Siirt ve Batman’da Kişisel Verilerin Korunması ve Rekabet Hukuku anlattık!

Barolara eğitim serimiz kapsamında geçtiğimiz hafta sonu Siirt ve Batman Barolarını ziyaret ettik. Bizleri karşılayan ilgili gözlere kişisel verilerin korunması hukuku ve rekabet hukuku nedir, ne işe yarar, nasıl uygulanır gibi temel konuları açıklamaya çalıştık.

Eğitimlere katılım gösteren avukatlar, hem ilgili alanlardaki bilgi dağarcıklarını geliştirme hem de müvekkillerini daha iyi yönlendirebilme adına önemli detaylara vakıf olma şansını yakaladılar.

Katılımcılardan gelen ilgili ve bilgili sorular eliyle şekillenen katılımcı tartışmalar sonucu, özveri ile icra ettiğimiz avukatlık mesleğinin gelişimine katkı sağlayabilmiş olmak ise bizleri ayrıca mutlu etti. İlerleyen günlerde barolara eğitim serimize diğer illerimizde de devam edeceğimizi buradan duyurmak isteriz.

Siirt ve Batman Barolarına misafirperverliklerinden ötürü teşekkür ederiz.

Etkinlik: Türkiye’de Rekabet Hukuku Perspektifinden 2018 Yılı ve 2019 Yılı ve Sonrası için Öngörüler

Geçtiğimiz hafta, BASEAK Rekabet ve Regülasyon departmanı bünyesinde, Türkiye’de 2018 yılının rekabet hukuku açısından nasıl geçtiğine ve önümüzdeki dönemde rekabet politikası ve rekabet hukuku uygulaması adına bizleri neler beklediğine ilişkin bir etkinlik düzenledik.

Farklı sektörlerde faaliyet gösteren çeşitli şirketlerin hukuk departmanlarından avukatların katılımıyla gerçekleştirdiğimiz panelin ilk bölümünde departmanımız bünyesinde “counsel” olarak görev yapan Av. Bora İkiler ile Evren Sesli, “Rekabet Hukukunda Öne Çıkan Başlıklar: 2018’e Bakış” adlı bir sunum gerçekleştirdiler. Bu oturumda, Rekabet Kurumu’nun 2018 yılındaki faaliyetlerine ilişkin yayınladığı Yıllık Rapor’da sunulan veriler, (i) rekabet savunuculuğu, (ii) birleşme ve devralmaların kontrolü, (iii) rekabeti sınırlayıcı anlaşmalar, (iv) hakim durumun kötüye kullanılması ve (v) usul olmak üzere beş ayrı alt başlık altında değerlendirildi. Rekabet Kurulu’nun teşekkülündeki değişikliklerin rekabet hukuku uygulamasına etkisinden, Kurul’un son zamanlarda verdiği tartışmalı kararlara, Kurul’un ortak girişimlerde tam işlevselliğe yaklaşımından, teknoloji yoğun pazarlardaki rekabet hukuku ihlallerine karşı reaksiyonlarına kadar geniş yelpazede değerlendirmeler katılımcılarla paylaşıldı.

Bu bölümün sonunda ise avukat sayısı bazında Dünya’nın en büyük uluslararası “elit” hukuk bürosu olan Dentons’ın Brüksel ofisi bünyesindeki ortak avukatı Yves Botteman, 2018 yılını Avrupa rekabet hukuku açısından ortaya koyan bir sunum gerçekleştirdi. 2018 yılının genel değerlendirmesinin yanında 2019 yılına ilişkin öngörülerin de paylaşıldığı bu bölümde Avrupa Komisyonu’nun dijital piyasalara yaklaşımı, yoğunlaşmaların kontrolünde inovasyon güdüsü ve imkanının önemindeki artış ve Brexit’in özellikle İngiltere’de halihazırda açılmış olan rekabet hukuku ihlallerinden kaynaklanan tazminat davalarına potansiyel etkisi gibi konular öne çıkan başlıklar olarak dikkat çekti.

