kazanmaktadır.

Özetle, Türkiye gibi gelişen ülkelerin aldıkları yatırımlarda önemli bir rol oynayan birleşme ve devralma işlemlerinden kaynaklanabilecek yaptırım riskleri ile şirket dışı unsurların (karşı tarafların) davranışlarından kaynaklanabilecek ceza risklerine dikkati çeken Kılavuz, bu risklerin bertaraf edilebilmesi için denetim ve eğitimlerin önemini vurgulamaktadır.  

3. İç Kontroller

Etkili bir uyum programı, yasaklanan eylemlerin “tespit edilmesi, açığa çıkartılması, yasaklanması, (uygun düştüğü ölçüde) raporlanması ve kayıt altına alınmasına[4] ilişkin yazılı politika ve prosedürler gibi iç kontrol mekanizmalarına sahip olmalıdır. Bu politikalar ve prosedürler, kurumun günlük faaliyetlerine ve operasyonlarına göre uyarlanmalı ve kurumun usulsüzlükleri önleyecek şekilde tasarlanmalıdır. Ayrıca, bu mekanizmaların OFAC’in yaptırım listelerindeki güncellemeler ve yaptırım programlarındaki değişiklikler gibi yaptırım rejiminde belirli aralıklar ile gerçekleşebilecek gelişmelere de uyum sağlayabilecek nitelikte olmaları gerekmektedir.

4. Test etme ve denetleme

Kuruluşlar, uyum programının açıklarını ve eksikliklerini isabetli bir şekilde tespit edip giderilmesini ve geliştirilmesini temin etmek üzere denetimler gerçekleştirmelidir. Bu testler ve denetlemeler şirket içi veya şirket dışı kaynaklarla yapılabileceği gibi tüm şirkete yönelik veya belirli şirketin bir bölümüne yönelik de yapılabilecektir. Ancak bu denetimlerin “şirketin OFAC risklerinin ve iç denetimlerinin kapsamlı ve objektif biçimde değerlendirmesi[5] gerekmektedir.

5. Eğitim

Eğitimlerin, bireysel çalışanlar ve şirketin işlevlerini de içerecek şekilde risklere göre uyarlanmış olması ve şirketin tüm faaliyetlerini, ürünlerini ve hizmetlerini kapsaması gerekmektedir. Aynı şekilde eğitimlerin, çalışanlar özelinde görev tanımlarına göre kişiselleştirilmiş uyum bilgileri bireysel ve kurumsal yaptırımlar karşısında uyum sorumluluklarını açıklaması ve kolay ulaşılabilir uyum kaynakları ile materyallerini sağlaması gerekmektedir. Kuruluşlar ayrıca, çeşitli değerlendirmeler ile çalışanları bu eğitimlerden sorumlu tutmalı ve olumsuz bir denetim veya test sonucu karşısında derhal bu durumu düzeltecek aksiyonlar alınmalıdır.

Uyum programlarında yaşanan aksaklıkların temel sebepleri

Yukarıda bahsi geçen beş temel unsura ek olarak, OFAC belirgin yaptırım ihlalleri ile ilişkili olan bazı ana nedenleri aşağıdaki şekilde listelemektedir:

1. Resmi bir OFAC yaptırımları uyum programının yokluğu

Yaptırım rejimine uyum programının varlığı yasal bir zorunluluk olmamakla birlikte, böyle bir programın yokluğu genellikle ihlallerin ortak nedeni olmaktadır ve bu sebeple OFAC, uyum programı bulunmamasını ağırlaştırıcı bir sebep olarak değerlendirmektedir. Özellikle Türkiye gibi yaptırım rejimine yabancı olan ülkelerin iş çevreleri açısından önem kazanan bu uyum programları, doğru uygulandıklarında bir cezasızlık nedeni olabileceği gibi hiç uygulanmamaları durumunda da cezanın ağırlaşmasına neden olmaktadırlar.

2. OFAC düzenlemelerinin yanlış yorumlanması ya da uygulama kapsamının kavranmaması

Örnekler göstermektedir ki, şirketler bir faaliyetin veya işlemin yasaklanmış olup olmadığı ya da kendi faaliyetlerine ABD yaptırım rejimi uygulanıp uygulanmadığı konularında yanılgıya düşebilmektedirler. Kılavuz, yalnızca kanunun yanlış yorumlanması ya da hukuki bir hata yapılmasını tek başına yaptırım uygulamak için yeterli görmemekle birlikte, yaptırım uygulanabilecek durumlar açısından geniş bir çerçeve çizmektedir. Bu kapsamda, dikkatsiz uygulamaların, uyarı niteliğindeki kırmızı bayrakların, yönetimin yaptırıma konusu eylemden ne ölçüde haberdar olduğunun, kuruluşun hacim ve sofistikasyonunun ağırlaştırıcı faktörler olarak değerlendirileceğini belirten Kılavuz, bu durumların bir yaptırım ile sonuçlanabileceğinin altını çizmektedir.

3. ABD kişileri harici kişilerin (non-US persons) ihlalde bulunmasının kolaylaştırılması

ABD yaptırım rejiminin yetki alanına tabi olan kişiler; (OFAC yaptırımına tabi kişi, ülke ve bölgeleri içermesi sebebiyle) kendileri gerçekleştiremeyeceği eylemlerin, ABD kişisi statüsü olmayan kişiler (non-US persons) tarafından gerçekleştirilmesini “onaylamamalı” veya “kolaylaştırmamalıdır”. Aynı yasak, bir ABD kuruluşunun, kendisinin yapamayacağı bir işi ABD-dışı bağlı ortaklığına yönlendirmesi durumunda da uygulanmaktadır. 

