Ne Yaptığın Kadar Nasıl Yaptığın da Önemli: ICN Prosedürel Adaleti Sağlamak İçin Rekabet Otoritelerini Bir Araya Getirdi!

Daha önce pek çok mecrada dile getirdiğimiz üzere, usul hukuku kuralları ve bu kuralların tam adalet içerisinde uygulanması, hukuki süreçlerin etkinliği ile normatif hukuk düzeninden beklenen öngörülebilirliğin sağlanabilmesi için olmazsa olmaz nitelik taşıyor. Yasama siyasetinin, mukayeseli hukukun uluslararası kaynaklarını takip (ve zaman zaman iktibas) etmek suretiyle koruma altına aldığı yasal menfaatler üzerine inşa edilen hukuk kuralları, neyi korudukları ile olduğu kadar nasıl korudukları ile de günlük hayatın her safhasını etkiliyor. Etkileri günlük hayat ilişkileri ve birel hukuki işlemler ile de sınırlı kalmayan usul kuralları, normatif hukuk sistemine duyulan kümülatif güveni de temin etmektedir. Rekabet hukukuna hâkim usul kurallarının geliştirilmesini hedefleyen Uluslararası Rekabet Ağı – International Competition Network (“ICN”) de bu hedefi doğrultusunda farklı yetki alanlarından uygulayıcı otoriteleri bir araya getirerek daha etkin ve şeffaf prosedürler oluşturmak için çalışmalar yapıyor. Bu kapsamda, rekabet süreçlerinde usul kurallarının önemi ile ICN’in bu alandaki güncel çalışmalarını aşağıda değerlendiriyoruz.

Prosedürel adalet ve rekabet hukuku

İnsanın, günlük hayat ilişkilerini kurallar ile düzenleme güdüsünün bir uzantısı olarak ortaya çıkan usul hukukunun temel gayesi, düzeni sağlayan kuralların işleyişini de yine birtakım öngörülebilir kurallara bağlamak oluyor. Hukuk eliyle tesis edilen adaletin, uygulama hayatının tüm unsurları tarafından ulaşılabilir olmasını sağlayan usul kurallarının, bu hedeflerini gerçekleştirebilmeleri için her bir hukuk işlemi açısından, her defasında ve herkes için eşit, adil ve yeknesak biçimde uygulanması gerektiği değerlendiriliyor.

Prosedürel adaletin en üst seviyede tutulması gereken hukuki süreçlerin başında ise yine adli veya idari bir ceza tesis etmeden evvel yürütülen soruşturmalar geliyor. Süreç sonunda kesilebilecek cezaların ağırlığının, bahse konu sürecin önemini de tayin ettiği bu ekosistem içerisinde ise en önemli yeri rekabet soruşturmaları tutuyor. Gerçekten de, soruşturmaya tabi şirketlerin ticari itibarları, iş stratejileri, mali durumları ve pazardaki davranışları üzerinde ciddi sonuçlar doğurabilen rekabet soruşturmalarının, bu sonuçlara giden yolda tabi oldukları usul kuralları da bir o kadar önem kazanıyor. Ayrıca, bir rekabet ihlali olup olmadığının tespiti için yürütülen süreçler kapsamında rekabet otoritelerine oldukça soruşturma yetkileri tanınıyor ve sistemin doğru işleyebilmesi için bu yetkilerin de birtakım sağlam prosedürlere bağlı şekilde kullanılması gerekiyor.

Rekabet otoritelerinin görevleri, bağlı oldukları devletin egemen yetki alanı ile sınırlı olduğundan, bu görev kapsamında tabi olacakları usul ve prosedürler de öncelikli olarak kendi iç hukuklarında düzenleniyor. Öte yandan, teknolojik gelişmeler ve dijitalleşen pazarlar karşısında ortak bir uygulama dili arayışına giren rekabet hukuku çevreleri, hem pan-avrupai düzlemde hem de okyanusun diğer yakasındaki anglo-amerikan ekolünü de dâhil eden daha geniş platformlarda çeşitli çalışmalar gerçekleştiriyor. Dünyanın her köşesinden rekabet otoritelerinin ve uygulayıcı kurumların katılım gösterdiği bir platform olan Uluslararası Rekabet Ağı – International Competition Network (“ICN”) de bu alanda katma değer üreten oluşumların başında geliyor. Rekabet hukuku çevrelerinde yakından takip edilen ve yüksek profilli çalışmaları ile pek çok uygulamanın gelişimine yön veren ICN’in en son girişimi ise rekabet kurallarının uygulanmasında prosedürel adaletin sağlanmasını konu alıyor.

ICN’in rekabet otoriteleri arası prosedürel adalet prensipleri (CAP)

Yukarıda da açıkladığımız üzere ICN, uluslararası bir organizasyon olarak katılımcılarının kaynaklarının bir kısmını da usul kurallarının etkinleştirilmesine kanalize etmesini destekliyor ve bu yönde çeşitli girişimler yapıyor. Tüm uygulama dünyasının kullanımına açılan birtakım prosedürel kılavuzlar ve benzeri yol gösterici metinler oluşturarak bu alanda mukayeseli hukuk kaynakları da üreten ICN’in, usuli adalet konusundaki en güncel girişimi ise Haziran başında Paris’te açılış toplantısını gerçekleştirdiği Rekabet Otoriteleri Prosedür Çerçevesi – Framework for Competition Agency Procedures (“CAP”) çalışmalarıdır.

ICN bünyesinde yürütülen bir çalışma olan CAP, tüm ICN üyelerinin ve diğer rekabet otoritelerinin katılımına açık bir platform niteliği taşıyor. Rekabet kurallarının uygulanması ve icra edilmesi konusunda çerçeve çalışmaları (implementation framework) gerçekleştiren oluşum, öncelikli olarak uygulayıcı kurumların sunacağı katma değerin işlenmesi imkânı sunuyor.

Oluşumun yapacağı çalışmalar çeşitli dönemlere ayrılmak suretiyle düzenlenirken, her bir dönem için dünyanın farklı kesimlerinden rekabet otoritelerinin ortak başkanlık görevi (co-chair) yürütmelerine karar veriliyor. Bu çalışma usulü altında Paris’te bir toplantı gerçekleştiren CAP’ın birinci dönem ortak başkanları ise Avusturalya Rekabet ve Tüketici Komisyonu (Australian Competition and ConsumerCommission), Alman Rekabet Otoritesi (Bundeskartellamt) ve Amerika Birleşik Devletleri (“ABD”) Adalet Bakanlığı’nın Anti-tröst Birimi (Department of Jurstice Antitrust Division) olarak belirleniyor.

