İthalatta Gözetim Uygulaması Uluslararası Hukuku Gözetiyor mu?

Her sabah Resmi Gazete’yi açtığınızda sürekli aynı isimle yayınlanan ve yıllardır üzerine hiç tıklamadığınız bir çok düzenleme bulunur. Birçok hukukçu için İthalatta Gözetim Uygulamasına İlişkin Tebliğler de bu düzenlemeler arasında yer alıyor. Fakat gözetim uygulamaları Türkiye’nin ticaret politikası içerisinde büyük bir öneme sahip ve ticaret politikaları kapsamında mehaz uygulama kabul edilebilecek Avrupa’da bile olmayan bir savunma aracı niteliğinde. Ticaret Bakanlığı İthalat Genel Müdürlüğü (“Genel Müdürlük”) tarafından tarafından geçmiş dönemlerde genellikle ithalat miktarı çok yüksek olmayan ve katma değeri düşük olan ürünlere uygulanan gözetim uygulaması, son dönemlerde cep telefonu, güneş panelleri gibi “olağan” dışı ürünlere de uygulanmaya başlandı.

Gözetim uygulamaları en basit tabir ile gümrüğe belirli bir kıymetin altında beyan edilen ürünlerin ithalatının Ticaret Bakanlığı’ndan alınacak olan gözetim belgesine bağlanmasıdır. Bu kapsamda gözetime tabi tutulan ürünler açısından ithalat sırasında gümrük mevzuatının gerektirdiği belgelerin yanında gözetim belgesi de aranmaktadır. Gözetim uygulamasının genel çerçevesi 29.05.2004 tarihli ve 25476 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan İthalatta Gözetim Uygulanması Hakkında Karar ve 08.06.2004 tarihli ve 25486 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan İthalatta Gözetim Uygulaması Yönetmeliği (“Yönetmelik”) ile çizilirken önlemin uygulanacağı ürünler tebliğler aracılığı ile belirlenmektedir.

Yönetmelik uyarınca resen ya da başvuru üzerine Genel Müdürlük tarafından yapılacak incelemler sonucunda ithalatın gelişimi, ithal şartları ve ithalatın yerli üreticiler üzerindeki etkisi dikkate alınarak belirli bir ürünün ithalatı gözetime tabi tutulabilmektedir. Gözetim uygulamaları büyük çoğunlukla ileriye yönelik ithalatı konu alsa da mevzuat uyarınca geriye dönük bir gözetim uygulaması getirmek mümkündür.

Gözetim uygulamasına tabi olarak ürünlerin ithalatını gerçekleştirmek isteyen ithalatçılar ise, ithal edecekeleri ürünlerin kıymetinin ilgili tebliğde belirtilen kıymetin altında olması durumunda Genel Müdürlük’ten 6 ay geçerli olan gözetim belgesini almak zorundadır. Örneğin, son dönemde uygulamaya konulan 2020/6 sayılı İthalatta Gözetim Uygulanmasına İlişkin Tebliğ uyarınca 200 Amerikan Doları’nın altında gümrük kıymetine haiz cep telefonlarını Türkiye’ye ithal etmek isteyen ithalatçıların Genel Müdürlük’ten gözetim belgesi alınması zorunlu hale gelmiştir.

Gözetim belgesi alabilmek için ise ilgili tebliğin ekinde bulunan kapsamlı bilgilerin onay süreçlerinden geçerek Genel Müdürlüğe sunulması gerekmektedir (Bir örneği EK-1’de bulunmaktadır). Bu kapsamda ithalatçı ve üretici şirketlerin dağıtım ağından sahip olduğu lisanslara, stoklarından dönem karlarına, genel üretim giderlerinden birim ürün maliyetine kadar birçok hassas bilgi talep edilmektedir. Söz konusu bilgileri sağlamanın ne denli güç olduğunu daha önce anti-damping ya da telafi edici önlem soruşturmasına tabi olmuş şirketler çok iyi anlayacaktır. Ayrıca söz konusu bilgileri sağlamanın yanında, bu bilgilerin firmanın faaliyet gösterdiği ülkedeki bir resmi kurum tarafından onaylanması ve ilgili ülkedeki Türk Konsolosluğu tarafından apostil edilmesi gerekmektedir. Şirketler için onay süreci bile bilgilerin toplanması kadar sancılı olabilmektedir.

Uygulamada ise ithalatçı firmalar gözetim belgesi edinme sürecindeki zorlulukları aşmak adına alternatif yolları tercih etmektedir. Bu kapsamda birçok ithalatçı belirlenen eşiği aşmayan ürünlerin kıymetini gümrüğe beyan ederken “yurdışı giderler” altındaki miktarları yüksek göstererek fiktif olarak ithal edilen ürünün kıymetini arttırmaktadır. Elbette bu yöntem ithalatta ödenecek vergileri attırmakta fakat ticari sırların ifşa etmekten imtina eden şirketlere bir “kolaylık” sağlamaktadır. Elbette söz konusu yöntem ithalatçılar açısından başka sorunlar gündeme getirmektedir.

Gümrük Yönetmeliği’nin 44. maddesi uyarınca beyan edilen gümrük kıymetinin gerçekliği veya doğruluğu konusunda şüpheye düşülmesi halinde, gümrük idarelerince yükümlülerden ilave bilgi ve belge talep edilmesi ve konunun incelemeye alınma ihtimali doğmaktadır. Fakat bu durum uygulamada çoğu zaman fazla vergi ödemekten kaçınma gibi farklı nedenlerle gümrük kıymeti düşürülen ürünler için geçerli olmaktadır. Fakat gözetim uygulaması sonucunda ithalat vergilerin azalmasından ziyade vergi miktarlarında ciddi artışlar yaşanmaktadır.

Nitekim Ticaret Bakanlığı yayınlanan 2012/29 Gümrük Kıymetinin Belirlenmesi Hakkında Genelge (“Genelge”) uyarınca beyan edilen eşyanın ithalatta gözetim uygulanmasına ilişkin tebliğler uyarınca gözetim belgesine tabi olması veya beyan edilen kıymetin gözetime ilişkin tebliğlerde belirtilen kıymetlerden yüksek olması durumunda kıymet araştırmasına gidilmemesinin esas olduğu belirtilmektedir. Söz konusu düzenleme ile ek incelemeye tabi olma riskinden de kurtulan birçok ithalatçı gözetim uygulamasını aşabilmek adına eşyaların kıymetini fiktif olarak arttırmaktadır.

