Krizi Fırsata Çevirmek: COVID-19 Sonrasında CO2 Emisyonları ve Mobilite Alanında Temiz Enerjiye Dönüş!

Hepinizin bildiği gibi son aylarda hayatımızı şekillendiren kuvvetli bir etken var: COVID-19! Yer kürenin her köşesinden insanın hayatını her anlamda etkileyen salgın, dünya toplumlarını hem bireysel hem de kolektif bir testten geçiriyor. Bir yandan sınırları kapanan ve küreselleşme rüzgârından hiç olmadığı kadar uzaklaşan dünya düzeni; diğer yandan da uzun zaman sonra ilk defa yeknesak biçimde bir araya geliyor ve gerçek anlamda tek bir ortak paydada buluşuyor.

Bu anlamda teknolojinin getirdiklerinden de istifade eden dünya, fiziksel olarak yerelleştikçe sanal olarak küreselleşiyor ve bir yandan zayıflayan bağlar diğer yandan da hiç olmadığı kadar kuvvetleniyor. İşte tüm bu yaşananlar neticesinde dilimize pelesenk olan “yeni normal” tabiri de esasında insanoğlunun bu yeni koşullara adaptasyon çabasını ifade ediyor. Oyunun kartları yeniden dağıtılırken, bir yandan krizi yönetmeye çalışan insanlar diğer yandan kriz sonrası için doğru sonuçları çıkarmanın gayretine giriyor.

Elbette, nüfusu altı milyarı aşan dünya toplumlarını topyekûn etkileyen bu denli büyük hadiselere her gün rastlamıyoruz. Fakat bir yandan hadisenin boyutunu düşünürken, diğer yandan da kendimize şu soruyu sormadan edemiyoruz; “karşılaştığımız tek küresel tehdit COVID-19 mu?”.

Bir başka deyişle, günlük hayatımızı doğrudan etkilediği ve sonuçlarını kısa vadede gösterebildiği için bir anda dünya gündemine oturan bu salgın gibi tehlikeli olan; fakat sonuçlarını uzun vadede gösterdiği ve günlük hayatımızı doğrudan etkilemediği için istikrarlı biçimde göz ardı edilen başka sorunlarımız yok muydu?

Odanın içerisindeki fili henüz görmemiş olanlarınız için hemen belirtelim, iklim krizinden ve küresel ısınmadan bahsediyoruz. Fakat bu konudan, tam da şu vakit (!) bahsetmemizin özel bir anlamı var. Zira salgının insanlara getirdiği tüm acı tecrübelerin yanı sıra; yaşananlardan çıkartılabilecek birtakım emprik derslerin de olduğunu görüyoruz.

Özellikle, hepimizin bir ötekimiz için evlerinde gayreti neticesinde azalan hareketlilik CO2 salınım oranlarında da muazzam bir değişmeye sebep oluyor. Yapılan çalışmalar, İkinci Dünya Harbinden beri en düşük emisyon oranlarına ulaştığımızı gösterirken, raporlar bunun bile küresel tehditleri ortadan kaldırmaya yeterli olmadığını belirtiyor[1].

Birleşmiş Milletler Dünya Meteoroloji Örgütü’nden (WMO) Lars Peter Riishojgaard, tüm bu yaşananları bir bilim deneyi gibi görerek; “Herşeyi bir anda kapatırsak ne olur?” sorusuna cevap arayabileceğimizi belirtiyor. 2018 Pekin Olimpiyatlarını örnek gösteren Riishojgaard, hava kirliliğinin bu şekilde “kapatılabileceğini” belirtirken, değişimin geçici olabileceğinden bahisle henüz zafer ilan etmememizi öğütlüyor[2].

İsveç’in Lund Üniversitesinden çevre bilimci Kimberly Nicholas da ulaşım ve mobilite’nin toplam emisyonda %23 civarı bir payı olduğunu vurgulayarak, hareketlilikteki azalmanın tarihi dönüşümdeki temel sebeplerden olduğunu belirtiyor[3]. Popülasyonun yüksek olduğu bölgeler daha çarpıcı düşüşler gösterirken, emisyonların %50 oranında azaldığı New York bu durumun önemli bir örneğini oluşturuyor.

NASA’nın uydu destekli OMI (Ozon Gözetim Cihazı – Ozon Monitoring Instrument) verilerine geldiğimizde ise tablodaki değişim daha da netleşiyor. Kuzey Amerika’nın nitrojen dioksit salınımında ortalama %30 oranında bir düşüş tespit edilirken; 2015-2019 yıllarının Mart ayı ortalamaları ile 2020 yılının Mart ayını karşılaştırarak elde edilen sonuçlar, Washington’dan Boston’a kadar uzanan I-95 koridorunda önemli bir gelişme olduğunu gösteriyor[4].

NO2 kodu ile ifade edilen nitrojen dioksit kirliliğinin temel nedenlerinden birinin fosil yakıtla çalışan araçların egzoz gazları olduğunu belirten NASA, emisyon oranlarındaki keskin değişimin insan aktivitesindeki azalmadan kaynaklandığını değerlendiriyor[5]. Salgın öncesi yüksek hava kirliliğine sahip diğer ülkelerde de benzer sonuçlar tespit eden NASA; Pakistan’ın Lahore bölgesinde %45 oranında – Hindistan’ın Delhi bölgesinde ise %55 oranında azalma olduğunu raporluyor[6].

Tüm bu verilerin bizlere gösterdiği tek bir sonuç varsa o da iklim krizinde değişimin mümkün olduğudur. Burada elbette gezegeni kurtarmak için herkesi evlerine kapatmaktan bahsetmiyoruz. Fakat kısa sürede elde edilen muazzam sonuçlar, mobilite alanında temiz enerjiye dönüşümün önemini kavramamız için yadsınamaz bir örnek sunuyor. Dolayısıyla, bu ivmeyi kaybetmemek ve yeni normale geçtiğimiz günlerde dönüşümü sistemli şekilde devam ettirmek hepimiz için önemli bir çıkarım olarak kendini gösteriyor.

Bu bağlamda, temiz enerjinin geleceğine inanan hukukçular olarak bizler de bir süredir bu alandaki çalışmalarımıza hız vermiş ve faaliyetlerimizi sizlere yine bu mecradan takdim etmiştik. Bu alandaki en güncel çalışmamız ise “Electric and Hybrid Cars” dergisindeki köşemizde yayımlandı. Elektrikli ve hibrid araçların gelişimini hukuk perspektifinden incelediğimiz yazımızda, uluslararası mukayeseli sistemlerin getirdiği en başarılı teşvik ve regülasyonları mercek altına alıyoruz.

Electric and Hybrid Cars dergisinde kaleme alacağımız pek çok köşe yazısından ilki olma özelliği de taşıyan “Elektrikli Araçlar ve Regülasyon: Avrupa’dan Başarılı Örneklere Hukuki Bir Bakış” başlıklı yazımıza, buradan ulaşabilirsiniz. TEHAD’ın uzun yıllardır alanında tek yayın olarak çıkarttığı derginin tamamını ise Turkcell Dergilik uygulamasından edinebilirsiniz.


[1] http:/www.rfi.fr/en/international/20200403-covid-19-biggest-drop-in-co2-emissions-since-wwii-but-little-impact-on-climate-change 

[2] http:/www.rfi.fr/en/international/20200403-covid-19-biggest-drop-in-co2-emissions-since-wwii-but-little-impact-on-climate-change 

[3] https://www.bbc.com/future/article/20200326-covid-19-the-impact-of-coronavirus-on-the-environment

[4] https://www.nasa.gov/feature/goddard/2020/drop-in-air-pollution-over-northeast

[5] https://svs.gsfc.nasa.gov/4810

[6] https://airquality.gsfc.nasa.gov/

Aşı Regülasyonunda Uluslararası Çerçeve: COVID-19 Aşısını Beklerken FDA ve WHO Kurallarını Hesaba Katmayı Unutmayın!

Çeşitli bireysel hassasiyetler ve inançlar sebebiyle bağışıklama (immunisation) çalışmalarında istenen seviyede yaygın uygulanamasa da aşılama faaliyetleri, günümüzde hastalıkların önlenmesi bakımından birincil yöntem olarak görülmekte ve kamu sağlığı önlemleri bakımından en düşük maliyetle en güçlü korumayı sağlamaktadır . En basit şekliyle aşılar, bağışıklık sistemini uyararak hastalığa karşı koruma sağlayan biyolojik ürünler olarak tanımlanmaktadır . Aşılamadaki temel hedef, kişinin hastalığa sebebiyet veren etkenle karşılaştığında vücudunun etkeni tanıyarak hızlı bir şekilde bağışıklık oluşturması ve bu sırada hastalığa yakalanmamasıdır. Temel olarak (i) canlı zayıflatılmış aşılar ve (ii) inaktive aşılar olarak iki gruba ayrılabilen aşıların kendi içlerinde de birçok alt grubu bulunmaktadır .

Aşılanmanın kamu sağlığı açısından faydaları konusunda halkın bilinçlendirilmesi adına tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de küçük yaşlardan itibaren hem çocuklar hem de yetişkinlere yönelik kamu sağlığı ve aşı eğitimleri verilmektedir. Kitle iletişim araçlarının da kamu sağlığı politikası aracı olarak kullanıldığı dikkate alındığında şu ana kadarki anlatımlarımızın aşina geldiği tahmin edilebilir. Bununla birlikte, son zamanlarda tüm dünyanın topyekün mücadele içerisine girdiği COVID-19 salgınına karşı ivedilikle aşı üretilmesi yönündeki yüksek beklenti, bir aşının keşfinden üretimine geçen sürede ne gibi regülasyonlara ve kurallara tabi olduğuna yönelik aşina olmadığımız bir sahaya girişimizi tetiklemiştir.

Esas itibarı ile aşılar da ilaç ve diğer biyolojik ürünlerdekine benzer şekilde birçok lisans ve üretim prosedürüne tabidir. Bununla birlikte aşıların etkinlik düzeyinin ilaçlarla karşılaştırıldığında çok daha yüksek olması aşılar için daha farklı regülasyonların söz konusu olmasına sebebiyet vermektedir.

