Yolsuzluğun Hukuki Boyutu Yazı Dizisi – I: Bu İşi Aramızda Çözsek Olmaz Mı? Konu ABD Yolsuzluk Yasaları (FCPA) ise Cevap Hayır

Yolsuzluk, neredeyse insanlık tarihinin başlangıcından beri toplum hayatında varlık göstermektedir. Birey-birey, kurum-birey ve nihai olarak devlet-birey arasındaki ilişkilerin hemen hemen her boyutunda varlık gösterebilen yolsuzluk, normatif hukuku sistemini oluşturan kuralların, bunların icrası üzerinde etki sahibi olan bireyler tarafından esnetilmesi veya eşitler arası bir değerlendirmede liyakat esasına dayanmadan karar verilmesi şeklinde kendisini gösterebilmektedir. Yolsuzluk mekanizmasını işleten diğer önemli unsur ise sunulan haksız avantajlar karşılığında maddi veya gayri maddi bir menfaatin, doğrudan veya dolaylı şekilde el değiştirmesi veya benzer bir etki oluşturacak şekilde karşılıklı bir fayda temin edilmesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Sosyal devlet fonksiyonları ile kamusal idare faaliyetleri arasına da eklemlenebilen yolsuzluk, bu oluşumların etkinliklerini azaltmakta ve zaman içerisinde hantallaşıp işlevsizleşen yapılar üzerinden toplumsal düzeyde tahribatlara sebep olmaktadır.

Hal böyle olunca, yolsuzluk olgusunun oluşumunu inceleyerek uluslararası hukukun mukayeseli kaynaklarının yolsuzluk ile nasıl mücadele ettiğini değerlendirmek de önem kazanmaktadır. Bu sebeple, işbu yazımız ile yolsuzlukla mücadele alanına öncülük eden yasal metinlerin başında gelen Amerika Birleşik Devletleri (“ABD”) yolsuzlukla mücadele yasalarının sınır ötesi uygulama prensipleri ile bunların iş çevreleri tarafından ne şekilde entegre edilmesi gerektiğini ele alacağız. Uygulama kapsamı itibariyle egemen devlet sınırlarını aşan bir yeki alanına sahip olan bu yasalar, bu yönleri ile etkin ve bütüncül bir uyum yönetimi gerektirmektedir. Özellikle, ülkemiz iş çevrelerince ele alınan uluslararası ticari meselelerin uyum risklerini düşürmek ve bu anlamda etkin bir farkındalık oluşturmanın; gerek olası yaptırımlardan korunmak gerekse ticaret hayatını yolsuzluktan arındırarak hukuk eliyle toplumsal refahı artırmak açısından oldukça önemli olduğunu değerlendiriyoruz.

Bu itibarla, burada ilkini paylaştığımız “Yolsuzluğun Hukuki Boyutu” isimli yazı dizimiz kapsamında; sınır ötesi yaptırım gücüne sahip kaynaklar başta olmak üzere uluslararası yolsuzluk mevzuatlarını ele alarak yolsuzluk ile mücadele ve uyum yönetiminin doktrinsel ve içtihadi temellerine dair iç görüler sunacağız.

Yolsuzluk olgusu ve yolsuzlukla mücadele

Yukarıdaki açıklamalarımız ışığında, yolsuzluk ile mücadelenin önemli bir kaynağını oluşturan ABD uygulamalarının detaylarına girmeden evvel, yolsuzluğun tarihsel gelişimine hızlıca göz atmamız faydalı olacaktır. Bu yönü ile incelendiğinde, tarihte kaydı tutulmuş ilk rüşvet eyleminin Sümerler döneminde vuku bulduğu görülmektedir. Okulda maruz kaldığı muameleden hoşnut olmayan bir öğrencinin, ailesini teşvik etmesi sonucu eve çağırılan öğretmenine mükellef bir sofra açılması ve (aralarında değerli bir yüzüğün de olduğu) hediyelerin kendisine takdim edilmesi ile başlayan bu naif ve kadim rüşvet hikâyesi, kısa sürede yolsuzluğun olumsuz sonuçlarını ortaya çıkarmış ve el değiştiren maddi menfaatler karşısında, öğretmenin çocuğa karşı davranışları hemen değişmiştir. Primus inter pares (eşitler arasında birinci) tipi bir kayırma getiren bu küçük pakt neticesinde öğrencinin okuldaki yaşantısı kolaylaşıp diğer öğrencilere nazaran avantajlı hale gelirken öğretmenin de maddi varlıkları ile övgü benliği kuvvetlenmiştir.

Öte yandan, insanlık tarihinde yolsuzluğun kendisi kadar köklü olan bir diğer olgu ise yolsuzlukla mücadele olarak kendisini göstermektedir. Bu kapsamda kaleme alınmış ilk eserlerden biri de Kau-tiliya’nın milattan önce dördüncü yüzyıl Hindistan’ında kamusal yönetimleri değerlendirdiği Arthasastra isimli eserdir. Dönemin kamusal yapılarını değerlendiren eser, resmi görevlilerin yolsuzlukla ilişkisine dair; “Suda hareket eden balıkların suyu yutup yutmadığını bilemeyeceğimiz gibi, devlet görevinde çalışan kamu görevlilerinin kendileri için para ayırıp ayırmadığını bilemeyiz” ifadelerini kullanmaktadır[1].

Tüm bunlar bizlere göstermektedir ki, toplum hayatı ile kurumsal ve kamusal fonksiyonların pek çok farklı boyutunda eklemlenebilen ve gerek bireysel gerekse toplumsal sonuçları itibariyle sosyal devletin ve serbest piyasa ekonomisinin güvene dayalı şeffaf işleyiş prensiplerini akamete uğratan yolsuzluk olgusu karşısında yürütülen fiili ve hukuki mücadeleler elzem niteliktedir. Gerçekten de, kanun koyucuların elinde şekillenen yasama siyaseti, gerek ülkemizde gerekse mehaz yetki alanlarında uzun yıllardır yolsuzluk, rüşvet, beyaz yaka suçları ve kara para aklama gibi eylemler karşısında önleyici ve/veya cezalandırıcı kurallar ihdas etmekte ve bu kuralların icrası için özgülenmiş kurum ve kuruluşlar oluşturmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri Yolsuzlukla Mücadele Yasaları

Yıllar içerisinde yolsuzlukla mücadeleye ayrılan tüm kaynak ve işgücüne karşın, yeni yüzyıldaki teknolojik ilerleme ve yaratıcı yıkım süreci, yolsuzluk ve diğer beyaz yaka suçların icra ediliş biçimlerini de daha karmaşık hale getirmiştir. Önceleri sarı zarflar veya deri çantalar içerisinde el değiştiren bazı kayıt dışı menfaatler, bugün deniz aşırı hesaplar üzerinden küresel dolaşıma sokulmakta ve hatta çok uluslu ticari yapılar içerisinde muhasebeleştirilebilmektedir. Ekonomik teşebbüslerin genişlemesi ile etkinlik artışlarının işlem maliyetlerini düşürmesi sonucu küresel iştiraklerin sayısı artmış ve bu şekilde oluşan çok boyutlu düzlem içerisinde beyaz yaka suçların takibi de zorlaşmıştır.