4. ABD menşeli ürünlerin, teknolojilerin ya da hizmetlerin OFAC yaptırımına tabi kişilere veya ülkelere ihraç/yeniden-ihraç edilmesi

ABD yaptırım rejimi, ABD menşeli ürünlerin yaptırıma tabi bölgelere ve kişilere-kurumlara ihraç edilmesini veya yeniden ihraç edilmesini yasaklamakta ya da sınırlandırmaktadır. Bu tür yasaklanmış ihracat ve yeniden ihracattan doğan yaptırımların geçmişi incelendiğinde; bunların genellikle büyük ve karmaşık kurumlar, kasıtlı veya taksirli örtbas uygulamalarını, uyarı niteliğindeki kırmızı bayrakların görmezden gelinmesini veya hukuka aykırı fiillerin oluşturduğu uzun dönemli bir şablon veya uygulamayı içerdiği görülmektedir.

5. OFAC yaptırımına tabi kişilerle veya ülkelerle ticari işlemlerde ABD finansal sisteminin kullanılması

ABD kişiliği statüsü olmayanlar, temelde yatan işlem yaptırıma tabi olmada dahi, diğer ABD kişilerinin yaptırım rejimini ihlal etmesine “sebep” olmamalıdır. Bazı durumlarda, ABD kişiliği statüsü olmayan kişiler, yasaklı faaliyetlere ilişkin ödemeleri ABD finansal kurumları üzerinden işleme sokarak bu kurumların ihlalde bulunmasına sebep olmuştur. OFAC, yaptırım faaliyetlerini geniş hacimli ve sofistike firmalara yoğunlaştırmıştır. Özellikle, diğer ağırlaştırıcı etkenlerin yanı sıra, kasıt veya taksir ile ihlale düşen, ihlal konusu eylemleri gizlemeye çalışan (ödemeye dair mesajları yok eden, değiştiren, finans kuruluşlarına yanlış beyanda bulunan) veya uzun dönemli aldatıcı hareketlerde bulunan kuruluşlar bu odak noktasının başında gelmektedir.

6. Yaptırım tarama yazılımı ya da filtreleme hataları

Uyum kapsamında yapılan denetim ve incelemelerin başarısı, bu incelemelerde temel girildi olarak kullanılan verilerin niteliğine bağlıdır İncelemelerde kullanılan yazılımların güncel olmaması, inceleme konusu yaptırım listelerinin güncel olmaması, inceleme konusunu tanımlamak için yeterli bilgi ve terimlerin kullanılmaması veya aranan kelimelerin alternatif versiyonlarının (özellikle yabancı isimler açısından) kapsama dahil edilmemesi gibi eksiklikler, aramaların başarısızlığına sebep olarak ihlaller için zemin hazırlayabilmektedir.

7. Müşteri ve alıcılar hakkında yeterli araştırma yapılmaması

Müşteriler veya birlikte iş yapılan diğer karşı taraflar hakkında, bunların yaptırıma tabi olup olmadıklarına ilişkin mevcut bilgilerin yeterince değerlendirmeyen ve özellikle de bunların iş kolları ile kontrol yapılarını incelemeyen şirketler, bu eksiklikleri sonucu ihlale düşüp cezalandırılabilmektedir.

8. Uyum programının merkezden yönetilmemesi ve yeknesak uygulanmaması

Merkezden yönetilmeyen ve farklı ofislere ya da iş birimlerine yayılmış uyum programlarının, iletişim bozukluklarına ve görevlerin eksik dağıtılmasına sebep olarak ihlallere zemin hazırlayabilmektedir.

9. “Standart dışı” ödemelerin veya ticari uygulamaların kullanılması

Bu tür uygulamalar, yaptırım rejiminin etkisiz bırakılması veya çevresinden dolaşılması açısından tehlike arz etmektedir. Kılavuz, ABD yetki alanındaki kuruluşların muhatap oldukları ödeme ve ticari uygulamaları o endüstrinin normlarına göre değerlendirmesini ve uyum risklerini ölçüp değerlendirmesini beklemektedir.

10. Bireysel sorumluluk

Kılavuz, bireysel çalışanların ihlale yol açmada veya kolaylaştırmada önemli bir rol oynaması durumunda OFAC’ın bu bireyleri hedef almak için elindeki tüm yetkileri kullanacağını açıkça ifade etmektedir. Sınırlandırıcı olmayan bu örneklemeler, şirketlerin uyum programlarını tasarlamalarına, güncellemelerine veya değiştirmelerine yardımcı olmayı amaçlamaktadır.

Sonuç

Mevcut durumda, OFAC düzenlemeleri, ABD kuruluşlarının veya ABD ile iş yapan yabancı şirketlerin yaptırımlara uyum programını uygulamalarını veya sürdürmelerini zorunlu tutmazken etkin bir programın icra edilmesini olası para cezalarını hafifleten bir unsur olarak değerlendirmektedir. Uyum programlarının kullanılması bu şekilde olumlu sonuçlar doğururken, madalyonun öteki yüründe de birtakım önemli riskler bulunuyor. Zira OFAC, yeni kılavuzları üzerinden ABD yaptırımları için özel bir uyum programı olmayan şirketler açısından bu durumun olası bir ceza zemini ve ağırlaştırıcı sebep olacağını belirtmektedir.

ABD ile bağlantılı olabilecek her tür faaliyette bulunan tüm birey ve kuruluşlara, kendi “risk bazlı” uyum programlarını oluşturmak ve güncellemek için yol göstermek isteyen OFAC, bunu yaparken risklere ve bireysel ceza ihtimallerine de dikkati çekiyor.

Özellikle Türkiye gibi ABD ile yoğun ticari ilişkiler yürüten veya ABD menşeli kaynakların ithalat ve ihracatını gerçekleştiren ülkeler için önem taşıyan Kılavuz, olası yaptırımlara karşı önleyici tedbir alınmasının önemini vurgulamaktadır. OFAC’ın, bu yeni Kılavuz ile şirket yetkililerinin şahsi sorumluluğuna odaklanacağının sinyallerini vermesi, Kılavuz ile getirilen uyum kurallarının önemini artırmaktadır. Özellikle, Türkiye gibi ABD yaptırım rejiminin dinamiklerine hakim olmayan ülkelerin şirketleri açısından yüksek bir risk oluşturan kurumsal ve şahsi cezalar, bu konuda alınacak önleyici danışmanlık hizmetleri ile bertaraf edilebilecektir.

