ICN’den hodri meydan: Rekabet otoriteleri daha şeffaf bir işleyişe hazır mı?

Uluslararası Rekabet Ağı (International Competition Network – ICN), 3 Nisan 2019’da yaptığı açıklama ile üyesi olsun olmasın tüm rekabet otoritelerini daha adil ve daha güçlü bir rekabet hukuku uygulaması için hazırlanan prosedürlere yönelik çerçeve anlaşmayı imzalamaya davet etti.

Rekabet hukukunun daha iyi anlaşılması ve dünya genelinde daha uyumlu ve etkili bir rekabet uygulamasının oluşması amacıyla 15 rekabet otoritesi öncülüğünde Ekim 2001’de kurulan ICN, bugün 125 ülkeden toplam 138 üyesi ile rekabet politikası alanındaki gelişmelerde en belirleyici aktörlerden biri. Bu belirleyici ve öncü rolün son yansıması ise ICN tarafından 3 Nisan 2019’da duyurusu yapılan “Rekabet Otoriteleri Prosedürlerine Yönelik Çerçeve Metin”. Geçtiğimiz yıllarda, ICN üyesi rekabet otoriteleri ve bu alanda çalışan rekabet danışmanlık şirketleri tarafından başarılı bir şekilde hayata geçirilen kartel ve devralma uygulamalarına yönelik çerçeve metinlerinin ardından ICN, kendi üyesi olan ve olmayan tüm rekabet otoritelerini “Rekabet Otoriteleri Prosedürlerine Yönelik Çerçeve Metni” imzalamaya davet ediyor.

Ülke uygulamalarındaki hukuki veya yapısal farklılıklardan bağımsız olarak güçlü bir prosedürel veya usule yönelik işleyişin, etkin bir rekabet hukuku uygulamasının en önemli unsurlarından biri olduğunu belirten ICN, duyurusunda geniş katılımın önemine vurgu yapıyor. Gönüllü katılım esasıyla işlemesi planlanan uygulama kapsamında Çerçeve Metin, 1 Mayıs 2019’dan itibaren ICN’nin internet sayfasında imzaya açıldı. Yine bu sayfadan belirli aralıklarla metne imza atan katılımcı rekabet otoritelerinin duyurulması planlanıyor.

ICN’nin büyük önem atfettiğini gördüğümüz “Rekabet Otoriteleri Prosedürlerine Yönelik Çerçeve Metnin” hayata geçmesi ile başta soruşturmalar olmak üzere rekabet otoriteleri tarafından uygulanan çeşitli işlemler sırasında şeffaflığın ve öngörülebilirliğin arttırılması, taraflar arasındaki çıkar çatışmalarının en aza indirgenmesi, tüm tarafların süreçlere zamanında ve etkin şekilde dâhil olması, savunma hakkının kısıtlanmaması, gizlilik hükümlerine dikkat edilmesi, otoriteler tarafından alınan kararlara erişimin sağlanması ve kararların bağımsız denetiminin işlerlik kazanması gibi çeşitli hedefler öngörülüyor.  ICN’nin internet sayfasında yer verilen ve rekabet otoritelerinin farklı konulardaki işleyişine ve yasal düzenlemelerine ilişkin on alt başlıktan oluşan şablon metinlerin en geç altı ay içinde, uygulamayı hayata geçirmeyi planlayan rekabet otoriteleri tarafından doldurulması planlanıyor. ICN, etkin bir rekabet otoritesinin en önemli unsurlarından biri olarak gördüğü uygulamanın işlerliğini sağlamak adına yıllık olarak düzenlediği konferanslarda Çerçeve Metin ile ilgili oturumlar yapmayı düşündüğünü de açıkladı. Böylelikle, rekabet otoritelerinin deneyimleri ile mevcut metnin iyileştirilmesi ve daha çok rekabet otoritesinin Çerçeve Metni imzalamak için teşvik edilmesi amaçlanıyor. Yine bu toplantılar sonunda hazırlanacak raporlar ile ülke rekabet otoriteleri özelindeki bilgi ve deneyimlerin anonimleştirilerek aktarılması ve genel eğilimin ortaya konulması ve böylelikle tecrübelerin daha geniş kitlelere yayılması gündemde.

ICN’nin 15 Mayıs 2019’da Cartagena’daki (Kolombiya) yıllık konferansında lansmanı yapılacak “Rekabet Otoriteleri Prosedürlerine Yönelik Çerçeve Metnin” ortaya koyduğu gerçek ise birçok kamu otoritesi ve düzenleyici kuruluşa kıyasla daha şeffaf ve öngörülebilir usuli kurallara sahip rekabet otoriteleri için hala gidilebilecek yollar var. Değişen ve daha da önemlisi dijitalleşen ekonominin piyasadaki tüm oyuncular ve düzenleyiciler için daha fazla şeffaflık ve öngörülebilirlik ihtiyacını beraberinde getirdiği çok açık. ICN’nin davetine rekabet otoritelerinin katılımının nasıl olacağını biz de merak ve ilgiyle takip ediyor olacağız. 




YEKDEM’den yararlanacaklar dikkat: Zaman daralıyor!

Yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik enerjisi üretiminin teşvik edilmesi amacıyla getirilen Yenilenebilir Enerji Kaynaklarını Destekleme Mekanizması (“YEKDEM”) yeniden enerji piyasasının gündeminde. 2020 sonrasında uygulanacak teşvik mekanizmasının nasıl şekilleneceği de merak konusu. Bununla birlikte, geçtiğimiz Şubat ayında 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun’un (“YEK Kanunu”) 6/C maddesine eklenen fıkra ile kapasite artışı lisans tadili Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (“EPDK”) tarafından uygun görülen üretim tesislerinde bahse konu kapasite artışları için YEKDEM’den yararlanılmayacağını hatırlatmakta fayda var.