Etkinliğin ikinci bölümünde BASEAK Rekabet ve Regülasyon departmanının ortak avukatı Av. Şahin Ardıyok moderatörlüğünde, Türkiye’de rekabet politikasına ve rekabet hukukuna yönelik 2019 yılı ve sonrası için öngörülerin paylaşıldığı bir panel gerçekleştirildi. Panelin katılımcıları arasında Bahçeşehir Üniveritesi öğretim üyesi Doç. Dr. Emin Köksal, geçmişte Danıştay tetkik hakimliği ve idare mahkemesi başkanlığı da yapmış olan eski Rekabet Kurulu üyesi ve başkan vekili Av. Reşit Gürpınar ve Kocaeli Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Muzaffer Eroğlu bulunmaktaydı. Rekabet Kurulu’nun idarî yapısında yapılması gereken değişikliklerden, halihazırda üzerinde çalışılmakta olan kanun taslağına; teknoloji yoğun pazarlara ilişkin rekabet politikalarından, yeniden satış fiyatının belirlenmesine ilişkin güncel Rekabet Kurulu kararlarına kadar birçok farklı konu üzerinden Türkiye’de rekabet hukukunun geleceğine ilişkin deneyimli panelistlerin öne sürdüğü düşünceler, katılımcılar tarafından ilgiyle takip edildi.

Türkiye’de rekabet hukukunun güncel problemlerini ve geleceğini farklı sektör temsilcileri ile paylaşıp tartıştığımız etkinliğin bir yenisini yapmak için sabırsızlanıyoruz!

Teknoloji Devlerinin İşgücü Pazarında Rekabet Hukuku ile Karşılaşması Üzerine Bir Belgesel: When Rules Don’t Apply!

2000’li yılların başlarında Apple ile Google arasında gizli bir şekilde imzalanan ve birbirlerinin işçilerini istihdam etmemeye yönelik anlaşmaların (no-poach agreements), çalışanlara ödenen ücretlerin belirli seviyelerde baskılanması ve çalışma imkanlarının engellenmesine yönelik danışıklı hareketlere dönüştüğü yönündeki şikayetler, Silikon Vadisi’ni Amerikan otoritelerinin radarına sokmuştu. Amerikan Adalet Bakanlığı (the U.S. Department of Justice) ve Kaliforniya Savcısı’nın (California Attorney General) bu şikayetlerin araştırılmasına ilişkin harekete geçtiği sıralarda, 100.000 civarında teknoloji sektörü çalışanının önemli miktarda zarara uğradığı düşünülmekteydi.

Dünyanın teknoloji ve inovasyon merkezi olma yolunda hızla ilerleyen Silikon Vadisi’nin en büyük şirketlerinin, yaratıcılık ve inovatif zekanın etkin rekabet için hayatî önemde olduğu bir sektördeki iş gücü piyasalarını alt üst etmelerine karşı nasıl bir önlem alınabilirdi? Rekabet hukuku, buna karşı önlem geliştirebilmek için doğru kaynak mıydı?

Bunun gibi onlarca sorunun peşine düşmek üzere, 1988 yılında Michal Aviad ve Kevin White tarafından kurulan  Filmmakers Collaborative SF adlı kâr amacı gütmeyen medya kuruluşu “When Rules Don’t Apply” adında bir proje başlattı.

Projenin temel amacı, Amerikan rekabet hukukunun temel ilkelerini kullanarak, işçi ücretlerindeki baskılanmanın ve istihdam etmeme anlaşmalarının Amerikan ekonomik sistemi üzerindeki etkilerini ortaya çıkarmak olarak açıklanıyor. Projenin başlatılması altında yatan temel güdünün, işçilerin rekabet hukuku bilincini ve rekabet hukuku kurallarının işçiler açısından nasıl uygulanacağına yönelik farkındalığı artırmak olduğu ifade ediliyor.

İşçi haklarını korumak adına başlatılan bu projenin ilk ürünü, 28 dakikalık bir kısa film ve 3 mini klipten oluşan “When Rules Don’t Apply” adlı belgesel.

Belgeselin ana teması, 2010 yılının Eylül ayında Google, Apple, Adobe, Intel, Intuit ve Pixar gibi dönemin teknoloji devlerinin üst düzey yöneticilerinin birbirilerinin çalışanlarını işe almama konusunda yaptıkları gizli anlaşmaların, Amerikan Adalet Bakanlığı tarafından rekabet hukuku konusu olarak görülmesi üzerine kurulu.

Kaliforniya Üniversitesi Hukuk Fakültesi (UC Hastings College of the Law) öğretim üyesi olan Prof. Veena Dubal, ABD’nin temel rekabet yasası olan Sherman Act (1890)’in, ticarî işletmelerin, kendi piyasa çıkarları doğrultusunda faaliyetlerini nasıl gerçekleştirmeleri gerektiğine ilişkin çerçeve kurallar bütünü öngördüğünü belirtiyor. Bu kapsamda Prof. Dubal’ın yönelttiği temel soru şu: Ticarî işletmelerin piyasa faaliyetlerine uygulanması öngörülen bir hukuk disiplini, bireylere/işçilerin söz konusu olduğu bir pazarda aynı şekilde uygulanabilir mi?