Fakat, söz konusu uygulamalar ithalatçıları her ne kadar gözetim belgesi alma külfetinden kurtarsa da gerek ödenecek gümrük vergisini gerekse de bir sonraki satışlarda alıcıya düşülen Katma Değer Vergisi (“KDV”) gibi dolaylı vergileri arttırmaktadır.

Örneğin, %18 KDV’ye tabi 100 Dolar değerinde bir ürünün ithalatı sırasında gümrük kıymetinin 150 Dolar gösterilmesi durumunda gümrükte ödenen KDV 9 Dolar artmaktadır. Fakat ithalatçı ürünü olağan piyasa koşullarında, bir başka deyişle 100 Dolar civarında satacağı için bir sonraki satışı gerçekleştirdiğinde tahsil ettiği KDV ithalat sırasında ödediği KDV’den daha az olacaktır. Bu durumda ithalatçı bu masrafa kendi katlanacak ya da rakiplerinden yüksek fiyatlama yapmak ve rekabet gücünü kaybetmek pahasına aradaki farkı ürünün fiyatına yansıtacaktır. Bu sebeple de gözetim uygulamasının bir kayıt yükümlülüğünden öte perde arkasında eşyanın gümrük kıymetini ve ithalat vergilerini fiktif olarak arttıran bir uygulama olduğunu söylemek hatalı olmayacaktır. 

Tüm bu sebeplerle söz konusu fiili durumun Gümrük Kanunu ve Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) kurallarına uygun olup olmadığı sorusu ortaya çıkmaktadır. Nitekim, hem 4458 sayılı Gümrük Kanunu hem de 1994 Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşmasının VII nci Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Anlaşması ithal eşyaların kıymetinin satış bedeli üzerinden hesaplanması gerektiğini belirtmektedir. Tüm bu hükümlere karşın, ithalatçılar gözetim uygulamasını “aşabilmek” adına birçok ithalatçı gümrüğe fiktif değerleri üzerinden kıymet beyan etmekte ve yukarıda ele alınan mevzuat ve fiili uygulama aracılığı ile söz konusu uygulamaya cevaz verilmektedir. Bu durum da akıllara bu uygulamanın gümrük mevzuatına uygun olup olmadığı ve Türkiye’nin DTÖ altındaki yükümlülüklerini tam anlamıyla uyumlu davranıp davranmadığı sorularını doğurmaktadır. Elbette bu soruların cevaplanması için ancak söz konusu uygulamanın idare mahkemeleri ya da bir DTÖ paneli nezdinde gündeme gelmesi gerekmektedir.

Öte yandan söz konusu uygulamaların gerçekten yerli üreticileri koruyup korumadığı ise ayrı bir muamma olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde küresel değer zincirleri ile birbirine hiç olmadığı kadar bağlı olan uluslararası ticaret sisteminde bir yerli üreticiyi korumak adına getirilen önlemler çoğu zaman aynı ürünü girdi olarak kullanan birçok yerli üreticiyi zor durumda bırakmakta ve bozulan arz-talep dengesi sebebiyle söz konusu ürünün iç pazarda fiyatının yükselmesine sebebiyet vermektedir. Bu sebeple ithalat sırasında getirilen önlemlerin etki bazlı analizlerinin yapılması ve önlemlerin getirilmesi ile genel kamu yararı doğurup doğurmadığının dikkatlice incelenmesi gerekmektedir. Fakat mehaz uygulama olan Avrupa uygulamasının aksine, ülkemizdeki ticaret politikası mevzuatında kamu yararı önlemlerin getirilebilmesi için aranan kriterler arasında yer almamaktadır. Her ne kadar gözetim haricindeki önlemlere ilişkin başvuruların yapılabilmesi için belirli bir  pazar payı eşiğin aşılması gerekiyor olsa da önlemlerin tedarik zincirindeki yaratacağı etkilerin etraflıca değerlendirilmesi gerekmektedir.

Ek-1: Gözetim Belgesi Kayıt Dilekçesi Örneği

DURAK 3: KORUNMA ÖNLEMLERİ

Rekabet ve regülasyon bloğumuzda uzun yıllardır uluslararası ticaretin regülasyonu ya da ithalatta haksız rekabete dair hem ülkemizde hem de dünyada yaşanan gelişmeleri sizlere aktarıyoruz. Sizin de gözlemlediğiniz üzere son dönemlerde yazılarımız aralıkları dünyada her gün yaşanan gelişmeler nedeniyle sıklaşmaya başladı. Tarihin hiçbir noktasında uluslararası ticaret kurallarının bu denli tartışıldığı ve ihlal edildiği bir dönem olmadığını değerlendiriyoruz. Özellikle Çin’in dünyadaki ticaret taşlarını yerinden oynatması, Donald Trump’ın ABD başkanlığına seçilmesi, Brexit ve her gün imzalanan serbest ticaret anlaşmaları gibi birçok sebeple dünya ticaretinin dinamikleri esaslı olarak değişiyor. Öte yandan, uluslararası ticaret kurallarının yerindeliği ve işlevselliği ise her geçen gün tartışma konusu oluyor. Ülkemiz ise şu an uluslararası arenada hiç olmadığı kadar aktif durumda. Türkiye’nin Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) nezdinde hâlihazırda tarafı olduğu altı uyuşmazlık bulunmakta ve 1995 yılından bugüne kadar toplam sayının 17 olduğu düşünülecek olursa dünya ticaretindeki uyuşmazlıkların ne denli arttığı gözlemlenebilecektir.

Dünyadaki tüm bu gelişmeler ışığında ülkemizin ve ülkemizde faaliyet gösteren şirketlerin ilerleyen dönemde hiç olmadığı kadar etkileneceğini öngörmekteyiz. Öte yandan, ülkemizde uluslararası ticaret kurallarının bilincinin yüksek olmadığını gözlemliyoruz. Bir başka deyişle, birçok kişinin haberlerde okudukları ekstra gümrük vergilerinin bir şirketin talebi üzerine geldiğini ya da DTÖ nezdinde açılan davaların kendi şirketlerinin operasyonlarını ciddi şekilde etkileyeceğinin tam olarak bilincinde olmadığı düşünüyoruz. Tam da bu sebeple uluslararası ticaret hukukunu enine boyuna ele alacak yeni bir yazı dizisi başlatma kararı almıştık. İlk iki yazımızda sırasıyla devlet teşvikleri ve dampinge ilişkin DTÖ kurallarını aktarmıştık. Her iki uygulamada Türk hukukunda haksız rekabet olarak değerlendirilirken bu yazıda ele alacağımız korunma önlemleri bu üç rejim arasında en masum olarak nitelenebilecektir.