Ortak başkan konumundaki uygulayıcı kurum temsilcilerinin, bir yandan CAP’ın vazifeleri açısından idari ve yönetsel bir işlev icra ederken diğer yandan da oluşum tarafından üretilecek katma değerli içeriklere yoğun olarak katılıp yön verecekleri düşünülüyor. Alman rekabet otoritesinin Avrupa uygulama hayatı üzerinde belirleyici etkisi olan saygın pozisyonu ile usul hukuku konularında Kıta Avrupası’ndan farklı refleks ve mekanizmalara sahip anglo-amerikan uygulayıcılarını bir araya getiren oluşumun, bu kombinasyon üzerinden katma değeri yüksek bir sinerji oluşturması ve her iki uygulamanın da iyi yanlarını bütünleyen ortak bir gelişim zemini teşkil etmesi bekleniyor.

İçerik açısından incelendiğinde usuli adaletin temel prensiplerini kapsama aldığı görülen CAP’ın, bu prensipler üzerinden küresel rekabet hukuku camiasında oluşan kapsamlı bir fikir birliğini yansıttığı görülüyor. Farklı hukuk sistemlerinden gelen ve farklı kurumsal kültürlere dayanan fikirleri bir araya getiren CAP üyelerinin, bu çerçeve çalışma kapsamındaki prensiplere bağlı kalarak bunların uygulanmalarını sağlamak için işbirliği yapacakları belirtiliyor.

Yukarıda açıkladığımız faaliyetlerini iki temel prosedür üzerinden yürüteceğini belirten oluşum, bu prensipleri aşağıdaki şekilde tayin ediyor:

(i) Kurumlar arası diyalog kanalları oluşturan ve buradan fikir teatisi imkânı sunan CAP İşbirliği Prosedürü ve

(ii) Katılımcılara kendi sistemleri hakkında önemli gördükleri özellikleri paylaşma ve açıklama imkanı sunarak uygulamalar arası şeffaflık sağlayan CAP İnceleme Prosedürü

Değerlendirme

Yukarıdaki açıklamalarımız da göstermektedir ki, herhangi bir rekabet hukuku süreci kapsamında usul kurallarının layığı ile uygulanması, yalnızca o sürecin taraflarını değil, sisteme tabi tüm unsurları alakadar eder. Unutulmamalıdır ki usul kuralları, insanın özgülüğünü sistematik kurallar eliyle ençoklaştırmayı hedefleyen normatif hukukun ortak paydasıdır. Bu kapsamda sistemden beklenen hukuki kesinlik ve öngörülebilirlik ise ancak ve ancak sistemi oluşturan kuralların da -tıpkı sistemin kendisi gibi- birtakım usul ve prosedür kurallarına bağlanması ile gerçekleştirilebilecektir.

Uygulayıcı kurumların, özellikle de rekabet otoritelerinin, usul kuralları ve prosedürel hukuk üzerindeki belirleyici etkisinin farkında olan ICN, bu bilinç üzerine inşa ettiği CAP oluşumu ile okyanusun farklı her iki kıyısından öncü rekabet otoriteleri arasındaki bilgi asimetrisini gidermeyi ve işbirliğini artırmayı hedefliyor. Farkı sistemler arasında ekin bir diyalog ve şeffaflık sağlayan CAP, aynı kapsamda rekabet otoriteleri arasında bir ortak kültür ve uygulama dili geliştirilmesi açısından da fayda sağlıyor.

Özellikle Alman rekabet otoritesinin, bazı konularda Avrupa uygulayıcılarının ana akım görüşlerinden ayrılmaktan korkmayan ve yer yer katı duruşlar sergileyen yapısı ile öne çıktığı düşünüldüğünde, CAP kapsamındaki çalışmalarda etkin bir rol oynayacağı ve bir yandan Avustralya otoritesinin katkılarını yükseltirken bir yandan da ABD kurumlarının prosedürel reflekslerinin ortak entegrasyonuna katkı sunacağı değerlendiriliyor. Küresel rekabet çevrelerinde gittikçe yükselen bir trend olan usul kurallarının etkin uygulanmasına önemli bir yatırım yapan ICN’in, CAP üzerinden uzun vadede gittikçe yeknesaklaşacak bir “ileri usul hukuku” sisteminin doktrinsel temellerini oluşturmaya başladığı da değerlendiriliyor.

İlk olarak, 04.07.2019 tarihinde Lexpera Blog’da yayınlanmıştır.

Sahada yeni hakem? : Futbolcu transferleri Rekabet Kurumu radarında

Türk futbolu yalnız biz taraftarların değil, Rekabet Kurumu’nun da gündeminde. Rekabet Kurumu Başkanı Ömer Torlak geçtiğimiz hafta verdiği bir röportajda, rekabet hukuku açısından futbolcu transferlerinin teorik boyutunun incelendiğini belirtti.

Uzun zamandır taraftarların ve tüm ilgililerin dilinden düşmeyen konu: Ne olacak bu Türk futbolunun hali? Geçtiğimiz hafta basında yer bulan haberlerden[1] gördüğümüz kadarıyla Rekabet Kurumu’nun da Türk futboluna ilgisi artıyor. Rekabet Kurumu Başkanı Ömer Torlak basına verdiği röportajda, futbolcuların ve teknik heyetin transferine yönelik teorik bazda çalışmalar yürütüldüğünü ifade ediyor. Başkan’ın ifadelerine göre söz konusu teorik çalışma futbolcular ve teknik heyet ile sınırlı değil, yürütülen inceleme esasen futbolcuların ya da CEO’ların da dâhil olduğu nitelikli iş kaynağının transferine yönelik. Transfer sürecinde sözleşmelerde yer alan ve rekabeti kısıtlayıcı olduğu değerlendirilebilecek hükümler özelinde bir değerlendirme yapıldığı anlaşılıyor. Yine ifade edildiği üzere mesele yalnız rekabet hukukunu değil, iş hukukundan borçlar hukukuna çok geniş bir hukuki yelpazeyi ilgilendiriyor.