İşbu yazı ilk olarak aşağıda linki bulunan Lexpera Blog’da yayınlanmıştır. https://blog.lexpera.com.tr/abd-yaptirimlari-yazi-dizisi-ii-ofac-sahsi-ceza-risklerini-ve-uyum-programlarinin-onemini-anlatiyor/


[1] A Framework for OFAC Compliance Commitments, US DEPARTMENT OF THE TREASURY, available at https://www.treasury.gov/resource-center/sanctions/Documents/framework_ofac_cc.pdf

[2] Id.

[3] Id.

[4] Id.

[5] Id.

Yolsuzluğun Hukuki Boyutu Yazı Dizisi – II: FCPA’den Kaçarken UKBA’ya Tutulma!

Genel olarak yolsuzlukla mücadele ve Birleşik Krallık Rüşvet Yasası

Gerek sosyal gerekse de ekonomik refahın sağlanması yolunda sınırlı kaynakların toplumun tüm kesimlerine adil ve etkin dağılımını sağlamanın olmazsa olmaz koşullarından biri şeffaflık ve hesap verilebilirliktir. Bu kapsamda, devletlerin refah dağıtımında oynadığı rolü bozan en önemli sorunlardan birinin yolsuzluk olduğu su götürmez bir gerçektir.

Teknolojik gelişim hızının her geçen gün ivme kazanması ve dijitalleşmenin ticari hayatın bir parçası haline gelmesi ile birlikte, yerel piyasalar dahi küresel düzeyde kesişmekte ve küçük-orta ölçekli işletmeler çok hızlı ve kolay bir şekilde ulusal sınırların ötesinde rol almaya başlamaktadır. Piyasaların sürekli olarak gelişmesi ve değer kazanması, rekabeti küresel bir düzleme çıkarmaktadır. Küresel çapta artan rekabet, en nihayetinde iktisadî etkinlik sağlamakta ve refah kaynakları her saniye daha da artmaktadır.

Oysaki refah kaynaklarındaki çarpıcı artışın, dağılım adaletini kendiliğinden sağlayamadığı ortadadır. Zira, refah kaynaklarındaki bu artış, bireylerin günlük yaşamlarına orantılı bir şekilde etki edememektedir.

Bu durumun önüne geçmede ve refah bakımından dağılım etkinliğini sağlamada görevli olan devletler, söz konusu etkinliğin önünde küresel bir sorun olarak dikilen yolsuzlukla mücadeleyi günün şartlarına uygun kılmak durumundadırlar. Ticari ilişkilerin, ulusal sınırların çok ötesinde dahi hızlı bir şekilde kurulabildiği ve makinelerin öğrenme modelleri geliştirerek insan müdahalesinden ari bir şekilde karar verme mekanizmaları kurabildiği dünyamızda devletler, hukuku ulusal sınırların dışına çıkarmanın ve yolsuzlukla mücadele için küresel çapta bir baskı uygulamanın yollarını aramaktadırlar. Elbette ki böyle bir uygulamanın icrai yetkinliği ve ciddiyeti devletlerin politik güçleri ile doğrudan ilgilidir. Bununla birlikte, tek bir devletin dahi yolsuzlukla mücadele kapsamında uluslararası uygulama alanını etkin bir şekilde muhafaza etmesi, küresel çapta ticari ilişkiler kuran tüzel ve/veya gerçek kişilerin hukuka uyum hassasiyetlerine konu olmaya yetecektir. Yetmelidir!

Bu kapsamda, yolsuzluğun küresel çapta hemen hemen aynı teorik temellendirmeye sahip görünümlerinden birisi de rüşvettir. Rüşvet; yabancı yatırım hacminin azalması, itibar kaybı, yüklü para cezaları ve belirli ticari faaliyetlerden men edilme gibi yıkıcı sonuçlar doğurabilmektedir.

İlaveten, her ne kadar devletler rüşvetle mücadele kapsamında kapsamlı ve yeterli cezalandırma mekanizmaları kursalar da, ticari ilişki içerisine girdikleri devletlerde bulunan kişilerin rüşvet faaliyetleri de onlara gerek sosyal gerekse de ekonomik yönden zarar verebilmektedir. Bu kapsamda,  rüşvet ve yolsuzlukla mücadele hem uluslararası düzlem de hem de özellikle ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi önemli politik güce sahip devletler tarafından artan bir ciddiyetle ele alınmaktadır.

Daha önceki yazımızda[1] değerlendirdiğimiz ABD Yurtdışı Yolsuzlukla Mücadele Yasası (Foreign Corrupt Practices Act (“FCPA”)) uluslararası uygulama alanına sahip ve küresel düzeyde yolsuzlukla mücadele anlamında bir baskı unsuru olan yasaların önünde geliyor. Bununla birlikte, genel olarak FCPA ile benzer, ancak önemli noktalarda kendine özgü düzenlemeler öngören bir başka uluslararası uygulama alanına sahip yasal düzenleme de Birleşik Krallık’tan yükseliyor: Birleşik Krallık Rüşvet Yasası (The UK Bribery Act 2010 (“UKBA”)).