Nedir bu korunma önlemi?

Korunma önlemleri en basit tanımıyla aşırı ithalattan etkilenen yerel üreticileri korumak için ithal mallara getirilen ekstra yükümlülükleri ifade etmektedir. Türkiye’nin taraf olduğu Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması[1] (“GATT”) ve DTÖ Korunma Önlemleri Anlaşması (“KÖA”)[2] uluslararası ticaret sistemini geliştirmek ve güçlendirmek için korunma önlemlerinin uygulanmasına ilişkin ana ilkeleri ortaya koymaktadır. Ayrıca KÖA altındaki uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilmesi kapsamında yayınlanan İthalatta Korunma Önlemleri Hakkında Bakanlar Kurulu Kararı ve İthalatta Korunma Önlemleri Yönetmeliği ilgili ulusal mevzuat olarak uygulamaya esas teşkil etmektedir.

KÖA madde 2.1 ve GATT madde XIX uyarınca taraf devletler, öngörülemeyen bir şekilde mutlak ya da nispi olarak artış gösteren ithalat sonucunda ithal edilen mala benzer veya doğrudan rakip ürünleri üreten yerli üreticilerin ciddi zarar görmesi ya da bu yönde bir tehdit oluşması durumunda, söz konusu ürünleri korumak için korunma önlemi uygulama hakkına sahiptir. Bu hak uyarınca taraf devletler, normal şartlar altında GATT madde II kapsamında aşılması ihlal teşkil eden gümrük vergisi hadlerini aşarak ek gümrük vergisi uygulama hakkı kazanmaktadır. Ancak korunma önlemi uygulanması için temel olarak üç şart aranmaktadır:

  • ithalatta öngörülemeyen bir artış,
  • ciddi zarar veya tehdidi ve
  • artan ithalat ve zarar arasında illiyet bağı olması gerekmektedir.

Bahsi geçen şartların her birinin varlığı halinde DTÖ hukukuna uygun bir şekilde korunma önlemi uygulanması mümkün olacaktır.

Korunma Önleminin Şartları

İlk olarak ithalatta öngörülemeyen bir artışın yaşanması gerekmektedir. ABD- Çelik Korunma Önlemi[3] davasında Temyiz Organı ithalattaki artışın güncel, ani, keskin ve kayda değer olması gerektiğini belirtmiştir. Söz konusu değerlendirme yapılırken ithalat rakamlarının yerel üretimle kıyaslanması gerekir, nitekim aynı zamanda artan yerel üretim korunma önlemi uygulanmasının gerekli olmadığını ifade ediyor olabilir. Bu sebeple Soruşturmada güncel rakamların ekonomistler tarafından etraflıca analiz edilmesi gerekmektedir.

İkinci koşul ise bir zarar analizini gerekli kılmaktadır. KÖA madde 4 ciddi zararı yerli sanayinin durumunda belirgin genel bir bozulma olarak nitelendirmektedir. Ciddi zarar tehdidi ise mevcut bilgilere dayanarak açıkça öngörülebilen zarar tehdidi olarak değerlendirilmektedir.  ABD – Kuzu[4] davasında Temyiz Organı ciddi zarar veya zarar tehdidini değerlendirilmesi yapılırken ilgili her türlü unsurun incelenmesi gerektiğini aksi bir durumun KÖA 4. maddesinin ihlali olarak değerlendirileceğini belirtmiştir. Dolayısıyla yerli üreticilerin zarar görmediği hatta pazar payı kazandığı bir senaryoda DTÖ hukukuna uygun olarak bir korunma önlemi getirmek pek mümkün gözükmemektedir. Elbette her olay özelinde değerlendirme yapmanın önemini unutmamak gerekir.

Son olarak ise illiyet bağı değerlendirmesinin yapılması gerekmektedir. Esasında hukukçuların aşina olduğu bir kavram olan illiyet bağı korunma önlemleri kapsamında ithalatta yaşanan artış ile yerli üreticilerin karşı karşıya kaldığı zarar veya zarar tehdidi arasında doğrudan bir ilişki olması gerektiği anlamına gelmektedir. Bugün karar alma nisabını kaybeden ve uluslararası ticaretin en yüksek uyuşmazlık çözüm mekanizması olan DTÖ Temyiz Organı kararlarından bir örnek vermek gerekir ise, ABD – Buğday Gluteni [5]davasında Temyiz Organı artan ithalatın tek başına yerel üreticileri ciddi tehdit edecek potansiyelde olması gerektiğini ve zarara yol açan diğer unsurların bu değerlendirmeden ari tutulması gerektiğini belirtmiştir.

Türkiye’den içerisinde bulunduğumuz bir soruşturma

2017 yılında İthalatta Korunma Önlemleri Yönetmeliği kapsamında Türkiye’de kara taşıtlarında kullanılan lastiklerin %58’sini üreten firmaların Ekonomi Bakanlığı’na[6] başvurusu ile söz konusu ürünlerin Türkiye’ye ithalatının öngörülemeyen bir şekilde artıp artmadığının ve artış var ise yerli üreticilerin bu sebeple zarara uğrayıp uğramadıklarının değerlendirilmesi için 2017/1 sayılı İthalatta Korunma Önlemlerine İlişkin Tebliğ ile korunma önlemi soruşturması açılmıştır.