Bilindiği üzere dünya genelinde futbol sporu, FIFA’nın (Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği) belirlediği kurallar ve direktifler doğrultusunda icra edilir. FIFA’nın düzenlemeleri futbol maçlarının gerçekleşmesinden futbol kulüpleri arasında gerçekleşen transferlere kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Nitekim ülkemizde de futbol sporunun icrasını gözeten TFF’nin (Türkiye Futbol Federasyonu) transferlere ilişkin kuralları FIFA’nın kuralları ile aynı doğrultudadır ve bu kurallara gönderme yapar. Futbolcu transferleri ile rekabet hukukunun yollarının kesişimi Türkiye bakımından yeni bir gündem olsa da esasen Türkiye’yi de ilgilendirecek şekilde Avrupa’da tartışma konusu olmuştu. Avrupa Adalet Divanı Bosman kararında[2]işçilerin serbest seyahat özgürlüğü” kapsamında futbolcuların transferlerini ve kulüpler arası transfer bedellerini incelemiş, eski kulübü tarafından sözleşmesi sona eren futbolcu üzerinde bir kontrol kurulmasını yasaklamıştı. Her ne kadar Bosman kararı rekabet hukuku ekseninde bir değerlendirme yapmamış olsa da konu rekabet hukuku çevrelerinde de tartışılmış, sözleşmesi sona eren futbolcunun üzerinde kulübün devam eden etkisinin rekabeti olumsuz etkileyen yönleri değerlendirilmişti. Bununla birlikte Bosman kararının etkisi FIFA kurallarında az hissedilmiştir. Uygulamada kulüplerin futbolcu transferlerindeki esas aktörlerden olmaya devam ettikleri gözlenmektedir. Nitekim Başkan Torlak’ın açıklamasına göre Kurum’da yapılan teorik çalışmalar da söz konusu dikey nitelikteki anlaşmalara yöneliktir.

Borçlar hukukunda olduğu gibi iş hukukunda da işçinin işverene karşı bir sadakat borcu bulunmakta ve iş akdi süresince işvereniyle rekabeti yasaklanmaktadır. Bununla birlikte bazı hallerde hizmet/iş akdinin sonlanması sonrasında da rekabet yasağı söz konusu olabilmektedir. Futbol dünyasında futbolcular ya da iş dünyasında CEO’lar bakımından da gündeme gelebilen bu rekabet yasakları rekabet hukukunda bir dikey kısıtlama olarak nitelenebilmektedir. Ancak her halükarda rekabet hukukunun yasakları kapsamında değerlendirilmemektedir. Bu tip kısıtlamaların yatay anlaşmalardaki ayartma yasakları (no-poaching) ile desteklenmesi durumunda ise rekabetin kısıtlandığı yönündeki endişeler artabilmektedir. Rekabet Kurumu nezdinde yürütülen bu teorik çalışmaların ayrıntıları konusunda bilgi bulunmamakla birlikte, bu değerlendirmeler ekseninde Kurum’un Türk futboluna ilgisinin farklı boyutlarının olduğu tahmin edilebilir.

Başkan Torlak’ın belirttiğine göre Rekabet Kurumu’nun teorik çalışmaları, ilgililerden gelebilecek bir şikâyet ile uygulamaya dökülebilir. Bununla birlikte yapılacak bir incelemede Kurum’un kırmızı kart çıkarıp çıkarmayacağı dosya özelinde değişiklik gösterecektir.


[1] Hazal Ateş, Futbolcu Transferine Rekabet Ayarı, Sabah Gazetesi, 6.6.2019, https://www.sabah.com.tr/ekonomi/2019/06/06/futbolcu-transferine-rekabet-ayari (Erişim tarihi: 16.6.2019)

[2] Union Royale Belge des Sociétés de Football Association ASBL v Jean-Marc Bosman (1995) C-415/93.

Dijital platformlara yönelik rekabet politikasında popülizm ve sağduyu arayışı

Şahin Ardıyok, Emin Köksal

Dijital platformların ekonomik ve sosyal hayatta kapladığı alan büyüdükçe bir yandan daha önce tasavvur edemediğimiz hizmetlerin ortaya çıktığına, diğer yandan da çok boyutlu kaygıların belirdiğine şahit oluyoruz. Bu kaygılar rekabet politikası alanında hem yeni söylemleri hem de müdahaleleri beraberinde getiriyor. Bu söylem ve müdahaleler sadece Kuzey Amerika ya da Avrupa ülkelerinde değil, Hindistan’dan[1] Türkiye’ye kadar birçok gelişmekte olan ülkenin gündeminde önemli bir yer tutuyor. Zira her biri küresel dev haline gelen bu platformların gelişimi, kimi kesimlere kazanç sağlarken bazı kesimlerin de var olan kazançlarını azaltıyor. Öte yandan, bu platformlar tarafından toplanan kişisel verilerin bir taraftan tüketici refahını artırırken diğer taraftan mahremiyete zarar verecek şekilde veya politik çıkarlar için kullanılması ise kamuoyunda hassasiyeti arttırarak popülist politikalara zemin hazırlıyor.

Popülist söylemler

Popülist olarak nitelendirilebilecek önerilerden biri bu dev platformları bölmek, hatta parçalara ayırmak şeklinde söylemler olarak karşımıza çıkıyor. Bu görüşü bugünlerde açıkça dillendiren kişi, ABD’de Demokratların olası başkan adayı Senatör Elizabeth Warren[2]. Warren -her ne kadar bu açıklıkta belirtmese de- dev platformların bölünmeleriyle ölçeklerinin sınırlanacağını, mevcut ve potansiyel rakiplerin rekabet şansının artacağını ve bunun da arzu edilir bir rekabetçi piyasa düzenine işaret edeceğini dile getiriyor. Bu söylem, ilk bakışta oldukça hakkaniyetli bir yaklaşımı çağrıştırıyor olabilir. Ancak, bu tür bir müdahalenin hem hukuki hem de iktisadi temellerinin somut bir şekilde gerekçelendirilmesi gerekir diye düşünüyoruz. Daha açık bir ifadeyle, böylesi yapısal bir müdahalenin olmaması durumunda toplum refahının olumsuz etkileneceğinin somut iktisadi verilerle ortaya koyulması; hukuk kurallarının ve buna ilişkin içtihadın bu müdahaleye izin veriyor olması gerekir.

Geçmişten gelen ses: Verizon v. Trinko kararı

Bir şirketin büyük ve güçlü olmasının bu şirkete karşı doğrudan müdahaleleri meşru kıldığını söylemek çok da doğru olmaz. Özellikle yapısal piyasa aksaklıklarının bulunduğu elektrik, telekom gibi altyapı endüstrileri dışında böyle bir müdahalenin uygulanabilirliği oldukça tartışmalıdır. Bu konuda telekomünikasyon hukuku ile ilgili görüşlerde sıklıkla atıf yaptığımız Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin örnek niteliğindeki Verizon v. Trinko kararını hatırlatmak yerinde olacaktır. Yüksek Mahkeme, kararında bu durumu şu şekilde ortaya koymuştur[3]:

Tekel gücüne sahip olunması ve bunun doğal sonucu olan tekelci fiyatlar uygulanması sadece Yasa’ya uygun olmakla kalmamakta, aynı zamanda serbest piyasa sisteminin de önemli bir unsurunu teşkil etmektedir. En azından kısa bir süre için tekelci fiyatlama fırsatı, iş zekasını cezbeden unsurdur; ayrıca inovasyon ve iktisadi büyüme yaratacak risk almayı da teşvik eder.