YEKDEM’den yararlanmak isteyen üretim tesisleri için zaman daralıyor. YEKDEM’den faydalanmak isteyen üretim tesislerinin işletmeye girmeleri için son tarih 31 Aralık 2020. Oysa, bir sonraki takvim yılı için YEKDEM’den faydalanmak isteyen üretim lisansı sahiplerinin başvuru evraklarını EPDK’ya sunmaları için ise son tarih 31 Ekim 2019. Hal böyle olunca uygulamada YEKDEM’den faydalanmak isteyen tesislerin akıllarında soru işaretleri oluşabiliyor. Bu yazımızda, uygulamanın son senesi olan 2020 yılında ilgililerin karşılaşması muhtemel birtakım problemlere ve bunlara ilişkin EPDK’nın yaklaşımlarına değineceğiz.

YEKDEM’den yararlanmak isteyen üretim tesislerini nasıl bir süreç bekliyor?

Yerli aksam kullanan tesisler için süreç 1 Ağustos’ta Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Belgelendirilmesi ve Desteklenmesine İlişkin Yönetmelik’te (“YEKDEM Yönetmeliği”) yer alan belgelerin Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü’ne sunulması ile başlıyor. Yukarıda da bahsettiğimiz üzere, bir sonraki takvim yılı için YEKDEM’den faydalanmak isteyen üretim lisansı sahiplerinin başvuru evraklarını EPDK’ya sunmaları için ise son tarih 31 Ekim.

Başvuru evraklarının sunulmasını takiben Kasım ayının ilk on günü içerisinde EPDK internet sitesinde yayınlanacak ön YEK listesi için yapılacak itirazlar ise bu listenin yayınlanmasını takip eden beş gün içerisinde EPDK’ya yazılı olarak bildirilecek. 30 Kasım’da nihai YEK listesinin EPDK’nın internet sitesinde yayınlanması üzerine nihai listede yer alan üretim lisansı sahipleri için bir senelik YEKDEM’de yer alma zorunluluğu başlayacak.

10 yıllık süre ne zaman başlayacak?

YEKDEM’den yararlanılacak 10 yıllık süre ne zaman başlayacağı, uygulamada özellikle kurulu gücünün bir kısmı için geçici kabul yaptırmış tesisler için merak konusu. Burada altını çizmek istediğimiz husus YEKDEM’den faydalanabilmek için kısmen dahi olsa 31 Aralık 2020 öncesinde işletmeye girilmesi suretiyle YEKDEM mekanizmasına dahil olunması. 10 yıllık süre ise, geçici kabul yapılmış kısmın YEKDEM’den faydalanmaya başladığı tarih esas alınarak hesaplanmakta.

YEKDEM Yönetmeliği’nin 8.maddesi uyarınca 31 Aralık 2020’ye kadar kısmen veya tamamen işletmeye girmiş veya girecek olan üretim tesisler için 10 yıllık süre, lisansına derç edilen ilk kurulu gücün;

  • Tamamının işletmeye giriş tarihinden,
  • Tamamı işletmeye girmeden YEKDEM’e katılması halinde, YEKDEM’e ilk katıldığı tarihten

itibaren işlemeye başlayacaktır.

Bu halde geçici kabul tarihi aslen, üretim tesisinin YEKDEM’e başvuracağı tarihin belirlenmesinde rol oynamaktadır. Ancak, YEKDEM’den yararlanılacak 10 yıllık sürenin başlangıç tarihine esas teşkil etmemektedir. Zira, mezkur sürenin başlangıç tarihi YEKDEM’e ilk katıldığı tarihtir. Bu noktada önem arz eden ayrım tesisin tamamının işletmeye girmediği durumlarda ortaya çıkmaktadır. Örnek vermek gerekirse, 15 MW’lık kurulu gücünün 10 MW’ı için kısmi geçici kabul alan ve bu dönemde YEKDEM’e katılan bir tesis, 10 yıllık yararlanma süresinin başlaması için YEKDEM’e ilk ünitesinin katıldığı tarihi esas almalıdır. Bu örnekte 15 MW’ın tamamının işletmeye giriş tarihinin dikkate alınması isabetsiz olacaktır. Geriye kalan 5 MW’lık kapasite ise, bu kapasite için alınacak geçici kabul ve işletmeye girişini takiben YEKDEM’den faydalanmaya başlayacak, ancak yararlanma süresi bakımından 10 MW’lık kapasite için tanınmış 10 yıllık süreye tabi olacaktır.

Kapasite artışı YEKDEM’den yararlanma süresini etkiler mi?

Üretim tesislerinde kurulu güç artışı uygulamalarının hayata geçirilmesi de YEKDEM’den yararlanma süreleri konusunda soru işaretleri yaratabiliyor. Bu noktada belirtilmesi gereken önemli bir husus, YEKDEM uygulamasının kapasite üzerinden değil, tesis üzerinden işlediğidir. Dolayısıyla, bir üretim tesisinin YEKDEM’den faydalanabilmesi için 31 Aralık 2020 tarihinden önce kısmen de olsa geçici kabulünün yapılması suretiyle kendisini YEKDEM sistemine atması yeterli olacaktır. Bir başka örnekle açıklamak gerekirse, kurulu gücü 5 MW olan üretim tesisi için geçici kabulün 2020 yılında alındığını ve daha sonra tesisin kurulu gücünün 15 MW’a çıkarıldığı (konuya ilişkin tadilin YEK Kanunu 6/C’de yapılan değişiklikten önce olması koşuluyla) ve ek 10 MW’lık bölüm için 2022 yılında geçici kabulün tamamlandığı bir senaryoda, tesisin tamamının YEKDEM’den faydalanacağı zaman aralığı 2021-2030 yılları olacaktır. Çünkü tesisin YEKDEM’e dahil edildiği ilk tarih 2021 olacaktır.