Yerli üreticiler tarafından Ekonomi Bakanlığı’na sunulan gizli olmayan şikayetçi özetinde Türkiye’ye ithal edilen lastiklerin kategori bazında ithalat miktarları ve değerleri sunulmuştur. Bu kapsamda, ülkemize ithal edilen tüm lastiklerin sırasıyla 2014, 2015 ve 2016 yıllarında; 12.659.468, 14.035.933 ve 14.742.353 adet olduğu ve bu sebeple 2014 yılında %45 pazar payına sahip olan ithalatçıların 2016 yılında artan ithalatın etkisiyle %48 pazar payına ulaştığı belirtilmiştir. Türkiye’ye en çok ürün ihraç eden ülkeler ise Romanya, Çin, Almanya ve İspanya olarak şekillenmiştir. Bu kapsamda iddiaların incelenmesi için Bakanlık tarafından soruşturma açılmış ve  menşei fark etmeksizin ithalatçıların hazırlanan soru formlarını cevaplandırması talep edilmiştir.

Bu kapsamda tarafımızca Türkiye’ye ithalat gerçekleştiren uluslararası bir lastik üreticisine soruşturma kapsamında danışmanlık hizmeti verilmiştir. Tarafımızca artan ithalatın öngörülemeyen nedenlerle gerçekleşmediği, hatta aynı dönemlerde yerli üreticilerin de kapasite artışına gittiği, dolayısı ile yerli üreticiler zarara uğramış olsa bile bu zararın öngörülemeyen bir artıştan kaynaklanmadığı belirtilmiştir.

Ek olarak, yerli üreticiler tarafından zarar uğranılmış olsa bile bu zararın döviz alış kurundaki artıştan, hammadde fiyatlarındaki yükselmeden gerçekleştiği belirtilmiştir. Ayrıca yerli üreticilerin cüzi de olsa kaybettiği iç pazar payının ihracattaki artış ile telafi edildiği bu sebeple ortada bir zarar olmadığı belirtilmiştir. Söz konusu savunmalarımız sonucunda Ekonomi Bakanlığı tarafından iddialarımız isabetli bulunmuş ve soruşturma herhangi bir önlem alınmaksızın sonuçlandırılmıştır.

Sonuç

Yukarıda ana hatlarıyla ele alınan şartların varlığı halinde bir DTÖ üyesinin yerel üreticileri korumak amacıyla artan ithalatı önleme güdüsüyle ek gümrük vergisi uygulama imkanı bulunmaktadır. Elbette bu verginin getirilmesinden önce bir soruşturma açılması, gerekli usule ilişkin işlemlerin yerine getirilmesi (örneğin, DTÖ’ye soruşturma açıldığına dair bildirim) gerekmektedir. Aksi takdirde üyeler arasında uyuşmazlıklar çıkabilecektir. Bu uyuşmazlıklara bir örnek vermek gerekir ise, 19 Mart tarihinde Türkiye Avrupa Birliği tarafından çelik ürünlerine getirilen korunma önlemleri için görüşme[7] talep etmiştir.

Sonuç olarak, yazımızı bu kısma kadar okuyan yerli üreticilerimizin de artan ithalattan zarar görmeleri durumunda her zaman Ticaret Bakanlığı’mızdan bir önlem talep etme hakkına haiz olduklarını kavradıkları düşüncesindeyiz. Şayet artan ithalattan zarar gören bir üreticiyseniz şirketinizi yeniden ayağa kaldıracak çözüm burada yatıyor olabilir.


[1] The General Agreement on Tariffs and Trade, https://www.wto.org/english/docs_e/legal_e/gatt47_01_e.htm, son erişim 9 Ocak 2019

[2] Agreement on Safeguards, https://www.wto.org/english/docs_e/legal_e/25-safeg_e.htm, son erişim 9 Ocak 2019

[3] Appallate Body Report, United States – Definitive Safeguard Measures on Imports of Certain Steel (2003), para. 390.

[4] Appallate Body Report, United States – Safeguard Measures on Imports of Fresh, Chilled or Frozen Lamb Meat from New Zeland and Australia (2001), para. 103.

[5] Appallate Body Repot, United States – Definitive Safeguard Measures on Imports of Wheat Gluten from the European Communities (2001), para. 70.

[6] Söz konusu soruşturma yetkisi halihazırda Ticaret Bakanlığı İthalat Genel Müdürlüğü’ndedir.

[7] Görüşmeler( consultation) DTÖ anlaşmalarının usule ilişkin kurallarını belirleyen Agreement on Dispute Settlement Understanding uyarınca bir panel oluşturulması için zorunlu bir adımdır. Tarafların 60 gün süren görüşmeler içerisinde aralarındaki uyuşmazlığı çözememesi durumunda hukuken de bir uyuşmazlık ortaya çıkmakta ve konu panele taşınmaktadır.

Rekabet Soruşturmalarında Delillerin Değerlendirilmesi

4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un (“Rekabet Kanunu”) 9. maddesine göre ihbar, şikâyet, resen, pişmanlık ve Bakanlık talebi ile Rekabet Kurumu’na intikal eden rekabet ihlallerine ilişkin iddialar üzerine Kurum anılan yasada öngörülen usullere göre gerekli işlemleri yapmak üzere harekete geçmektedir. Bilindiği gibi bu aşamalar, ceza yargılamasında olan soruşturma ve kovuşturma aşamalarına benzer nitelikte olan önaraştırma ve soruşturma aşamalarıdır. Biz bu yazımızda, önaraştırma aşamasından soruşturma aşamasına geçmiş olan olaylarda, dosya ile ilgili olarak toplanan delillerin tamamının Kurul’a ve taraflara sunulması gerekliliği konusunu işleyeceğiz.

Rekabet Kanununun 44. maddesinin 1. fıkrasında; Kurul adına hareket eden ve Kurul tarafından belirlenip görevlendirilen raportörlerden oluşan bir heyetin soruşturma safhasında, Kanunun 14.maddesinde düzenlenen “bilgi isteme’’ ve 15. maddesinde düzenlenen ‘’yerinde inceleme yetkilerini kullanabileceği, gerekli gördükleri evrakların gönderilmesini ve her türlü bilginin verilmesini soruşturma taraflarından ve üçüncü kişilerden isteyebileceğini belirtilmektedir. Ek olarak ihlal iddiasıyla suçlanan kişi veya kişilerin kararı etkileyebilecek her türlü delili ve bilgiyi Kurula sunabileceğini belirtmiş, aynı maddenin 2. fıkrasında; haklarında soruşturmaya başlanıldığı belirtilen tarafların, sözlü savunma hakkını kullanma taleplerine kadar Kurum bünyesinde kendileri ile ilgili düzenlenmiş her türlü evrakın ve mümkünse elde edilmiş her türlü delilin bir nüshasının kendisine verilmesini isteyebileceği hükme bağlanmıştır. Aynı maddenin son fıkrasında ise, Kurulun tarafları bilgilendirmediği ve savunma hakkı vermediği konuları kararına dayanak yapamayacağı belirtilmiştir.