Geçtiğimiz günlerde Amerikan rekabet otoritesi FTC’nin başkan yardımcısı Andrew Finch, dijital ekonomideki gelişmeleri değerlendirirken Verizon v. Trinko kararının yukarda aktarılan kısmına dikkat çekti[4]. Finch, bugün rekabet için birer tehdit olarak görülen Google, Facebook, Amazon vb. platformların, şimdi sahip oldukları üstünlüklerin inovasyon ve yatırım güdüsünden kaynaklandığını, rekabet otoritelerinin görevinin ise tüketici talebini karşılayacak bu üstünlükleri elde edilebilecek yarışın hızlandırılması olduğunu söyledi. Finch bu konudaki görüşünü, “geleceğin yenilikçilerinin neler yapabileceği bu güdüleri koruduğumuz sürece bizleri şaşırtacaktır” şeklinde dile getiriyor. Kısacası Finch, bir şirketin büyük ve güçlü olmasının onun hareketlerinin doğrudan kısıtlanmasını gerektirmediğini vurguluyor. Konumu itibariyle Finch’in görüşlerinin bir anlamda FTC’nin söz konusu meselelere bakış açısını yansıttığını söylemek mümkün.

Benzer bir politika anlayışına sahip kurum yine Amerika kıtasından, Kanada rekabet otoritesi olarak karşımıza çıkıyor. Kanada rekabet otoritesinin geçen yıl yayınladığı rapor[5], şirketlerin sadece güçlü konumda bulunmaları ve/veya büyük veri sahibi olmaları sebebiyle doğrudan müdahaleler ile karşılaşmamaları gerektiğini açık bir biçimde ortaya koyuyor. Dahası, rekabet politikasının temel amacının herhangi bir ticari başarıyı -hâkim durum yaratması ve yoğunlaşmayı arttırması durumunda dahi- cezalandırmaması gerektiğinin altını çiziyor. Aksi bir politikanın yenilik yaratma güdüsünün, etkinliği sağlamak için gerekli ölçek ve kapsam ekonomilerine ulaşmayı engelleyen sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekiyor.

Atlantik’in karşı yakası

Her otoritenin yukarda anlatıldığı şekliyle daha az müdahale yanlısı olmadığını da hatırlatmak gerekir. Zira Avrupa Komisyonu’nun yıllardır devam eden ve son dönemde rekor cezalar ile somutlaşan bu dev şirketler ile olan mücadelesini biliyoruz. Bu tutumun devam edip etmeyeceği konusunda ise geçtiğimiz haftalarda uzmanlarca Komisyon için hazırlanan bir rapor[6], merakları bir anlamda gidermiş durumda.

Dijital pazarlar konusunda pek çok konuya değinen bu raporda yer alan en önemli görüşlerden biri, hâkim durumdaki bir teşebbüsün rekabeti kısıtlayıcı hareketlerinin gözlenmesi durumunda yaratılan tüketici refah artışı açıkça ortaya konulamıyorsa tüketici zararının çok katı şekilde aranmasının gerekmediği belirtiliyor[7]. Bu bağlamda Komisyon’un raporda sunulan tavsiyeleri uygulaması durumunda görece sert tutumumun süreceğini söylemek mümkün. Avrupa’nın bu bakış açısına yönelik, yüreği iktisatla atan bizlerin değerlendirmesi ise kuşkularla dolu. Dışlayıcı uygulamaları etki bazlı değerlendirme ile ele alan ve daha sıkı bir birleşme & devralma politikası öngören bir yaklaşımın, Avrupa’da da çok sayıda yenilikçi şirket doğurabileceğine inanıyoruz.

Özetle

Dijital pazarlardaki rekabet politikasının önümüzdeki süreçte gerek yeni düzenlemeler gerekse yeni içtihatlar ile ilgi odağı olacağı kesin gibi görünüyor. Fakat, şunu unutmamak gerekir diye düşünüyoruz. Rekabet hukuku ve uygulamalarını da içeren rekabet politikasının her derde deva olmasını beklememek gerekir. Dijital pazarlara dair meselelerin çok boyutlu bazı sorunları barındırması sebebiyle vergi, kişisel veriler vb. alanlardaki düzenlemelerin de bu bileşenin bir parçası olması gerekir.


[1] Bkz. ÇINAR, G. (4 Nisan 2019). Hindistan’da doğrudan yabancı yatırımın kuralları değişiyor: Çevrimiçi platformların başı yine dertte! Rekabet Regülasyon. Erişim tarihi 25.04.2019,http://www.rekabetregulasyon.com/hindistanda-dogrudan-yabanci-yatirimin-kurallari-degisiyor-amazonun-basi-yine-dertte/.

[2] HERNDON, A. S. (8 March 2019). Elizabeth Warren Proposes Breaking Up Tech Giants Like Amazon and Facebook. The New York Times. Erişim tarihi 25.04.2019, https://www.nytimes.com/2019/03/08/us/politics/elizabeth-warren-amazon.html

[3] Verizon Communications, Inc. v. Law Offices of Curtis V. Trinko, 540 US 398 (2004). Erişim tarihi 25.04.2019, https://supreme.justia.com/cases/federal/us/540/02-682/

[4] McDONNEL, C. (26 March 2019). US DOJ view of digital platforms guided by Trinko. Global Competition Review.  Erişim tarihi 25.04.2019, https://globalcompetitionreview.com/article/1189234/us-doj-view-of-digital-platforms-guided-by-trinko

[5] CBC (2018). Big data and innovation: key themes for competition policy in Canada. Erişim tarihi 25.04.2019,  https://www.competitionbureau.gc.ca/eic/site/cb-bc.nsf/vwapj/CB-Report-BigData-Eng.pdf/$file/CB-Report-BigData-Eng.pdf

[6] CRÉMER, J., DE MONTJOYE, Y. A., & SCHWEITZER, H. (2019). Competition Policy for the Digital Era. Erişim tarihi 25.04.2019,  http://ec.europa.eu/competition/publications/reports/kd0419345enn.pdf

[7] Bkz. SESLİ, E. ASLAN, R. (10 Nisan 2019). Ayna ayna söyle bana, var mı rekabet politikası dijital piyasalara? : Artık var! Rekabet Regülasyon. Erişim tarihi 25.04.2019, http://www.rekabetregulasyon.com/ayna-ayna-soyle-bana-var-mi-rekabet-politikasi-dijital-piyasalara-artik-var/

Spread the Word: Retail Minus is Recognized by the TCA

It is well-known fact that the infrastructure and transaction costs are quite high for the undertakings who operates in the broadband internet access services market. Thus, it is crystal clear that the recent regulations of the Information and Communication Technologies Authority (“ICTA”) do not help to change this fact by imposing heavy legislative burden to the market players.