Tüm bu zorluklar karşısında uluslararası mukayeseli hukukun ürettiği ve yolsuzluk cephesinde hukuka uyumu teşvik eden en kapsamlı kaynakların başında ABD Yurtdışı Yolsuzlukla Mücadele Yasası – Foreign Corrupt Practices Act (“FCPA”) gelmektedir. Ticari hakkaniyet ve güvenin tesis ve temini amacıyla ABD tarafından 1977 yılında çıkarılan FCPA, ABD piyasalarını ve bu piyasalar ile herhangi bir ticari, hukuki veya coğrafi temas noktasına sahip olan tüm gerçek ve tüzel kişileri kapsamaktadır. Bu yönü ile bir yandan Amerikan usul hukukunun “uzanan el” prensibi doğrultusunda egemen sınırlarının ötesine geçen durumlara müdahale edebilen FCPA, diğer yandan da tavizsiz uygulama trendleri ile kendisine tabi olan unsurlar üzerinde önemli bir caydırıcılık etkisi göstermektedir.

Çağın değişen şartları karşısında yüksek bir adaptasyon kabiliyeti gösterebilen FCPA, küresel düzlemde oldukça geniş bir uygulama alanı bulmaktadır. FCPA’i ülkemiz iş çevreleri açısından tehlikeli hale getiren önemli bir unsur ise şirketlerin ve iş adamlarının bu uygulamaların ne zaman gündeme gelebileceği konusunda net bir ayrım yapmakta güçlük çekmeleridir. Bu itibarla, özellikle küresel düzlemde iş yapan şirketlerin, yolsuzlukla mücadele ve hukuka uyum çalışmaları kapsamında dikkate alması gereken unsurların başında FCPA ve ABD yaptırımları ile uyum gelmektedir.

FCPA uygulamalarına tabi olanlar

Belirtmek gerekir ki, FCPA uyumunun en önemli adımı uygulamaların kapsamını isabetli şekilde tespit edebilmektir. Mevzuatı bu açıdan değerlendirdiğimizde, ABD Sermaye Piyasası Kurulu’na (Securities and Exchange Commission – SEC) tabi olan şirketler ile bu şirketlerin bünyesinde yer alan tüm iştirakler ve bunların yöneticileri, çalışanları, temsilcileri, görevlileri ve acentelerinin kapsama dâhil olduğu görülmektedir.

Ayrıca, ABD içerisinde ofisi olan teşebbüsler ile bu teşebbüslerin ABD içinde veya dışında bulunan iştirakleri ve bunların çalışanları da uygulamaların kapsamına dâhil olabilmektedir. Ayrıca, yetki alanını belirlerken ilave bir coğrafi parametre daha getiren FCPA, ABD içerisinde faaliyet gösteren tüm teşebbüsler ile bunların çalışanlarının da bahse konu uygulamalara tabi olabileceğini düzenlemektedir.

Düzenlemelerin içeriği ve yasaklanan eylemler

İçerik açısından incelediğimizde ise FCPA’in temel olarak (i) rüşvetle mücadele ve (ii) muhasebe kayıtlarının düzeni olmak üzere iki kamp halinde düzenlemeler getirdiği görülmektedir.

(i) Rüşvetle mücadele kampında getirilen hükümler, kapsama giren gerçek ve tüzel kişilerin, faaliyet gösterdikleri ülkelerin kamu görevlileri ile rüşvet, hediye veya herhangi bir başka değer karşılığı olacak şekilde iş ve işlemlerin tamamlanması, hızlandırılması veya kolaylaştırılması yönünde bir angajmana girmesini yasaklamaktadır. Benzer bir şekilde, ABD içerisinde faaliyette bulunan birimlerin de bir işi almak, elde etmek veya devam ettirmek adına rüşvet ve türevi bir menfaati teklif etmesini veya bu işlemi icra etmesi de bahse konu uygulamalar ile engellenmeye çalışılmaktadır.

(ii) FCPA’in muhasebe kayıtlarının düzenine ve düzenliliğine dair hükümleri ise bahse konu kayıtların şeffaflığını sağlamayı esas almakta ve muhasebe kayıtlarının her bir işlem özelinde detayı detaylı ve açıklayıcı şekilde dokümante edilmiş olmasını aramaktadır. Muhasebe kayıtlarının doğru ve hakkaniyetli biçimde temsil edilmesini amaçlayan bu hükümler, şeffaflığı temin etmek adına etkin ve işlevsel iç kontrol sistemlerinin gerektiğini de belirtmektedir.

Yaptırım riskleri

Tüm yasalarda olduğu gibi, FCPA uygulamalarında da caydırıcılığı sağlayan unsur verilen cezaların ciddiyetidir. Bu yönü ile incelendiğinde, FCPA kapsamında getirilen yaptırımların hürriyeti bağlayıcı hapis cezaları ve parasal yaptırımlar olmak üzere iki yöne ayrıldığı görülmektedir. Dolayısıyla, uygulamanın kapsamına giren şirket, kuruluş ve teşebbüsler ile bunların yöneticileri, pay sahipleri, yönetim kurulu üyeleri, temsilcileri ve çalışanları, haklarında para ve hapis cezalarına karar verilebilmektedir.

Bu kapsamda FCPA, her bir rüşvet ihlali başına şirket ve kuruluşlara iki milyon dolar tutarında para cezası uygulanabileceğini öngörmektedir[2]. İhlale taraf olan gerçek kişilere ise aynı kapsamda 250 bin Dolar ve beş yıla kadar hapis ile cezalandırılabilmektedir[3]. Muhasebe düzenine aykırılık içeren her bir ihlal başına ise şirket ve kuruluşlara 25 milyon Dolar tutarında para cezası ile gerçek kişilere ise beş milyon Dolar para cezası ile 20 yıla kadar hapis cezası uygulanabileceği öngörülmektedir[4]. Hapis ve para cezalarının yansıra, FCPA soruşturmaları sonucunda ağır itibar kayıpları da yaşanmakta ve firmalar, marka değerinin düşmesi ile güven algısının azalması gibi gayri nakdi sonuçlar üzerinden ilave nakdi zararlara ve iş kayıplarına da uğrayabilmektedir.

Yasanın uygulanmasından sorumlu olan ve bu kapsamda gerekli soruşturmaları yürütüp uzlaşma süreçlerine de dâhil olan kurumlar ise ABD Adalet Bakanlığı (Department of Justice – DoJ) ile ABD Sermaye Piyasası Kurulu (SEC) ortak biçimde yetkilendirilmektedir.

İşbirlikçi – Whistleblower sistemi

Yukarıda da belirtildiği üzere, FCPA uygulamaları değişen şartlara adapte olmak noktasında etkin bir yapıya sahiptir. Bu durumun önemli göstergelerinden biri de yolsuzluk eylemlerinin ortaya çıkarılması için kurum içi çalışanlara sunulan “ihbarcı” -veya daha yaygın uluslararası terminolojisiyle “whistleblower”- programlarıdır.

Gerçekten de, çalışanı olduğu bir kurum içerisinde yaşanan yolsuzlukları ortaya çıkarmak yönünde inisiyatif alan ve ABD otoritelerine bilgi ve işbirliği sağlayan kişilere, bu eforları karşılığında kimliklerinin mahremiyeti ve çeşitli ödül mekanizmaları sağlayan whistleblower sistemi; soruşturma otoritelerine aksi takdirde elde etmeleri mümkün olmayan pek çok bilgiye ulaşma imkânı sağlamaktadır. Hukuka uyum ve regülasyonun diğer cephelerinde de artan oranda önem atfedilen bu mekanizmalar, rekabet ve veri koruma hukukunda olduğu gibi yolsuzlukla mücadele kapsamında da önem arz etmektedir.

Bu kapsamda, 12 Ağustos 2011 tarihinde whistleblower programını yürürlüğe koyan ABD Sermaye Piyasası Kurulu (SEC), ödüle layık bulunan işbirlikçilerde aranacak şartları düzenlemekte ve çalışanların kurum içi ihbar sistemleri üzerinden aksiyon almalarını da teşvik etmektedir[5].