Bir aşının geliştirilmesi uzun yılları alabilir . Zira laboratuvar koşullarındaki bilimsel araştırmalarla başlayan süreç, belirli etik kurallar ve prosedürler ile yürütülen klinik çalışmalarla devam eder. Aşının etkinliğinin kanıtlanması sonrası üretim aşamasına geçilebilir. Bununla birlikte, üretim ve ithalatın tabi olduğu lisanslama süreçleri de söz konusu olabilir.

Örneğin, Türkiye’de ithal edilen aşılar T.C. Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunun (“TİTCK”) yürüttüğü ruhsatlandırma sürecine tabidir.
Tüm araştırmaların ve ruhsatlandırma süreçlerinin tamamlanmasını müteakip aşının olası yan etkilerini takip edilebilmesi için “aşı sonrası istenmeyen etkiler”e yönelik önceden belirlenmiş prosedürler izlenmektedir.

En nihayetinde bir aşının kamuya uygulanabilmesi bakımından en önemli ölçüt olan “aşı etkinliği” aşının topluma uygulanmasıyla toplumda mücadele edilen belirli bir bulaşıcı hastalığın yüzde kaç azalacağını hesaplanmasıyla bulunabilmektedir. Genel olarak topluma önerilecek aşıların %90 gibi yüksek oranlarda etkinlik sağlaması beklenmektedir.

Kısacası bir aşının keşfinden, üretimine ve topluma uygulanmaya başlamasına geçen süreci düzenleyen bir dizi kural bulunmaktadır. Her ne kadar bu kuralların ulusal düzeyde ülkeden ülkeye belirli oranda farklılık arz edebileceği söylenebilecekse de uluslararası kabul gören belirli düzenlemelerin tüm dünyada esas alınarak uygulandığı görülmektedir.

Türkiye’de kullanılan tüm aşılar Dünya Sağlık Örgütü, Avrupa İlaç Kurumu (European Medicines Agency “EMA”) ve ABD Gıda ve İlaç Kurumu’nun (The U.S. Food and Drug Adminisration “FDA”) kurallarına uygun olarak ruhsatlandırılmış aşılardır . Bu kapsamda üretim süreçleri bakımından Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilen ve onaylanan İyi Üretim Uygulamaları (Good Manufacturing Practices) tüm dünyada kabul edilen kurallar getirirken aşı geliştirme çalışmalarına ilişkin temel prensipler bakımından ise FDA usul ve kurallarının dünyada genel olarak takip edildiğini görüyoruz. COVID-19 ile mücadelede tartışılan aşı ne zaman geliştirilecek ve toplumlar aşıya ne zaman kavuşabilecek gibi sorulara yönelik değerlendirmelere regülasyon bakımından ışık tutabileceği düşüncesiyle bu kuralların genel olarak ne gibi düzenlemeler olduğunu aşağıda sizin için derledik:

FDA Aşı Güvenliği Kuralları

Aşı güvenliğine ilişkin öncü kurallar getirdiği kabul edilen FDA’nın özellikle lisanslama/ruhsatlandırma öncesi aşamalara ilişkin düzenlemeleri hemen hemen tüm dünyada kabul edilmekte ve ulusal düzenlemelere temel alınmaktadır. FDA’nın lisanslama öncesi kuralları (prelicensure) esas itibarı ile bir aşının ABD’de uygulanmasında önce geçmesi gereken test aşamalarını ifade etmektedir. Bu kapsamda bir aşı FDA tarafından onaylanmadan önce klinik araştırmaların ve tüm bilimsel çalışmaların FDA tarafından yetkilendirilmiş bilim adamları ve doktorlar tarafından en ince ayrıntısına kadar incelenmesi ve aşının güvenliği ile etkililiğinin yetkili heyet tarafından teyit edilmesi gerekmektedir. İlaveten, aşının lisanslama sonrası üretileceği tesislerin Dünya Sağlık Örgütü’nün İyi Üretim Uygulamaları’na uygunluk teşkil edip etmediği de FDA tarafından denetlenmektedir.

FDA kurallarına göre aşı geliştirme çalışmaları ilk olarak laboratuvar koşullarında yapılan bilimsel araştırmalar ve testlerle başlamaktadır. Laboratuvar koşullarında yapılan testler sonucu bir aşının bağışıklık yaratma potansiyeli olduğu görülürse hayvanlar üzerinde aşının test edilmesi aşamasına geçilmektedir. Hayvanlar üzerinde yapılan testler olumlu sonuç verir ve aşının insan üzerindeki bir test bakımından güvenli bir şekilde kullanılabileceğine ilişkin veriler alınabilirse gönüllü katılımcılar üzerinde aşının denenmesine ilişkin klinik test aşamasına geçilmektedir.

Gönüllü katılımcılar üzerinde yapılan klinik testler genel olarak üç aşamadan oluşmaktadır. İlk aşama (Phase I) 20 ila 100 arası sağlıklı katılımcı üzerinde yapılmakta ve “aşının güvenliği”ne odaklanmaktadır. İlk aşamanın önemli bir çıktısı hangi doz aralığının uygulanmasının güvenli olduğu sonucudur. Bu aşamada doz aralıklarına göre yan etki artışları da gözlemlenmektedir. Aşının etkili olup olmadığı ilk aşamanın aslî konusu değildir. Bununla birlikte, mümkün olduğu ölçüde aşının etkili olup olmadığı da gözlemlenmektedir.

İlk aşamada testleri sonlandırmayı gerektirecek ölçüde ve ciddiyette bir yan etkinin gözlemlenmemesi sonucunda ikinci aşamaya (Phase II) geçilmektedir. İkinci aşama birkaç yüz gönüllü katılımcının üzerinde aşının denenmesinden ibarettir. Bu aşamada genel olarak kısa dönemli yan etkiler gözlemlenmekte olup, aşı dozundaki değişime göre bağışıklık tepkisinin nasıl etkilendiği değerlendirilmektedir.

Klinik testlerin üçüncü aşaması (Phase III) ise “aşının etkililiği”ne yoğunlaşmaktadır. İkinci aşamadaki denek sayısından fazla olmak şartıyla genelde birkaç bin katılımcı üzerinde aşı denenmektedir. Bu aşamada farklı denek grupları oluşturulmakta ve aşının güvenliği denek gruplarının ortak özelliklerindeki farklılaşmaya göre test edilmektedir. Aşı etkinliği bakımından ise en önemli veri “placebo” ilaç olarak adlandırılan aslında deney konusu aşı olmayan bir ilacın belirli denek gruplara verilmesi ve deney konusu aşının verildiği grubun verdiği bağışıklık tepkisi ile placebo etkisinde olan grubun verdiği bağışıklık tepkisinin test edilmesi sonucu elde edilmektedir.

Klinik testlerin tüm aşamaları FDA’nın belirlediği plan doğrultusunda gerçekleştirilmekte ve FDA tarafından yetkilendirilen bilim heyetinin yakın gözetiminde yürütülmektedir. Bu kapsamda sıkı ve sürekli bir raporlama trafiği söz konusu olmaktadır.

Klinik testler ve bilimsel araştırmaların tüm sonuçları FDA’nın yetkili bilim heyeti tarafından değerlendirildikten sonra aşının lisanslanıp lisanslanamayacağına karar verilmektedir. Bu değerlendirmedeki temel ölçüt şudur; testleri tamamlanan aşının gözlemlenen faydaları, aşının önerileceği insan grubu üzerinde doğacak potansiyel sağlık risklerini bertaraf edebilecek düzeyde midir? Bu soruya yalnızca “evet, net fayda potansiyel risklerin üzerindedir” cevabı verilebildiği takdirde FDA tarafından bir aşıya lisans verilmekte ve aşının uygulanmasına izin verilmektedir.

Bununla birlikte, aşının uygulanmasına geçildikten sonra da aşının sonuçları yakın takibe alınmaktadır. Lisanslama sonrası (postlicensure) takip çalışmalarının iki temel sebebi bulunmaktadır: (i) Klinik deneyler, sık rastlanmayan yan etkilerin test edilebilmesi için yeterli büyüklükte bir denek grubunu içermeyebilir, (ii) klinik deneyler farklı denek grupları belirlenerek sürdürülse dahi bazı yan etkilerin söz konusu olabileceği denek gruplarını içermeme ihtimali bulunaktadır. Hamilelik, yaş grubu, kronik hastalıklar klinik testlerde dikkate alınan gruplar olsa da deneylerin her bir ihtimali ve farklılığı göz önüne alması mümkün değildir.

Lisanslama sonrası takip çalışmaları kapsamında klinik testlerde gözlemlenmeyen bir yan etkinin söz konusu olması halinde aşının etkililiği ve güvenliğine ilişkin lisanslamaya konu değerlendirme tekrar yapılmaktadır.

Lisanslama çalışmalarının bir ayağı da FDA tarafından üretim tesislerine ve faaliyetlerine yönelik yapılan incelemelerdir. Aşı üretimi “lot” denilen küçük gruplar halinde yapılmaktadır. Üretici, her bir lotun eşit derecede güvenli, saf ve etkili olmasını temin etmekle yükümlüdür. ABD’de üretilen aşı lotları FDA tarafından dolaşıma sokulmadığı müddetçe ticari dağıtıma konu edilememektedir.

Üretime ilişkin FDA tarafından yapılan değerlendirmeler daha önce de ifade ettiğimiz üzere Dünya Sağlık Örgütü’nün İyi Üretim Uygulamaları’na uyumluluk doğrultusunda yapılmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü İyi Üretim Uygulamaları

İyi Üretim Uygulamaları (Good Manufacturing Practices “GMP” veya güncel hali için “cGMP”) aşıların belirli kalite standartlarına uygun olarak üretilmesini ve aşılara ilişkin denetimde bu kalite standartlarının uygulanmasını temin etmeye yönelik kurulmuş bir sistemdir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen uygulamalar bütünü esas itibarı ile yalnızca aşı üretimi için değil, ilaç sektöründeki test aşamaları tamamlanmaksızın piyasaya sürülemeyen tüm ilaç ürünlerinin üretimi için getirilmiştir.