8 Nisan 2010 tarihinde kanunlaşıp, 1 Haziran 2011 tarihinde yürürlüğe girmiş bulunan UKBA, Birleşik Krallık’taki UKBA öncesi rüşvetle mücadele düzenlemelerine ek olarak önemli değişiklikler öngörmüş ve mevcut düzenlemelerle birlikte uygulanmaya başlanmıştır[2]. Bu doğrultuda, UKBA’nın uygulama bakımından kapsamı ile hukuki sonuçları ve özellikle Türkiye’de kurulu ve/veya Türkiye’de kurulu olmasa dahi Türkiye’de faaliyet gösteren şirketlerin UKBA’ya uyumluluk yönünden dikkat etmesi gereken temel noktaları aşağıda ele aldık:

UKBA’nın Kişi Yönünden Uygulama Alanı 

Her ne kadar FCPA veya diğer Amerikan yaptırım hukuku kurallarında ifade edilen ve oldukça geniş bir tanıma sahip “Amerikan kişiler (U.S. persons)” gibi bir kavram UKBA kapsamında kullanılmasa da, UKBA’nın kişi yönünden uygulama alanının da kimi durumlarda FCPA’den aşağı kalmayacak şekilde geniş tutulduğu söylenebilir.

Esas itibarı ile UKBA’nın temel uygulama alanı bölgesel olup, İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’dan oluşan Birleşik Krallık’taki fiillerin “İngiliz kişiler” tarafından işlenmesi hallerini ele almaktadır. Burada bahsedilen “İngiliz kişiler” ibaresinin;

  • Birleşik Krallık topraklarındaki İngiliz vatandaşlarını,
  • dünyanın herhangi bir yerindeki Birleşik Krallık vatandaşlarını,
  • Birleşik Krallık’ın deniz aşırı topraklarındaki (örn: Keyman Adaları, Falkland Adaları, Cebelitarık vb.) Birleşik Krallık vatandaşlarını,
  • Birleşik Krallık’ın deniz aşırı topraklarında yer alan ülke vatandaşlarını,
  • 1981 Birleşik Krallık Vatandaşlık Yasası kapsamında Birleşik Krallık konusu olan kişileri,
  • Aynı Yasa kapsamında yer alan “korunan kişileri”,
  • Birleşik Krallık’ta ikamet eden kişileri,
  • Birleşik Krallık’ın herhangi bir yeri hukukuna göre kurulmuş tüzel kişileri,
  • İskoç ortaklıklarını kapsadığını belirtmek gerekir.

Her ne kadar “İngiliz kişiler” ibaresinin de görece geniş tutulduğu söylenebilirse de UKBA’nın kişi yönünden uygulama bakımından genişlediği esas bölüm, ticari organizasyonların rüşveti engellememeleri fiilini hukuka aykırı sayan 7. Bölüm’dür.

İçerik yönünden aşağıda daha detaylı bir şekilde değerlendirilecek olan 7. Bölüm altında hukuka aykırı nitelikte olduğu düzenlenen fiiller bakımından UKBA hükümleri, (i) fiilin Birleşik Krallık topraklarında gerçekleşip gerçekleşmediğine ve (ii) failin doğrudan İngiliz vatandaşı olup olmadığına bakılmaksızın uygulanmakta, bu bağlamda yalnızca “gösterilebilir (ispatlanabilir) bir ticari mevcudiyetin (demonstrable presence) Birleşik Krallık’taki varlığı şart olarak aranmaktadır.

Özellikle “gösterilebilir ticari mevcudiyet” ifadesinin nasıl anlaşılması gerektiği ve mevcudiyetin alt sınırının nereye kadar uzandığı hususlarına ilişkin olarak Birleşik Krallık Adalet Bakanlığı, 2011 yılında bir Kılavuz[3] yayınlamıştır. Kılavuz kapsamında, örneğin bir şirketin hisselerinin Londra Borsası’nda işlem görmesi, o şirketin “gösterilebilir ticari mevcudiyeti”nin ortaya konması bakımından tek başına yeterli değildir.

Aynı şekilde “ilgili ticari organizasyon (relevant commercial organisation)” kavramının açıklanması bakımından da bir öngörü sunan Kılavuz, UKBA’nın 7. Bölümü’nün uygulanabilmesi için bir şirketin, bir ticari faaliyetin tamamını veya bir kısmını Birleşik Krallık’ta gerçekleştirmesini temel bir çıkış noktası olarak kullanmaktadır. Bununla birlikte, bir şirketin Birleşik Krallık topraklarında kurulu bir iştirakinin bulunması, ana şirketin “ilgili ticari organizasyon” olarak değerlendirilebilmesi için tek başına yeterli olmayacaktır. Zira, Kılavuz’a göre UKBA anlamında bir iştirak, ana şirketten veya diğer grup şirketlerinden bağımsız olarak faaliyet gösterebilir.

Bu bağlamda, Birleşik Krallık ile bir şekilde bağlantı kurulabilen hallerde, fiilin nerede işlendiğine bakılmaksızın UKBA uygulama alanı bulabilmektedir. Dolayısıyla, bir şirketin kişi bakımından UKBA kapsamında olup olmadığının değerlendirilmesinde “mantık kuralları” ile hareket etmek, hukuka uyum bakımından riski artırabilecektir. UKBA’nın kişi bakımından uygulanabilir olup olmadığının değerlendirilmesinde, her daim somut olay özelinde ve güncel yaklaşımlar çerçevesinde analiz yapılması gerekmektedir.

UKBA Kapsamındaki Hukuka Aykırı Fiiller

UKBA’de genel başlıklar altında dört adet hukuka aykırı fiilin düzenlenmiş olduğu söylenebilir. Bunlar en genel ifade ile (1) rüşvet verme, (2) rüşvet alma, (3) yabancı bir kamu görevlisine rüşvet verme ve son olarak da ‘rüşveti engellememek’ sebebine dayanan (4) “Kurumsal Suç” (Corporate Offence) şeklinde sıralanabilir.