Teknoloji yoğun sektörlerde hayatî öneme sahip olan mühendisler başta olmak üzere, şirketlerin önemli çalışanları istihdam etmek için rekabet ettikleri bir piyasada, işgücü pazarını manipüle etmek üzere rakiplerle gizli veya açık anlaşmalar içerisine girmenin tartışmasız bir şekilde rekabet hukuku ihlali olduğu, belgeselde savunulan baskın görüş olarak öne çıkıyor.

Buna karşın, 1890’larda yazılan bir rekabet kanununun ölçüsüzce geniş yorumlanarak amacı dışında uygulandığını, işgücü pazarlarını korumak amacıyla rekabetçi parametrelere müdahale etmeyen teşebbüslerin cezalandırılmasının inovasyon güdüsünü ve imkânını azaltabileceğini, rekabet hukukunun amacının esas itibarı ile tüketici refahını korumak olduğunu, sosyal adalete hizmet etme amacının olmadığını savunan bir görüş de var.

Bununla birlikte, işçilerin serbest dolaşımının yaratıcılık ve inovatif zekanın öne çıktığı teknoloji sektörlerinde pazar için rekabeti artıracağı öne sürülüyor.

Belgeselde öne çıkan düşüncelerden birisi de dijital çağda rekabet hukuku kurallarının, yalnızca ürünün/hizmetin fiyatını korumaması gerektiği yönündeki düşünce. Buna göre, rekabet hukukunun amacı, basitçe fiyat temelli bir tüketici refahı olamaz. Ürünün kendisinden ziyade ürüne ulaşma sürecinin tüketici gözünde değer kazandığı dijital çağda, rekabet hukuku kurallarının, ürün ile tüketicinin buluşması sürecindeki her elementi korumayı hedeflemesi gerektiği savunuluyor. Bu nedenle; küçük işletmelerin, meslek gruplarının ve işçi ücretlerinin rekabet hukukunun temel konularından birisi olduğu düşünülüyor.

Araba hırsızlığı, ev soygunu, yan kesicilik gibi basit hırsızlık suçları ABD çapında 15,5 milyar dolar civarında zarara yol açarken, işçi ücretlerine yönelik ihlallerin yarattığı zarar yaklaşık 39,2 milyar dolar seviyelerindedir.

İşgücü pazarının yalnızca teknoloji şirketleri tarafından değil, daha küçük işletmelerin faaliyet gösterdiği sektörlerde de manipüle edilmeye çalışıldığı ortadadır. İşçinin dolaşımının engellenmesi üzerine anlaşmaların yapılabileceğinin düşünüldüğü dünyada mademki işçiler alım satıma konu bir emtia olarak değerlendirilmektedir, bu ticaretin gerçekleştiği piyasanın rekabetçi koşullarının korunmasının da rekabet hukukuna konu edilebileceği tartışılabilir.

Öte yandan, “adalet”, “hakkaniyet”, “sosyal adalet” gibi kavramların rekabet hukuku dünyasına aidiyeti de ciddi şekilde tartışılmaktadır. Piyasaların rekabetçi yapısının korunması hedefinin, sosyal adaleti sağlama amacıyla harmanlanması rekabet hukuku konusu olmaktan ziyade bir rekabet politikası sorunu olarak görülebilir. Ancak bu hedefe ulaşmada yalnızca rekabet politikalarının gözden geçirilmesi yeterli olacak mıdır? Rekabet hukukunun geleneksel araçları, dijital çağda ortaya çıkan yeni rekabet hukuku endişelerine ve değişen rekabet politikalarına ayak uydurabilecek midir? Rekabet otoritelerinin işlevi, yargısal bir işleve mi dönüştürülmelidir? Sosyal adaleti sağlamada doğru araç rekabet hukuku mudur?

Uçsuz bucaksız ve yepyeni bir rekabet hukuku evrenine giden yolda basit tartışmaların yer aldığı 28 dakikalık belgesele buradan ulaşılabilir. Projenin devamı olacak mı henüz belli değil. Bununla birlikte, devam sorusunun şöyle başlayacağını tahmin ediyoruz: Kurallar uygulansa bile…

Ekibimizden Bir Başarı Daha!