EPDK’dan yeni karar

EPDK’nın 10 Nisan 2019 tarihli ve 30741 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan kararı ile 2011 yılı YEKDEM uygulamasının kapsamı genişletildi ve 2011 Nihai YEK Listesi’nde yer almayan tesislerin YEKDEM’den yararlanmasının önü açıldı. EPDK karar kapsamında;

  • 1 Kasım 2010 ile 21 Ağustos 2011 tarihleri arasında işletmeye giren ve 2011 Nihai YEK Listesi’nde yer almayan tesislerin YEKDEM’den son yararlanma yılını takip eden ilk takvim yılında YEKDEM’den yararlanabileceğine ve
  • 1 Kasım 2010 ile 21 Ağustos 2011 tarihleri arasında işletmeye giren ve 2011 Nihai YEK Listesi’nde yer alan tesislerin YEKDEM’den son yararlanma yılını takip eden ilk takvim yılının 11 ayında YEKDEM’den yararlanabileceğine

hükmetmiştir. İlgili karara buradan ulaşabilirsiniz.

Diğer yandan, YEKDEM’den faydalanabilmek için son tarihin 31  Aralık 2020 olduğu buna mukabil YEKDEM başvurularının ise en son 31 Ekim 2020 tarihine kadar yapılması gerektiği göz önüne alındığında, 31 Ekim 2020-31 Aralık 2020 tarihleri arasında işletmeye girecek tesislerin (Kısmen dahi işletmeye girmeleri yeterlidir.) YEKDEM’den faydalanacaklarına şüphe bulunmamakla birlikte, bunların başvuru süreçlerine ilişkin olarak herhangi bir karışıklığa mahal vermemek için EPDK tarafından konuya ilişkin olarak düzenleme yapılması yerinde olacaktır.

Teknoloji Devlerinin İşgücü Pazarında Rekabet Hukuku ile Karşılaşması Üzerine Bir Belgesel: When Rules Don’t Apply!

2000’li yılların başlarında Apple ile Google arasında gizli bir şekilde imzalanan ve birbirlerinin işçilerini istihdam etmemeye yönelik anlaşmaların (no-poach agreements), çalışanlara ödenen ücretlerin belirli seviyelerde baskılanması ve çalışma imkanlarının engellenmesine yönelik danışıklı hareketlere dönüştüğü yönündeki şikayetler, Silikon Vadisi’ni Amerikan otoritelerinin radarına sokmuştu. Amerikan Adalet Bakanlığı (the U.S. Department of Justice) ve Kaliforniya Savcısı’nın (California Attorney General) bu şikayetlerin araştırılmasına ilişkin harekete geçtiği sıralarda, 100.000 civarında teknoloji sektörü çalışanının önemli miktarda zarara uğradığı düşünülmekteydi.

Dünyanın teknoloji ve inovasyon merkezi olma yolunda hızla ilerleyen Silikon Vadisi’nin en büyük şirketlerinin, yaratıcılık ve inovatif zekanın etkin rekabet için hayatî önemde olduğu bir sektördeki iş gücü piyasalarını alt üst etmelerine karşı nasıl bir önlem alınabilirdi? Rekabet hukuku, buna karşı önlem geliştirebilmek için doğru kaynak mıydı?

Bunun gibi onlarca sorunun peşine düşmek üzere, 1988 yılında Michal Aviad ve Kevin White tarafından kurulan  Filmmakers Collaborative SF adlı kâr amacı gütmeyen medya kuruluşu “When Rules Don’t Apply” adında bir proje başlattı.

Projenin temel amacı, Amerikan rekabet hukukunun temel ilkelerini kullanarak, işçi ücretlerindeki baskılanmanın ve istihdam etmeme anlaşmalarının Amerikan ekonomik sistemi üzerindeki etkilerini ortaya çıkarmak olarak açıklanıyor. Projenin başlatılması altında yatan temel güdünün, işçilerin rekabet hukuku bilincini ve rekabet hukuku kurallarının işçiler açısından nasıl uygulanacağına yönelik farkındalığı artırmak olduğu ifade ediliyor.

İşçi haklarını korumak adına başlatılan bu projenin ilk ürünü, 28 dakikalık bir kısa film ve 3 mini klipten oluşan “When Rules Don’t Apply” adlı belgesel.

Belgeselin ana teması, 2010 yılının Eylül ayında Google, Apple, Adobe, Intel, Intuit ve Pixar gibi dönemin teknoloji devlerinin üst düzey yöneticilerinin birbirilerinin çalışanlarını işe almama konusunda yaptıkları gizli anlaşmaların, Amerikan Adalet Bakanlığı tarafından rekabet hukuku konusu olarak görülmesi üzerine kurulu.

Kaliforniya Üniversitesi Hukuk Fakültesi (UC Hastings College of the Law) öğretim üyesi olan Prof. Veena Dubal, ABD’nin temel rekabet yasası olan Sherman Act (1890)’in, ticarî işletmelerin, kendi piyasa çıkarları doğrultusunda faaliyetlerini nasıl gerçekleştirmeleri gerektiğine ilişkin çerçeve kurallar bütünü öngördüğünü belirtiyor. Bu kapsamda Prof. Dubal’ın yönelttiği temel soru şu: Ticarî işletmelerin piyasa faaliyetlerine uygulanması öngörülen bir hukuk disiplini, bireylere/işçilerin söz konusu olduğu bir pazarda aynı şekilde uygulanabilir mi?

Teknoloji yoğun sektörlerde hayatî öneme sahip olan mühendisler başta olmak üzere, şirketlerin önemli çalışanları istihdam etmek için rekabet ettikleri bir piyasada, işgücü pazarını manipüle etmek üzere rakiplerle gizli veya açık anlaşmalar içerisine girmenin tartışmasız bir şekilde rekabet hukuku ihlali olduğu, belgeselde savunulan baskın görüş olarak öne çıkıyor.