GMP, üretimde kullanılan ekipmanlardan ürün kullanımına ilişkin eğitime, etiketlemeden üretimde görev alacak olan personelin kişisel hijyenine üretim aşamasının tüm safhalarına yönelik kurallar öngörmektedir. GMP, ulusal otoriteler için doğrudan bağlayıcılık teşkil etmemekle birlikte Dünya Sağlık Örgütü’nün GMP’ye ilişkin yayınladığı ayrıntılı rehberler ulusal otoritelerin kendi iç denetim kurallarını nasıl dizayn etmeleri gerektiğine ışık tutmaktadır.

GMP, klinik testler veya bilimsel araştırmalarla önüne geçilmeyecek kalite kontrol hatalarını bertaraf etmeye yönelik tasarlanmıştır. Bu nedenle GMP’nin amacı bir aşının güvenli veya etkili olup olmadığına yönelik tıbbi açıdan denetleme mekanizmaları yaratmaktan ziyade şirketlerin üretim faaliyetlerini lisanslanan üründen beklenen faydayı sağlamaya uygun olarak şekillendirmesini temin etmeyi hedeflemektedir. Bu anlamda GMP, laboratuvar koşullarında test edilen ve lisanslanan ilaçların üretim bandında aynı kalitede ve güvenilirlikte çoğaltılmasını sağlamaktadır.

Oldukça ayrıntılı kurallar içeren GMP rehberleri Dünya Sağlık Örgütü’nün resmi internet sitesinde yayınlanmakta ve sürekli olarak güncellenmektedir. Bu rehberlere rağmen açıkta kalan konulara ilişkin olarak Dünya Sağlık Örgütü’nün ülke temsilcisiyle veya bölge ofisiyle öncelikli olarak iletişime geçilmesi, halen sorun çözülemiyorsa Cenevre’de bulunan merkeze başvurulması tavsiye edilmektedir.

Rekabet Kurumu dahil tüm rekabet otoritelerinden çağrı: Covid-19 salgını süresince tedbiri elinizden bırakmayın, rakiplerle “sosyal mesafeyi” korumaya dikkat edin!


Covid-19 ile mücadelede hem şirketlerin hem de devlet kuruluşlarının ve düzenleyici otoritelerin risk yönetimini daha dikkatli bir şekilde ele alması, şirketlerin ise paniğe kapılıp tedbiri elinden bırakmaması gerekiyor. Bu kapsamda özellikle de, fırsattan istifade edip tüketicileri ve piyasaları olumsuz etkileyen davranışlara başvuranlara yönelik uyanık olunması şart.

Covid-19 salgınının Dünya Sağlık Örgütü tarafından “pandemi” olarak sınıflandırılmasının ardından tüm dünyada farklı seviyelerde alarm durumuna geçildi. Bu kapsamda geliştirilen kamu politikalarının ve bu politikaların ürünü olarak ortaya konan önlemlerin yanı sıra çalışma hayatından sosyal hayata pek çok farklı sosyo-ekonomik tedbir alınmaya başlandı. Bu dönemde, birçok kamu kuruluşu bir yandan salgınla mücadeleye katkıda bulunurken, diğer yandan özel sektör paydaşlarının önleyici tedbirlere uyumlu hareket etmelerini desteklemek suretiyle iktisadi hayatın devamlılığını temin etmeye çalışıyorlar.

Söz konusu tedbirleri alan kuruluşlar arasında rekabet otoriteleri de yer alıyor. Çoğu ülkede salgının “peak” noktasına ulaşarak salgın eğrisinin düzleşmesi beklenirken pek çok rekabet otoritesi çalışma usulünü değiştirse de rekabet kurallarını hatırlatmayı da unutmuyor!

Öncelikle, son birkaç haftaki gelişmelere baktığımızda pek çok rekabet otoritesinin işleri evden takip etmeye başladığını, dönüşümlü çalışma usulüne geçtiğini veya yeni bir düzene geçene kadar kapıya kilit vurduğunu görüyoruz…

Meksika ve Çin rekabet otoritelerinin duyurularına göre otorite nezdinde yüz yüze görüşmeler yasaklanıyor. Yunan rekabet otoritesi ise çalışma saatlerini kısalttığını duyurdu. Diğer taraftan, AB Komisyonu’nun yanı sıra Birleşik Krallık, Polonya, Avusturya, Almanya, Tayvan gibi bazı ülkelerdeki otoriteler evden çalışma modeline geçtiklerini çoktan ilan ettiler.

Türkiye’de Rekabet Kurumu çalışma koşullarını henüz değiştirmedi ancak dün yayınlanan COVID-19 Kapsamında Kamu Çalışanlarına Yönelik İlave Tedbirler ile İlgili Cumhurbaşkanlığı Genelgesi kapsamında tüm kamu kurumu ve kuruluşu çalışanlarının uzaktan veya dönüşümlü çalışmaya geçebilmesi için gereken yetkilerin idari otoritelere tanındığını belirtmek gerekiyor. Bu kapsamda, aranan tek şart, söz konusu kurum ve kuruluşlarda ihtiyacı karşılayacak asgari sayıda personelin hazır bulundurulması. Söz konusu şart haricinde çalışma biçimine dair usul ve esasların her bir kurum tarafından belirlenmesi öngörülüyor.

Rekabet Kurumu’nun söz konusu genelgenin benimsenmesine dair bir resmi açıklaması henüz bulunmuyor. Bu kapsamda, Kurum’un son çıkan genelge sonrası çalışma koşulunda herhangi bir değişikliğe gidip gitmeyeceği, nasıl düzenlemeler yapacağı şimdilik merak konusu.

Bununla beraber, Kurum’un bugüne kadar aktif çalışmalarına devam ettiği ve her türlü dilekçe ve başvuru için kayıt işlemlerini sürdürdüğü gözlemleniyor. Bu kapsamda, Kurum’un özellikle usule ilişkin konulara yönelik genel bir düzenleme yapmaktan ziyade her bir dosya özelinde çözüm arayışına gittiğini, teşebbüsleri zor duruma düşürmemek adına anlayışlı bir tutum sergilediğini görüyoruz.

Peki bu gelişmeler rekabet hukuku bakımından başvuruları ve incelemeleri nasıl etkiliyor?

Rekabet otoriteleri tarafından alınan tedbirler öncelikli olarak birleşme-devralma bildirimlerini ve incelemelerini etkiliyor. Çalışma ortamları eve taşınırken, özellikle birleşme-devralma işlemleri ağırlıklı başvurulara dair incelemeler bakımından dijital araçların kullanımı öne çıkıyor. Bununla birlikte, değişen gündem, geçiş süresinde biriken iş yükü vb. sebebiyle, bazı rekabet otoriteleri tarafından bildirime tabi işlem incelemelerinin askıya alınacağı açıklanıyor, bazı otoriteler ise inceleme süreçlerinde meydana gelebilecek yavaşlamalara dair uyarıda bulunuyor:

  • ABD’ye baktığımızda, FTC’nin ve DOJ’in 17 Mart itibariyle yalnızca elektronik Hart-Scott-Rodino (HSR) başvurularını kabul edeceğini duyurduğunu görüyoruz. Bu kapsamda, HSR başvuruları bakımından erken karar alma süresi talep edilemeyeceği belirtiliyor.
  • AB Komisyonu’nun ise dijital başvuruları kabul edeceğini duyurduğunu ancak bildirilen işlemler bakımından gecikmeler olabileceğini belirterek birleşme-devralma işlem taraflarının başvurularını ötelemelerini rica etiğini görüyoruz.
  • Diğer ülkelerden kısa gelişmeler ise şu şekilde:
    • 16 Mart’tan itibaren dijital başvuru sistemine geçişi araştıran Avusturya rekabet otoritesi 23 Mart itibariyle söz konusu sistemin birleşme-devralma bildirimleri için kullanılabileceğini duyurdu.
    • Filipin rekabet otoritesi, 14 Nisan’a kadar herhangi bir başvuru almayacağını, mevcut başvuruların değerlendirilmesini ise askıya aldığını duyurdu.
    • Finlandiya rekabet otoritesi bu dönemde bildirimlere ara verilmesini rica ediyor.
    • Kapılarını kapatan Belçika rekabet otoritesi de mevcut incelemelerine devam edeceklerini belirterek acil olmayan birleşme devralma işlemlerinin bildirilmemesini talep ediyor.
    • Danimarka rekabet otoritesi de bildirim incelemelerini öteleyen otoriteler arasında yer alıyor.
    • Çin rekabet otoritesi dijital başvuru yollarının açıldığını belirterek, basit işlemler bakımından hızlı karar alınabilmesi için ellerinden geleni yapacaklarını ancak bildirimlere yönelik incelemelerin birkaç aylık süreyi geçilebileceğini belirtiyor.

Dünyadaki gelişmelere baktığımızda bu dönemde birleşme-devralma işlemlerinin hacminde düşüş beklenmemesi elde değil! Bununla beraber, Rekabet Kurumu’nun tüm dilekçe sunumları ve yazılı başvurular için e-Devlet üzerinden işlettiği Rekabet Kurumu Başvuru Portalı söz konusu bildirimlerin Kurum incelemesi ayağında şirket yöneticilerinin yüreğine su serpecek nitelikte…

Uygulamada zaman zaman çeşitli bağlantı ve dosya yükleme sorunları ile karşılaşılsa da portaldaki teknik sorunlar çözülerek, çevrimiçi dosya işlemelerinin yapılması mümkün kılınabilir.

Bu kapsamda, teşebbüslerin çalışma düzenlerinde meydana gelen değişiklikler dolayısıyla Rekabet Kurulu tarafından tanınan sürelere uymakta güçlük çekebileceği, dosyaya giriş ve sözlü savunma toplantılarına katılım gibi fiziki mevcudiyeti gerektiren birtakım uygulamaların teşebbüs ve teşebbüs temsilcileri nezdinde endişe yaratabileceği gibi hususlar göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu portalın işleyişi en azından birleşme-devralma bildirimleri bakımından kurtarıcı olabilir.