Kariyerine 2014 yılında Rekabet ve Regülasyon ekibimizde başlayan Dilara Yeşilyaprak kısa zamanda kariyer basamaklarını tırmanarak yaklaşık 32 yıldır hukuk hizmetleri pazarında araştırma ve sıralama hizmetleri sunan “The Legal 500”’ın Türkiye’deki rekabet hukuku uygulamasına yönelik 2018 yılı incelemesinde “yeni nesil hukukçu” (next generation lawyer) olarak yerini aldı.

Dilara Yeşilyaprak

Henüz 27 yaşında olan Dilara Yeşilyaprak, 150’den fazla hukuk alanında, yaklaşık 300.000 katılımcıdan alınan geri bildirimlerle ve hukuk bürolarının bildirimleriyle oluşturulan Legal 500 değerlendirmesinde bir ilke imza atarak Türkiye’de bugüne kadar “yeni nesil hukukçu” olarak tanınan en genç hukukçu unvanını kazandı.

Dilara halihazırda Singapur’da Dentons Rodyk & Davidson LLP bünyesinde geçici görevde bulunuyor ve Ağustos ayında ekibimize yepyeni deneyimleriyle geri dönecek. Her geçen gün kendini geliştiren ve ekibimizin gurur kaynağı Dilara’nın adını hukuk camiasında çokça duyacağız. Bizden söylemesi! 

Ekibimizden yeni bir başarı: Evren Sesli Counsel Oldu!

Ekim 2017 tarihinde ekibimize katılan Rekabet Kurumu’nun eski başuzmanı ve ekonomisti Evren Sesli’nin Counsel pozisyonuna terfi ettiğini duyurmak isteriz.

Yaklaşık 1,5 yıldır Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı’nın (BASEAK) Rekabet ve Regülasyon Departmanı bünyesinde kıdemli danışman olarak görev yapan Evren Sesli, özellikle farklı sektörlerdeki müvekkillerimize yönelik rekabet hukuku danışmanlığı ve rekabet uyum programlarının yürütülmesindeki başarılarıyla dikkat çekti.

Lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi İktisat bölümünde tamamlayan Evren Sesli ayrıca, “Online Reklamcılık Sektörü’nde Göze Çarpan Rekabet Politikaları Endişeleri” üzerine yazdığı tez ile İtalya’daki Bocconi Üniversitesi’nden ekonomi alanında yüksek lisans derecesini aldı.

Evren Sesli, engin birikimi ve değerli katkılarıyla BASEAK’ı güçlendirmeye devam edecek.

Kendisini kutluyoruz!

Avrupa Teknoloji Devleri ile Mücadele Ediyor!

Geçtiğimiz haftalarda The Economist dergisi, teknoloji devlerinin Avrupa’daki otoriteler tarafından nasıl bir anlayışla ele alındığına yönelik son derece bilgilendirici ve aynı zamanda yol gösterici bir makale yayınladı. Temel gayesi ABD’deki karar alıcılara Avrupa’dan dersler sunmak olan bu makaleyi, Türkiye için de son derece önemli olduğunu düşünerek, mümkün olduğunca çok kişiye ulaşması amacıyla Türkçe’ye çevirdik. Bu alandaki tartışmalara bir katkı sunması dileğiyle de bu blogta yayınlamayı uygun gördük. Keyifli okumalar dileriz.

Avrupa, teknoloji devleri ile mücadele ediyor!

Silikon Vadisi’nin geleceğini anlamak için, Atlantik’i geçin

“Yeni bir dünyanın doğum günü karşınızdadır.” Thomas Paine’in 1776’da bu kelimeleri kaleme almasından bu yana, ABD kendisini “yeni”nin ülkesi – ve Avrupa’yı geçmişte takılı kalmış bir kıta – olarak görmüştür. Bu, hiçbir yerde teknoloji sektöründe olduğu kadar doğru değildir. ABD, dünyanın en değerli 20 teknoloji firmasının 15’ine ev sahipliği yaparken; Avrupa’da bu sayı sadece birdir.  Silikon Vadisi, en parlak fikirlerin en akıllı para ile buluştuğu yerdir. Aynı zamanda ABD, teknoloji devlerinin kamu yararına faaliyet göstermeleri için bu firmaların nasıl ehlileştirileceklerine ilişkin büyük tartışmaların hararetlendiği yerdir. Teknoloji sektörünün önde gelen patronları, firmalarının gizlilik alanındaki hataları dolayısıyla Kongre’nin sert eleştirilerine maruz kalmaktadır. 2020 ABD Başkanlık Seçimleri’nde aday olarak yarışacak olan senatör Elizabeth Warren, Facebook’un bölünmesini istemektedir.