Yukarıdaki hükümlere göre delilleri toplayan soruşturma heyeti, toplanan bu delilleri değerlendirip, kendi görüşlerini yansıtan soruşturma raporunu düzenleyerek ilgili taraflara ve Kurul üyelerine sunarlar. Bu aşamadan sonra tarafların vereceği 3. yazılı savunma, soruşturma heyetinin hazırlayacağı ek görüş ve sözlü savunma süreçlerinden sonra Kurul, soruşturma hakkında nihai kararını verir.

Rekabet Kurumu soruşturmalarında, soruşturma heyetlerince uygulanan usul, yukarıda açıklanan Rekabet Kanununun 14. ve 15. maddenin tanıdığı ayrıcalıklı delil toplama yöntemlerinin kullanılarak topladığı tüm delilleri değerlendirip, soruşturma raporuna yansıyan görüşünü destekleyen delilleri seçilmiş belgeler adı altında Kurul’a ve taraflara rapor ekinde tebliğ edilmektedir. Bunun dışında kalan belge ve bilgiler soruşturma raporuna eklenmemekte, bir anlamda dosya dışında kalmaktadır. Soruşturma heyetini bu uygulamaya sevk eden olgunun, yukarıda kısaca belirttiğimiz, Kurulun tarafları bilgilendirmediği ve savunma hakkı vermediği konuları kararına dayanak yapamayacağı kuralıdır. Ancak, soruşturma heyetinin görüşü doğrultusunda olmayan bir delil (belge veya bilgi) tarafın lehine ve onu aklayıcı olabilir.

Bu kapsamda ceza hukuku ile ilgili kural ve içtihatlardan da söz ederek, bir soruşturmada tüm belge ve bilgilerin dosyaya sunularak, o konu ile ilgili karar vericinin bir başka deyişle Kurul’un incelemesine sunulmasının zorunlu olduğunu açıklama ihtiyacı hissetmekteyiz.

Rekabet Kurulu’nun verdiği idari para cezalarının Kabahatler Kanunu’na tabi olması nedeniyle ceza hukukunun adil yargılanma hakkı gibi evrensel ilkeleri burada da geçerlidir. Bilindiği üzere, ceza muhakemesinde ‘’delil serbestisi’’ ilkesi geçerlidir. Bu nedenle, ceza yargılamasında medeni yargılama hukukundan farklı olarak, her şey delil olarak kabul edilir. Yeter ki, kanuna aykırı elde edilmiş olmasın. Bunun anlamı delillerin değerlendirilmesinde hâkim serbesttir. CMK’ nın 217. maddesinde yer alan, “hakim, kararını (….) huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir” hükmü, elde edilen delillerin tamamının tarafların bilgisine sunulmasını ve bu kapsamda tartışılmasını zorunlu kılmaktadır. Toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp, diğer kısmı göz ardı edilerek doğru kanaate varılması mümkün değildir[1]. Hâkim toplanan ve önüne getirilen tüm delilleri değerlendirerek hüküm vermektedir. Ceza hukukunun evrensel kurallarından biriside budur. Bir diğer deyişle, iddia makamı birtakım delilleri değersiz bulup, mahkemenin önüne götürmekten imtina edemez. Çünkü bu delilleri irdeleyip, değerlendirecek ve sonuçta kararı verecek olan hâkimdir. Aksine bir davranış kararı usul yönünden sakatlayacak ve eksik inceleme söz konusu olacaktır.  

Ceza yargılamasının amacı hiçbir duraksamaya yer vermeden maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Genellikle içtihatlarda gereceğe ulaşmak için mantık yolunun izlenmesi gerekmektedir. Gerçek; akla uygun ve realist, olayın bütününü veya parçasını temsil eden kanıtlardan veya kanıtların bütün olarak değerlendirilmesinden çıkarılmalıdır. Yoksa birtakım varsayımlara dayanılarak sonuca ulaşılması, ceza yargılamasının amacına kesinlikle aykırıdır. Ceza yargılamasında kuşkunun bulunduğu yerde, mahkûmiyet kararından söz edilemez ilkesi kaimdir[2]. Ceza kararlarında delillerin, mahkeme huzurunda ortaya konulması, tartışılması ve irdelenmesi ve bir bütün halinde tüm delillerle birlikte değerlendirilerek hükme varılması adil yargılama ilkesinin temel gerekçelerindendir[3].

Bu yazımızı yazmaktaki amacımız ise, yukarıda da belirttiğimiz gibi rekabet soruşturmalarında, soruşturma heyetinin,  Kurul’un tarafları bilgilendirmediği ve dolayısı ile savunma hakkı vermediği konuları kararına dayanak yapamayacağı kuralının arkasına sığınarak, soruşturma raporuna aksettirdikleri görüşlerini destekleyen, ona dayanak aldıkları delilleri seçerek rapora ek olarak koydukları, bunun dışında kalan bilgi ve belgelerin ise dosya dışında kalması uygulamasının yanlışlığını ve hukuka aykırılığını ortaya koymaktır. Bir başka deyişle, dosyada bulunan tüm delillerin soruşturma raporuna girmemesinin ortaya çıkarttığı hukuka aykırılığı irdelemektedir.  