Covid-19 mücadelesinde dikkat çeken en önemli konulardan biri rekabetçi endişe yaratan davranışların nasıl ele alınacağı…

Süregelen uygulamalara baktığımızda, tıbbi maske, dezenfektan, kolonya, alkol gibi ürünler bakımından artan fiyatların ve söz konusu ürünlere dair bağlama uygulamalarının inceleme altında olduğunu görüyoruz. Zira bu uygulamalar, hakim durumun kötüye kullanılması, fiyat birlikteliği ve pazar paylaşımı gibi rekabeti kısıtlayıcı uygulamalara dayalı endişeleri de beraberinde getiriyor. Şirketler, söz konusu fiyat artışlarını, bu fiyat artışlarına sebebiyet veren davranışlarını, günlük hayatta karşılaşılmayan ancak talebin hızla artış gösterdiği olağanüstü hal koşullarındaki arz-talep dengesine dayandırılarak açıklayabileceklerini düşünse de pek çok ülkenin rekabet otoritesi aynı fikirde değil. Bu doğrultuda, dünya çapındaki farklı rekabet otoritelerinin konuyla ilgili tutumlarına ve ilk açıklamalarına ilişkin olarak, küresel çapta faaliyet gösteren hukuk bürosu Dentons ile işbirliği içerisinde toparladığımız bilgileri yol gösterici olması adına sizler için aşağıda derledik:

  • Çin rekabet otoritesi, (online) piyasa fiyatının 6 katına tıbbi maske satışı yapan bir mağazaya 434.530 Amerikan Doları tutarında ceza kesmesiyle öne çıkan düzenleyicilerden biri. Bu noktada, söz konusu otoritenin fiyat incelemelerini tıbbi maskenin yanı sıra salgınla mücadele kapsamında önemli görülen tüm tıbbi ürünlerin yan ürünleri ve ham maddeleri de içerecek şekilde genişlettiği görülüyor. Öyle ki, Çin’de 24 Şubat itibariyle tıbbi maske fiyatlarında artışa giden 4.500 civarında teşebbüs ile diğer önemli ürünlerin fiyatında artışa giden 11.000 civarında teşebbüse yönelik “aşırı fiyat uygulaması” incelemesi yürütülüyor.
  • Güney Kore rekabet otoritesi, ilaç şirketlerinin ve tüketici ürünleri satan bazı şirketlerin tıbbi maske ile başkaca ürünleri bağlayarak satıp satmadıklarını anlamak adına pek çok baskın ve yerinde inceleme gerçekleştiriyor. Bununla beraber, ülkede artan stoklama davranışlarına karşı idari para cezalarının yanı sıra hapis cezası uygulamasının benimsenmesi de dikkat çekiyor.
  • İtalya rekabet otoritesi ise e-ticaret platformları üzerinden olağan dışı fiyat artışı ve yanıltıcı bilgilendirme yoluyla gerçekleştirilen satışları soruşturduğunu duyurdu[1].
  • Birleşik Krallık[2] ve Fransa rekabet otoriteleri ise, her türlü hukuka aykırı sömürücü davranışın cezalandırılacağını, gerektiği takdirde belirli ürünlere ilişkin fiyat regülasyonu yapılması için harekete geçileceğini açıklayan otoriteler arasında. Özellikle tıbbi kullanım amaçlı maskeler ve el dezenfektanlarında gözlenen fiyat artışlarının İtalya ile birlikte, Birleşik Krallık ve Fransa’da da rekabet otoritelerinin radarına girdiği gözlemleniyor. Öyle ki, Birleşik Krallık’ta farklı sektörlerdeki incelemeleri daha yakından incelemek adına COVID-19 taskforce adlı bir çalışma grubu oluşturulmuş durumca.
  • ABD’de ise salgının ilk günlerinde, DOJ tarafından yapılan bir açıklamada[3] kamu sağlığına yönelik tıbbi maske, tanı-teşhis ürünleri gibi kamu sağlığı ürünlerinin üretimi, dağıtımı ve arzına yönelik de olsa rekabeti kısıtlayıcı anlaşmaların hukuka aykırılık çerçevesinde incelenmeye devam edileceği, bunun salgınla mücadele kapsamında önemli bir tutum olduğu açıklandı. Fiyat anlaşmalarının yanı sıra, kamu sağlığı ürünlerinin satışına ilişkin bölge ve müşteri paylaşımlarına yönelik anlaşmaların da yakından takip edileceğinin ifade edildiği açıklamada, kamu sağlığı ürünlerinin satışı ile ilgili her türlü ihalenin de İhale Usulsüzlükleri ile Mücadele Birimi tarafından dikkatle izleneceği belirtiliyor. Bununla yanı sıra, salgının yüksek seyrettiği Washington, California ve New York eyaletlerinde yapılan duyurularda fahiş fiyatlamaların rekabet incelemelerini de beraberinde getireceği yer alıyor.
  • Japonya rekabet otoritesi de özellikle tıbbi maskelere yönelik bağlama uygulamalarından dolayı endişeli ve söz konusu davranışlara dair teşebbüsleri uyarıyor.
  • Polonya rekabet otoritesi ise, toptan seviyesindeki teşebbüslerin hastane ve diğer ilgili tıp merkezleri ile yapılan sözleşmeleri feshederek yüksek fiyatlar üzerinden bu sözleşmeleri yenileme taleplerini inceleme altına almış durumda. Öte yandan otorite, Polonya’daki en büyük iki e-ticaret platformu üzerinden kişisel koruyucu ekipmanlara ve hijyen ürünlerine dair satışların yasaklanmasını talep etti. Bununla beraber, Polonya hükümeti geçtiğimiz haftasonundan bu yana salgın ile mücadele kapsamında Krizle Mücadele Kalkanı (Anti-Crisis Shield) düzenlemeleri oluşturmak için kolları sıvadı. Bu kapsamda, temel ihtiyaç ürünleri, sağlık ve korunma ürünleri bakımından ilgili bakanlıklara azami fiyat belirleme, fiyat-kar marjı belirleme yetkisi verilmesi, bu düzenlemelere uymayanlara idari para cezası uygulanması gündemde. Buna ek olarak, söz konusu öneriler faizsiz tüketici kredilerinin masrafları bakımından azami seviyenin belirlenmesini de kapsıyor.

Tüm bu gelişmelere bakıldığında özellikle Covid-19 salgını ile mücadele kapsamında ilgili görülen ürünlere ve bu ürünlerin fiyatlarına ilişkin rekabet hukuku hassasiyetlerinin tüm dünyada arttığını ve rekabet otoritelerinin bu olağanüstü dönemde rekabet hukuku ihlallerine karşı belirli tutumlar geliştirmeye çalıştığını gözlemliyoruz. Tüm dünyadan örnekleri sıraladığımız yukarıdaki rekabet hukuku sorunlarının Türkiye’de çıkma potansiyeli de oldukça yüksek!

Rekabet Kurumunun da bu durumu vurgulayarak dün yaptığı bir duyuru ile Covid-19 salgını ile bağlantılı ortaya çıkan ve çıkabilecek davranışlar bakımından hatırlatma yaptığını görüyoruz. Kurum, dün akşam (23 Mart -Pazartesi)) yayınladığı basın duyurusu ile küresel COVID-19 salgınının yaşandığı bugünlerde, yaş meyve ve sebze piyasası başta olmak üzere ülkemiz gıda piyasasında fırsatçı bir yaklaşımla fahiş fiyat artışları yapıldığı gözlenmektedir” diyerek “söz konusu fiyat artışlarını ve bu artışa katkı sağlayan tüm aktörleri yakından takip (ettiğini)” belirtiyor ve üreticiden aracıya, taşımacıdan nihai satıcıya özellikle gıda sektöründeki her türlü aktörü uyarıyor!

Diğer otoritelerin aksine Kurum’un Türkiye’de de fiyat artışı gösteren tıbbi maske, yüksek alkollü el dezenfektanı ve kolonya sağlayıcıları bakımından bir aksiyon almadığı gözlemleniyor. Bunun sebebi, konuya Rekabet Kurumu’ndan önce Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın el atmış olması olabilir. Zira geçtiğimiz haftalarda, tıbbi maske, el dezenfektanı ve kolonya fiyatlarındaki olağan dışı artış ve piyasadaki arzın bir anda azalması durumlarının Tüketici Kanunu ve Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği kapsamında aldatıcı ticari uygulamalar olarak değerlendirildiği Bakanlık tarafından ifade edilmişti. Bu yönden Gümrük ve Ticaret Bakanlığı tarafından soruşturmalar başlatılmış, Reklam Kurulu cezalar için olağanüstü toplanma kararı almış, Türk Ceza Kanunu kapsamında suç duyurularında bulunulmuş, Tüketicinin Korunması ve Piyasa Gözetimi Genel Müdürlüğü koordinasyonunda Ticaret İl Müdürlükleri ekiplerince tıbbi maske ve diğer sağlık hizmetleri ve gıda ürünlerine yönelik eş zamanlı denetimler başlatılmıştı… Aynı zamanda, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği de haksız ticari uygulamalara yönelik harekete geçmiş ve bünyesinde bulunan oda ve borsaya yazı göndererek haksız fiyat artışında bulunan üyeleri hakkında disiplin işlemi başlatılacağını duyurmuştu. Ancak hemen belirtmek gerekiyor ki, diğer merciler tarafından alınan tedbirlerin varlığı Rekabet Kurumunun aksiyon almayacağı anlamına gelmiyor!

Görüleceği üzere, hem Türkiye’deki idari otoriteler hem de dünyadaki önde gelen rekabet otoriteleri Covid-19 salgını sebebiyle ortaya çıkan mağduriyet ve ihtiyaçları fırsat bilip fahiş fiyat ve stokçuluk uygulamaları ile hukuka aykırı yollardan ticari kazanç elde etmeye çalışanlara karşı mücadele başlatmış durumda. Bu doğrultuda, rekabet otoriteleri tarafından da açıkça ortaya konduğu üzere, salgın ve salgınla mücadele kapsamında alınan önleyici tedbirler hiçbir şekilde rekabet hukuku kurallarının uygulamasını askıya almıyor. Aksine, bu konuda bir alarm durumuna geçildiği de görülüyor.