Kurum içi sistemlerin yanı sıra, işbirlikçiler doğrudan doğruya SEC’in whistleblower birimine de elektronik ortamda veya posta ortamında başvuru yapabilmektedir. Eğer bu başvurular isimsiz biçimde yapılacaksa, SEC sunulan bilgilerin başvurucuyu temsilen bir avukat vasıtası ile sunulmasını gerekli kılmaktadır. İşbirlikçinin bir mahremiyet talebi olmadığı durumlarda dahi SEC, bu başvuruları mümkün olduğunca gizli tutmaya çalışmaktadır[6].

Rüşvet ve muhasebe düzensizliğine somut örnekler

Bu kurumların içtihadını incelediğimizde, yolsuzluk uygulamaları ile bunlar kapsamında el değiştirecek menfaatlerin neler olabileceğinin de geniş bir skalada değerlendirilebildiğini görmekteyiz. Hürriyeti bağlayıcı hapis cezalarına sebep olan rüşvet eylemlerini bir örnek ile somutlaştırmak gerekirse; muhatap olduğu devlet görevlisinin kuzenine ve yakın bir arkadaşına uçak bileti almak suretiyle seyahat giderlerini karşılayan bir sanığın, sağladığı bu menfaat karşılığında bir nüfuz elde etmesi sebebiyle hapis cezası ile cezalandırıldığı görülmektedir[7]. Buradan da anlaşılacağı üzere, her ne kadar yüksek tutarlar ihlal riskini artırsa da, FCPA uygulamalarında ihlal tespit edilebilmesi el değiştiren tutarın büyüklüğü ile bağlantılı değildir[8].

FCPA cezalarının muhasebe kayıtlarını ilgilendiren kısmına da somut bir örnek vermek gerekirse; İsviçre menşeli bir şirketin muhasebe kayıtlarında düzensizliğe neden olan bir “kolaylaştırıcı ödeme” (facilitating payment) üzerinden yürütülen süreç neticesinde, hem muhasebe düzeni kurallarından hem de rüşvetten ayrı ayrı ihlal tespiti yapıldığı görülmektedir[9]. Her ne kadar kolaylaştırıcı ödemeler, belirli şartlar dâhilinde FPCA uygulamalarında kabul görse de, defter kayıtlarına kolaylaştırıcı ödeme yazmak bu şartları sağlamak için yeterli olmamaktadır[10].

Firma çalışanlarına eğitim vermeleri karşılığında belirli kişilerin seyahat masraflarının karşılandığı bir diğer örnek kapsamında belirtmek gerekir ki; bahse konu seyahatlerin şirketin hiçbir iştiraki olmayan destinasyonlara yöneltilmiş olduğunu tespit eden ABD otoriteleri, bu durumu hem şirket kayıtları açısından hem de rüşvet iddiaları açısından şüphe çekici olarak değerlendirebilmektedir[11].

Doğası gereği rüşvet ve yolsuzluk eylemlerine açık olan ihale süreçleri de FCPA’in sıkı denetimi altında bulunmaktadır. Bu düzlemde verilen önemli cezalar arasında, küresel bir çelik boru üreticisinin, petrol ve doğalgaz iletim ihalesine tedarik sağlayabilmek amacıyla Özbekistan devlet görevlilerine rüşvet vermesi karşılığında ihdas edilen ve tutarı on milyon Dolar’a yaklaşan para cezaları bulunmaktadır[12].

Yine uygulama kapsamı açısından incelediğimizde, İsviçre menşeli bir taşımacılık firmasının ABD iştiraki üzerinden bazı müşterileri adına rüşvet vermesi soruşturulmuş ve firma ile adına rüşvet verdiği yedi adet müşterisine toplam 236,5 milyon Dolar tutarında ceza verilmiştir[13]. Burada İsviçre menşeli firma, rüşvet eylemi kapsamında kendisi adına hareket etmemesine rağmen cezaya tabi kılınmıştır. Benzer süreçler kapsamında Çin’deki distribütörüne, oradaki yerel yetkililere rüşvet vermesi için yetki veren bir medikal şirketinin cezalandırılması da örnekler arasına eklenebilir[14].

Yolsuzluğa dâhil olan şirketler ile bu şirketlerin adına hareket eden acentelerin beraber cezalandırıldığı durumlara da örnek vermek gerekirse; özel kimyasal ürünler üreten bir firma ile bu firmanın acentesi olarak hareket eden Kanada asıllı bir gerçek kişi, ürün satışı yapabilmek amacıyla Irak yetkililerine rüşvet vermiş ve bu eylemlerinin FCPA’i ihlal etmesi sebebiyle cezaya çarptırılmıştır[15].

Acenteler üzerinden yapılan rüşvet ödemelerinin cezalandırıldığı bir diğer örnekte ise bir petrol arama şirketi, Nijerya gümrüklerinde imtiyaz sağlamak amacıyla acentesine yetki vermekte ve 2,1 milyon Dolar tutarında 378 adet rüşvet ödemesi gerçekleştirilmektedir[16].

Bu örnekten hareketle, rüşvet eylemlerine yatkınlık gösteren bir diğer mecra olan gümrüklerdeki uygulamaları da örneklendirecek olursak; Oklahama’da mukim bir şirketin, yerel şartları sağlamayan ürünlerin gümrükten geçirilmesi için Arjantin’de 166 bin Dolar ve Venezuela’da da yedi bin Dolar tutarında rüşvet vermesinin FCPA’in ihlal olarak değerlendirildiği görülmektedir[17].

Dört farklı şirketten oluşan bir ortak girişimin, İngiliz asıllı bir avukat ile Japon menşeli bir ticaret şirketi üzerinden (doğal gaz projelerini kazanmak amacıyla) Nijerya hükümet yetkililerine verdiği rüşvet sonucu kesilen 1,7 milyar Dolar tutarındaki ceza ise FCPA uygulamaları ile cezalandırılan karmaşık ihlal yapılarına örnek teşkil etmektedir. Bahse konu rüşvet angajmanının, çok uluslu bir yapı içinde 10 yıla yakın süre devam ettiği de düşünüldüğünde, uygulayıcıların büyük montanlı soruşturmalardaki etkinliği de anlaşılmaktadır. İhlale taraf olan dört şirketin ve diğer Japon ticaret şirketinin cezalandırıldığı bu dosyada, İngiliz asıllı gerçek kişi avukat ve bazı gerçek kişi şirket yöneticilerine de ciddi hapis cezaları verilmiştir[18].

Ayrıca belirtmek gerekir ki, soruşturma konusu eylemlerin bir başka ülkenin yasaları kapsamında uygun veya gerekli olması yönündeki savunmalar da FCPA soruşturmaları kapsamında sonucu değiştirmeye yeterli olmamaktadır. Bu durumun somut örneklerinden birini, Azeri hukukunda sağlanan bir istisna hükmünün, soruşturma konusu rüşveti yasallaştırmayacağına hükmeden ABD yargı organı kararı oluşturmaktadır[19].

Tüm bu somut örneklerden da anlaşılacağı üzere, FCPA uygulamaları geniş bir ufuk çizgisine sahiptir ve doğrudan, dolaylı veya üçüncü taraflar aracılığıyla gerçekleştirilen tek taraflı veya çok taraflı tüm yolsuzluk eylemlerini, dünyanın herhangi bir köşesinde tespit edip cezalandırabilmektedir.