Bu bağlamda, rüşvet vermek ve rüşvet almak fiilleri ayrı ayrı düzenlenmektedir. Her iki hukuka aykırılık bakımından da fiilin kapsamının önemli ölçüde genişletildiği görülmektedir. Zira, UKBA’nın 3. Bölümü altında rüşvet fiilini teşkil edebilecek iş ve faaliyetler şu şekilde sıralanmaktadır:

  • Kamusal niteliği haiz tüm işler/görevler,
  • Bir ticari işle (mesleki konular da dahil) ilgili tüm faaliyetler,
  • Bir kişinin işe alım sürecinde yapılan tüm faaliyetler,
  • Tüzel kişiliği haiz olup olmadığına bakılmaksızın tüm kişi birlikleri/ortaklıklar tarafından veya bu kişi birlikleri/ortaklıklar adına yapılan tüm faaliyetler.

Yukarıda sayılan işler/görevler ve faaliyetlerin dışında UKBA kapsamında bir rüşvet fiilinden söz edilebilmesi için incelenen işlerin ve faaliyetlerin ifasında iyi niyet ve tarafsızlık beklentisinin olması gerekmektedir.

Yabancı bir kamu görevlisine (veya uluslararası örgüt görevlilerine) rüşvet vermek de UKBA kapsamında hukuka aykırı bir fiil olarak nitelendirilmektedir. Yabancı bir kamu görevlisine rüşvet vermek fiilinin UKBA kapsamında değerlendirilebilmesi için;

  • rüşvet veren kişinin rüşvet teklif ettiği kamu görevlisinin yetkileri kapsamında o kamu görevlisini etkilemeyi hedeflemesi, ve
  • bu etkilenen kamu görevlisinin yaptığı işlerden rüşvet veren kişinin yeni bir ticari iş edinmesi veya halihazırda yürüttüğü faaliyetleri kapsamında bir avantaj elde etmesi gerekmektedir.

Bu kapsamda, rüşvet fiilinin doğrudan ilgili kamu görevlisi ile veya dolaylı olarak bir üçüncü taraf üzerinden yürütülmesinin UKBA’nın uygulaması bakımından herhangi bir etkisi bulunmamaktadır.

UKBA kapsamında ticari organizasyonların rüşveti engellememesi (“Kurumsal Suç” – Corporate Offense)olarak karşımıza çıkan hukuka aykırılık türünün, UKBA’nın kendine has düzenlemelerinin başında geldiği söylenebilir. Bu hukuka aykırılık türü, yalnızca ticari organizasyonlara (şirketler/ortaklıklar) özgüdür. Söz konusu hukuka aykırılık, bir ticari organizasyonun, kendisi adına yürüttüğü bir faaliyet kapsamında rüşvet fiilini işleyen bir kişiyi engellememesi/engelleyememesi olarak ifade edilebilir.

Böyle bir hukuka aykırılığın gündeme gelebilmesi için, ilgili ticari organizasyon ile ilişkili kişinin (associated person) rüşvet sonucu, ticari organizasyon adına yeni bir ticari iş edinmeyi veya organizasyonun halihazırda yürüttüğü faaliyetler bakımından bir avantaj elde etmeyi amaçlaması gerekmektedir. Bu kapsamda, ticari organizasyonun rüşvet fiilini işleme kastının ve/veya bu fiilden elde edilen faydaları edinme amacının olup olmadığının Kurumsal Suç değerlendirmesinde bir önemi bulunmamaktadır.

Kurumsal Suç olarak karşımıza çıkan bu ihlal türü bakımından önemli bir savunma aracı bulunmaktadır. Bir ticari organizasyon, kendisiyle ilişkili kişilerin rüşvet fiili/ilişkisi içerisine girmelerini önlemek adına tasarlanmış “yeterli prosedür”lere (adequate procedures) ve iç mekanizmalara sahip olduğunu öne sürmek suretiyle bir savunma yapabilir.

“Organizasyon ile ilişkili kişi (associated person)”, Yasa’da genişçe tanımlanmış bir başka terim olup organizasyonun, üzerinde düşük seviyede de olsa kontrole sahip olduğu; aracılar, temsilciler, alt- işverenler ve organizasyon adına hareket eden diğer kişiler gibi kendisiyle ile ilişkilendirilebilecek tüm kişileri ifade etmektedir. Terimin geniş çaplı yoruma açık olmasından da anlaşılacağı üzere bu gibi kişilerden başka, organizasyon hesabına veya adına hareket eden çalışanlar, iştirakler, yükleniciler ve sağlayıcılar da organizasyon ile ilişkili kişi sayılabilmektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, rüşvet fiili/ilişkisi içerisine giren organizasyon ile ilişkili kişinin, organizasyon adına yaptığı işlerdeki yetkinin kapsamının UKBA bakımından değerlendirilmeye alınmadığıdır.

UKBA Kapsamında Rüşvetten Elde Edilebilecek Faydalar

Rüşvet kapsamında değerlendirilebilecek fayda için herhangi bir sınırlama bulunmamaktadır. Örneğin, “kolaylaştırıcı ödemeler” (facilitating payments), hediyeler, ikramlar veya sponsor olunan geziler somut olay bazında konu oldukları bağlama göre rüşvetten elde edilen fayda kapsamında değerlendirilebilir. Bununla birlikte, orantılı ve makul hediye ve ikramların, alıcı tarafı herhangi bir hukuka aykırı davranışa ikna etmek veya böyle bir davranıştan ötürü onu ödüllendirmek maksadıyla verilmediği sürece rüşvet niteliği taşımadığı kabul edilmektedir. 

Daha önce de bahsedildiği üzere FCPA’nın, ilgili ülkenin yazılı kanunları uyarınca yasal olan veya bir sözleşmeyle ilgili makul ve iyi niyetli harcamalar niteliğindeki düşük miktarlı kolaylaştırıcı ödemeler için özel bir istisnası olmasına karşın, UKBA’nın böyle bir istisnaya yer vermediği yine dikkate değer unsurlarından birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

UKBA’nın Coğrafi Kapsamı

UKBA’nın vurgulanması gereken özelliklerinden bir diğeri de sınır ötesi erişime sahip olmasıdır. Bu kapsamda; rüşvet alma, rüşvet verme ve yabancı bir kamu görevlisine rüşvet verme suçlarına ilişkin UKBA’nın devreye girebilmesi için rüşvet teklifinde bulunan kişinin Birleşik Krallık ile “yakın ilişkisi”nin olması yeterlidir. Bu halde, fiilin Birleşik Krallık dışında gerçekleşmesi UKBA’nın uygulanmasını engellememektedir.