Buna karşın, 1890’larda yazılan bir rekabet kanununun ölçüsüzce geniş yorumlanarak amacı dışında uygulandığını, işgücü pazarlarını korumak amacıyla rekabetçi parametrelere müdahale etmeyen teşebbüslerin cezalandırılmasının inovasyon güdüsünü ve imkânını azaltabileceğini, rekabet hukukunun amacının esas itibarı ile tüketici refahını korumak olduğunu, sosyal adalete hizmet etme amacının olmadığını savunan bir görüş de var.

Bununla birlikte, işçilerin serbest dolaşımının yaratıcılık ve inovatif zekanın öne çıktığı teknoloji sektörlerinde pazar için rekabeti artıracağı öne sürülüyor.

Belgeselde öne çıkan düşüncelerden birisi de dijital çağda rekabet hukuku kurallarının, yalnızca ürünün/hizmetin fiyatını korumaması gerektiği yönündeki düşünce. Buna göre, rekabet hukukunun amacı, basitçe fiyat temelli bir tüketici refahı olamaz. Ürünün kendisinden ziyade ürüne ulaşma sürecinin tüketici gözünde değer kazandığı dijital çağda, rekabet hukuku kurallarının, ürün ile tüketicinin buluşması sürecindeki her elementi korumayı hedeflemesi gerektiği savunuluyor. Bu nedenle; küçük işletmelerin, meslek gruplarının ve işçi ücretlerinin rekabet hukukunun temel konularından birisi olduğu düşünülüyor.

Araba hırsızlığı, ev soygunu, yan kesicilik gibi basit hırsızlık suçları ABD çapında 15,5 milyar dolar civarında zarara yol açarken, işçi ücretlerine yönelik ihlallerin yarattığı zarar yaklaşık 39,2 milyar dolar seviyelerindedir.

İşgücü pazarının yalnızca teknoloji şirketleri tarafından değil, daha küçük işletmelerin faaliyet gösterdiği sektörlerde de manipüle edilmeye çalışıldığı ortadadır. İşçinin dolaşımının engellenmesi üzerine anlaşmaların yapılabileceğinin düşünüldüğü dünyada mademki işçiler alım satıma konu bir emtia olarak değerlendirilmektedir, bu ticaretin gerçekleştiği piyasanın rekabetçi koşullarının korunmasının da rekabet hukukuna konu edilebileceği tartışılabilir.

Öte yandan, “adalet”, “hakkaniyet”, “sosyal adalet” gibi kavramların rekabet hukuku dünyasına aidiyeti de ciddi şekilde tartışılmaktadır. Piyasaların rekabetçi yapısının korunması hedefinin, sosyal adaleti sağlama amacıyla harmanlanması rekabet hukuku konusu olmaktan ziyade bir rekabet politikası sorunu olarak görülebilir. Ancak bu hedefe ulaşmada yalnızca rekabet politikalarının gözden geçirilmesi yeterli olacak mıdır? Rekabet hukukunun geleneksel araçları, dijital çağda ortaya çıkan yeni rekabet hukuku endişelerine ve değişen rekabet politikalarına ayak uydurabilecek midir? Rekabet otoritelerinin işlevi, yargısal bir işleve mi dönüştürülmelidir? Sosyal adaleti sağlamada doğru araç rekabet hukuku mudur?

Uçsuz bucaksız ve yepyeni bir rekabet hukuku evrenine giden yolda basit tartışmaların yer aldığı 28 dakikalık belgesele buradan ulaşılabilir. Projenin devamı olacak mı henüz belli değil. Bununla birlikte, devam sorusunun şöyle başlayacağını tahmin ediyoruz: Kurallar uygulansa bile…

Kişisel Verilen Korunması Mevzuatında Yapılan Son Değişiklikler

28 Nisan 2019 tarihinde yayınlanan Resmi Gazete ile i) “Veri Sorumluları Sicili Hakkında Yönetmelik”, ii) “Kişisel Verilerin Silinmesi, Yok Edilmesi Veya Anonim Hale Getirilmesi Hakkında Yönetmelik”[1] ve iii) “Aydınlatma Yükümlülüğünün Yerine Getirilmesinde Uyulacak Usul Ve Esaslar Hakkında Tebliğ”’de bazı değişiklikler yapılmıştır.

Mevzuat değişikliklerine ek olarak, yine aynı tarihte, Kişisel Verileri Koruma Kurumu (“Kurum”) resmi web sitesinde “Kişisel Veri İşleme Envanteri Hazırlama Rehberi” yayınlanmıştır. Yazımızda bu rehbere ilişkin olarak da hazırlanmış olan kısa bilgilendirmeyi bulabilirsiniz.                                                                                                                                                        

VERİ SORUMLULARI SİCİLİ (“SİCİL”) HAKKINDA YÖNETMELİK’TE YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER

– Yönetmeliğin tanımları düzenleyen ilgili maddesinde yapılan değişiklikler neticesinde irtibat kişisi ile kişisel veri işleme envanteri tanımına birtakım eklemeler yapılmış olup; bu eklemeler ile;

       (a) Mevzuattan doğan yükümlülükleri bakımından Kurum ile iletişimi sağlayacak olan irtibat kişisinin;

              (i) Türkiye’de yerleşik olan gerçek ve tüzel kişiler için veri sorumlusu;

              (ii) Türkiye’de yerleşik olmayan gerçek ve tüzel kişiler için ise veri sorumlusu temsilcisi tarafından Sicil’e kayıt esnasında bildirileceği;

         (b) Kişisel Veri İşleme Envanterinde;

(i) Kişisel verileri işleme faaliyetlerine, kişisel veri işleme amaçlarına, veri kategorisine, aktarılan alıcı grubuna, yabancı ülkelere aktarımı yapılan kişisel verilere ve veri güvenliğine ilişkin alınan tedbirlere ek olarak veri işleme faaliyetinin hukuki sebebine ve kişisel verilerin işlendikleri amaçlar için gerekli olan azami muhafaza etme süresine yer verilmesi gerektiği düzenlenmiştir.[2]

– Kişisel Veri İşleme Envanteri’nin Sicile kayıtla yükümlü veri sorumluları tarafından hazırlanması kanuni bir yükümlülük haline getirilmiştir.