FCPA’in Türkiye’deki uygulamasına dair güncel bir karar

Yukarıda detaylıca aktarılan örneklerin de ortaya koyduğu üzere, FCPA uygulamaları herhangi bir coğrafi sınıra tabi değildir ve yetki bulduğu yolsuzluk eylemlerini küresel olarak soruşturup cezalandırmaktadır.

Elbette, bu tür FCPA uygulamalarının ülkemizde de birtakım yansımaları olmaktadır. İşte bu yansımalara en güncel örnek, Microsoft’un Türkiye’deki birtakım uygulamaları ile FCPA’i ihlal etmesine ilişkin 25,3 milyon Dolar tutarındaki uzlaşma kararıdır. Türkiye’nin yanı sıra Microsoft’un Macaristan, Suudi Arabistan ve Tayland’daki faaliyetlerini de inceleyen ABD Adalet Bakanlığı (DoJ) ile ABD Sermaye Piyasası Kurulu (SEC), FCPA’in ihlal edildiğine dair bulguları üzerinden şirket ile bir uzlaşmaya varmış ve bahsi geçen tutarın ödenmesi kararlaştırılmıştır.

İnceleme konusu olayın Türkiye boyutu ise 2014 yılında gerçekleştirilen ve yetkisiz bir üçüncü tarafın da dâhil olduğu bir kamu ihalesini ilgilendirmektedir. Kararın içeriği incelendiğinde, Microsoft’un iştiraklerinde görev alan yöneticilerin, Türkiye’de bir kamu ihalesi kapsamında yüksek oranda bir indirim verilmesini onayladıkları fakat bahse konu üçüncü tarafın ilgili hizmeti gerçekten sağladığına dair herhangi bir kanıtın bulunmadığı görülmektedir[20]. Bir yolsuzluğun varlığına dair kanaat oluşturan bu durum, Microsoft’u ABD Adalet Bakanlığı (DoJ) ile ABD Sermaye Piyasası Kurulu (SEC) karşısında uzlaşma bedeli ödemeye zorlayan faktörler arasında olduğu değerlendirilmektedir.

Sonuç

Yukarıdaki açıklamalarımız kapsamında belirtmek gerekir ki, FCPA’in süzgecine takılan uygulamalar genellikle büyük şirketler eliyle gerçekleştirilmektedir. Öte yandan, verilen cezalar yalnızca şirket tüzel kişiliği ile sınırlı kalmamakta ve teşebbüsün yönetim kurulu üyeleri, yöneticileri, pay sahipleri, çalışanları ve temsilcilerinin de şahsi sorumluluğuna gidilebilmektedir. Yüksek tutarlı para cezalarının yanında hürriyeti bağlayıcı hapis cezalarının da gündeme gelebildiği bu süreçler, ABD yargı organları karşısında yürütülmekte ve FCPA’i icra etmekle sorumlu olan ABD Adalet Bakanlığı (DoJ) ile ABD Sermaye Piyasası Kurulu (SEC) tarafından takip edilmektedir.

Hal böyle olunca, ABD ile iş yapan, ABD’de faaliyetleri bulunan veya uygulama kapsamına giren diğer unsurlar arasında dirsek teması bulunan gerçek ve tüzel kişiler; dünyanın farklı bir köşesinde ihdas edilen ve kendilerine uygulanabileceğini öngörmedikleri bu yasanın sert yaptırımları ile karşı karşıya kalabilmektedir. FCPA ile getirilen yaptırımların kapsam ve ciddiyeti de göz önüne alındığında, ABD ile herhangi bir temas noktası bulunan tüm teşebbüslerin, faaliyetlerini doğrudan ve dolaylı FCPA risklerine karşı kontrol etmeleri ve bu riskler karşısında iç denetim ve uyum yönetimi gibi önleyici tedbirler almaları gerekmektedir.

İlk olarak, 30.09.2019 tarihinde Lexpera Blog’da yayınlanmıştır.


[1] Prof. Dr. Turgay BERKSOY ve Öğr. Gör. Nuh Ekrem YILDIRIM, “Yolsuzluk Kavramina Genel Bir Bakış:

Problemler ve Çözüm Önerileri”, Journal of Awareness, Cilt: 2 Sayı: 1, 2017.

[2] 15 U.S.C. §§ 78dd-2(g)(1)(A), 78dd-3(e)(1)(A), 78ff(c)(1)(A).

[3] 15 U.S.C. §§ 78dd-2(g)(2)(A), 78dd-3(e)(2)(A), 78ff(c)(2)(A); 18 top,” “mood in the middle,” and “buzz at the bottom.” Id. 1.9-1.10. U.S.C. § 3571(b)(3), (e).

[4] 15 U.S.C. § 78ff(a).

[5] A Resource Guide to the FCPA U.S. Foreign Corrupt Practices Act, Criminal Division of the U.S. Department of Justice and the Enforcement Division of the U.S. Securities and Exchange Commission.

[6] A Resource Guide to the FCPA U.S. Foreign Corrupt Practices Act, Criminal Division of the U.S. Department of Justice and the Enforcement Division of the U.S. Securities and Exchange Commission.

[7] Judgment, United States v. Liebo, No. 89-cr-76 (D. Minn. Jan. 31, 1992).

[8] A Resource Guide to the FCPA U.S. Foreign Corrupt Practices Act, Criminal Division of the U.S. Department of Justice and the Enforcement Division of the U.S. Securities and Exchange Commission.

[9] Complaint, SEC v. Noble Corp., No. 10-cv-4336 (S.D. Tex. Nov. 4,2010).

[10] A Resource Guide to the FCPA U.S. Foreign Corrupt Practices Act, Criminal Division of the U.S. Department of Justice and the Enforcement Division of the U.S. Securities and Exchange Commission.

[11] A Resource Guide to the FCPA U.S. Foreign Corrupt Practices Act, Criminal Division of the U.S. Department of Justice and the Enforcement Division of the U.S. Securities and Exchange Commission.

[12] Tenaris, S.A. May 17, 2011.

[13] Complaint, SEC v. Panalpina, Inc., No. 10-cv-4334 (S.D. Tex. Nov. 4, 2010), ECF No. 1.

[14] United States v. AGA Medical Corp., No. 08-cr-172, ECF No. 1 (D. Minn. June 3, 2008).

[15] SEC v. Innospec, supra note 79; Criminal Information, United States v. Innospec, supra note 79.

[16] Vetco Gray Controls Inc., et al., No. 07-cr-4 No. (S.D. Tex. Jan. 5, 2007), ECF Nos. 1-2

[17] Helmerich & Payne, Inc. ( July 29, 2009).

[18] United States v. Marubeni Corp., No. 12- cr-22 (S.D. Tex. Jan. 17, 2012), ECF No. 1.

[19] United States v. Kozeny, 582 F. Supp. 2d 535, 537-40 (S.D.N.Y. 2008).