Buna rağmen, dünyanın en güçlü endüstrisinin nereye doğru gittiğini anlamak istiyorsanız Washington ve Kaliforniya’ya değil, Brüksel ve Berlin’e bakmalısınız. Genel kabul görmüş durumun aksine, teknoloji sektörüne ilişkin düzenlemelerde ABD tereddüt yaşarken, AB harekete geçiyor. Google bu hafta, reklamcılık pazarında rekabeti engellediği için 1,7 milyar $ cezaya çarptırıldı. Avrupa yakın zamanda yeni dijital telif yasalarını yürürlüğe koyabilir. Spotify AB’ye Apple’ın hâkim durumunu kötüye kullandığı iddiasıyla şikâyette bulundu. Ayrıca, üst yazımızda açıklandığı üzere AB, bireylerin kendi bilgilerini ve bu bilgiler üzerinden elde edilen kârı kontrol etmelerini ve teknoloji şirketlerinin rekabete zorlanmasını hedefleyen ayrı bir teknoloji doktrinine öncülük etmektedir. Bu doktrin, kabul görmesi halinde, milyonlarca kullanıcıya fayda sağlayabilir, ekonomiyi canlandırabilir ve orantılı bir sorumluluk duygusu olmaksızın uçsuz bucaksız bir güç toplayan teknoloji devlerini sınırlandırabilir.

Batılı düzenleyiciler daha önce de, 1960’larda IBM ve 1990’larda Microsoft dâhil olmak üzere, rekabet üzerinden teknoloji firmaları ile restleşmiştir. Bununla birlikte, bugünün devleri yalnızca yüksek miktarda kira toplamak ve rekabeti bozmak ile değil, (yanlış bilgilendirme aracılığıyla) demokrasiyi istikrarsızlaştırmak ve (özel hayatın gizliliğini ortadan kaldırarak) bireysel özgürlükleri suiistimal etmek gibi daha ağır günahlar ile itham ediliyorlar. Yapay zekânın yola çıkmasıyla birlikte, bilgiye olan talepte bir patlama yaşanmakta, veri yeni ve değerli bir kaynak haline gelmektedir. Yine de cevaplanması hayati önem taşıyan sorular varlığını korumaktadır: Veriyi kim kontrol etmektedir? Kâr ne şekilde dağıtılmalıdır? Neredeyse herkesin aynı fikirde olabileceği tek şey, buna karar veren kişinin Facebook’un skandallara batmış patronu Mark Zuckerberg olamayacağıdır.

Bu soruların cevaplanmasına AB’nin öncülük edeceği fikri, Avrupa’yı bir girişimcilik çölü ve bürokrasinin ruhani evi olarak gören birçok yönetici tarafından garipsenecektir. Aslında, Avrupa’nın isabetli ve yeni fikirleri mevcuttur. Beş büyük teknoloji devi olan Alphabet, Amazon, Apple, Facebook ve Microsoft satışlarının ortalama dörtte birini burada gerçekleştirmektedir. Bunun yanında, dünyanın en büyük ekonomik birliği olan AB’nin standartları, dünyanın gelişmekte olan bölgelerinde örnek alınmaktadır. Avrupa’nın diktatörlüğe ilişkin tecrübesi, onu gizlilik konusunda tetikte tutmaktadır. Düzenleyici otoriteleri, ABD’nin otoritelerine kıyasla lobicilik faaliyetlerinden çok daha az etkilenmektedir ve mahkemeleri ekonomi bakımından daha güncel bir görüşe sahiptir. Avrupa’da teknoloji şirketlerinin azlığı, Avrupa’nın meseleye karşı daha nesnel bir tutum takınmasına yardımcı olmaktadır.

Avrupa’nın yaklaşımının en önemli noktalarından biri neyin yapılmaması gerektiğine karar verilmesidir. Şu an için AB, teknoloji şirketlerinin kârlarına üst limit koyma ve onları hantal ve kalıcı tekellere dönüştürebilecek şekilde regüle etme olasılıklarını elemiştir. Aynı zamanda teknoloji devlerinin parçalanması ihtimali de bir çözüm olarak reddedilmiştir; zira şebeke etkisi sebebiyle, Facebook veya Google’dan ayrılacak küçük yapılardan biri (Facebabies / Googlettes) kolaylıkla yeniden hâkim duruma geçebilecektir. Bunun yerine AB doktrini, iki yaklaşım benimsemektedir. Bunlardan biri, tüm farklılıklara rağmen, üye devletlerin kişisel gizliliğin korunması kültürü üzerine kurulmuştur. Diğeri ise rekabeti arttırmak için AB’nin yasal yetkilerini kullanmaktadır.