– Sicil’de yer alan ve kamuya açıklanacak olan bilgiler kapsamından irtibat kişisine ilişkin bilgiler çıkarılmıştır.

– Sicil’de yer alan kayıt bilgilerinde meydana gelen değişikliklerin, değişikliğin meydana geldiği tarihten itibaren 7 (yedi) gün içerisinde Kurum’a bildirileceği düzenlenmiştir.

– Kişisel Verileri Koruma Kurulu’nun (“Kurul”) Sicil’e kayıt yükümlülüğüne istina getirirken değerlendireceği kriterlere Kurul’un daha önceki kararıyla da paralel olarak veri sorumlusunun yıllık çalışan sayısı ile yıllık mali bilanço toplamı bilgisi eklenmiştir.

AYDINLATMA YÜKÜMLÜLÜĞÜNÜN YERİNE GETİRİLMESİNDE UYULACAK USUL VE ESASLAR HAKKINDA TEBLİĞ’DE YAPILAN DEĞİŞİKLİK

– Veri sorumlusunun farklı birimlerinde farklı amaçlarla işlenen kişisel veriler bakımından, her bir birim için aydınlatma yükümlülüğünün ayrı ayrı yerine getirilmesi gerekliliğini düzenleyen ilgili madde yürürlükten kaldırılmıştır.

– Veri Kayıt Sistemi değişiklik öncesi “Tamamen veya kısmen otomatik olan ya da herhangi bir veri kayıt sisteminin parçası olmak kaydıyla otomatik olmayan yollarla işlenen kişisel verilerin bulunduğu her türlü ortam” olarak tanımlanırken, değişiklik ile birlikte “Kişisel verilerin belirli kriterlere göre yapılandırılarak işlendiği kayıt sistemi” olarak tanımlanmıştır.

KİŞİSEL VERİ İŞLEME ENVANTERİ HAZIRLAMA REHBERİ

Yayınlanan Rehber’de, Sicil’e kayıt yükümlülüğü olan veri sorumlularının;

– Kişisel verileri işleme faaliyetlerini,

– Kişisel veri işleme amaçlarını ve hukuki sebebi,

– Veri kategorisini,

– Kişisel verilerin aktarıldığı alıcı grubunu,

– Kişisel verilerin işlendikleri amaçlar için gerekli olan azami muhafaza etme süresini,

– Yabancı ülkelere aktarımı yapılan kişisel verileri,

– Veri güvenliğine ilişkin alınan idari ve teknik tedbirleri

içeren Kişisel Veri İşleme Envanteri hazırlamakla yükümlü olduğu ve Kişisel Veri İşleme Envanteri ile VERBİS’in birbirinden farklı kavramlar olduğu ancak Kişisel Veri İşleme Envanteri’nin VERBİS’e kayıt esnasında kaynak olarak kullanılacağı düzenlenmiştir.

SONUÇ

Kanun’a uyumluluk kapsamında mevzuatta meydana gelen değişiklikleri yakından takip etmenin ve bu değişiklikler ışığında, prosedürleriniz ve politikalarınızda gerekli güncellemeleri yapmanın siz veri sorumlusu şirketler için önemini vurgulamak isteriz


[1] Kişisel Verilerin Silinmesi, Yok Edilmesi Veya Anonim Hale Getirilmesi Hakkında Yönetmelik’te mevzuatın uygulanma esaslarını etkilemeyecek derecede şekli değişiklikler yapılmıştır.

[2] Kişisel Veri İşleme Envanteri tanımında yapılan bu değişiklik çerçevesinde; tüm mevzuatta yer alan bu tanım güncellenmiştir. 

Ekibimizden Bir Başarı Daha!

Kariyerine 2014 yılında Rekabet ve Regülasyon ekibimizde başlayan Dilara Yeşilyaprak kısa zamanda kariyer basamaklarını tırmanarak yaklaşık 32 yıldır hukuk hizmetleri pazarında araştırma ve sıralama hizmetleri sunan “The Legal 500”’ın Türkiye’deki rekabet hukuku uygulamasına yönelik 2018 yılı incelemesinde “yeni nesil hukukçu” (next generation lawyer) olarak yerini aldı.

Dilara Yeşilyaprak

Henüz 27 yaşında olan Dilara Yeşilyaprak, 150’den fazla hukuk alanında, yaklaşık 300.000 katılımcıdan alınan geri bildirimlerle ve hukuk bürolarının bildirimleriyle oluşturulan Legal 500 değerlendirmesinde bir ilke imza atarak Türkiye’de bugüne kadar “yeni nesil hukukçu” olarak tanınan en genç hukukçu unvanını kazandı.

Dilara halihazırda Singapur’da Dentons Rodyk & Davidson LLP bünyesinde geçici görevde bulunuyor ve Ağustos ayında ekibimize yepyeni deneyimleriyle geri dönecek. Her geçen gün kendini geliştiren ve ekibimizin gurur kaynağı Dilara’nın adını hukuk camiasında çokça duyacağız. Bizden söylemesi! 

Dijital platformlara yönelik rekabet politikasında popülizm ve sağduyu arayışı

Şahin Ardıyok, Emin Köksal

Dijital platformların ekonomik ve sosyal hayatta kapladığı alan büyüdükçe bir yandan daha önce tasavvur edemediğimiz hizmetlerin ortaya çıktığına, diğer yandan da çok boyutlu kaygıların belirdiğine şahit oluyoruz. Bu kaygılar rekabet politikası alanında hem yeni söylemleri hem de müdahaleleri beraberinde getiriyor. Bu söylem ve müdahaleler sadece Kuzey Amerika ya da Avrupa ülkelerinde değil, Hindistan’dan[1] Türkiye’ye kadar birçok gelişmekte olan ülkenin gündeminde önemli bir yer tutuyor. Zira her biri küresel dev haline gelen bu platformların gelişimi, kimi kesimlere kazanç sağlarken bazı kesimlerin de var olan kazançlarını azaltıyor. Öte yandan, bu platformlar tarafından toplanan kişisel verilerin bir taraftan tüketici refahını artırırken diğer taraftan mahremiyete zarar verecek şekilde veya politik çıkarlar için kullanılması ise kamuoyunda hassasiyeti arttırarak popülist politikalara zemin hazırlıyor.