Soruşturma heyetleri seçilmiş evraklar diye soruşturma raporunun ekine birtakım belgeleri koymaktadır. Bu belgeler de kendi görüşlerini yansıtan, raporlarına dayanak olan belgelerden oluşmaktadır. Ceza hukukunun konuya ilişkin evrensel ilkelerini ortaya koyduk fakat söz konusu uygulama anılan ilkeye taban tabana ters. Bu nedenle, Rekabet Kurulunca sağlıklı bir karar alınmasını önlemektedir. Soruşturma heyetinin görevi, Kurul adına delilleri toplayarak, bunları irdeleyip, değerlendirmek ve maddi olayları ortaya koyup, bu delillerden çıkarımlar yaparak raporu hazırlamaktadır. Fakat söz konusu uygulama sonuçta sadece heyetin görüşlerini yansıtmaktadır. Soruşturma heyetinin, kendi görüşüne dayanak aldığı belgeleri rapora ekleyip, diğerlerini dosya dışında tutması mümkün değildir. Heyet, raporunda hangi belgeleri dayanak aldığını belirtebilir, dayanak almadığı belgelerin olayla ilgisi olmadığını veya delil değerinin bulunmadığını da söyleyebilir. Ancak, bu dikkate almadığı belgeleri raporun ekine koymamazlık etmemesi gerekir. Çünkü yukarıda ceza hukukunun evrensel bir ilkesi olarak ortaya koyduğumuz, tüm delillerin karar vericinin incelemesinde çıkarılması ilkesi yerine getirilmemiş olur. Rekabet hukukunda karar verici durumunda olan Rekabet Kurulu olup, tüm bilgi ve belgelerin tamamını görmeli ve ona göre karar vermelidir. Soruşturma heyetinin kendi görüşü doğrultusunda delil değeri olan bilgi ve belgeleri seçerek, bunun dışındakileri dosyadan çıkarması mümkün olmadığı gibi, karar verme konumunda olan Kurul bile istediği bilgi ve belgeleri kararına esas alabilir. Fakat, Kurul bile bir kısım evrakları olayla ilgisi olmadığından veya delil değeri bulunmadığından bahisle dosya dışında tutamaz. Çünkü Kurul kararları da kesin olmayıp, yargısal denetime tabidir. Nihai olarak yargı tüm bilgi ve belgeleri görerek ve etraflıca inceleyerek karar verecektir.

Bilindiği gibi Rekabet Kurulu kararlarının yargısal denetimi idari yargı yerlerinde yapılmaktadır. Rekabet Kurulu kararları, ilk derece olarak yetkili ve görevli idare mahkemesi Ankara İdare Mahkemesi ve istinaf mercii ise Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin (“BİM”) ilgili idari dava dairesidir. Temyiz mercii de Danıştay 13. Dairesi’dir. Şunu da hatırlatalım ki, Rekabet Kurulu kararı ile birlikte düzenleyici bir işleminde iptalinin istenilmesi durumunda davaya ilk derece olarak 13. Daire’nin bakacak ve temyiz mercii de Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu olacaktır. Bütün bu yargı yerleri sağlıklı karar verme adına tüm bilgi ve belgeleri görmek durumundadır. Birinin dikkate değer bulmadığı bir belgeyi bir diğeri değerli bulabilir. Soruşturma heyeti ile başlayan, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu ile son bulan süreçte tüm bilgi ve belgelerin dosyada bulunması ve bunların incelenmesi sağlıklı ve adaletli bir kararın doğmasına neden olacaktır.


[1] ‘’Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir.’’ (YCGK., 17.03.2015. 6-66/52)

[2] YCK, 15.04.1993, 1993/6-79 E., 1993/108K. Yargıtay Kararlar Dergisi Ekim 1993,Cilt : 19, Sayı : 10,s.1565)

[3] Parlar Ali, Muzaffer Hatipoğlu, Erol Güngör, Açıklamalı İçtihatlı Ceza Muhakemesi Hukukunda Deliller, Sorgu ve İspat s.421 

Dersimiz (Yeni!) Rekabet: Kanun Değişikliğinin Getirileri, Götürüleri ve Yeni Uygulamada Bizleri Nelerin Beklediğini Değerlendirmek İçin Aramıza Bekleriz…

Hepinizin bildiği üzere, serbest piyasa ekonomisini düzenleyen ve ticaret oyununun kurallarını belirleyen Rekabet Kanunu önemli bir değişiklikten geçti. İş insanları, uyum yöneticileri, avukatlar ve iktisatçılar ile uygulamanın her kesiminden profesyoneller için hayati önem taşıyan bu mevzuat, bilhassa yeni değişikliklerden sonra günlük faaliyetlerimizin ayrılmaz bir parçası durumuna geldi.

Hepimizi etkileyen bu önemli mevzuatı enine boyuna değerlendirmek ve bundan sonrası için görüşlerimizle uygulamaya yön verebilmek için; İstanbul Bilgi Üniversitesi Rekabet Hukuku ve Politikası Uygulama ve Araştırma Merkezi ve Milletlerarası Ticaret Odası (“ICC”) Türkiye çatısı altında bir araya geliyoruz.

29 Haziran 2020 Pazartesi günü gerçekleştirilecek bu online konferansta, Rekabet Kanunu değişikliklerinin nedenleri, değişiklik süreci, hedefleri ve değişikliklerin uygulamada doğuracağı etkiler ile özel hukuktaki yansımaları ele alınacak.

Ülkemizde rekabet hukukunun gelişimine öncülük etmiş pek çok ismi bir araya getiren organizasyon kapsamında BASEAK olarak bizler de yerimizi aldık. Rekabet ve Regülasyon ekibimizin lideri, Ortak Avukat Şahin Ardıyok’un; kanun değişikliği ile uygulamamıza ilk defa girecek olan de minimis kuralını anlatacağı organizasyon, gerek konuşmacı gerekse katılımcı profili itibariyle rekabet hukuku dünyasının tam merkezinde konuşlanıyor.

Gerçekten de, değişiklikler ile getirilen en önemli uygulamalardan biri olan de minimis kuralının, sektörde uzun zamandır tartışılan bir konu olduğu ve mehaz Avrupa Birliği rekabet hukukuna uyum adına atılan önemli bir adım olduğu aşikâr. Bununla birlikte, de minimis kuralının uygulama alanı, mehaz ile benzerlik ve farklılıkları, uygulamanın ihtiyaçlarına ne ölçüde cevap verebileceği ise getirilen bu yeni enstrümanın etkinliğinin belirlenmesinde oldukça önemli rol oynayacak. Bu kapsamda teorik ve pratik açıklamalara yer vereceğimiz sunumumuzda de minimis kuralının hem rekabet hukukunu hem de özel hukuka etkilerini ele alacağız.

De minimis uygulamasının hukukumuzdaki etkileri başta olmak üzere, kanun değişikliği ile Türk rekabet hukukunda beklenen gelişmeleri merak eden herkesi saat 10.00 – 14.00 arasında Youtube’a bekliyoruz! Rekabet Hukuku Merkezi’nin Youtube kanalında canlı olarak yayınlanacak konferansı buradan izleyebilir, merak ettiklerinizi ve yorumlarınızı sunumumuz sırasında bizlere iletebilirsiniz. Daha fazla bilgi için aşağıda paylaştığımız konferans programına göz atabilirsiniz.