Bununla birlikte özellikle market ve medikal başta olmak üzere bazı sektörlerde arz devamlılığının sağlanabilmesi ve nakliye sorunlarının çözülebilmesi için teşebbüslerce ortak hareket edilmesi ihtiyacı belirtiliyor. Üretim faaliyetleri ile iştirak eden şirketler hariç birçok şirketin uzaktan çalışma veya dönüşümlü çalışma gibi geçici çalışma düzenlerine geçmesi de verilen hizmetlerde önemli yavaşlamalara sebebiyet verebiliyor.

Peki mevcut koşullar altında rekabet hukuku uygulamasında bir istisna öngörülebilir mi?

Türk rekabet hukukunda olduğu gibi mehaz Avrupa Birliği rekabet hukukunda da “kamu yararı” tek başına bir hukuka uygunluk sebebi ve/veya rekabet hukuku kurallarının uygulanması bakımından bir istisna teşkil etmiyor. Zira “kamu yararı” gözetilerek hükümetler tarafından alınabilecek bir takım istisnai örnekler esas itibarı ile bir rekabet hukuku uygulaması konusundan ziyade rekabet politikası konusu teşkil ediyor. Bu bağlamda, hükümet tarafından alınacak böyle bir önlem hukuken mümkün olsa bile, istisnai nitelikte bir önleme güvenilerek iş hayatına devam edilmesi riskli… Bunun yerine gerek AB gerekse de Türk rekabet hukuku bakımından bireysel muafiyet mekanizmalarının işletilmesi gündeme gelebilecek araçlardan biri olarak görülüyor. Ancak söz konusu muafiyet incelemeleri salgın karşısında etkinsiz kalabilir. Bu kapsamda, rekabet otoriteleri tarafından yapılan açıklamaların önem kazandığı gözleniyor:

  • Örneğin; Birleşik Krallık’ta hükümetin istisnai nitelikte kamu politikalarının uygulanabilmesi adına rekabet hukuku kurallarının daha esnek bir şekilde uygulanmasına yönelik talimat yayınlama yetkisi bulunuyor. Bugüne kadar bu yetki, üçü savunma sanayiine yönelik olmakla birlikte yalnızca dört kere kullanılmış görünüyor. Örneğin, 2012 yılındaki yakıt krizi ile mücadele kapsamında hükümet, yayınladığı bir karar ile yakıt sağlayıcılarının kendi aralarında işbirliği yapıp, bilgi paylaşmak suretiyle dağılım etkinliğini sağlamalarına izin vermiş. Bu dönemde yakıt sektöründe yapılan rakipler arası işbirlikleri, rekabet hukuku ihlali olarak nitelendirilmemiş. Şimdi ise benzer bir esnekliğin süpermarketler bakımından benimsendiği dikkat çekiyor. Bu kapsamda, Birleşik Krallık rekabet otoritesinin tüketiciler korunduğu takdirde, stok vs. bilgileri paylaşması, çalışma saatlerinin ayarlanması, depo kullanımı, taşımacılık gibi konularda işbirliğinde bulunulması gibi davranışlara izin vereceği açıklanıyor.
  • Öte yandan, Yunan rekabet otoritesi ise azami yeniden satış fiyatının belirlenmesi veya dikey arz sözleşmeleri ve dağıtım anlaşmaları bakımından tavsiye satış fiyatlarından doğan endişelere yönelik harekete geçmeyeceğini teyit ediyor.
  • Norveç Ticaret, Endüstri ve Balıkçılık Bakanlığı da havayolları hizmetlerinin devamlılığının sağlanabilmesi adına SAS ve Norwegian havayollarının 3 ay süreyle kendi aralarında işbirliği yapabileceklerini, bu sürede ilgili teşebbüslere rekabet hukuku kurallarının uygulanmayacağını, böylelikle tüketicilerin gerekli mal ve hizmetlere sorunsuz bir şekilde erişebilmesi sağlanabileceğini açıklamış durumda[4].
  • Bununla beraber, Avrupa’da piyasaların süreçten olumsuz etkilenmelerinin önüne geçebilmek ve özellikle sağlayıcı konumunda bulunan teşebbüslerin ticari faaliyetlerini kriz döneminde sürdürülebilir kılmaları adına devlet yardımları rejimin işletilmesi gündeme gelmiş ve belirli miktara kadarki yardımlar için kolaylaştırıcı usuller tespit edilmiş durumda.

Dönemimizin en zorlu zamanında elbette kamu sağlığı, tüketici faydası, inovasyon gibi konuların desteklenmesi önemli. Ancak bu noktada fırsatçılara yer vermemek, sosyo-ekonomik açıdan daha büyük sorunların önünü açmamak adına rekabet otoritelerine önemli bir görev düşüyor. Pek çok rekabet otoritesinin gardını düşürmediği göz önüne alındığında, şirketlerin panikle tedbiri bırakmadan rekabet kurallarına uygun bir şekilde hareket etmesi önem kazanıyor. Bu kapsamda, birkaç kilit noktayı hatırlatmak faydalı olabilir:

  1. Fiyat değişimlerine dikkat!: Bu dönemde ortaya çıkan olağanüstü koşullar sebebiyle gerçek anlamda iktisadi temele dayandırılamayan ve bir piyasadaki teşebbüslerin çoğu tarafından uygulamaya sokulan paralel fiyat değişimlerinin rekabet hukukunun radarında kalmaya devam ettiğini dikkate almak gerekiyor. İlaveten, hakim durumun kötüye kullanılması olarak değerlendirilebilecek olan aşırı fiyat, yıkıcı fiyat gibi rakipleri dışlayıcı veya sömürücü davranışlara karşı da tüm yetkili idari otoriteler gibi rekabet otoritelerinin de hassasiyet artırdığını göz önünde bulundurmak gerekiyor.  Bu kapsamda, dönemin dinamik yapısı da dikkate alınarak olası dar yada geniş pazar tanımlamaları kapsamında hakim durum endişesi taşıyabilecek teşebbüslerin yukarı ya da aşağı yönlü fiyat değişimlerine daha çok dikkat etmesi gerekiyor!
  2. Bağlama, paketleme uygulamaları gündemde: Arz-talep dengesinin özellikle bazı ürünler bakımından olağan dışı değişiklik gösterdiği günümüzde, hâkim durumun kötüye kullanılması kapsamında sıkıntılı değerlendirilen bağlama, paketleme uygulamaları bakımından dikkatli olmak gerekiyor. Bu noktada, mevcut koşullar altında hâkim durum değerlendirmesinin farklılık gösterebileceğinin, süregelen gelişmeler göz önüne alındığında ilgili pazar bakımından daha dar ya da geniş tanımlamalar yapılabileceğinin altını çizmekte fayda var!
  3. Rakip ile herhangi bir iletişime, işbirliğine doğrudan muafiyet yok: Dernek bünyesinde, rakip çalışanlarıyla doğrudan ya da sağlayıcı/müşteri vasıtasıyla gerçekleştirilen konuşmalar, mesajlaşmalar, video konferanslar salgın ile mücadele ile alakalı olsa, inovasyona dayalı olsa, stokların sağlanması ve fiyatların düşmesine yönelik olsa dahi sıkıntılı olabilir! Söz konusu pandeminin ne sorunlara yol açtığını, söz konusu sorunların nasıl üstesinden gelinebileceği, kurulabilecek olası işbirlikleri vb. konuları konuşmadan önce tekrar düşünmek ve söz konusu davranışların rekabet kurallarına uygunluğunu tartmak oldukça önemli – bu kapsamda rakiplerle de sosyal mesafeyi korumak önem kazanıyor!

[1] İtalya rekabet otoritesinin konuyla ilgili bir açıklamasına şu link üzerinden ulaşabilirsiniz: https://en.agcm.it/en/media/press-releases/2020/3/ICA-Coronavirus-the-Authority-intervenes-in-the-sale-of-sanitizing-products-and-masks

[2] Birleşik Krallık rekabet otoritesinin (“CMA”) konuyla ilgili açıklamasına şu link üzerinden ulaşabilirsiniz: “CMA statement on sales and pricing practices during Coronavirus outbreak” (March 5, 2020), available at: https://www.gov.uk/government/news/cma-statement-on-sales-and-pricing-practices-during-coronavirus-outbreak 

[3] U.S. Department of Justice – Press Release of March 9th, 2020: https://www.justice.gov/opa/pr/justice-department-cautions-business-community-against-violating-antitrust-laws-manufacturing

[4] Daha fazla bilgi için ilgili habere şu linkten ulaşabilirsiniz: https://news.bloomberglaw.com/mergers-and-antitrust/norway-temporarily-suspends-competition-regulation-for-airlines

Kartel Tarama Araçları ve Karteller ile Mücadele

Şahin Ardıyok & Emin Köksal

Doğası gereği gizli olan kartel anlaşmalarının, çoğu zaman şikâyet ya da kartelin tarafı olan firmaların pişmanlık başvurusu ile ortaya çıkartıldığını görüyoruz. Rekabet otoritelerinin sahip olduğu sınırlı kaynaklar sebebiyle, resen (kendiliğinden) inceleme başlatmaları ise nadiren gerçekleşiyor. Böylece mal ve hizmet piyasalarında keşfedilmemiş kartel yapılanmaları doğal ömürlerini sürdürerek toplumsal maliyet yaratmaya devam ediyor. Bu maliyetin azaltılması ve daha çok kartel anlaşmasının ortaya çıkartılması ise reaktif bir yaklaşımdan çok proaktif bir yaklaşımı gerektiriyor. İşte bu noktada, şikâyet ve pişmanlık başvurularını tetikleyecek, resen başlatılacak incelemeler için otoritelerin kaynak kullanımını etkinleştirecek bir yöntem olarak karşımıza kartel tarama araçları (cartel screening tools) çıkıyor.

Kartel tarama araçları, rekabet aksaklıklarına dair şüphelerin olduğu pazarlarda bu aksaklıkların varlığını tespit etmeyi amaçlayan tekniklerden oluşuyor. Rekabet Kurumu’nun yayınladığı terimler listesinde bu tekniklerle pazar yapısı, fiyat, maliyet, pazar payı, ihale teklifleri gibi bilgilerin istatistiksel yöntemlerle değerlendirilip verilerin teşebbüsler arası rekabet karşıtı bir anlaşmanın varlığına yönelik işaretler sunup sunmadığının araştırıldığı ifade ediliyor. Bu açıdan taramaya dayalı analizler, ilgili pazarın daha derinlemesine incelenmesine gerek olup olmadığına dair karar sürecine katkı yapan bir işlev görüyor.