Görüldüğü üzere, yukarıda sayılan rüşvet fiilleri, gerçek kişiler veya kurumlar tarafından, doğrudan veya üçüncü taraf aracılığıyla, Birleşik Krallık ile “yakın ilişki” içerisinde bulunan bir kişi tarafından yapıldığı sürece denizaşırı işlense bile UKBA’ın uygulama alanına dahil edilebilmektedir.

Buna karşılık, Kurumsal Suç’un cezalandırılması bakımından rüşvetin nerede gerçekleştiği göz önünde bulundurulmaksızın, Birleşik Krallık’ta kurulmuş veya orada ticari faaliyet yürütüyor olan tüm şirketler kapsam dâhilinde kabul edilmektedir. Dolayısıyla, denizaşırı bir işletme veya ortaklık, faaliyetlerinin bir kısmını bile Birleşik Krallık’ta sürdürdüğü müddetçe ciddi riskler söz konusu olacaktır.

UKBA Kapsamındaki Hukuka Aykırı Fiillere Uygulanan Cezalar

Tüm rüşvetle mücadele rejimlerinde destekleyici bir unsur olarak caydırıcılığı yüksek yaptırımların öngörüldüğü açıktır. Bununla birlikte, özellikle UKBA’nın, gerek gerçek kişiler gerekse tüzel kişiler için öngördüğü üst sınırı belli olmayan yaptırımların faillerin ticari hayatlarının devamlılığı bakımından oldukça tedirgin edici olduğunu söylemek mümkündür.

Bu kapsamda, yasayı ihlal eden şirketler somut olay bazında belirlenecek olan bir para cezası ile karşılaşabilirken; gerçek kişiler, para cezası ve/veya on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılabilmektedir. Buna ek olarak, yönetim kurulu üyelerinin iki ila on beş yıl arası bir süre için yöneticilik pozisyonundan men edilme riskiyle de karşı karşıya kalabilmeleri mümkündür.

UKBA’da öngörülen yaptırımların uygulanması bakımından yetkilendirilmiş kurum Nitelikli Dolandırıcılık Ofisi (Serious Fraud Office – “SFO”) olup, verilen hükümlerin icrasından ise Kraliyet Savcılık Birimi (Crown Prosecution Service – “CPS”) ve Birleşik Krallık mahkemeleri sorumludurlar.

UKBA ile Uyumluluğun Sağlanması Bakımından Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

Rüşvetin sosyal refah üzerindeki olumsuz etkilerine ek olarak şirket itibarını zedelemesi, yatırım hacmini düşürmesi ve istikrarı tehlikeye atması gibi sonuçları bulunmaktadır. Bu yüzden, bireyler ve kurumlar için ölçülülük prensibini temel alarak rüşvetle mücadele kapsamında hukuka uyum programlarının yürütülmesi büyük önem taşımaktadır.

Birleşik Krallık Adalet Bakanlığı (Ministry of Justice) tarafından çıkarılan Kılavuz’da, özellikle kurumsal suça ve diğer rüşvet suçlarına karşı şirketlerin alabileceği korunma önlemlerine dayanak olması bakımından altı adet temel prensibe dikkat çekilmiştir:

  1. Ölçülü prosedürler (proportionate procedures);
  2. En üst seviye uygulama (top-level commitment);
  3. Risk değerlendirmesi (risk assessment);
  4. Hukuki inceleme (due diligence);
  5. İletişim (eğitim dahil) (communication including training), ve
  6. Gözetim ve denetim[4].

Rüşvet suçu riskini azaltmak isteyen şirketlerin öncelikli olarak gerekli, yeterli ve ölçülü prosedürlerin yürütülmesini sağlayacak ve yolsuzluğa ilişkin konular hakkında birincil irtibat kişisi olacak bir kişiyi (uyum yöneticisi) atayarak gerekli koordinasyonu sağlamaları gerekmektedir. İlaveten, üst düzey yönetim tarafından çıkarılacak bilgi notları ile bu tarz hukuka aykırılıklara sebebiyet verecek herhangi bir davranışa hiçbir şekilde müsamaha gösterilemeyeceğinin açıkça ortaya koyulması ve buna yönelik yaptırım mekanizmalarının şeffaf bir şekilde belirlenmesi gerekmektedir.

İkinci adımda, şirketin temel hassasiyet noktaları ile şirketin faaliyetleri bakımından yüksek risk taşıyabileceği öngörülen uygulamaların belirlenmesi ve bu uygulamalara yönelik bir risk değerlendirmesi yapılarak, bu riskleri azaltma yolunda önlemler alınması gerekmektedir.

Şirketin rüşvet ve yolsuzlukla mücadele bakımından politikalarını ve bu kapsamda şirket içi uygulamaları ortaya koyan dokümanlarının gözden geçirilip, şirketin beklentileri ve hukuk kuralları ile uyumlu olacak şekilde revize edilmesi gerekmektedir.

Bu gibi çözümler, şirketlerin ekonomik ve siyasi platformlarda, rüşvet yasağı hakkındaki kararlı ve istikrarlı tavırlarını açıkça ortaya koyabilmeleri bakımından önem arz etmektedir. Özellikle anlaşmanın karşı tarafını benzer bir tavra yöneltmek bakımından zincirleme etki yaratacak olan bu tarz önlemlerin alınması ticari hayatın verimini de artıracaktır.

Son olarak şirket personellerinin eğitilmesi ile konuya ilişkin bilincin artırılması, ihbar ve soruşturma mekanizmalarının oluşturulması da UKBA ile uyum çalışmaları kapsamında büyük önem taşımaktadır.