Popülist söylemler

Popülist olarak nitelendirilebilecek önerilerden biri bu dev platformları bölmek, hatta parçalara ayırmak şeklinde söylemler olarak karşımıza çıkıyor. Bu görüşü bugünlerde açıkça dillendiren kişi, ABD’de Demokratların olası başkan adayı Senatör Elizabeth Warren[2]. Warren -her ne kadar bu açıklıkta belirtmese de- dev platformların bölünmeleriyle ölçeklerinin sınırlanacağını, mevcut ve potansiyel rakiplerin rekabet şansının artacağını ve bunun da arzu edilir bir rekabetçi piyasa düzenine işaret edeceğini dile getiriyor. Bu söylem, ilk bakışta oldukça hakkaniyetli bir yaklaşımı çağrıştırıyor olabilir. Ancak, bu tür bir müdahalenin hem hukuki hem de iktisadi temellerinin somut bir şekilde gerekçelendirilmesi gerekir diye düşünüyoruz. Daha açık bir ifadeyle, böylesi yapısal bir müdahalenin olmaması durumunda toplum refahının olumsuz etkileneceğinin somut iktisadi verilerle ortaya koyulması; hukuk kurallarının ve buna ilişkin içtihadın bu müdahaleye izin veriyor olması gerekir.

Geçmişten gelen ses: Verizon v. Trinko kararı

Bir şirketin büyük ve güçlü olmasının bu şirkete karşı doğrudan müdahaleleri meşru kıldığını söylemek çok da doğru olmaz. Özellikle yapısal piyasa aksaklıklarının bulunduğu elektrik, telekom gibi altyapı endüstrileri dışında böyle bir müdahalenin uygulanabilirliği oldukça tartışmalıdır. Bu konuda telekomünikasyon hukuku ile ilgili görüşlerde sıklıkla atıf yaptığımız Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin örnek niteliğindeki Verizon v. Trinko kararını hatırlatmak yerinde olacaktır. Yüksek Mahkeme, kararında bu durumu şu şekilde ortaya koymuştur[3]:

Tekel gücüne sahip olunması ve bunun doğal sonucu olan tekelci fiyatlar uygulanması sadece Yasa’ya uygun olmakla kalmamakta, aynı zamanda serbest piyasa sisteminin de önemli bir unsurunu teşkil etmektedir. En azından kısa bir süre için tekelci fiyatlama fırsatı, iş zekasını cezbeden unsurdur; ayrıca inovasyon ve iktisadi büyüme yaratacak risk almayı da teşvik eder.

Geçtiğimiz günlerde Amerikan rekabet otoritesi FTC’nin başkan yardımcısı Andrew Finch, dijital ekonomideki gelişmeleri değerlendirirken Verizon v. Trinko kararının yukarda aktarılan kısmına dikkat çekti[4]. Finch, bugün rekabet için birer tehdit olarak görülen Google, Facebook, Amazon vb. platformların, şimdi sahip oldukları üstünlüklerin inovasyon ve yatırım güdüsünden kaynaklandığını, rekabet otoritelerinin görevinin ise tüketici talebini karşılayacak bu üstünlükleri elde edilebilecek yarışın hızlandırılması olduğunu söyledi. Finch bu konudaki görüşünü, “geleceğin yenilikçilerinin neler yapabileceği bu güdüleri koruduğumuz sürece bizleri şaşırtacaktır” şeklinde dile getiriyor. Kısacası Finch, bir şirketin büyük ve güçlü olmasının onun hareketlerinin doğrudan kısıtlanmasını gerektirmediğini vurguluyor. Konumu itibariyle Finch’in görüşlerinin bir anlamda FTC’nin söz konusu meselelere bakış açısını yansıttığını söylemek mümkün.

Benzer bir politika anlayışına sahip kurum yine Amerika kıtasından, Kanada rekabet otoritesi olarak karşımıza çıkıyor. Kanada rekabet otoritesinin geçen yıl yayınladığı rapor[5], şirketlerin sadece güçlü konumda bulunmaları ve/veya büyük veri sahibi olmaları sebebiyle doğrudan müdahaleler ile karşılaşmamaları gerektiğini açık bir biçimde ortaya koyuyor. Dahası, rekabet politikasının temel amacının herhangi bir ticari başarıyı -hâkim durum yaratması ve yoğunlaşmayı arttırması durumunda dahi- cezalandırmaması gerektiğinin altını çiziyor. Aksi bir politikanın yenilik yaratma güdüsünün, etkinliği sağlamak için gerekli ölçek ve kapsam ekonomilerine ulaşmayı engelleyen sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekiyor.

Atlantik’in karşı yakası

Her otoritenin yukarda anlatıldığı şekliyle daha az müdahale yanlısı olmadığını da hatırlatmak gerekir. Zira Avrupa Komisyonu’nun yıllardır devam eden ve son dönemde rekor cezalar ile somutlaşan bu dev şirketler ile olan mücadelesini biliyoruz. Bu tutumun devam edip etmeyeceği konusunda ise geçtiğimiz haftalarda uzmanlarca Komisyon için hazırlanan bir rapor[6], merakları bir anlamda gidermiş durumda.