Kartel tarama araçlarının proaktif bir yöntem olarak nitelendirilmesi rekabet otoritelerinin sadece resen harekete geçmesini kolaylaştırması açısından değil, yarattığı caydırıcılık etkisinden de ileri geliyor[1]. Kendi piyasaları için bu tür incelemeler yapılabileceğini gören firmaların kartel anlaşmalarına girişmekten vazgeçmesi, girişmiş olanların ise pişmanlık başvurusunda bulunmalarının tetiklenmesi söz konusu caydırıcılık etkisinin temelini oluşturuyor. Yani, kartel tarama araçlarının kullanımı bir yandan yeni kartel anlaşmalarının yapılmasında caydırıcı bir rol oynarken diğer yandan da var olan kartellerin çözülmesine katkı yapan etkin bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor.

Kartel tarama araçları nerelerde kullanılıyor?

Her pazarda kartel anlaşmalarının yapılması ve sürdürülmesi mümkün değildir. Bir kartel anlaşmasının tetiklenebilmesi için, pazara hâkim olabilecek sayı ve nitelikte firmanın işbirliği yapabilmesine zemin hazırlayan bir ortamın varlığı gerekir. Sürdürebilmesi için ise kartel üyelerinin belirli bir disiplini sağlaması ve anlaşmadan cayanları cezalandırılabilmesi lazımdır. Bu olgular, sanayi iktisadı ya da oyun teorisi kitaplarından öğrenilebileceği gibi, popüler kültürün bir parçası olan bazı dizilerde de gözlemlenebilir. Örneğin Netflix’in Narcos: Mexico dizisinin[2] ilk bölümlerinde kartelin kurulması için pazarı kapsayacak düzeyde katılımın sağlanmasına yönelik gayretler ve tüm sezon buyunca disiplinin sağlanmasına yönelik eylemler bu çerçevede düşünülebilir. Pragmatik açıdan öğreneceklerimizi alıp bu yasadışı ticareti bir yana bırakırsak, kartel tarama araçlarının yoğunlaşmanın yüksek, satılan ürünlerin homojen ve teşebbüsler arası koordinasyonun mümkün olabileceği pazarların tespit edilmesinde kullanıldığını görüyoruz. “Yapısal tarama” olarak adlandırılan bu yöntem, teşebbüslerin kartel anlaşmalarına meyilli olabilecekleri pazarların tespitinde kullanılıyor. Böylelikle bu pazarların daha yakında takip edilmesi amaçlanıyor.

Öte yandan, rekabet karşıtı davranışlardan şüphelenilen pazarlardaki teşebbüslerin faaliyetlerine yönelik “davranışsal tarama” adı verilen yöntem daha sık kullanılan bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Her pazarda bu türden bir incelemenin yapılması mümkün olmasa da şikâyet veya duyumlar ile harekete geçilerek ilgili pazardaki teşebbüslerin fiyatlama, üretim, yatırım vb. davranışları istatistiki yöntemler ile analiz edilerek daha derinlemesine bir inceleme yapılmasına gerek olup olmadığına karar veriliyor.

Bunlara ek olarak, kartel tarama araçları ihalelere yönelik kartel anlaşmalarının varlığının araştırılmasında da etkin bir araç olarak kullanılabiliyor. İhaleye giren teşebbüslerin sadece fiyat teklifleri değil, teklif verirken sundukları diğer bilgiler de analiz edilerek olası bir danışıklılığın izleri ortaya çıkarılabiliyor.

Peki, nasıl bir inceleme yapılıyor?

Özellikle davranışsal tarama çerçevesinde fiyat, üretim, pazar payları vb. değişkenlerin yönünün ve dağılımlarının incelenmesi, kartel tarama tekniklerinin temelini oluşturuyor. Örneğin, kartelin etkin olduğu dönemde fiyatların artmaya başlaması kartelin sonlandığı dönemlerde ise fiyatların düşmesi yönündeki varsayımdan[3] yola çıkarak, kartel dönemindeki fiyatlama dağılımının kartelin olmadığı dönemden farklı olduğuna yönelik hipotezler sınanıyor.

Varyans, standart sapma, ya da varyasyon katsayısı gibi istatistiki dağılım ölçütleri kullanılarak yapılan bu taramalarda sadece fiyatlama davranışları değil buna etki etmesi beklenen faktörler de göz önüne alınıyor[4]. Örneğin, fiyatın belirleyicilerinden biri olan maliyetlerin fiyatlama davranışı üzerindeki etkisine bakılarak bazı ipuçları elde edilebiliyor. Somutlaştırmak gerekirse, fiyatların hem yüksek hem de maliyetlere daha az duyarlı olduğu dönemlerde bir kartel anlaşmasının varlığından şüpheleniliyor.

Öte yandan, ihale tekliflerinde kartelin varlığına dair ipuçlarının ortaya çıkarılması ise daha ileri analizleri gerektirebiliyor. Rekabet içinde oldukları görünümünü vermek amacıyla firmaların izlediği bazı stratejiler de dikkate alınarak, rekabetçi olmayan (çok yüksek/düşük) teklifler dışarıda bırakılarak ya da düşük ve yüksek teklifler gruplanarak analizler yapılıyor.

Uygulamadan örnekler

Kartel tarama araçlarının tasarımının ve uygulamasının genelde kamu ihalelerine odaklandığını görüyoruz. Bunun temel sebebinin ihaleye dair teklif verilerine erişimin ve bir araya getirilmesinin kolay olmasından kaynaklandığı anlaşılıyor. Bunun yanında, özellikle kamu harcamalarının yüksek olduğu ülkelerde ihale kartellerinin ortaya çıkarılmasının yaratacağı faydanın da göz önüne alındığı görülüyor.

Bu kapsamda, İngiltere rekabet otoritesi CMA’nın (Competition and Markets Authority), kuruluşların (özel kuruluşlar dahil) ihalelerinde olası kartel davranışlarını tespit edebilmeleri için tasarladığı kartel tarama aracı gelişmiş bir yazılım olarak karşımıza çıkıyor[5]. CMA’nın resmi internet sayfasından indirilebilecek[6] bu yazılımla, kuruluşlar düzenledikleri ihaleler için teklif sunanların sergilediği eğilimleri, fiyat dağılımlarını, teklif dokümanlarının meta verisini analiz edip sahte teklifleri ve şüpheli durumları tespit edebiliyorlar. Verileri girilen her bir İhale bazında puanlama yapan bu yazılımla CMA, kuruluşların danışıklı ihaleleri tespit etmesine imkân sağlamakla birlikte kendilerine bu konuda başvuru yapılmasını da hedefliyor.

Rekabet otoritelerinin resen inceleme başlatabilmelerine yönelik tarama faaliyetleri için ise İsviçre rekabet otoritesi ComCo’nun (Swiss Competition Commission) yaptığı çalışma örnek gösterilebilir[7]. 2008 yılında yol yapımı ihalelerindeki danışıklılıkları tespit etmek amacıyla başlatılan kartel taraması sonucunda, 2013 yılında soruşturma açıldığını ve 2016 yılında tarama sonuçlarını doğrular şekilde kartel anlaşmasının ortaya çıkartıldığını görüyoruz. Kartel tarama faaliyeti kapsamında ilgili kamu kuruluşundan 282 ihaleye ilişkin alınan veriler temel istatistiki yöntemlerle analiz ediliyor. Kartel tarama araçları burada, şüpheli ihalelerin tespit edilerek resen soruşturma açılmasına zemin hazırlama işlevi görüyor.

Her iki uygulama esasında başta bahsettiğimiz kartellere yönelik proaktif bir yaklaşımın nasıl benimseneceği konusunda yol gösteriyor. CMA’nın uygulaması şikâyet ve pişmanlık başvurularını tetikleme işlevi görürken, ComCo’nun tarama faaliyeti ise resen başlatılacak incelemeler için otoritelerin elini güçlendiriyor.


[1] Bknz. OECD (2018). Summary of the Workshop on Cartel Screening in the Digital Era. Erişim tarihi 10.03.2020, https://one.oecd.org/document/DAF/COMP/M(2018)3/en/pdf.

[2] NETFLIX (2018). Narcos: Mexico. Erişim tarihi 10.03.2020, https://www.netflix.com/tr/title/80997085.

[3] Bknz. CONNOR, J. M. (2005). Collusion and price dispersion. Applied Economics Letters12(6), 335-338.

[4] Bknz. ABRANTES-METZ, R. M., FROEB, L. M., GEWEKE, J., & TAYLOR, C. T. (2006). A variance screen for collusion. International Journal of Industrial Organization24(3), 467-486.

[5] CMA (2017). Screening for Cartels: Tools for Procurers. Erişim tarihi 10.03.2020, https://www.gov.uk/government/publications/screening-for-cartels-tool-for-procurers/about-the-cartel-screening-tool .

[6] 2020 Şubat ayı itibariyle ilgili sayfa mevcut olmasına rağmen söz konusu yazılım siteden kaldırılmıştır.

[7] Bknz. IMHOF, D., KARAGÖK, Y., & RUTZ, S. (2018). Screening for Bid Rigging—Does It Work?. Journal of Competition Law & Economics14(2), 235-261.

“Seni daha iyi görebilmek için”: Optik piyasasındaki yoğunlaşmalar Avrupa Komisyonu’nun merceğinde

Avrupa Komisyonu, dünyanın en büyük optik tedarikçisi EssilorLuxottica’nın Avrupa’nın en büyük optik perakende zinciri GrandVision’ı devralma işlemini nihai incelemeye aldı. İşlemin nihai incelemeye alınmasının ardında optik ürünlerin toptan ve perakende satışı pazarına yönelik rekabet hukuku endişeleri yer alıyor.