İlk yaklaşım, kendinize ilişkin veriler üzerinde hâkimiyetiniz olduğu savı üzerine kuruludur: bu verilere erişim, verileri değiştirme ve bu verileri kimin kullanacağına karar verme hakkınız olmalıdır. Bu, ilkeleri halihazırda dünya çapında birçok ülke tarafından esas alınan Genel Veri Koruma Tüzüğü’nün (“GDPR”) de özünü teşkil etmektedir. Bir sonraki adım ise kullanıcıların hizmet sağlayıcıları arasında kolaylıkla geçiş yapabilmelerini ve dolayısıyla daha iyi finansal koşullar sunan veya müşterilerin etik kurallara daha uygun biçimde hizmet aldığı sağlayıcıları seçebilmelerini sağlayabilmek adına hizmetler arasında karşılıklı işlerliğe (interoperability) izin verilmesi olacaktır (Tüm arkadaşlarınızı ve paylaşımlarınızı, Facebook’tan daha yüksek gizlilik standartları olan ve size reklam gelirlerinden pay veren Acebook’a taşıyabildiğinizi hayal edin). İngiltere’de Açık Bankacılık olarak isimlendirilen ve müşterilerin harcama alışkanlıklarını, düzenli ödemelerini ve diğer bilgilerini başka sağlayıcılarla paylaşabilmesine imkân tanıyan proje buna bir örnektir. İngiliz hükümeti için hazırlanan yeni bir raporda teknoloji firmalarının da aynı şekilde açılması gerektiği belirtilmiştir.

Avrupa’nın ikinci ilkesi, teşebbüslerin rekabeti dışarda bırakamayacak olmalarıdır. Bu da bir teşebbüsün, platformlarını kullanan rakiplerine eşit şartlarda davranması anlamına gelir. AB, Google’ın arama sonuçlarında çıkan alışveriş siteleri ile, ya da kendisinin Android işletim sistemini kullanan rakip arama motorlarıyla, haksız biçimde rekabet etmesini engellemiştir. Bir Alman görüşü, hâkim durumdaki şirketin toplu ve anonimleştirilmiş biçimde veriyi rakipleri ile paylaşmasını ve bu sayede ekonominin veri istifleyen birkaç dev teşebbüs tarafından yönetilmesindense düzgün bir biçimde işleyeceğini ileri sürmektedir (Örneğin tüm ulaşım şirketlerinin Uber’in trafik düzenine ilişkin bilgilerine erişimi olmalıdır). Almanya, kanunlarını teknoloji devlerinin ileride tehdit oluşturabilecek startapları satın almasını önleyecek şekilde değiştirmiştir.

Avrupa’nın yaklaşımı, tüketicilerin kendi gizliliklerini ve verilerinin ne şekilde paraya dönüştürüldüğünü kontrol ettikleri yeni bir bakış açısı sunuyor. Tüketicilerin hizmetler arası geçiş imkanı, seçenekleri artırması ve standartları yükseltmesi beklenen rekabeti sağlayacaktır., Bunun sonucu ise tüketicilerin hüküm sürdüğü ve bilgi ile gücün dağınık hale geldiği bir ekonomi olmalıdır. Bu da teknoloji devleri için bugünkünden daha az konforlu bir ortam oluşturacaktır. Bu teşebbüsler, kârlarının (en büyük beş şirket için geçen sene bu miktar 150 milyar $ idi) bir kısmını kullanıcılarıyla paylaşmak, daha çok yatırım yapmak zorunda kalabilecek ya da pazar payı kaybedeceklerdir.

Avrupa yaklaşımının riskleri mevcuttur. Teşebbüsler arası gerçek anlamda karşılıklı işlerliğe erişmek zor olabilir. Şimdiye dek GDPR hantal bir yapı ortaya koymuştur. Verilerin açık bir biçimde akışı, gizlilik endişelerinin önüne geçmemelidir. Bu noktada Avrupalı bürokratlar bahsettiğimiz sorulara cevap bulabilmek için, çoğu Amerikalı olan girişimcilere güvenmek durumunda kalacaklardır. Bir diğer büyük risk ise bu yaklaşımın Avrupa dışında bir yerde uygulanmaması ve kıtanın ana akım ile irtibatı kesmiş bir teknoloji Galapagos’u haline gelmesidir. Büyük şirketler ise işlerini iki kıtasal siloya ayırmak noktasında isteksiz kalacaktır. Aynı zamanda ABD’nin teknolojide daha çok Avrupa’ya döndüğüne ilişkin işaretler bulunmaktadır: Kaliforniya, GDPR’a yakın düzenlemeler içeren bir kanunu yürürlüğe soktu. Avrupa, büyük-teknoloji yapbozunun çerçevesini devlet veya gizli tekelleri değil, tüketiciyi güçlendirecek şekilde çizmektedir. Cevabı bulması halinde ise, Amerikalılar bunu esas alma konusunda tereddüt etmemelidirler, her ne kadar bu, atalarının arkada bıraktıkları topraklara dönüp bakmak anlamına gelse de.”