[1] İkiler, B. & Canbeyli, A. “Yolsuzluğun Hukuki Boyutu Yazı Dizisi – I: Bu İşi Aramızda Çözsek Olmaz Mı? Konu ABD Yolsuzluk Yasaları (FCPA) ise Cevap Hayır, 2019, Lexpera Blog, Link: https://blog.lexpera.com.tr/yolsuzlugun-hukuki-boyutu-yazi-dizisi-i-bu-isi-aramizda-cozsek-olmaz-mi-konu-abd-yolsuzluk-yasalari-fcpa-ise-cevap-hayir/

[2] The UK Bribery Act 2010. http://www.legislation.gov.uk/ukpga/2010/23

[3] The Bribery Act 2010 – Guidance about procedures which relevant commercial organisations can put into place to prevent persons associated with them from bribing

[4] The Bribery Act 2010 – Guidance. https://www.justice.gov.uk/downloads/legislation/bribery-act-2010-guidance.pdf

ABD Temsilciler Meclisi Türkiye’ye Karşı Yaptırım Uygulanmasına İlişkin Yasa Tasarısı’nı Kabul Etti!

Yazarlar: Şahin Ardıyok, Dr. Selim Keki, Bora İkiler ve Hazar Başar

29 Ekim 2019 (Salı) tarihinde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Temsilciler Meclisi (“Temsilciler Meclisi”), Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne (“Türkiye”) yaptırım uygulanmasına dair kanun tasarısını (Protect Against Conflict by Turkey ActPACT Yasası” ve “Tasarı”) yapılan oylama sonucunda 403’e karşı 16 oy ile kabul edildi. ABD Başkanı Donald J. Trump’ın Başkanlık Kararnamesi ile uygulamaya koyduğu ve daha sonradan Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelere ilişkin Türkiye ile varılan mutabakat sonucu bu yaptırımların kaldırılması, ABD’nin iç politikasında önemli bir tartışma konusu haline gelmişti. Bu tartışmaların ve Başkan Trump’ın dış politikada aldığı kararların Temsilciler Meclisi tarafından desteklenmemesi sonucu hem demokratlar hem de cumhuriyetçilerin desteğiyle (bipartisan support) Tasarı, Temsilciler Meclisi’nden geçti.

Doğrudan Türkiye’yi başlığında barındıran ilk yaptırım yasası olan PACT Yasası, Amerikan yaptırım rejimi bakımından değerlendirildiğinde oldukça geniş yaptırımlar içeriyor. Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen ve Türkiye’ye karşı uygulanması planlanan yaptırımların kapsamını ve hem tüzel hem de gerçek kişiler bakımından mevcut ve potansiyel hukuki sonuçlarını sizler için derledik.

PACT Yasası’nın amacı ve genel çerçevesi nedir?

PACT Yasası’nın amacı, Türkiye’nin Suriye’deki askerî operasyonlarına karşı “ölçülü bir karşılık (appropriate response)” vermek olarak belirtilmektedir. Bu kapsamda, PACT Yasası’ndaki yaptırımlar, şu genel başlıklar altında öngörülmektedir:

  • Türkiye’nin üst düzey devlet görevlilerine karşı yaptırımlar
  • Türkiye’nin Suriye’deki askeri birliklerine yapılacak olan mühimmat tedarikinin yasaklanması
  • Suriye’deki Türk Silahlı Kuvvetleri’ne mühimmat sağlayan yabancı kişilere karşı yaptırımlar
  • PACT Yasası kapsamına giren yabancı finans kuruluşlarına karşı yaptırımlar
  • ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası (CAATSA) kapsamındaki yaptırımlar

Her ne kadar Amerikan yaptırım rejimi anlamında bir yaptırım olarak değerlendirilemeyecekse de Tasarı ile Türkiye’nin Suriye’deki operasyonlarına ve bu operasyonların gidişatına (ateşkes, geri çekilme, ilerleme vb.) ilişkin düzenli raporlama mekanizmaları öngörülmektedir.

Türkiye’nin üst düzey devlet görevlilerine uygulanacak yaptırımların kapsamı nedir?

PACT Yasası uyarınca Türkiye’nin üst düzey devlet görevlilerine yaptırım uygulanması öngörülmektedir. Yaptırım uygulanması öngörülen kişiler arasında:

  • Milli Savunma Bakanı,
  • Genelkurmay Başkanı,
  • İkinci Ordu Komutanı,
  • Hazine ve Maliye Bakanı yer almaktadır.

Yukarıda yer alan kişiler haricinde:

  • Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine müdahalesinde etkin rol alan üst düzey Milli Savunma Bakanlığı yetkilileri,
  • SDF’ye (YPG/PYD), Kürt ve Arap sivillere ve Suriye’nin kuzeyinde yer alan diğer etnik azınlıklara müdahale edilmesinde etkin rol alan askeri personele,
  • Suriye’nin kuzeyindeki askeri müdahaleyi önemli ölçüde kolaylaştıran Türk yetkililere,
  • Suriye’de doğrudan ya da dolaylı olarak çatışma hukukunun ya da uluslararası insan hakları hukukun ihlal edilmesine sebebiyet veren ya da bu yönde girişimde bulunan Türk devlet yetkililerine ya da Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının ABD Dış İşleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ve Ulusal İstihbarat Başkanlığı’nın ortak çalışması sonucu tespit edilmesi ve bunlarla ilgili bir liste oluşturulması öngörülmektedir. Bu listede yer alan kişilere de PACT Yasası kapsamında yaptırım uygulanması talep edilmektedir.

Yaptırım uygulanmasına karar verilen kişilerin öncelikle ABD içerisinde yer alan tüm varlıkları dondurulacak olup mal varlıklarının ABD’ye girmesi ya da herhangi bir Amerikalı kişisinin kontrolüne geçmesi durumunda başka bir yere transfer edilmesi mümkün olmayacaktır (Asset Blocking).