EssilorLuxottica, Ray-Ban ve Oakley gibi tanınmış markaları ile Avrupa’nın ve dünyanın en büyük optik tedarikçisi konumunda. GrandVision ise Avrupa genelindeki büyük optik perakende zincirlerinin (GrandOptical, Pearle) sahibi konumunda ve bu yünden EssilorLuxottica ile dikey bir ilişki içerisinde. Bununla birlikte EssilorLuxottica’nın perakende seviyede faaliyetleri de mevcut ve bu yönde bazı bölgelerde taraflar rakip konumunda. EssilorLuxottica’nın GrandVision’ı devralması işlemi, 2019 yılının sonunda Avrupa Komisyonu’na bildirilmişti[1]. Bildirim üzerine ilk incelemelerini tamamlayan Avrupa Komisyonu, çeşitli rekabet hukuku endişeleriyle işlemi AB Birleşme Devralma Tüzüğü kapsamındanihai incelemeye (Phase II) aldı[2].

Devralma işleminin optik lenslerin ve gözlüklerin toptan satışı pazarını etkileyebileceğini, bununla birlikte perakende seviyede de rekabetçi endişelerin söz konusu olabileceği Avrupa Komisyonu tarafından değerlendiriyor. Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Margrethe Vestager, EssilorLuxottica’nın dünyadaki en büyük gözlük tedarikçisi olduğunu, GrandVision’ın ise Avrupa’nın en büyük optik perakende zincirlerine sahip olduğuna vurgu yaptıktan sonra rekabet hukuku endişelerini şu sözlerle ifade ediyor: “Tüketici, devralma işlemi sonrasında yerel optikçiyi ziyarete gittiğinde daha yüksek fiyatlar ve daha az seçenek ile mi karşılaşacak sorusunun cevabını ayrıntılı şekilde incelemeliyiz”.

Devralma işlemine yönelik rekabet hukuku endişeleri, optik ürünlerin perakende satışı piyasasına yönelik. Avrupa Komisyonu’nun işleme yönelik endişeleri ana hatlarıyla şu noktalarda birleşiyor:

  • EssilorLuxottica’nın lens ve gözlük piyasasındaki pazar gücünü kullanarak GrandVision’un rakiplerinin satın alma koşullarını kötüleştirmesi ihtimali,
  • EssilorLuxottica’nın GrandVision ile perakende seviyede rekabet ettiği bölgelerde rakip teşebbüsün devralınmasının pazarda olumsuz etkiler doğurması ihtimali,
  • İşlem sonrasında EssilorLuxottica’nın, toptan seviyedeki rakiplerinin GrandVision kanalıyla pazara erişimini engellemesi ihtimali.

Bu endişeler ekseninde Avrupa Komisyonu ayrıntılı bir inceleme yapacak ve işleme izin verilip verilmeyeceğine yönelik kararını verecek.

Daha önce neler olmuştu?

Avrupa Komisyonu optik piyasasını ilgilendiren yoğunlaşma işlemlerine yabancı değil. Essilor ile Luxottica’nın birleşerek EssilorLuxottica’yı oluşturmaları için planladıkları işlem de 2017 yılının sonunda Avrupa Komisyonunca nihai incelemeye alınmıştı. Nihai incelemeye Luxottica’nın Essilor ile ürünlerini bağlayarak pazar kapamaya yol açabileceği endişeleri damgasını vurmuştu. Ancak nihai inceleme neticesinde Avrupa Komisyonunca herhangi bir taahhüde gerek olmaksızın Essilor ile Luxottica’nın birleşmesine izin verilmişti.

Peki ya Türkiye? Ülkemizde optik piyasasının dünü, bugünü, yarını

Avrupa’da olduğu gibi Rekabet Kurulu da Ekim 2018 tarihli kararı ile Essilor ile Luxottica’nın birleşmesi işlemine izin vermişti. Bununla birlikte Avrupa’dan farklı olarak birleşme işleminin onaylanması taahhütlere tabi kılınmıştı. Taahhüt paketinde Essilor’un kontrolündeki Merve Optik’in elden çıkarılması yönünde bir yapısal taahhüt bulunduğu gibi[3]; ürünlerin bağlı satılmayacağı, alıcılara akdi (de jure) veya fiili (de facto) münhasırlık uygulanmayacağı gibi davranışsal taahhütler de yer almıştı. Taahhütlere neden olan rekabetçi endişelerin oluşmasında, yatay örtüşmeler önemli yere sahip olmakla birlikte konglomera etkisinin ve dikey entegrasyonun piyasa kapamaya yol açma ihtimalinin de yeri vardı.

EssilorLuxottica’nın GrandVision’ı devralma işlemi Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de izne tabi bir işlem olarak Ekim 2019’da Rekabet Kurumu’na bildirildi. Bahse konu işlem üzerinde yapılacak olan inceleme oldukça önemli, zira GrandVision’ın Türkiye iştiraki Atasun, Türkiye’nin en büyük zincir optik mağaza zincirine sahip. Her ne kadar yerel optikçilerin dâhil edildiği toplam mağaza sayısı hesaplamasında pazar payının %10’un altında kaldığı ifade edilse de ciro bazında Atasun’un pazarda önemli bir konuma sahip olduğu yorumları yapılıyor. Yerel optikçiler ile Atasun gibi zincir optik mağazaları arasındaki çekişme son dönemde dikkat çekiyor[4].

2018 yılında Essilor ile Luxottica’nın birleşmesi işleminde dikey entegrasyonun rekabet hukuku endişeleri arasında yer alması, mevcut işlem için toptan-perakende seviyesindeki entegrasyon nedeniyle rekabet hukuku endişelerinin doğmasına neden olabilir. Avrupa’da işlemin nihai incelemeye alınmasında etkili olan GrandVision’ın rakiplerinin alım koşullarının kötüleştirilmesi, yatay örtüşme bulunması, EssilorLuxottica’nın rakiplerine pazarın kapatılması endişeleri ile birlikte son dönemde optik piyasasındaki çekişme, işlemin Türkiye tarafı için dikkate alınacak konular arasında yer alıyor. Rekabet Kurulu’nun bu endişeleri ne derece dikkate alacağı, işleme izin verilip verilmeyeceği noktasında belirleyici olacak.


[1] M.9569 – EssilorLuxottica/GrandVision, European Commission

[2] Commission opens in-depth investigation into proposed acquisition of GrandVision by EssilorLuxottica, European Commission, 6 Şubat 2020, https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/ip_20_217 (Son erişim tarihi: 18.02.2020)

[3] Bu yapısal taahhüt kapsamında Merve Optik’in Essilor öncesindeki sahipleri Demirel Ailesi tarafından devralınmasına Rekabet Kurulu’nun 29.11.2019 tarihli ve 19-42/703-301 sayılı kararı ile izin verildi.

[4] Mahallenin optikçiler zincir markalara karşı!, Yasemin Salih, Dünya Gazetesi, 27 Aralık 2019, https://www.dunya.com/sektorler/mahallenin-optikcileri-zincir-markalara-karsi-haberi-459454 (Son erişim tarihi: 18.02.2020)

Dünyaya İhracat Yaparken Hollanda’dan İhraç Edilmeyin!

Hollanda Dış İşleri Bakanlığı ve Merkezi İthalat ve İhracat Ofisi (Central Office for Import and Export “CDIU”) tarafından şirketlere ihracatta kontrollerinde yol göstermek amacıyla İç Uyum Programı Kılavuzu (Internal Compliance Programme “ICP”) yayınlandı. ICP, stratejik öneme sahip ve yaptırımlara tabi olan malların ticaretini yapan şirketlerin ihracatta dikkat etmesi gereken hususların bir derlemesi niteliğinde. Ayrıca her geçen gün önemi artan teknoloji transferleri de kılavuzda yerini almış. Hollanda ihracat kontrol politikası esasında imzaladığı uluslararası anlaşmalar ve Avrupa Birliği mevzuatı kapsamında çıkarılmış olan “hassas” ürünlere ilişkin mevzuat ile şekilleniyor. Hassas ürünler ise genellikle askeri ya da çift kullanım (dual use) amacı olan ürünler olarak nitelendirilmekte.

Bu kapsamda, ICP’nin ihracat kontrol yasaları ile uyumluluğunun şirket içerisinde tespit edilmesi için hayati öneme sahip olduğu belirtiliyor. Elbette ICP uyarınca hazırlanacak kılavuzların şirketlerin ihtiyaçlarına ve faaliyet alanlarına göre özel olan hazırlanması gerekmektedir. Sizler de takdir edersiniz ki, askeri malzeme üreten bir savunma sanayii şirketinin göstermesi gereken özen kıyafet üreten bir tekstilcinin göstermesi gereken özenden çok yüksek olacaktır.

ICP Ne Getiriyor?

Öncelikle bir şirketin ihracat yasaklarına uymasının en efektif yolun üst yönetimden gelecek sınırlamalar ve uyarılar olduğunu belirtmekte fayda var. ICP de balık baştan kokar mantığı ile hazırlanmış ve şirketlerin C seviye diye adlandırdığımız üst yönetim kademesinin söz konusu kurallara en yüksek önemi vermesi gerektiği belirtmiş. Bu kapsamda, üst düzey yöneticiler tarafından şirketin düzenli olarak tüm çalışanlarına söz konusu kuralların ne kadar önemli olduğuna dair açıklamalar yapılmasının büyük önem arz ettiği belirtiliyor.

Elbette yapılacak açıklamaların hayata geçirilip geçirilmediğinin şirketin organizasyon şemasında yer alan bir departman tarafından daimi olarak gözetim altında tutulması gerekiyor. Aksi takdirde e-posta kutusunda doğrudan çöpe giden açıklamaların fiiliyatta şirketin faaliyetlerine hiçbir etkisi olmayacaktır. Bu kapsamda, şirketlerin büyüklüğüne bağlı olarak çıkar çatışmalarını da önleyecek şekilde ihracat kontrolünden sorumlu kişilerin açıkça belirlenmesi gerekmektedir. Örneğin, satıştan sorumlu bir kişinin yaptığı satışların uyumluluğunu kontrol etmesi abesle iştigal edecektir. Bu sebeple olabildiğince bağımsız ve şirketin menfaatlerini gözetecek bir kişinin bu görevi yürütmesi gerekmektedir ve aynı zamanda bu kişinin kontrolleri gerçekleştirmek için yeterli bilgiye erişiminin olması gerekmektedir. Bu kapsamda, bu görevi üstlenecek kişinin en azından aşağıda yer alan görevleri layıkıyla yerine getirebilecek bilgi ve deneyime sahip olması gerekmektedir:

  • ICP ile uyum sağlamak ve gerektiğinde ICP’yi revize etmek,
  • [SA1] 
  • Mevzuatı ve ilgili otoritelerin yaklaşımlarını takip etmek,
  • Şirketin satışlarını belirlemek, sınıflandırmak, incelemek ve onaylamak,
  • Şirket içerisinde ihracat kontrolüne ilişkin farkındalık yaratmak ve gerekli kontrolleri gerçekleştirmek,
  • Düzenli olarak şirket içerisinde denetim yapacak kişileri belirlemek,
  • Çalışanlara eğitim vermek.