The Economist, 22 Mart 2019

Rekabet Hukukunda Yargıya Erişim Hakkı: Danıştay, İdare Mahkemesi’nin Davayı İlgililere İhbar Etmemesi Sebebiyle İdare Mahkemesi’nin İptal Kararını Bozdu!

Rekabet Hukukunda Yargıya Erişim Hakkı: Danıştay, İdare Mahkemesi’nin Davayı İlgililere İhbar Etmemesi Sebebiyle İdare Mahkemesi’nin İptal Kararını Bozdu!

Rekabet Kurulu, Congresium ATO Uluslararası Kongre ve Fuar Merkezi’ni (“Congresium”) işleten Ankara Uluslararası Kongre ve Fuar İşletmeciliği Merkezi A.Ş. (“Ankara Fuar”) hakkında yürütülen soruşturma kapsamında, A ve A Fuarcılık Organizasyon ve Ticaret Ltd. Şti’nin (“A ve A”) 2014 yılında yaptığı mobilya fuarı düzenleme başvurusunun Ankara Fuar tarafından reddedilmesinin rekabet hukuku anlamında mal vermenin reddi şeklinde ortaya çıkan hakim durumun kötüye kullanılması ihlali olup olmadığını incelemiş ve 06.11.2013 tarih ve 13-62/861-368 sayılı kararı ile soruşturma açılmasına gerek olmadığını karara bağlamıştı.

Bunun üzerine, şikâyetçi A ve A tarafından açılan iptal davası neticesinde Ankara 3. İdare Mahkemesi (“İdare Mahkemesi”), soruşturma açılmamasına ilişkin kararda hukuka uygunluk bulunmaması nedeniyle Rekabet Kurumu kararının iptaline karar vermiştir. İdare Mahkemesi’nin kararını, Danıştay önünde temyiz eden Rekabet Kurumu, beklediği sonuca belki de hiç beklemediği bir yoldan ulaştı. Danıştay, İdare Mahkemesi’nin iptal kararını, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun (“İYUK”) 31. maddesine aykırılık dolayısıyla, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (“AİHS”) 6. maddesi ve Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle bozdu[1].

Danıştay 13. Daire’nin 27 Aralık 2018 tarihinde verdiği karar, Rekabet Kurulu’nun kararlarına karşı açılan iptal davalarında daha önce de Danıştay kararlarında yer verilmiş olan davanın ihbarı müessesesinin önemi ve nasıl uygulanması gerektiğine bir kez daha ışık tutmaktadır.

İdari Yargılama Usulünde Davanın İhbarı

İYUK’un 31. maddesinin 1. fıkrası, “…hakimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekilleri, feragât ve kabul, teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım hallerinde ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sükûnunu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemler ile elektronik işlemlerde” 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun[2] (“HMK”) hükümlerinin uygulanacağını hükme bağlamaktadır. Bununla birlikte, anılan madde çerçevesinde “davanın ihbarı ve bilirkişi seçimi”nin Danıştay, mahkeme veya hâkim tarafından re’sen yapılacağı belirtilmiştir. Bu kapsamda, her ne kadar HMK’nın davanın ihbarı konusunda atıf yapılan 61. maddesinde yer alan düzenleme, davanın ihbarını taraflara bırakmış olsa da, İYUK’un 31/1. maddesinde öngörülen ayrıksı düzenleme neticesinde, idari yargılamada davanın ihbarının Danıştay, mahkeme veya hakim tarafından re’sen yapılması gerektiği açıktır.

İlaveten, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“AİHM”), 9 Aralık 2018 tarihli Menemen Minibüsçüler Odası v. Türkiye kararında[3], İYUK’un 31. maddesinin doğrudan doğruya ilgilinin mahkemeye erişim hakkını etkileyen bir hüküm olduğunu ve bu nedenle AİHM’in AİHS’in 6. maddesi çerçevesindeki hukuka uygunluk denetiminin kapsamına girdiğini açıkça ortaya koymuştur.