[20] https://www.fcpablog.com/blog/2019/7/22/microsoft-pays-25-million-to-resolve-widespread-fcpa-violati.html

Rekabet Kurulu Kamu Spotu filmi hazırlamak isteyen teşebbüs birliklerine geçit vermedi …

Geçtiğimiz günlerde, Rekabet Kurulu İklimlendirme – Soğutma – Klima İmalatçıları Derneği (“İSKİD”) ile Doğal Gaz Cihazları Sanayicileri ve İş Adamları Derneği (“DOSİDER”) tarafından, Dernekleri bünyesinde hazırlanacak ve T.C. Ticaret Bakanlığı Tüketicinin Korunması Genel Müdürlüğü (’’Bakanlık’’) tarafından yayınlanması planlanan Kamu Spotu filmine yönelik olarak alınan yönetim kurulu kararlarına menfi tespit belgesi verilmesine, eğer bu mümkün olmaz ise bireysel muafiyet tanınması talebine rekabete aykırı olacağı gerekçesiyle olumsuz karar vermiştir.[1]

İSKİD ve DOSİDER taleplerinde; iklimlendirme, soğutma ve klima ile doğal gazla çalışan ürünlerin satış sonrası hizmetlerinin yetkili ve özel servisler tarafından yerine getirildiğini, yetkili servislerin piyasaya mal arz eden teşebbüslerle dikey ilişki içerisinde olduğunu, bu ilişki kapsamında yetkili servislerin sağlayıcıların marka ve logosu ile birlikte ‘’Yetkili Servis’’ ibaresini kullanabildiklerini, özel servislerin ise sağlayıcılarla bağı olmaksızın bağımsız çalıştıklarını, özel servislerin 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’na (“SMK”) aykırı olarak sağlayıcıların marka ve logosu ile birlikte ‘’yetkili servis’’ ibaresini kullandıklarını, böylece tüketicileri yanılgıya düşürdüğü gibi, tüketicinin hizmet sonucunda memnun kalmadıklarını ve şikâyetler alındığını, bu memnuniyetsizlik sonucunda da, sağlayıcı teşebbüslerin marka imajının zedelendiği gerekçesiyle menfi tespit ve bireysel muafiyet verilmesini istediklerini beyan etmişlerdir.

Bilindiği üzere, kamu spotu; kamu kurum ve kuruluşları ile dernek ve vakıf gibi sivil toplum kuruluşlarınca hazırlanan veya hazırlatılan ve Radyo Televizyon Kurumu (“RTÜK”) tarafından yayınlanmasında kamu yararı olduğuna karar verilen bilgilendirici ve eğitici nitelikteki film ve sesler ile alt bantları olarak kabul ediliyor. RTÜK tarafından tavsiye edilen kamu spotu materyalleri medya hizmet sağlayıcıları tarafından ücretsiz yayınlanıyor.

Başvuru kapsamında, öncelikle söz konusu teşebbüs birliği kararları konusunda Bakanlık’ tan görüş alınmış, bu görüşte, servisler hakkında 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunu ve Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği hükümlerinin uygulandığı, mevzuata aykırı davranan teşebbüsler hakkında, durdurma ve idari para cezası gibi yaptırımlar uygulandığı belirtilerek, olası tüketici mağduriyetini önleme ve tüketiciyi bilinçlendirme adına kamu spotlarının hazırlanmasının yararlı olacağı ifade edilmiştir.

Rekabet Kurulu kararında, öncelikle talebe ilişkin kararları 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un (“Rekabet Kanunu”) 4. maddesi açısından incelemiş, bu inceleme sırasında başvuruda bulunan teşebbüs birliklerine üye teşebbüslerin marka ve logolarının özel servislerce izinsiz kullanımına ilişki olarak hazırlanacak kamu spotu filmi olduğunu, bu marka ve logoların kullanımının aslında bir haksız rekabet sorunu olduğunu, konunun Rekabet Kanunu ile doğrudan ilişkisi olmadığını, gerçek amacın haksız kullanımla mücadele olduğu saptamasını yapmıştır. Bu saptamanın ardından, marka ve logoların üçüncü kişilerce kullanılması konusunun 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanun’un 7. maddesinin 5. fıkrasına göre düzenlendiğini, marka sahibinin belirli şartlarda markasının kullanılmasını engelleyemeyeceği, Yargıtay kararlarında da belirtildiği gibi[2] servis hizmeti veren işletmenin “kendi işletme adını hâkim unsur olarak yazmak” koşuluyla işyerinde hangi marka ve ürünlere hizmet verdiğini göstermek amacıyla tescilli markalara da yer verme olanağının bulunduğunu belirtmiştir. Rekabet Kurulu bu durumu göz önüne alarak, bazı piyasa aktörlerinin bir araya gelip düzenleyici işlem boyutunu aşarak özel servisler hakkında olumsuz bir yargıya yol açacak kamu spotu uygulamasının 4. maddeye aykırı olduğunu ve bu nedenle menfi tespit verilmesinin mümkün olmadığını belirtmiştir.

Öte yandan, menfi tespit alamayan teşebbüs birliği kararları bireysel muafiyet incelemesine tabi tutulmuştur. Kurul, Rekabet Kanunu’nun 5. maddesinde aranan 2 olumlu (a ve b fıkraları) ve 2 olumsuz (c ve d fıkraları) koşul yönünden yaptığı incelemede, olumlu koşullar açısından bireysel muafiyet tanınabilmesi için yetkili servislerin özel servislerden daha kaliteli ve daha ucuz hizmet sundukları yönünde nesnel bir veri ya da bir ön kabul gerektiğini belirtmiştir. Böyle bir nesnel veri olmadığı gibi aksine kamu oyunda özel servislerden daha ucuz ve yetkili servis ayarında hizmet alınabileceği yönünde bir genel kanı olduğunu açıklamıştır. Kamu spotu senaryosunda yer alan “ürünün garanti kapsamındaysa gereksiz yere ücret ödeyebilirsin” ifadesinin ilk bakışta tüketici yararını sağlayacağı izlenimi veriyorsa da, garanti kapsamında tüketici haklarının korunması ve iyileştirilmesinin yasal düzenlemeye dayalı bir olay olduğu açıklanmıştır. Bu nedenlerle de anılan 5. maddenin (a), (b) ve bu fıkralarla ilgili (d) fıkrasında aranan koşulların sağlanamadığı ortaya konulmuştur. Bunlara ilaveten kamu spotu uygulamasının piyasadaki rekabeti gereğinden fazla kısıtlayacağı gibi, özel servislerin dışlanmasına yol açabileceği görüşüyle anılan maddenin (d) fıkrasındaki olumsuz koşulunda sağlanamadığından bahisle kamu spotuna ilişkin teşebbüs birliği kararlarına bireysel muafiyet tanınamayacağına karar vermiştir.

Ek olarak belirtmek gerekir ki, dosyanın raportörlerinin çoğunluğu kamu spotu senaryo metninde yer alan özel servislerin kötülenmesine yol açabilecek ifadelerin çıkartılması şartıyla menfi tespit alabileceğini belirtmiş, en kıdemli raportör ise herhangi bir konuda kamu spotu çekilmesinin dahi tüketici tercihlerini etkilemek adına yeterli olduğunu ve film içeriğinde geçen ifadelerden bağımsız olarak rekabeti, kısıtlayacağından menfi tespit verilmemesi gerektiği görüşünü beyan etmiştir.

Karardan çıkaracağımız sonuç, Rekabet Kurulu’nun, kurulduğundan bu yana, yasal düzenlemelerle getirilen rekabeti bozucu, engelleyici ve kısıtlayıcı hükümler karşısında “Rekabet Savunulucuğu” adına takındığı tavrı aynen devam ettirerek, kamu araçları ile rekabet ortamının bozulmasına da geçit vermeyeceğidir.


[1] Rekabet Kurulunun 04.04.2019 gün ve 19-14/186-84 sayılı kararı.

[2] Yargıtay 11.Hukuk Dairesinin E.2003/2346, K.2003/8743 sayılı kararı

California’da CCPA Dönemi

Geçtiğimiz ay Birleşik Devletler’in California eyaletinde büyük teknoloji firmalarını ilgilendiren önemli bir gelişme yaşandı. Buna göre 1 Ocak 2020’de yürürlüğe girecek olan California Consumer Privacy Act of 2018 (“CCPA”) ile California, Birleşik Devletler’de kapsamlı bir verilerin korunması mevzuatına sahip olan ilk eyalet olacak.