Dijital pazarlar konusunda pek çok konuya değinen bu raporda yer alan en önemli görüşlerden biri, hâkim durumdaki bir teşebbüsün rekabeti kısıtlayıcı hareketlerinin gözlenmesi durumunda yaratılan tüketici refah artışı açıkça ortaya konulamıyorsa tüketici zararının çok katı şekilde aranmasının gerekmediği belirtiliyor[7]. Bu bağlamda Komisyon’un raporda sunulan tavsiyeleri uygulaması durumunda görece sert tutumumun süreceğini söylemek mümkün. Avrupa’nın bu bakış açısına yönelik, yüreği iktisatla atan bizlerin değerlendirmesi ise kuşkularla dolu. Dışlayıcı uygulamaları etki bazlı değerlendirme ile ele alan ve daha sıkı bir birleşme & devralma politikası öngören bir yaklaşımın, Avrupa’da da çok sayıda yenilikçi şirket doğurabileceğine inanıyoruz.

Özetle

Dijital pazarlardaki rekabet politikasının önümüzdeki süreçte gerek yeni düzenlemeler gerekse yeni içtihatlar ile ilgi odağı olacağı kesin gibi görünüyor. Fakat, şunu unutmamak gerekir diye düşünüyoruz. Rekabet hukuku ve uygulamalarını da içeren rekabet politikasının her derde deva olmasını beklememek gerekir. Dijital pazarlara dair meselelerin çok boyutlu bazı sorunları barındırması sebebiyle vergi, kişisel veriler vb. alanlardaki düzenlemelerin de bu bileşenin bir parçası olması gerekir.


[1] Bkz. ÇINAR, G. (4 Nisan 2019). Hindistan’da doğrudan yabancı yatırımın kuralları değişiyor: Çevrimiçi platformların başı yine dertte! Rekabet Regülasyon. Erişim tarihi 25.04.2019,http://www.rekabetregulasyon.com/hindistanda-dogrudan-yabanci-yatirimin-kurallari-degisiyor-amazonun-basi-yine-dertte/.

[2] HERNDON, A. S. (8 March 2019). Elizabeth Warren Proposes Breaking Up Tech Giants Like Amazon and Facebook. The New York Times. Erişim tarihi 25.04.2019, https://www.nytimes.com/2019/03/08/us/politics/elizabeth-warren-amazon.html

[3] Verizon Communications, Inc. v. Law Offices of Curtis V. Trinko, 540 US 398 (2004). Erişim tarihi 25.04.2019, https://supreme.justia.com/cases/federal/us/540/02-682/

[4] McDONNEL, C. (26 March 2019). US DOJ view of digital platforms guided by Trinko. Global Competition Review.  Erişim tarihi 25.04.2019, https://globalcompetitionreview.com/article/1189234/us-doj-view-of-digital-platforms-guided-by-trinko

[5] CBC (2018). Big data and innovation: key themes for competition policy in Canada. Erişim tarihi 25.04.2019,  https://www.competitionbureau.gc.ca/eic/site/cb-bc.nsf/vwapj/CB-Report-BigData-Eng.pdf/$file/CB-Report-BigData-Eng.pdf

[6] CRÉMER, J., DE MONTJOYE, Y. A., & SCHWEITZER, H. (2019). Competition Policy for the Digital Era. Erişim tarihi 25.04.2019,  http://ec.europa.eu/competition/publications/reports/kd0419345enn.pdf

[7] Bkz. SESLİ, E. ASLAN, R. (10 Nisan 2019). Ayna ayna söyle bana, var mı rekabet politikası dijital piyasalara? : Artık var! Rekabet Regülasyon. Erişim tarihi 25.04.2019, http://www.rekabetregulasyon.com/ayna-ayna-soyle-bana-var-mi-rekabet-politikasi-dijital-piyasalara-artik-var/

BTK’nın eSIM teknolojilerine yaklaşımı belli: Türkiye’de kullanılabilir ama yerli olmalı!

Artık hayatımızın önemli bir parçası haline gelen cep telefonlarından takip ettiğimiz üzere telefonlarda kullanılan SIM kartlarının boyutu zamanla küçüldü. Mini SIM, Mikro SIM, Nano SIM derken günümüzde artık cep telefonlarında, nano SIM girişi yuvasından çok daha küçük bir alana ihtiyaç duyan gömülü SIM (embedded SIM – eSIM) kart teknolojisine adım atıldı. Uzaktan programlanabilir SIM olarak da anılan eSIM kartları, hizmet paketi satın almak için mobil operatörün mağazasına girme zorunluluğunu ortadan kaldırdığı ve uluslararası dolaşım ücretlerini bertaraf ettiği için abonelere büyük faydalar sağlıyor. Şöyle ki, aboneler telefonlarında ilgili menüye girip operatörler tarafından oluşturulan QR kodunu taratarak yeni bir hizmet paketi satın alabiliyor. Benzer şekilde, yurtdışına çıktıklarında da bir mağazaya gitme gereksinimi duymadan yabancı operatörler tarafından sağlanan uygun tarifelerden birini çevrimiçi olarak telefonlarına yükleyerek kullanmaya başlayabiliyorlar. Bu özellikler aynı zamanda abonelerin bir operatörden diğerine geçmesini de kolaylaştırarak mobil operatörler arasındaki rekabeti canlı tutuyor.

“eSIM günlük hayatımıza etki eden pek çok cihazda bulunuyor.”

Sayısız nesnenin birbirine bağlanarak haberleşmesi ve bilgi paylaşması yoluyla akıllı bir ağın oluşmasını ifade eden nesnelerin interneti (Internet of Things – IOT) tam da bunu gösteriyor: eSIM teknolojisinin kullanımı aslında düşündüğümüzden daha da yaygın. Uzaktan programlanabilir SIM teknolojisi henüz Türkiye’de yaygın olarak kullanılmasa da akıllı saatler, trafik ışıkları, klimalar, arabalar ve daha pek çok nesnede gömülü SIM kart bulunuyor. Bu cihazlarda bulunan eSIM teknolojisi; telefona ihtiyaç duymadan akıllı saatlerle arama yapmamızı, klimayı cep telefonumuzla kontrol ederek oda ısısını ayarlamamızı, farklı bölgelerdeki trafik ışıklarından alınan bilgiler doğrultusunda trafiğin düzenlenmesini, kazaların önlenmesini ve arabayla seyir halindeyken acil bir durum meydana geldiğinde gerekli yardımı alabilmemizi sağlıyor. 