Maybe that is why …

Approximately one year ago, Vodafone applied to the Turkish Competition Authority (“TCA”) to request an exemption for the agreement which stipulates network sharing on the wholesale fiber data stream access and support services with Superonline. After a yearlong examination, the TCA decided to grant the individual exemption to the agreement. But most importantly, the retail minus method is recognized by the TCA for the first time.

Let’s take a closer look…

Before digging into the rationale behind the acquired individual exemption, it is worth to mention the relevant product market and the agreement in question.

The TCA emphasized that the agreement is directly associated with several markets at both the wholesale and retail level. Therefore, the relevant product market is defined as;

  • wholesale broadband internet services market
  • wholesale fixed fiber broadband internet access services market and
  • retail fixed broadband internet access services market.

Speaking of the agreement…

It should be noted that the parties of the agreement are competitors both in the wholesale and retail market. Both sides have its own fiber infrastructure and both of them offer fixed broadband internet services to end users. More specifically, Superonline, who is the affiliate company of Turkcell – the biggest mobile operator-, has the second largest fiber network.  On the other hand, Vodafone is more active in mobile network and however its network infrastructure is not wide-spread.

Therefore, the cooperation should be taken into under consideration in line with the horizontal relationship between the competitors.

In addition, as the agreement stipulates the sharing of the infrastructure which is an essential facility for the activities in the retail market, vertical implications come into question as well.

As the Türk Telekom is incumbent operator and it has the largest fiber network in Turkey with a 79% of market share in fiber infrastructure prevalence, parties of the agreement require access to the infrastructure of Türk Telekom in order to enlarge their fiber network.

Therefore, the main purpose of the agreement is to enhance the service network of the parties by sharing their fiber infrastructure and cooperation in the new infrastructure construction.

In this respect, the performance of the agreement requires continuous cooperation and information exchange between the parties.

What was the rationale behind the decision?

It is given that Superonline can only use 60% of its fiber infrastructure capacity. With this respect, the TCA simply noted that the cooperation allows the parties to access higher capacity utilization rates.

Therefore, infrastructure sharing between Vodafone and Superonline will increase the power of the competitors against Türk Telekom and strengthen the competition in the market. In addition, it may diversify the preferences of the potential subscribers. Thus, TCA also stated that the parties will have 16% cost advantage compared to potential cooperation with the Turk Telekom.

Another positive implication of the cooperation is the investment incentive premium. Accordingly, the parties will entitle to a premium at the rates specified by the number of subscribers and the number of households ready for sale. The TCA stated that it will foster the motivation of the parties to invest in the infrastructure.

On the other hand, the TCA emphasized that the cooperation in the support services will contribute the quality standard of the services offered to consumers in Turkey. Thus, it will allow the consumers to choose between different service providers when they are not satisfied with the received services.

In its analysis, the TCA noted that parties do not stipulate any exclusivity or non-competition clause in the agreement. Accordingly, parties can solely provide services in the retail market. In this respect, TCA considered that the agreement does not intend to anti-competitive cooperation and market sharing between the parties. Therefore, it is concluded that the agreement does not exceed its purpose.

What about the common infrastructure company?

In addition, the agreement includes the establishment of a common infrastructure company in order to make the new infrastructure investments in one hand. As the contemplated company has not been established yet, the TCA decided that the related provision is not evaluable at this stage.

Finally, the retail minus method…

The TCA highlighted that the cooperation has the potential to increase in the prices at the retail level. In response, Vodafone referred the so-called “retail minus method” which is about the margin available to a potential competitor created by the subtraction of specific cost components. For example, if the final product price is 100$ and the incumbent avoids cot of 30$ by not supplying the customer itself, then the access charge should be 70$. Therefore, entrance will be efficient if the costs are less than 30$

In this respect, Vodafone claimed that it is inevitable to cause a correlation between the wholesale and retail tariffs in order to establish commercially viable cooperation.

The Vodafone also demonstrated that the cooperation will help the parties to prevent from the potential exclusionary behaviors of the Turk Telekom who is in the dominant position in the market.

From 5 to 3 years

Lastly, the TCA decided to decrease the duration of the contract to the 3 years as it considered that the developments in the fiber infrastructure set out in Article 5 of the Competition Act.

Rekabet hukuku uygulamalarında ABD merkezli küresel düzen arayışı

Şahin Ardıyok, Emin Köksal

Her ne kadar ülkeden ülkeye farklılık gösterse de diğer hukuk kuralları ile karşılaştırıldığında rekabet hukuku kurallarının uluslararası benzerliğin görece yüksek olduğu söylenebilir. Bunda 19. yüzyılın sonlarında modern anlamda ilk rekabet yasası olarak kabul edebileceğimiz ABD’deki Sherman Yasası’nın 20. yüzyılda birçok ülke tarafından örnek alınmasını payı büyüktür. Bugün geldiğimiz noktada, iki maddeden oluşan bu yasanın hemen hemen tüm ülkelerin ve AB gibi ülkeler üstü oluşumların rekabet ile ilgili yasalarının temelini oluşturduğunu görüyoruz.

21. yüzyılda ise Rekabet hukuku kurallarındaki bu benzerliğin uygulamalara da yansıyabilmesi ve bir ahenk içinde işleyebilmesi için çabalar devam ediyor. Ülkelerin rekabet otoritelerinin görüş alışverişinde bulunduğu ICN (Intenational Competition Network) ve rekabet meseleleri de dahil birçok alanda ülkelerin işbirliği içinde bulunduğu OECD’nin bu alanda öne çıkan platformlar olduğunu görüyoruz.

Geçtiğimiz günlerde bunlara bir yenisin eklenmesi konusunda bizzat ABD makamlarınca bir girişimde bulunuldu. Geçtiğimiz Haziran ayında, ABD Adalet Bakanlığı’nın rekabet ile ilgili birimi (DoJ, Department of Justice), rekabet ile ilgili kuralların, süreçlerin ve uygulamaların uluslararası düzeyde uyumlaştırılmasını hedefleyen bir inisiyatif önerdi[1]. ABD rekabet otoritesi FTC ve diğer ülke rekabet otoritelerinin de dahil olmasının beklendiği bu inisiyatifin amacının ise, rekabet hukuku uygulamaları alanında çok taraflı katılımın sağlanacağı bir çerçeve[2] yaratmak olduğu anlaşılıyor.