Neden büyük teknoloji firmalarını ilgilendiriyor?

Bilindiği üzere kişisel verilerin korunmasına ilişkin olarak Avrupa Birliği ve yerel mevzuatlar kapsam olarak kişisel verileri işleyen hemen hemen tüm teşebbüsleri kapsama alıyor. Bununla birlikte, kişisel veriler üzerinden milyonlar kazanan firmalarla küçük teşebbüslerin aynı kurallara tabi olması uzun bir süre eleştiri konusu olmuştu. Bu noktada CCPA’nin en önemli özelliği kişisel veriler ile ticari açıdan yakın ilişki sağlayan ve bundan yüksek kar elde eden firmaları hedef alıyor olması. Nitekim ilgili mevzuat yalnızca California’da yerleşik kişilerin verilerini işleyen ve aşağıda yer alan koşulların en az birini taşıyan teşebbüsleri kapsıyor. Bu çerçevede:

  • Gayri safi gelirin 25 milyon Amerikan Dolarını aşması,
  • Yılda 50.000’den fazla California’da yerleşik kişinin kişisel verilerinin satın alınması, satılması, alınması veya paylaşılması,
  • Yıllık net gelirin yarısının müşterilerin kişisel verilerinin satılmasından elde edilmesi,

koşullarından birinin taşınması halinde ilgili firma CCPA’in kapsamında olacak.

GDPR ile benzer mi?

Tanımlar maddesine bakıldığında ise genel olarak Avrupa Veri Koruma Tüzüğü (“GDPR”) ile paralel bir şekilde kişisel veri kavramının oldukça kapsayıcı şekilde tanımlandığını, böylelikle, ilgili kişi ile ilişkilendirilebilecek her türlü verinin, kişisel veri olarak kabul edildiğini görüyoruz.

Bunun karşın GDPR’a nazaran ilgili kişilerin haklarının oldukça geniş tutulduğunu söyleyebiliriz. Nitekim CCPA kapsamında ilgili kişiler hangi verilerinin işlendiğini ve bu verilerin kimlere satıldığını veri sorumlusundan öğrenebilecekler. Ayrıca, veri sorumluları kişisel verilerin üçüncü kişilere satılıp satılmaması noktasında ilgili kişiye seçim hakkı tanımak zorunda bırakılmış. Bu durum uzun vadede büyük teknoloji firmalarının epey bir canını yakacak gibi gözüyor.

Cezai Yaptırımlar oldukça ağır

CCPA her bir ihlal başına 2.500 Amerikan Doları ceza öngörüyor, kasıtlı ihlallerde ise bu rakam 7.500 Amerikan Dolarına kadar çıkabiliyor. Bir veri sızıntısı çerçevesinde on binlerce kişinin verisinin ihlal edileceği göz önüne alındığında, veri sorumluların oldukça yüksek miktarda idari yaptırımlar ile karşı karşıya kalabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu noktada en önemli farklılıklardan biri ise CCPA kapsamında ilgili kişiler istedikleri takdirde toplu davaların yanında bireysel olarak da veri sorumlusu hakkında dava açarak tazminat talep edebiliyorlar.

Sonuç olarak

Birleşik Devletler’de kişisel verilerin korunması adına oldukça önemli bir gelişme yaşandı. Bu gelişmenin en önemli mesajı ise daha önce uluslararası vergi hukukunda da gördüğümüz üzere büyük teknoloji firmalarına yönelik, doğrudan bu firmaları hedef alan regülasyonların gün geçtikçe daha popüler hale gelebileceği. Dolayısıyla bu ve benzer düzenlemelerin yakın zamanda Avrupa’da ve ülkemizde de söz konusu olabileceğini öngörebiliriz.

Yenilenebilir Yönetmeliğindeki Son Değişiklikler

Enerji bağımsızlığını sağlayabilmedeki kritik rolü başta olmak üzere enerji güvenliğinin sağlanması ve bununla birlikte, 21. yüzyılda insanoğlunun en büyük mücadelelerinden birisi olan karbon emisyonlarının düşürülmesindeki etkinliği nedeniyle “yenilenebilir enerji” enerji piyasalarındaki popülaritesini her geçen gün arttırmaktadır. 2018 yılında dünya toplam enerji kurulu gücüne eklenen yenilenebilir enerji kurulu güç kapasitesi 177 GW’tır[1]. Bununla birlikte Uluslararası Enerji Ajansına göre Paris Anlaşması ile belirlenen amaçlara ulaşılabilmesi için 2018-2030 yılları arasında dünya kurulu gücüne eklenmesi gereken yenilenebilir enerji üretim kapasitesi yıllık yaklaşık 300 GW’tır[2].   Çevresel hassasiyetlere, yenilenebilir enerji üretim santrallerinin yapım maliyetlerindeki önemli düşüşlerin de eklendiği göz önüne alındığında, enerji sektörünün geleceğinin yenilenebilir enerji kaynaklarından yapılacak üretimlerde olduğunu ileri sürmek mümkün. Buna rağmen ülkemizde halen 2020 sonrası teşvik mekanizmasının nasıl olacağı konusu muamma.

Yenilenebilir enerji ile ilgili belirtmiş olduğumuz gelişmelerin arka planında devletlerin yenilenebilir enerji sektörüne can suyu olarak uygulamış olduğu teşvikler bulunmaktadır. Ülkemizde de yenilenebilir enerji kaynaklarından yapılacak enerji üretimine ilişkin teşviklerin çerçevesi 2005 yılında yürürlüğe giren 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kanunu[3] ile çizilmiştir. Söz konusu tarihten günümüze sektörde önemli gelişmeler kaydedilmiş olduğu 2018 yıl sonu itibariyle üretilen elektriğin %33,5’inin yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılanmış olmasından anlaşılmaktadır.

Yenilenebilir enerji sektöründeki gelişmeler bir yana, dünya enerji politikalarında gözlenen bir diğer önemli gelişme ise, üretimin tüketim noktasında yapılmasını ifade eden “dağıtık enerji” üretiminin gelişmesi nedeniyle şebeke yönetiminde karşımıza çıkmaktadır. Keza, dağıtık enerji üretiminin yaygınlaştırılması politikalarına paralel olarak enerji depolama sistemleri ve talep tarafı yönetimi gibi hususların önemi daha da artmıştır. Bu konu ile ülkemizdeki lisanssız elektrik üretimi arasında sıkı bağ bulunmakta olup, lisanssız elektrik üretiminin daha liberal bir yapıya kavuşturulması gerekmektedir.

Enerji sektöründe yaşanan gelişmelerin yanı bilhassa ülkemizde ister istemez birtakım olumsuz gelişmelerin de yaşandığı gözlenmiştir. Bunlardan en dikkat çekeni, teşviklerin döviz üzerinden verilmiş olması ve döviz kurunda 2018 yılında yaşanan gelişmeler neticesinde kaçınılmaz olarak tüketicinin katlanmak durumunda kaldığı yenilenebilir enerjinin maliyetlerinin ciddi oranda arttırmış olmasıdır. Bahse konu maliyet artışlarının karşılığını tüketici son dönemde sıklıkla yapılan elektrik ve doğalgaz zamları ile birlikte bizatihi hissetmek durumunda kalmıştır. Başta YEKDEM maliyetlerinin artması ve bazı teknik sebeplerle son yıllarda enerji bürokrasisi YEKDEM[4]’den faydalanan yenilenebilir enerji üreticilerinin kapasite arttırma taleplerine olumlu cevap vermekten imtina etmekteydi. Bu durum ise, artan verimlilik ve düşen maliyetlerden yararlanma imkanını kısıtlamakta ve bir anlamda ülkemiz yenilenebilir enerji üretiminde verimliliği düşürmekteydi.