Konferans öncesinde hafızanızı tazelemek isterseniz, Rekabet Kanunu değişikliklerini ele aldığımız yazımıza buradan erişebilirsiniz.

TEK KABAHAT Mİ YOKSA BİRDEN FAZLA KABAHAT Mİ SORUSUNA YENİ BİR BOYUT GETİREN KARAR: BÖLGE İDARE MAHKEMESİNİN MEY İÇKİ KARARINA ACABA DANIŞTAY NE DİYECEK?

Rekabet hukuku ile ilgilenen herkesin hatırlayacağı gibi Mey İçki’nin faaliyette bulunduğu rakı pazarı ile votka ve cin pazarlarında uygulamakta olduğu indirim sistemlerine ilişkin olarak Rekabet Kurumu tarafından iki ayrı soruşturma açılmıştı.  Bu soruşturmalardan ilki olan rakı pazarı ile ilgili soruşturma 2017 yılı başlarında sonuçlanırken votka ve cin pazarına ilişkin olan ise aynı yılın son aylarında tamamlanmıştı. Rekabet Kurulu, rakı pazarı ile ilgili olarak verdiği ilk kararında, Mey İçki’nin anılan pazarda uyguladığı indirim sistemlerinin Rekabet Kanunu’nun 6. maddesine aykırı olduğundan bahisle ihlal tespiti yaparak Mey İçki’ye bir takım davranışsal yaptırımlarla birlikte 155.782.969,05 TL idari para cezası uygulanmasına oybirliğiyle karar vermişti[1]. Bu kararın içeriğine ilişkin olarak ek bir not olarak belirtmek isteriz ki, anılan idari para cezası Mey İçki’nin sadece rakı pazarında elde ettiği ciro üzerinden değil, tüm faaliyetlerinden elde ettiği toplam ciro dikkate alınarak verilmişti. Bu kararla ilgili vereceğimiz bir diğer bilgi ise söz konusu karar aleyhine Mey içki tarafından açılan iptal davasının Ankara 12. İdare Mahkemesince reddedildiği[2], ret kararı üzerine yapılan istinaf başvurusunda da, Ankara BİM 8. İdari Dava Dairesince[3] anılan idare mahkemesi kararının onandığı ve halen dosyanın Danıştay’da temyiz başvuru sonucunun beklendiğidir.

Rekabet Kurulu, Mey İçki’nin rakı pazarındaki indirim uygulamalarına ilişkin kararının ardından votka ve cin pazarında yapılan indirim sistemlerini incelediği ikinci kararında ise Mey İçki’nin bu pazarlarda uyguladığı indirim sistemlerinin de rekabet ihlali oluşturduğu saptamasını yapmıştır. Ancak Rekabet Kurulu, daha önce rakı pazarında ihlal tespiti yapılan ve idari para cezası verilen davranışlarla, bu davranışların aynı nitelikte ve aynı dönemde gerçekleştirildiği ve ayrıca teşebbüsün genel stratejisinin bir parçası olarak bütünlük arz ettiğinden bahisle ve daha önceki rakı pazarına ilişkin kararında cezaya Mey İçki’nin pazar ayırt edilmeksizin tüm cirosunu esas aldığına da işaret ederek votka ve cin pazarlarındaki ihlallere ceza verilmemesine oyçokluğuyla karar vermiştir[4]. Karara katılmayan Kurul Başkanı ve İkinci Başkan ise Kabahatler Kanunu’nun 15/2 maddesi ve yine Ceza Yönetmeliği’nin 4/a maddesine göre iki ayrı ihlalden dolayı soruşturma konusu votka ve cin pazarlarındaki ihlaller için de ceza verilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir.

İkinci karar olarak adlandırdığımız, votka ve cin piyasası ile ilgili ceza verilmeyen Rekabet Kurulu kararı aleyhine, şikâyetçi konumunda olduğunu düşündüğümüz, Antalya Alkollü İçecek tarafından kararın iptali istemiyle açılan davada; Ankara 2. İdare Mahkemesi Rekabet Kurulu kararının usul ve yasaya uygun bulunduğu gerekçesiyle davanın reddi yönünde karar vermiştir[5]. Davanın reddi yolundaki karar üzerine, davacı Antalya Alkollü İçecek, anılan kararın kaldırılması istemiyle istinaf yoluna başvurmuş ve Ankara BİM 8. İdari Dava Dairesi yazımıza konu kararı vermiştir[6]. Anılan kararda mahkeme, Rekabet Kurulu’nun;  rakı, votka ve cin ürünlerini tek bir pazar içinde örneğin, ‘’alkollü içecekler pazarı’’ olarak tanımlanabilecek bir pazar bütününde değerlendirse idi her bir ürün için ayrı ayrı ceza değil, aynı pazar tanımı içinde yer alan tüm ürünler için tek ceza verilmesi gerektiğini söylemektedir. Kararda Rekabet Kurulu tarafından ürünlerin ayrı pazarlarda olduğuna dair değerlendirmenin, (i) ürünlerin tüketici gözündeki nitelikleri, (ii) kullanım amaçları, (iii) fiyatları ve (iv) birbirleriyle ikame edilebilirlikleri üzerinden yapıldığı ifade edilerek yüksek alkollü içkiler olarak nitelendirilen distile içkiler grubunda yer alan her bir içki türünün ayrı bir ilgili ürün pazarı olarak değerlendirilmesinin önceki Kurul kararlarında da istikrar kazanmış bir yaklaşım olduğu belirtilmiştir. Mahkeme kararında bu değerlendirmeye devamla, bu durumda rakı ve cin ile votka pazarının birbirlerinden ayrılmış olmaları nedeniyle (aynı stratejinin parçası olan davranışlardan kaynaklansa da) inceleme sonucu ortaya çıkan ihlalin ayrı ayrı yaptırıma tabi olacağının kaçınılmaz olacağı söylenmiştir. Bu nedenlerle BİM, davanın reddi yolundaki idare mahkemesi kararını kaldırarak Rekabet Kurulu’nun mezkûr işleminin iptaline karar vermiştir.