Şimdiye kadar yapılan açıklamalara bakıldığında bu inisiyatifin 140’tan fazla ülke rekabet otoritesinin gönüllü bir şekilde, soruşturma süreçlerinden birleşme incelemelerine, uyum programlarından uygulanan yaptırımlara kadar bir dizi alanda evrensel denebilecek standartların belirlenmesi konusunda yeni bir çaba başlatmak amacında olduğu izlenimi ediniliyor[3].

DoJ, başlangıç olarak ticaret anlaşmalarındaki rekabete dair bölümleri, ICN ve OECD gibi kuruluşların tavsiye dokümanlarını ve kılavuzlarını incelemesi sonunda belirli alanlarda temel prensipleri belirlemeye çalışmış. Bu alanlardan bazılarının ayrımcılık yapmama, şeffaflık, zamanında çözümleme, gizlilik ilkeleri, çıkar çatışması, uygun bildirim, savunma hakkı, hukuki danışmanlığa erişim, yargısal denetim olduğu görülüyor[4]. Henüz kamuoyuna sunulmuş bir belge olmadığı için bu temel prensiplerin nasıl şekilleneceği sonraki aşamalara kalmış durumda.

Tasarımı itibariyle bakıldığında ise -mevcut bilgilerden- inisiyatifin bir anlaşmadan çok rekabet otoriteleri arasında uyumlaştırmayı sağlayacak bir çerçeve şeklinde dizayn edildiği izlenimi ediniliyor. Bazı kaynaklar, ülkelerin uyum göstermesi konusunda bir bağlayıcılık olamamakla bilirlikte, bir özendirme mekanizmasının varlığından bahsediyor[5].

Ancak bu inisiyatife ilk tepki geçtiğimiz günlerde Avrupa Komisyonu’ndan geldi. Temel eleştiri, rekabet uygulamaları için yeni bir uluslararası çerçevenin gerekliliğinin sorgulanması üzerineydi. Ayrıca, AB üyesi ülkelerin bu inisiyatife katılmalarının önündeki yasal engeller de ileri sürülen bir diğer meseleydi. Açmak gerekirse, bir Komisyonu yetkilisi, DoJ’nin bu girişiminin “bozulamamış bir şeyi tamir etme”ye benzediğini ve söz konusu inisiyatifin ilave bir oluşuma gerek kalmadan ICN veya OECD çerçevesinde gerçekleştirilebileceğini belirtti. Ayrıca, Alman rekabet otoritesinin ve aynı zamanda ICN yürütme kurulunun başındaki Andreas Mundt ise, Almanya’nın tek başına böyle bir inisiyatife katılma yetkisi olmadığını söyledi[6].

Ancak, ABD otoritelerinin AB olmadan da bu inisiyatifi hayata geçirme konusunda kararlı olduklarını söylemek mümkün. Öyle ki, Güney Amerika, Asya ve tabi ki Kuzey Amerika’daki güçlü destekle, çok yakında inisiyatifin amaçlarını ve yol haritası ortaya koyacak dokümanın kamuoyu ile paylaşılması bekleniyor. Bunun yanında, inisiyatifin var olan kurum veya kuruluşların gereksiz bir tekrarından ziyade, rekabet uygulamalarındaki süreçlere ilişkin norm ve taahhütlerin daha sıkı bir şekilde uygulanabilir olmasının aracı olacağı beyan ediliyor[7].

Buradaki yorumumuz ABD’nin, karşısındaki dengeleyici güç olan AB’ye karşı konumunu koruma konusunda bir refleks gösterdiği yönünde. Avrupa kıtası dışındaki ülkeler ile bu inisiyatife yön vermeye çalışması da  bu görüşümüzü destekleyen bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. ABD’nin bu insiyatifi hayata geçirmekte gözden kaçırılmaması gereken bir diğer motivasyonu ise ABD’li teknoloji şirketlerinin son dönemde Avrupa Komisyonu tarafından verilen kararlarla yaptırımlara muhattap olması olabilir.

Önümüzdeki günlerde gerek AB gerekse ABD tarafında atılacak adımlar ve söylenecek sözlerin bu inisiyatifin kaderinin belirleyeceğini değerlendirmek mümkün. Bizler Türkiye’yi de yakından ilgilendireceğini düşündüğümüz bu gelişmelerin takipçisi olarak gelişmeleri bu blogtan sunmaya devam edeceğiz.

 

[1] DELRAHIM, M. (1 Haziran 2018). Remarks on Global Antitrust Enforcement at the Council on Foreign Relations. Erişim tarihi 25 Kasım 2018, https://www.justice.gov/opa/speech/assistant-attorney-general-makan-delrahim-delivers-remarks-global-antitrust-enforcement.

[2] MFP, Multilateral Framework on Procedures in Competition Law Investigation and Enforcement.

[3] BARTZ, P. D., ANDERSON, D., JONES, S. N., SEMMES, J. C. (11 Haziran 2018). DOJ Launches Global Antitrust Enforcement Framework, Erişim tarihi 23 Kasım 2018, http://www.blplaw.com/expert-legal-insights/articles/doj-launches-global-antitrust-enforcement-framework#page=1.

[4] DELRAHIM, M. (1 Haziran 2018). Remarks on Global Antitrust Enforcement at the Council on Foreign Relations. Erişim tarihi 25 Kasım 2018, https://www.justice.gov/opa/speech/assistant-attorney-general-makan-delrahim-delivers-remarks-global-antitrust-enforcement.

[5] GRAHAM, V. (1 Haziran 2018). Justice Department Sets Goal for Global Antitrust Framework. Erişim tarihi 25 Kasım 2018, https://www.bna.com/justice-department-sets-n73014476179/.

[6] ACTON, M. (12 Kasım 2018). US global antitrust initiative runs into EU skepticism, but DOJ vows to push ahead. Erişim tarihi 23 Kasım 2018, https://mlexmarketinsight.com/insights-center/editors-picks/antitrust/cross-jurisdiction/us-global-antitrust-initiative-runs-into-eu-skepticism,-but-doj-vows-to-push-ahead.

[7] A.g.e.

Words Fade Away – or Do They?: The Turkish Competition Authority Uses Records of Telephone Conversation as Evidence

The Turkish Competition Authority’s (“TCA”) decision on its recent banking investigation concerning syndicated loans was one of the megahit decisions of the past year. The TCA made precedent-setting evaluations in relation to leniency applications; by evaluating the application within scope of information exchange for the first time in its history and rendering telephone conversations submitted in form of writing with the leniency application as admissible evidence. We previously published an article discussing the ins and outs of the case as well as an article on the liberal approach adopted by the TCA towards acceptance of the leniency application within scope of an information exchange matter.