Piyasadaki tüm bu gelişmeler, enerji hukukunu bir takım regülatif değişikliklere gebe bırakmış ve akabinde 2019 yılında enerji hukukunda önemli değişikliklerin yapıldığı gözlenmiştir. Yapılan değişikliklerin en dikkat çekenleri Şubat ayında YEK Kanununun 6/C maddesine eklenen ikinci fıkra ile yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim şirketlerinin kapasite artışlarının YEK Destekleme Mekanizmasından yararlanamayacağına ilişkin düzenleme ile Mayıs ayında yürürlüğe giren lisanssız elektrik üretim yönetmeliğidir. Hemen belirtelim ki lisanssız elektrik üretim yönetmeliği kanaatimizce konuya ilişkin piyasanın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır. Bu konunun detaylarını daha sonra konuya hasredeceğimiz bir yazıyla izah edeceğiz.

İşte enerji hukukunda yukarıda değinmiş olduğumuz bu gelişmelerin paralelinde geçtiğimiz günlerde Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Belgelendirilmesi ve Desteklenmesine İlişkin Yönetmelikte (“Yenilenebilir Yönetmeliği”) de değişiklikler yapıldı. Yapılan değişiklikler incelendiğinde; bunların esas itibariyle Yenilenebilir Yönetmeliği’nin yukarıda belirtmiş olduğumuz mevzuat değişiklikleri ile uyumlulaştırılmasından başka bir şey olmadığı görülmektedir. Bu kapsamda, lisanssız elektrik üretimi ile ilgili yönetmelik ile uyumlu olacak şeklide Yenilenebilir Yönetmeliğindeki Yek Toplam Bedeli (“YEKTOB”) tanımına “lisanssız üreticilere ödenecek toplam bedeli” (“LÜYTOB”) eklenmiştir.

Yönetmelikteki diğer değişiklikler ise, Yönetmeliğin; YEK Kanununun 6/C maddesine eklenen ikinci fıkra ile yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim şirketlerinin kapasite artışlarının YEK Destekleme Mekanizmasından yararlanamayacağına ilişkin düzenlemeye uyum sağlaması için yapılmış değişikliklerdir. Bu doğrultuda Yönetmelik md.5/1, md.8/1-(b), md.12 ve md. 15/2’de yapılan düzenlemeler ile YEK Kanununun 6/C maddesinin ikinci fıkrası uyarınca yapılan kapasite artışlarının YEKDEM’den yararlandırılmamasını sağlayacak şekilde mezkûr maddeler revize edilmiştir. Tüm bu değişikliklerin yanı sıra piyasa oyuncuları dört gözle 2020 sonrasında geçerli olacak teşvik mekanizmasına ilişkin düzenlemeleri beklemeye devam etmektedir. Kanaatimizce, bu pilav daha çok su kaldırır!


[1] https://www.iea.org/newsroom/news/2019/may/renewable-capacity-growth-worldwide-stalled-in-2018-after-two-decades-of-strong-e.html

[2] Ibid.

[3]Tam adı; Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun (“YEK Kanunu”).

[4] Yenilenebilir Enerji Kaynak (YEK) Belgesi verilmesi ile YEK Destekleme Mekanizması.

Rekabet Hukukunun Kalbi Burada Atıyor!

Önümüzdeki kasım ayında Doç. Dr. Kerem Cem Sanlı tarafından düzenlenen İstanbul Bilgi Üniversitesi Rekabet Hukuku Sertifika Programının dokuzuncusu gerçekleştirilecek. Program Türkiye’de rekabet hukuku üzerine çalışma yapan akademisyenler ve avukatları rekabet hukukuna ilgi duyanlar ile bir araya getiriyor. Yedi hafta boyunca alanında uzman kişiler rekabet hukukunun farklı yönlerini ele alıyor ve dinleyicileri ufuk açıcı tartışmaların içerisine çekiyor.

Her yıl olduğu gibi bu sene de Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı (“BASEAK”) olarak program içerisinde yerimizi aldık. İlk hafta ekibimizin ekonomistlerinden Bahçeşehir Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Emin Köksal, hukuk ve ekonomiyi harmanlayan antitröst ekonomisi sunumu ile programın açılışını gerçekleştirecek. Dördüncü haftada ise, BASEAK rekabet ve regülasyon ekibinin lideri Av. Şahin Ardıyok Rekabet Kurumu’nda ve özel sektörde elde ettiği tecrübeler ışığında yıkıcı fiyatlandırma, fiyat sıkıştırması ve indirim sistemlerini ele alacak.

Rekabet hukukunda kendini geliştirmek, uygulamaya ilişkin bilgiler edinmek ve güncel tartışmaları takip edebilmek için Türkiye’deki en değerli platformlardan birisi olan İstanbul Bilgi Üniversitesi Rekabet Hukuku Sertifika Programı 2 Kasım – 14 Aralık 2019 tarihleri arasında her cumartesi İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilecek. İlgi duyanlar buradaki linkten programın detaylarına erişip programa kayıt yaptırabilirler. Sizleri de dinleyiciler arasında görmekten mutluluk duyacağız.  

Veri Koruma Hukuku’nun İhlali Tek Başına Rekabet Hukuku’nun İhlali Anlamına Gelir mi? : Düsseldorf Bölge Mahkemesi’ne Göre Hayır!

Hatırlanacağı üzere bu yılın başında Almanya Rekabet Otoritesi Bundeskartellamt, Facebook hakkındaki soruşturmasını neticelendirmişti. Soruşturma neticesinde Facebook’un rekabeti ihlal ettiği tespit edilmiş, herhangi bir para cezası uygulanmadan ihlale neden olan davranışlara son verilmesi yönünde bazı tedbirlerin uygulanmasına karar verilmişti.

Bundeskartellamt tarafından verilen kararda Facebook’un, kullanıcıların verilerini ölçüsüz bir şekilde topladığı ve başka internet siteleri üzerindeki eklentileri sayesinde kullanıcıların bilgisi olmaksızın veri toplayabildiği belirtilmişti. Bundeskartellamt Facebook’un bu davranışlarını Alman Rekabet Kanunu GWB’nin (Gesetz gegen Wettbewerbsbeschränkungen) hakim durumun kötüye kullanılmasını düzenleyen  hükmüne aykırılık olarak değerlendirmişti. Kararda Facebook’un bu davranışları AB Genel Veri Koruma Tüzüğü GDPR (General Data Protection Regulation) ekseninde de değerlendirilmişti.

Bundeskartellamt’ın Şubat ayında açıkladığı bu Facebook kararı pek çok eleştiriye hedef oldu. Eleştirilerin başında ise Facebook’un karara konu davranışlarının rekabet hukukundan ziyade veri koruma hukuku ile ilişkili olduğu, bu nedenle Bundeskartellamt’ın düzenleyici kurum olarak kendisine tanınan yetki alanının sınırlarını aştığı gelmekteydi. Facebook da hakkında verilmiş karara karşı aynı eleştiriyi getirmiş ve Bundeskartellamt’ın kararına karşı itiraz sürecini işleteceğini belirtmişti.