Nesnelerin interneti kavramının hayatımızdaki yeri ve önemi her gün daha fazla artarken söz konusu teknolojinin belirli kurallar çerçevesinde düzenlenmesi ihtiyacı da kaçınılmaz hale geliyor. Türkiye’de eSIM teknolojisinin kullanımını düzenleme görevi ve yetkisi ise Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na (BTK) ait. Dünyada uzaktan programlanabilir SIM teknolojilerin kullanımına yönelik gelişmeler devam ederken BTK da yakın tarihli kararıyla[1] Türkiye’de kullanılmak üzere imal edilen veya Türkiye’ye getirilen cihazların yerli mobil işletmeciler tarafından kontrol edilebilecek şekilde programlanabilir olmasına ve bu cihazlara yalnızca bu işletmecilerin profillerinin yüklenebilmesine karar verdi.

BTK bu kararıyla aynı zamanda eSIM teknolojisinin kullanılabilmesi için gerekli ekipman ve yazılımlar da dahil tüm yapı, sistem ve depolama birimlerinin, Türkiye’de yetkilendirilen işletmeciler tarafından veya tüm sorumluluk yine işletmeciye ait olmak üzere alt yükleniciler tarafından Türkiye’de tesis edilmesi zorunluluğunu getirdi. Buna göre işletmeciler bu teknolojinin kullanılmasıyla elde edilen tüm verinin Türkiye sınırları içerisinde tutulmasından da sorumlu olacak. Söz konusu altyapının ise 29 Şubat 2020 tarihine kadar BTK tarafından belirlenecek yerlerde kurulması ve sistemin bileşenleri için yerli malı belgesi alınması gerekiyor. BTK kararı ile son olarak, söz konusu cihazların uluslararası dolaşım marifeti ile veri hizmeti alması – pek çoğumuzun bildiği üzere IMEI kayıt süresi olan – 120 gün ile sınırlandırılıyor.

“Yeni düzenleme en çok da halihazırda daralma yaşanan otomotiv sektörünü etkiliyor.”

eSIM’lerin en yaygın kullanıldığı alanlardan biri ise otomobiller. Günümüzde pek çok otomobilde, seyir halinde bir kaza yaşanması, aracın yoldan çıkması ve benzeri durumlarda otomatik olarak 112 Acil Çağrı Servisi’ni arama imkânı sunan gömülü SIM teknolojisi bulunuyor. Hatta eCall (Emergency Call) olarak adlandırılan bu hizmet, Avrupa Parlamentosu’nun ilgili düzenlemeyi kabul etmesi ile Avrupa’da ve Türkiye’de zorunlu hale geldi. Buna göre, 31 Mart 2018 tarihinden itibaren üretilen ve Türkiye’de ilk kez tip onayı[2] alacak olan otomobillerde bu hayat kurtarıcı sistemin yer alması zorunlu hale geldi. Dünyaca ünlü otomobil üreticileri tarafından imal edilen bu yeni otomobillere ise global SIM kartı entegre edildi. eSIM teknolojisinin kullanılmasında korumacı bir politika izleyen BTK ise bu dönemde aldığı kararıyla[3] Avrupa’da “hayat kurtarıcı teknoloji” olarak anılan eCall sistemlerinde yerli SIM kartı kullanılması zorunluluğu getirdi. Buna göre bu hizmeti verecek olan sunucuların (server) da Türkiye’de yerleşik olması zorunlu tutuldu.

“Aramızda kalsın: Türkiye’ye bir süredir üretilen yeni modellerin hiçbiri gel(e)miyor.”

BTK’nın söz konusu kararından bu yana, 1 Nisan 2018 tarihinden itibaren üretilip ilk kez tip onayı alınan yeni araba modellerinin hiçbiri Türkiye’ye gelmedi. Hâlihazırda Türkiye’de satılmakta olan otomobiller ise bu tarihten önce üretilen ve stokta bulunan eski araçlar. Çünkü BTK’nın kararını takiben eCall sisteminin Türkiye’de piyasaya arz edilen araçlarda kullanılması için araca yerli SIM kart entegre edilmesi yetmiyor. Dünyaca ünlü yabancı otomobil üreticilerinin Türkiye’de ortak sunucular kurması da şart, bu da yüksek miktarda bir yatırım gerektiriyor.

Hal böyleyken BTK’nın bu ay yayınladığı kararıyla işletmecilere ve otomobil üreticilerine gerekli altyapının kurulması için 2 yıllık bir süre verilmiş oldu. Ancak, Türkiye otomobil pazarında önemli bir küçülmenin yaşandığı bu dönemde otomobil üreticilerinin Türkiye’de bu yatırımı yapmak isteyip istemeyeceği belirsiz. Bir süredir Türkiye’ye yeni modellerin gelmiyor olması ise iyiye işaret değil. eCall hizmetini de içeren yeni araba modellerinin Türkiye’de kullanılabilir hale getirilebilmesi için gözler BTK ile bir süredir bu konuya ilişkin çözüm arayışında olan Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı üzerinde.


[1] Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu’nun 12.02.2019 tarih ve 2019/DK-TED/053 no’lu kararı.

[2] Tip onayı, T.C. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından yayınlanan tekerlekli araçlar ile bu araçlarda kullanılan bazı aksamların, Yönetmelikler (Direktifler) ve Teknik Düzenlemelere (Regülasyonlar) göre uygunluğunun onaylanmasını ifade etmektedir. Bakanlık adına deney ve kontrolleri yapmak üzere Türk Standartları Enstitüsü (TSE) Teknik Servis olarak atanmıştır.

[3] Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu’nun 22.01.2018 tarih ve 2018/DK-YED/27 no’lu kararı.