Bu kapsamda yeterli kaynağa sahip olan şirketlerin her departman özelinde bahse konu görevleri gerçekleştirecek bir kişi ataması riski en aza indirecektir. Ayrıca ICP kapsamında sorumlu kılınacak kişilerin; isimlerinin, görevlerinin ve iletişim bilgilerinin açıkça belirlenmesi de olmazsa olmazlar arasında sayılıyor.

Tahmin edeceğiniz üzere, ihracat kontrolleri kapsamında şirketin ürettiği ya da dağıtımını yaptığı ürünlerin kimlere satıldığını ve söz konusu satışların “yasak” satışlar olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde tek bir satış yüzünden şirketin tüm faaliyetlerini sekteye uğratabilecek yaptırımlar şirketin kapsını çalabilir. ICP ise şirketlerin yaptığı her satış için uygulaması gereken bir yol haritası ortaya koymaktadır. Bu kapsamda, şirketlerin aşağıdaki hususlara azami özeni göstermesi ortaya çıkabilecek birçok riski bertaraf edecektir:

  • Yaptırım uygulanan ve hassas ülkelerin belirlenmesi ve düzenli olarak revize edilmesi,
  • Ürünlerin son olarak gideceği ülkenin net olarak belirlenmesi,
  • Nükleer ürünler söz konusu olması durumunda ihracat yapılan ülkenin nükleer silahsızlanma anlaşması imzalamış olması,
  • Şifreli ya da gizli ürünler olması durumunda ihracat yapılacak ülkenin insan hakları ihlalleri gerçekleştirmemesi,
  • Satın almayı gerçekleştiren şirketin kim olduğu,
  • Son kullanıcının başka bir devlet olup olmadığı,
  • Satış yapılan şirketin ana şirketinin yaptırıma tabi olmaması,
  • Kamuya açık kaynaklarda son kullanıcıya ilişkin yeterince bilgi olması,
  • Son kullanıcının fiziksel bir adresinin olması (adresler posta kutusundan ibaret olmamalı),
  • Alıcının faaliyetlerinin şeffaf olması,
  • Alıcının ya da son kullanıcının çalışanları ile kişisel bir temas olması,
  • Alıcının nakit ya da makul olmayan bir miktarı ödemeye gönüllü olması,
  • Teslimat şartlarının açık olması,
  • Alıcının son kullanıcıya ilişkin doğru ve eksiksiz beyanname imzalaması,
  • Satışın dağıtıcı üzerinden gerçekleştirilmesi durumunda son kullanıcının belirlenmesi,
  • Ürünün askeri kullanım amacı olması ve söz konusu hususlar hakkında belirsizlik olması durumunda lisans alınması,
  • Teslimat öncesinde gerekli izinlerin ve hukuki yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğinin kontrol edilmesi için sistem kurulması,
  • Çalışanlara eğitim verilmesi ve şirket tarafından hazırlanacak kılavuzda çalışanların nasıl eğitildiğinin ve hangi bilgi düzeyinde olduğunun belirtilmesi,
  • Yılda en az bir kez şirketin denetimden geçirilmesi,
  • İhracatına ilişkin tüm belgelerin en az 7 yıl şirket bünyesinden tutulması.

Elbette yukarıda belirtilen hususların birçoğu mallara ilişkin ihracat kontrolleri için geçerli olacaktır. Fakat günümüzde teknoloji transferi bazı durumlarda çok daha fazla önem teşkil ediyor. Bu kapsamda ICP, teknoloji transferleri için denetimin daha da sıkı olması gerektiğini belirtiyor. Nitekim ihracat kontrolüne bağlı teknolojilerin Hollanda dışına gitmesi durumunda söz konusu aktarım grup şirketleri arasında olsa bile ilgili otoritelerden lisans alınması gerekmektedir. Dolayısı ile söz konusu teknolojilerin uzaktan erişime açık olması durumunda, güvenli kaynaklarda depolanması, anti-virüs yazılımları kullanılması, şifrelenmesi ve erişimin sadece belirli kullanıcılara açılması gerekmektedir.

Son olarak belirtmek gerekir ki herhangi ürünü ya da teknolojiyi insan hakları ihlali olan ya da siber güvenliğe sahip olmayan bir ülkeye göndermek şirketler için birçok problemleri de beraberinde getirecektir. Aynı şekilde idam cezaları ya da işkence için kullanılma ihtimali olan ürünler için de ihracat kontrol mekanizmalarının kurulmasında fayda bulunuyor.

Daha fazla bilgi için ise tüm bu hususları ve detayları içeren Hollanda Dış İşleri Bakanlığı’nın hazırladığı kılavuza buradan ulaşabilirsiniz.


Vertical Block Exemption Regulation system update. Remind Later or Install now?

The European Commission (Commission) is now evaluating whether Regulation 330/2010 (better known as the Vertical Block Exemption Regulation or VBER) and its accompanying guidelines (Vertical Guidelines) are still fit for purpose, particularly in today’s digital age.

Art. 101(1) of the Treaty on the Functioning of the European Union (Treaty) prohibits agreements between undertakings that restrict competition unless they contribute to improving the production or distribution of goods or services or to promoting technical or economic progress, while allowing consumers a fair share of the resulting benefits, in accordance with Art. 101(3) of the Treaty. The prohibition of Art. 101(1) of the Treaty covers amongst others agreements – vertical agreements, i.e. the agreements entered into between two or more undertakings operating at different levels of the production or distribution chain, and relating to the conditions under which the parties may purchase, sell or resell certain goods or services.

The VBER provides a legal safe harbor and exempts the agreements between undertakings operating at different levels of the commercial chain from the general EU competition rules and allows suppliers to restrict a distributor’s active sales to a specific territory or customer group. The VBER and the Vertical Guidelines is an instrument of great importance in the European Union and its Member States which helps companies to self-assess the compatibility of their vertical arrangements with EU competition law.

The first VBER was adopted by the Commission in 1999. In 2010 it was replaced by the currently applicable Regulation which will expire on 31 May 2022. Taking into consideration the new market developments since 2010, in particular the significant growth of e-commerce and the rise of new market players such as online platforms, which essentially affect the distribution and pricing strategies of manufacturers and retailers and also led to an intense debate regarding what contractual restraints in an online world are acceptable, the current VBER does not cover the questions emerging from these digital developments.

The purpose of the ongoing evaluation is to gather evidence whether the Regulation is still effective, efficient, relevant and is in line with EU law, as it is also a great opportunity to clarify some grey areas in the current VBER and Vertical Guidelines. Upon the conclusion of the evaluation, the Commission will decide whether it should let the VBER lapse, prolong its duration or revise it, together with the accompanying guidelines.

It is anticipated that the evaluation process will at least provide the clarifications and further guidance on such issues as the combination of franchising with exclusive distribution, the circumstances in which recommended resale prices amount to resale price maintenance (e.g. practices prohibiting discounts applied by retailers, or practices compelling retailers to apply a price within a specific range defined by the supplier), the definitions of “active sales” and “passive sales”, the legal qualification and assessment of retail most favored nation clause, the distinction between independent traders and agents acting on behalf of a supplier. Guidance on these matters would certainly ease the companies, especially small and medium-sized enterprises, to self-assess the lawfulness of a vertical agreement based on the VBER and Vertical Guidelines.

It is also highly expected that with the update of the VBER and the Vertical Guidelines the questions concerning the online platforms, which do not fit into the traditional supplier/buyer relationship reflected in the existing regulation, will be clarified, for instance, whether online platforms can qualify as genuine agents and what relevant factors shall be taken into account in the assessment of it. It is also anticipated, that the explanations regarding such questions as the bans on sales via third-party online platforms, prohibitions on the use of price comparison websites, brand bidding in online advertising, as well as uncertainty regarding the treatment of intra-brand restrictions imposed by online platforms with a degree of market power, will be clarified.

The review of the VBER is divided into two phases. Evaluation phase, which was launched on 3 October 2018 and approximately takes 18 months, and will end upon the publication of Staff Working Document, which, in this case, is planned for Q2/2020. The main objective of this phase is to collect comprehensive evidence on the key competition issues arising in vertical relationships from the perspective of the businesses, consumers and EU competition law enforcers. The evaluation phase includes a public consultation process allowing interested stakeholders to provide feedback and contribute suggestions as well as gathering the information and experience from national competition authorities, relevant European and national case law.

Commission has already finished public consultation and received 164 contributions to the public consultation submitted through the online questionnaire from business associations, companies/business organizations, non-governmental organizations, academic and research institutions and law firms. The public consultation allowed the participants to express their view on the existing regulation and to emphasize the questions, which usually appears in practice.

As regards the enforcement perspective, the experience of the national competition authorities and the courts of the EU Member States applying the VBER and the Vertical Guidelines, have been particularly important for this evaluation. National competition authorities considered that legislation under revision has met its objectives and contributed to promote good market performance in the EU and that the Commission should maintain both instruments, while taking the opportunity of the review to clarify and adjust the current rules, notably in light of market developments over the last decade.

The Commission will publish results of the consultations in the form of a Staff Working document during the first half of 2020. Upon its publication, the second, impact assessment phase will be opened which approximately will take 24 months, until expiry of the VBER. During this period, the Commission will verify the existence of any problem related to the current functioning of the Regulation identified during the evaluation phase, explore the underlying causes, assess whether EU action is needed, and analyze the advantages and disadvantages of available solutions. However, it is very unlikely that any new rules will enter into force before the expiry of the current VBER and the Vertical Guidelines at the end of May 2022.