Geçtiğimiz günlerde Facebook’un itirazı ilk meyvesini verdi. Karara karşı itiraz mercii olan Düsseldorf Bölge Mahkemesi, Bundeskartellamt’ın Facebook hakkında verilmiş kararının yürütmesini durdurdu ve rekabet otoritesinin kararındaki tedbirlerin uygulanmamasına karar verdi. Düsseldorf Bölge Mahkemesi yürütmeyi durdurma kararında, Bundeskartellamt’ın kararında açık bir hukuka aykırılık olduğu konusunda ciddi şüphelerinin bulunduğunu belirtti ve “Facebook’un uygulamalarının veri koruma hukukuna aykırı oluşu doğrudan bir rekabet ihlaline işaret etmez” ifadeleriyle karara yönelik eleştirilerle benzer bir tavır sergiledi. Facebook’un davranışlarının yeni rakiplerin piyasaya girişine engel olduğuna yönelik herhangi bir değerlendirmenin Bundeskartellamt tarafından yeterince yapılmadığına dikkat çekilen yürütmeyi durdurma kararında, Google’ın nezdinde çok kapsamlı veriler barındırmasına karşın sosyal medya platformu Google+’ın piyasada tutunamayarak kapanması verinin tek başına rekabetçi avantaj sağlamayabileceği argümanına örnek olarak yer verildi.

Bundeskartellamt, Düsseldorf Bölge Mahkemesi’nin yürütmeyi durdurma kararının ciddi hukuki eksikliklerinin bulunduğunu belirterek kararın kaldırılması için temyiz merciine müracaat edeceğini açıkladı.

BTK, kargo şirketlerine yükümlülüklerini hatırlattı!

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) posta sektörünün önemli oyuncularından Sürat Kargo Lojistik ve Dağıtım Hizmetleri Anonim Şirketi’ni mercek altına aldı. Posta Hizmetleri Kanunu[1], Posta Sektörüne İlişkin Yetkilendirme Yönetmeliği[2] ve Posta Gönderilerine İlişkin Güvenlik Tedbirlerine Yönelik Usul ve Esaslar[3] kapsamında gerçekleştirilen detaylı inceleme sonucunda Sürat Kargo için süreç üç uyarı ve bir de idari para cezası ile sonuçlandı.

İnceleme kapsamında değerlendirilen yükümlülükler aslında kargo şirketi müşterileri tarafından dahi kolaylıkla gözlemlenebilir nitelikte. Bu sebeple söz konusu yükümlülüklerin üzerinden geçmeyi önemli görüyoruz.

Kargonuzu teslim aldığınızda sizden hangi bilgiler isteniyor?

Posta Gönderilerine İlişkin Güvenlik Tedbirlerine Yönelik Usul ve Esaslar’ın 4. maddesinde posta gönderilerinin kabulü ve teslimi aşamalarında yapılacak işlemler düzenleniyor. Bu kapsamda kargo şirketlerinin, posta gönderilerinin alıcıya teslimi aşamasında teslim alanın adı-soyadı ve TC kimlik numarası (kişi yabancıysa pasaport numarası, uluslararası geçerliliği olan muadil bir belge numarası veya Türkiye Cumhuriyeti yetkili mercileri tarafından kimlik tespiti amacıyla verilmiş olan numara) bilgilerini kayıt altına almaları gerekiyor. Bu iki husus posta teslimi için asgari şartları temsil ettiğinden, teslim alan kişinin söz konusu bilgileri vermemesi halinde gönderi kişiye teslim edilmeyip, göndericisine iade ediliyor. Bilgilerin kayıt altına alınması yeterli olmayıp, kargo şirketleri söz konusu bilgilerin gizliliğini sağlamak kaydıyla 2 yıl saklanmasından da sorumlu kılınmış.

BTK, yaptığı inceleme sonucunda Sürat Kargo’nun gönderi teslimi sırasında yalnızca ad-soyad bilgisini alıp kargoları teslim ettiğini tespit etti ve bu sebeple Sürat Kargo’ya bu hususta bir uyarı verdi.

Gönderinizin ağırlığını biliyorsunuz, peki ya hacmini?

Kanun’un “Tanımlar” başlıklı 3. maddesinde posta gönderisi ve posta kolisi veya kargosu iki ayrı tanım olarak yer alıyor ve bu iki unsur birbirinden kilo ve hacim eşikleri ile ayrılıyor. Bu sebeple, kargo şirketlerince bir gönderinin kabulü sırasında ilgili paketin hem ağırlığının hem de hacminin ölçülmesi, gönderi hangi tanıma uyuyor ise o kategoriye ilişkin gerekliliklerin yerine getirilmesi gerekiyor.

Sürat Kargo nezdinde yürütülen incelemede, her iki parametrenin de ölçülmesi ve kayıt altına alınması gerekirken sadece tek parametrenin ölçülmesi sebebiyle şirkete bir defaya mahsus olmak üzere uyarı verilmesine karar verildi.

Gönderilerinizin içeriği kontrol ediliyor mu?

Karar’ın posta gönderilerinin kabulü ve teslim aşamasında yapılacak işlemlere ilişkin aynı 4. maddesinde bir başka yükümlülük olarak, gönderilerin kabulü esnasında özel hayatın gizliliği korunacak şekilde kontrol edilmesi yer alıyor. Bu yükümlülüğün istisnaları haberleşme gönderileri ve kargo şirketi ile bir sözleşme kapsamında fatura veya irsaliye ile taşıttırılan gönderiler olarak tanımlanıyor.

Bununla birlikte gönderi sayısının 10’dan az olması halinde en az yarısının, 10 ila 100 arasındaki gönderilerin en az %10’unun (asgari 6 gönderi olmak üzere) ve 100’den fazla gönderi bulunması halinde en az %5’inin (asgari 10 olmak üzere) kargo şirketi tarafından rastgele seçilip gönderici huzurunda kontrol edilmesi gerekirken; Sürat Kargo’nun bu yükümlülüğünü yerine getirmediği tespit edildi.

Gönderileri gönderici huzurunda kontrol etmediği tespit edilen Sürat Kargo, bir defaya mahsus olmak üzere uyarı aldı.

Kargo şirketlerinin sizi kayıt altına aldığını biliyor muydunuz?

İnceleme kapsamında değinilen son yükümlülük ise kargo şirketlerinin gönderi kabul merkezlerinde bir kamera kayıt sistemi kurmaları ve ilgili kayıtları gerektiğinde yetkili mercilere sunmak üzere en az 1 ay süreyle saklamaları idi. Her ne kadar Sürat Kargo kamera kayıt sistemi kurma yükümlülüğünü yerine getirmiş olsa da kayıtların ilgili süre boyunca saklanmadığı gerekçesi ile 2018 yılı net satış tutarının on binde beşi oranında idari para cezası aldı. Kararda 2018 yılı için net satış tutarı 457.464.329 TL olarak verilmiş olan Sürat Kargo’nun yalnızca kayıtları gereken süre ile tutmaması gerekçesiyle ödemekle yükümlü olduğu ceza yaklaşık 230 bin TL’ye tekabül ediyor.

BTK’nın söz konusu inceleme kapsamında dört ayrı yükümlülüğe ilişkin yaptığı değerlendirmelerin ve verdiği yaptırım kararlarının hem kargo şirketleri hem de müşterileri açısından yol gösterici nitelikte olduğu kanaatindeyiz. Bu kararın kargo şirketlerinin çalışma prensiplerini ne yönde etkileyeceğini ise zaman gösterecek.


[1] 23.05.2013 tarihli ve 28655 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu.

[2] 03.06.2014 tarihli ve 29019 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Posta Sektörüne İlişkin Yetkilendirme Yönetmeliği.

[3] Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu’nun 27.12.2016 tarihli ve 2016/DK-YED/517 sayılı kararı ile yürürlüğe giren Posta Gönderilerine İlişkin Güvenlik Tedbirine Yönelik Usul ve Esaslar.