Ayrıca yaptırım konusu kişiler ABD için “kabul edilemez kişiler (aliens inadmissable for visas, admission or parole)” statüsüne alınmakta ve ABD’ye girmek için vize ve benzeri belgeler alamamakta, dolayısıyla ABD topraklarına girişleri kısıtlanmaktadır. Söz konusu kişilerin ABD’den vize almamasının yanında göç ve vatandaşlık yasalarına göre herhangi bir fayda elde etme imkânı da ortadan kaldırılmaktadır. Yaptırım uygulanan kişilerin hâlihazırda bulunan vize benzeri izinlerinin ise iptal edilmesi öngörülmektedir.

Ticareti kısıtlayıcı yaptırımlar neler?

PACT Yasası, Türkiye yetkililerine uygulanması öngörülen yaptırımların yanında Türkiye’nin doğrudan ve dolaylı olarak ticaretini engelleyecek yaptırımlar öngörmektedir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Tasarı Türkiye’nin ABD’ye ihraç edeceği malları kapsamamakla birlikte Türk ekonomisi için ciddi yaptırımlar öngörmektedir.   

İlk olarak, Tasarı ile ABD’nin Silah İhracatını Denetleme Yasası (Arms Export Control Act) kapsamında yer alan malların, savunma hizmetlerinin ya da teknolojilerinin Suriye’nin kuzeyinde kullanılma ihtimali bulunması durumunda Türkiye’ye gönderilmesi yasaklanmaktadır.

İkinci olarak, ABD otoriteleri tarafından hazırlanacak ve 60 günde bir yenilenecek raporlar uyarınca PACT Yasası’nın yürürlüğe girmesinden sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’ne Suriye’nin kuzeyinde kullanabileceği mal, savunma hizmeti ya da teknoloji sağlayan yabancı kişilerin yukarıda belirtilen Türk yetkililer ile aynı yaptırımlara tabi kılınması öngörülmektedir.

Üçüncü yaptırım ise halihazırda ABD’de soruşturmalara konu olan Halk Bankası’nın faaliyetlerini kapsamaktadır. Yaptırım uyarınca Halk Bankası’nın ya da Halk Bankası’nın halefi olan şirketlerin ABD’de yer alan hesaplarının ve mal varlıklarının dondurulması öngörülmektedir.

PACT Yasası kapsamında, aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri ile önemli işlemler yapılmasını veya Suriye’deki operasyonlar ile bağlantısı olduğu ölçüde Türk savunma sanayisinin ciddi miktarda varlık transferi yapmasını “bilerek (knowingly)” kolaylaştıran finansal kuruluşlara da mal varlığı dondurma (Asset Blocking) yaptırımının uygulanması öngörülmektedir.

Dördüncü olarak ise Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemlerini satın almasının ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası (Countering America’s Adversaries Through Sanctions ActCAATSA”) kapsamında önemli bir işlem/satın alma (significant transaction/purchase) olduğu belirtilmektedir. Bu kapsamda, ABD Başkanı’nın daha önce uygulamaya koymadığı CAATSA’nın 235. bölümü kapsamında en az beş yaptırım uygulaması öngörülmektedir. CAATSA ile ilgili ayrıntılı bilgiye “Türkiye – ABD İlişkilerinde Yeni Bir Hukuki Boyut: CAATSA” başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz.

Bahse konu yaptırımları uygulamak ve gerekli adımları atmak amacıyla ABD başkanı görevlendirilmiş olmakla beraber insancıl hukukun gerekleri ve belirli durumlar altında (örn: NATO ve ABD operasyonlarının sekteye uğratılmaması) yaptırımların askıya alınması için çeşitli istisnalar öngörülmüştür.

Belirtmek gerekir ki tıpkı CAATSA yaptırımları bakımından söz konusu olduğu gibi PACT Yasası kapsamında da ABD Başkanı’nın söz konusu yaptırımların uygulanmasını belirli bir süre için ertelemesi ve/veya yaptırımları yürürlükten kaldırması belirli usuli şartların gerçekleştirilmesi halinde mümkündür. Bu kapsamda, ABD Başkanının;

  • ABD ulusal güvenliği bakımından gerekli olması,
  • Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki askerî operasyonlarını sona ermesi
  • Türkiye’nin DAEŞ ile mücadeleyi engellemediğine ilişkin karar vermesi durumunda, bu kararını Kongre’nin ilgili komitesine sunarak yaptırımların uygulanmasını 90 günden fazla olmayacak şekilde erteleyebilir. Erteleme kararı, bir defaya mahsus olmak üzere 90 güne kadar uzatılabilir.

İlaveten ABD Başkanı;

  • Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki operasyonları durdurduğuna,
  • NATO müttefiki veya DAEŞ ile Mücadele Koalisyonu’nun bir parçası olarak katıldığı operasyonlar haricinde, Türkiye’nin tüm kuvvetlerini Suriye’nin kuzeyinden çektiğine,
  • Türkiye’nin DAEŞ ile mücadeleyi engellemediğine ilişkin kararını ilgili Kongre komitesine yazılı olarak sunmak suretiyle yaptırımların kaldırılmasına karar verebilir.

Son olarak belirtmek gerekir ki, Temsilciler Meclisi’nden geçen PACT Yasası’nın bir sonraki durağı Senato. Yasa tasarısı, Senato’nun onayından geçmesinin akabinde ABD Başkanı Trump’ın imzasına sunulacak. Trump’ın Yasa tasarısını veto yetkisinin bulunduğunun, ancak Senato ve Temsilciler Meclisi’nin her ikisinin de veto üzerine üçte iki çoğunlukta tasarıyı yeniden hiçbir değişiklik yapmaksızın onaylaması durumunda kanunlaştırabileceğinin altını çizmek gerekir.