The final say concerning admissibility of telephone conversations is yet to be declared. However, in the meantime, some insight on evaluation of telephone conversations submitted in form of writing as evidence under both Turkish criminal law and constitutional law may be useful for companies.

Before further digging into the criminal law and constitutional law analysis concerning admissibility of recording of telephone conversations, let us first explain the background story beginning with the leniency application.

The background story goes like this…

The TCA launched an investigation against 13 banks upon a leniency application. The leniency application included telephone conversations documented in writing between employees of the leniency applicant and the employees of other banks. The relevant documents concerned discussions made over the desk phones of the relevant employees and discussions were recorded by the leniency applicant bank without a judge or a prosecutor ruling. The TCA regarded such recordings as evidence. Whether spoken words may be rendered as admissible evidence for purpose of such investigation was not dealt in detail based on principles of criminal and constitutional law.

Why does it matter?

Overall, competition infringements foresee an administrative sanction and thus, such infringements must not be regarded as an offence/crime but a misconduct/misdemeanor. Where the Competition Act does not provide a clear provision or stays silent in relation to certain points of discussion, the Misdemeanors Act, which provides general provisions, as well as general principles of criminal and constitutional law are rendered binding and thus, such provisions must be applied.  This approach is also available in the ECtHR decisions where competition investigations are considered to be subject to rules of criminal procedure law within scope of right to fair trial. Indeed, such application is ratified in various TCA decisions.

With regards to admissibility of evidence, neither the Competition Act nor the Misdemeanors Act provides a special provision in relation to admissibility of evidence. Yet, as per Article 38 of the Constitution, findings obtained through illegal methods shall not be considered evidence”. Indeed, when the wording in the Constitution is read carefully, it is seen that such findings are not even regarded as “evidence” within scope of constitutional principles. Moreover, matters concerning admissibility of evidence are evaluated under the Constitutional right to fair trial. Indeed, a similar analysis is also available in Article 31 of the Administrative Procedures Act which makes reference to the Civil Procedure Act, where it is stated that illegally obtained evidence may not be used as proof. Such understanding corresponds with the principle of fruit of the poisonous tree under criminal law, which regards illegally obtained evidence as poison and objects use of such findings as proof. Accordingly, admissibility of evidence comes forth as a matter that must be analyzed in light of both criminal and constitutional law principles as well as administrative law principles where a contradiction arises.

However, going back to our case, the TCA does not consider such principles in its analysis despite the contradiction in relation to legality of recording telephone conversations in the first place. Moreover, the TCA takes a further step by using such conversation recordings, which have been submitted by the leniency applicant in writing, as evidence within scope of the relevant investigation.

But what did the TCA say?

In its analysis, the TCA simply noted that authorization provided to the Authority by the Competition Act extended to use of such evidences. The Board evaluated that recording of the telephone conversations is a common/general practice in the banking industry. Based on this consensus, the relevant bank employees were considered to grant consent to recording and use of their communication. Accordingly, the TCA did not further tackle whether an express and specific consent was provided for recordings. For example, it did not investigate whether the relevant correspondences included call recording warnings at the time of the communication. Moreover, a judge or a prosecutor ruling was not sought for recording of the relevant correspondences. All in all, despite the defenses of the parties, the Board noted that use of telephone conversations was lawful for the purpose of the investigation and concluded a competition law infringement via exchange of information based on communications that took place between bank employees, inter alia, over the phone.

And what is the stance adopted by the criminal and constitutional principles in relation to recording and use of telephone conversations as evidence?

Overall, Turkish criminal law enforcement adopts a rather strict approach towards determining, hearing and recording of audio correspondences. Indeed, recording of telecommunications is allowed on strictly regulated exceptional cases and require a judge or a prosecutor ruling. Moreover, use of such correspondences is also very restricted. This is because correspondences are closely linked with freedom of communication, which is enshrined under right to privacy – a fundamental human right protected by the Constitution.  Indeed, criminal law also regards infringement of privacy of communication as an offence. Accordingly, the way such telephone conversations are obtained and used plays a significant role for purpose of analysis.

As previously noted, illegally obtained evidence is regarded inadmissible before the court. In the criminal word, such illegally obtained evidence is considered under the exclusionary rule and the evidence is rendered to be “fruit of the poisonous tree”. In this sense, such findings are rendered inadmissible evidence/proofs, as they would be poisoned and poison the course of the investigation. On this note, it must be reminded that the administrative law enforcement supports such evaluation and follows a similar pattern. Moreover, it must be highlighted that recording and use of such telephone conversations may also be regarded to restrict fundamental human rights as such communications are protected under right to privacy

However, it appears that the TCA does not analyze in detail the nature and means of collation of the telephone conversations. In this regard, bearing in mind that criminal and constitutional law rules and principles serve as overriding principles and are applicable to competition law enforcement, whether use of such recordings is legally admissible remains to be answered

 

 

Quantitative Agreements in after sales services market – a hot-topic once again

With the introduction of the Regulation on Vertical Agreements in the Motor Vehicle Sector (Regulation no 2017/3) in February 2017, the Turkish Competition Authority (TCA) differentiated its approach to the distribution agreements in relation to new motor vehicle sales markets and after sales services markets. Different from the previous regulation, the TCA adopted a more flexible attitude in the assessment of distribution agreements in the new motor vehicle sales market, while preserving its relatively strict point of view in the after sales services market in accordance with EU regulations. Moreover, the TCA declared a single 30 percent market share threshold for both the sales market and the after sales services markets in Regulation no 2017/3, which abandoned the separate thresholds system implemented during the previous regulation period.

Accordingly, undertakings operating in the motor vehicle industry have been starting to reconsider their distribution agreements in sales and/or after sales services markets in order to benefit from the changing policy of the TCA. In particular, during the course of 2018, we have had the opportunity to examine the first decisions of the TCA in relation to Regulation no 2017/3. Before examining the recent decision of the TCA on distribution agreements of Renault and Dacia, it would be beneficial to mention briefly some of the factors that led the TCA to form the changes in Regulation no. 2017/3.

Background

Since 1998, starting from the implementation of the first block exemption regulation, the TCA has a long tradition and experience of application on the motor vehicle industry. In 2005, the TCA replaced that regulation with Regulation no 2005/4 in order to achieve the aim of reaching out a more competitive market structure. To achieve this ultimate goal, the TCA put stricter and more detailed route maps for undertakings in the motor vehicle industry without making any differentiation between the sales and after sales market in accordance with the implementation in the EU.