Danıştay 17. Daire’nin bir kararında ise AİHM’in Menemen Minibüsçüler Odası v. Türkiye kararına atıf yapılarak “…adil yargılanma hakkının uygulanabilir ve etkili olarak hayata geçirilebilmesi adına, hak arama özgürlüğü ve mahkemeye erişim hakkının, kararın sonucundan doğrudan etkilenen müdahiller açısından da temin edilmesi, diğer taraftan kanun yollarına başvuru hakkını da kapsayacak şekilde kabul edilmesi gerekliliği”nin altı çizilmiştir.

Özetle, AİHM’in Menemen Minibüsçüler Odası v. Türkiye kararındaki yaklaşımı Danıştay’ın birçok kararında[4] benimsenmiş ve İYUK’un 31. maddesi kapsamında idari bir davanın, hakim tarafından, ilgili üçüncü kişiye ihbar edilmemesi, hem AİHS’in 6. maddesi hem de Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında adil yargılanma hakkının ve hak arama özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirilmektedir.

Danıştay 13. Daire Kararının Önemi

Danıştay 13. Daire’nin 27 Aralık 2018 tarihinde verdiği kararı, esas itibarı ile Danıştay’ın İYUK’un 31. maddesine yönelik yerleşik yaklaşımı ile uyumluluk arz etmektedir. Bununla birlikte, idare hukukunun doğası gereği Rekabet Kurumu’nun davalı, şikayetçilerin davacı sıfatı ile yer aldıkları iptal davalarında, bu davalara konu önaraştırmalar/soruşturmalar kapsamında hakkında önaraştırma/soruşturma yürütülen teşebbüsün iptal davalarındaki hukukî menfaatinin altının çizilmesi bakımından önem arz etmektedir. Danıştay, yargıya erişim hakkının etkin kullanımının temin edilebilmesi adına, haklarına müdahale edilen bir kimsenin açık ve kesin bir şekilde bu işleme itiraz edebilmesi ve bu itirazların mahkemece tartışılıp incelenebilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Bu kapsamda, İdare Mahkemesi’nin Ankara Fuar hakkında soruşturma açılmaması yönündeki Rekabet Kurulu’nun kararını iptal eden kararının, Rekabet Kurumu tarafından yeniden inceleme yapılması ve Ankara Fuar hakkında soruşturma açılması sonucunu doğuracak olması sebebiyle, Ankara Fuar’ın, taraf sıfatını haiz olmamasına rağmen, davada hukukî menfaatinin olduğu Danıştay tarafından açıkça ortaya konmuştur. 

Bu doğrultuda, Danıştay 13. Daire’nin İdare Mahkemesi’nin iptal kararını usul yönünden bozan kararı, rekabet hukuku yönünden yargısal denetim açısından da “usul, esasın güvencesidir” ilkesini öne çıkaran önemli bir karar olarak karşımıza çıkıyor.


[1] Danıştay 13. Daire’nin anılan kararına şuradan ulaşıabilir: https://www.rekabet.gov.tr/Safahat?safahatId=0682a86e-1968-4dd6-828a-c577e98d3528

[2] İYUK’un 31. maddesinin 1. fıkrasının lafzında esas itibarı ile 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’na (“HUMK”) atıf yapılmaktadır. Bununla birlikte, HMK’nın 447. maddesinin 2. fıkrası uyarınca mevzuatta HUMK’a yapılan yollamalar, HMK’nın bu hükümlerin karşılığını teşkil eden hükümlerine yapılmış sayılır. Bu kapsamda, İYUK’ta HUMK’a yapılan tüm yollamalar, bu yazı kapsamında doğrudan HMK’ya yapılmış gibi ele alınmaktadır.

[3] AİHM’in 9 Aralık 2018 tarihli Menemen Minibüsçüler Odası v. Türkiye kararına ilişkin Fransızca ana metne ve kararın Türkçe özet çevirisine şu adresten ulaşılabilir: https://hudoc.echr.coe.int/eng#{“itemid”:[“001-90120”]}

[4] Danıştay 17. Daire’nin 27.01.2016 tarih ve E.2015/13451, K.2016/372 sayılı kararı; Danıştay 17. Dairenin 08.05.2015 tarih ve E.2015/9316, K.2015/1943 sayılı kararı; Danıştay 13. Daire’nin 11.09.2014 tarih ve E.2014/770 sayılı kararı; Danıştay 13. Daire’nin 03.07.2014 tarih ve E.2014/1271 sayılı kararı.