After nine years of implementation, the TCA conducted a sector inquiry in order to encounter the problems of the industry and to understand better how successful was each regulation introduced by the Regulation no 2005/4 to achieve its ultimate goal about the increasing competitiveness in the market. The main findings of the sector inquiry, which were based on an in-depth analysis and surveys conducted with a wide range of participants, revealed the need for differentiation between new motor vehicle distribution and after sales market. Having said that, the results of the sector inquiry clearly depicted that during the implementation of Regulation no 2005/4, the new motor vehicles distribution market had a rather competitive structure, whereas competitive problems and concerns existing before the aforementioned Regulation persisted in relation to maintenance and repair services provision and spare parts distribution activities. It could not be wrong to say that this landscape of the motor vehicle market constructed a fundamental base for the renewal of Regulation no 2005/4.

The findings of the sector inquiry contributed to the studies on the preparation of Regulation no 2017/3, and the new Regulation allows suppliers to establish more flexible distribution networks (i.e. removing obligations on multi-branding and opening of additional points of sales) in the sales market of new motor vehicles. On the other hand, in relation to the after sales market, Regulation no 2017/3 preserved regulations of Regulation no 2005/4 about encouraging private service shops to become alternative players in the market in order to enhance competition in the relevant market by putting quality and price pressure on authorized distributors and authorized service stations. Similarly, provisions concerning multi-branding and restrictions on opening additional facilities continued to be regulated separately from sales activities.

Additionally, the findings of the sector inquiry revealed that the separation of market shares for undertakings to decide on their formation of distribution system (i.e. whether to implement qualitative selective, quantitative selective or exclusive distribution) did not provide any efficiencies; on the contrary, different thresholds might lead to difficulties for market players. Therefore, the TCA declared a single 30 percent threshold after considering market shares of the undertakings in the market in order to simplify the system. Finally, yet importantly, the TCA gave detailed explanation in the guideline of the Regulation no 2017/3 on how to calculate market shares in new motor vehicle distribution and after sales services markets.

Remarks on the TCA’s Renault and Dacia decision

We have had the opportunity to review a few decisions of the TCA after the implementation of Regulation no 2017/3. In this regard, we believe that the findings and interpretations of the TCA are of importance in order to have further and better understanding of the approach of the TCA towards the motor vehicle industry.
From the recent decision of the TCA, we have understood that at the end of 2017, Renault applied to the TCA and requested exemption to implement a quantitative selective distribution system in relation to after sales market of both its Renault and Dacia brands instead of its current qualitative selective distribution system. Why the undertakings preferred changes to their distribution system can be seen from the definition of two different schemes. In qualitative selective distribution system, distributors are selected based on objective criteria required for the nature of service to be supplied, and suppliers have to allow all distributors meeting those criteria to operate under the framework of the network. On the other hand, in order to adopt a purely quantitative selective distribution system, suppliers have the right to make use of certain criteria that can directly limit the potential number of direct sellers. In this regard, undertakings operating in the motor vehicle industry generally have a tendency to prefer quantitative selective distribution instead of qualitative selective distribution system in order to achieve economies of scale, to protect brand image, to increase propensity to invest and to formulate dispersion of its distribution network based on the demand structure for each region.
Accordingly, Renault wanted to have a change to its distribution system for two of its brands and requested exemption from the TCA. After a lengthy examination period, the TCA denied the request for Dacia brand and granted exemption solely for Renault in June 2018.

From the decision of the TCA, we have noticed that Renault emphasized that Renault and Dacia were mainly operating and giving service to their clients in the common authorized distributors and authorized service stations. In addition, Renault claimed that 13 percent of the spare parts can be used for both Renault and Dacia brands, and the amount of those spare parts on the total spare parts sales of two brands for 2016 was 62.75 percent. Accordingly, the parties would like to change their qualitative selective distribution system to quantitative selective system and to benefit from exemption for both brands. Before moving to market threshold analysis of the TCA, we would like to point out that the TCA did not accept the substitutability argument of the parties on Dacia and Renault spare parts in the notification.

Although the TCA accepted the economies of scale argument in using authorized distributors and authorized service stations commonly by both brands, the TCA could not find a common ground with the parties on their claims about using 13 percent of their spare parts together. At this point, the TCA stressed the importance of demand substitutability and argued that after sales services of both brands under warranty are continued to be held by authorized distributors and authorized service stations. Hence, the TCA preserved its previous approach on defining the relevant market based on each brand and evaluated the exemption request for each brand separately.

Moving on, in order to clarify whether it is possible to implement quantitative selective distribution system instead of qua litative selective distribution system for Renault and Dacia brands, the TCA calculated the market shares of those brands with respect to the declared instructions in the guideline of the Regulation no 2017/3. In this regard, the TCA estimated the market share of each supplier within the spare parts/maintenance and repair market by finding the proportion of the concerned vehicle supplier’s turnover generated from the sales of the spare parts/maintenance and repair for those brand vehicles during the relevant period to the total turnover generated by all undertakings operating in the relevant market from the sales of the spare parts/maintenance and repair for those brand vehicles during the same period. The TCA also crosschecked its and parties’ market findings with the figures collected from the Turkish Statistical Institute.

As a result, the TCA once again stated that integrated qualitative selective distribution agreements for both brands could not benefit from block exemption, since the market share of Dacia authorized services and authorized service stations was above the 30 percent threshold level that is stated in Regulation no 2017/3. Additionaly, individual exemption assessment of the TCA also reached the same conclusion, and the TCA emphasized the significance of competition in the after sales market of Dacia due to its higher market share. However, the TCA concluded that Renault distribution agreements could benefit from block exemption separately from Dacia distribution agreements since Renault can maintain the threshold for the implementation of quantitative selective distribution system.

The main reasoning that differentiates the market share estimation for Renault and Dacia stemmed partly from the liberalization period of Turkey. Renault and Fiat were the two local licensed manufacturers of Turkey during the 1980’s (when footsteps of liberalization occurred) until 1996 (lessening of tariffs with the entrance of Turkey to Customs Union in 1996). That unique situation of two companies contributed to the increasing number of private service shops that could offer spare parts and repair services to Renault and Fiat branded cars after the warranty period. In this respect, the number of vehicles in the vehicle fleet of Renault and Fiat brands and the number of private service shops that service Fiat and Renault are relatively higher than other brands, which can affect the market share estimations.
In light of the attitude of the TCA, in its assessment of Renault and Dacia distribution systems, we can clearly comprehend the determination of the TCA to enhance the competitive structure in the after sales services market.