Ancak, anılan iptal kararında dikkati çeken en önemli husus mahkemenin,  Rekabet Kurulu’nun rakı pazarına ilişkin bir önceki kararında teşebbüsün toplam cirosu üzerinden ceza verilmiş olmasının, votka ve cin pazarlarına ilişkin kararda uygulanacak idari para cezası üzerindeki etkilerine ilişkin hiçbir irdelemede bulunmamasıdır. Bu yaklaşımdan hareketle istinaf yerinin Rekabet Kurulu’nun dava konusu olaydaki hukuki nitelendirmesinden ziyade uygulanacak yaptırımın belirlenmesine yönelik takdir yetkisini kullanma biçimini hukuka aykırı bulduğu anlaşılıyor. Oysa kararda, söz konusu takdir yetkisinin kullanılış biçiminin neden hukuka aykırı bulunduğuna ilişkin hiçbir gerekçelendirme yer almıyor. Bu nedenle mahkemenin değerlendirmesinden, ihlallerin varlığının itilaflı olmadığı, her iki pazarda da ihlaller olduğu ancak, Rekabet Kurulu iki ayrı soruşturma yürütmek yerine başlangıçta soruşturma dosyalarını birleştirip tek bir soruşturma üzerinden ve tek ilgili pazar değerlendirmesi yapsaydı,  bütün içkilerle ilgili olarak tek bir ceza verebilirdi anlamı çıkmaktadır.

Burada yeri gelmişken Kurul’un 2011 yılında Turkcell hakkında verdiği karardan söz etmek gerekir. Anılan kararda Turkcell hakkında Rekabet Kanunu’nun 6. maddesinin ihlal edildiği gerekçesiyle 91.942.343,31 TL tutarında idari para cezasına karar verilmiştir[7]. Söz konusu kararda, Rekabet Kanunu’nun 4. maddesi kapsamında yeniden satış fiyatının tespitine (YSFB) yönelik herhangi bir idari para cezasına hükmedilmemiş olup bu durum, Danıştay tarafından ilgili Rekabet Kurulu kararının YSFB yönünden kısmen iptaline sebebiyet vermiştir[8]. Bu iptal kararı üzerine Rekabet Kurulu kararın uygulanması zımnında yeni bir karar almış ve Turkcell’e ayrıca aynı soruşturma dosyası kapsamında rekabeti kısıtlayıcı anlaşmaları düzenleyen 4. maddeden de aynı miktarda idari para cezası vermiştir[9]

Turkcell kararında, Rekabet Kanunu’nun farklı maddelerin ihlali söz konusu iken Mey İçki kararında aynı davranışlarla rakı pazarında oluşan ihlal nedeniyle idari para cezası verildiği için votka ve cin pazarında ayrıca ceza verilmesine gerek görülmemişse de istinaf yeri bu kararı yukarıda belirttiğimiz gibi iptal etmiştir.  Oysa Turkcell kararında Rekabet Kurulu, Danıştay kararının uygulanması için karar alırken Turkcell’in daha önce, 6. maddeyi ihlal ettiği için ceza almasına rağmen aynı kronolojik süreç içerisindeki davranışları ile 4. maddeyi de ihlal ettiği için ve daha önce pazar ayrımı yapılmaksızın tüm ciro üzerinden cezalandırılmasına rağmen, ayrı bir ceza ile bu kez aynı ciro üzerinden 4. maddeden de Turkcell’i cezalandırmıştır.

Mey İçki ile ilgili verilen Ankara BİM 8. İdari Dava Dairesi kararının temyizi sonucunda, kararın Danıştay 13. Dairesince onanması halinde, rekabet ihlalinde bulunan teşebbüslerin alacakları idari para cezalarında önemli bir artış olacağı kanaatindeyiz. Zira teşebbüslerin aynı soruşturma kapsamında, ihlale yönelik birden fazla davranışının varlığı halinde birden fazla idari para cezası verilmesi ile karşı karşıya kalması söz konusu olabilir. Oysa Rekabet Kurulu’nun bu konuya ilişkin önceki yaklaşımı, aynı soruşturmada birden fazla davranışa tek ceza vermek şeklinde idi. Bu yaklaşımın, Danıştay’ın kararı onaması olasılığı karşısında değişeceği söylenebilir. Bu durumda ise teşebbüslere bazı durumlarda % 10 oranını aşacak şekilde ceza verilmesine ve böylelikle hakkaniyete aykırı kararların tesis edilmesine şaşırmamak gerekir.

Teşebbüsler aleyhine doğabilecek bu hakkaniyetsiz ve Rekabet Kanunu’nun genel cezalandırma mantık ve oranına aykırı durumu çözebilmenin tek yolu ise Rekabet Kurulu’nun daha önce kısmen bazı kararlarında uyguladığı gibi idari para cezalarında, ilgili ürün pazarından elde edilen ciroyu temel para cezasına esas almasıdır. Yeni Rekabet Kanunu’nun gündemde olduğu bu günlerde yeni kanunda ısrarla düzenlenmesini düşündüğümüz husus, idari para cezalarına ilişkin kararlarda temel para cezasının ilgili ürün pazar cirosu üzerinden hesaplanmasının en doğru ve hakkaniyete uygun yaklaşım olacağıdır.

Son söz olarak bu günlerde, TBMM’de görüşülmekte olan Rekabet Kanunu değişiklik teklifi ile Mey İçki hakkındaki BİM kararının Danıştay tarafından da onanması halinde ortaya çıkabilecek tabloya değinmek isteriz. Kanun değişikliği ile getirilmek istenilen rekabet ihlalinin tespiti halinde teşebbüslerin, belirli faaliyetlerini yahut ortaklık paylarını ya da malvarlıklarını devretmeleri şeklindeki yapısal tedbirlerin alınabileceği yönündeki düzenlemeyi görünce bizce teşebbüsler, birden fazla pazarda birden fazla cezaya razı olup iyi ki kanun değişmeden böyle bir olayla karşılaştım diyebilecektir.   


[1] Rekabet Kurulu’nun 16.02.2017 tarih ve 17-07/84-34 sayılı kararı.

[2] Ankara 12. İdare Mahkemesi’nin 10.12.2018 tarih ve E:2017/2489, K.2018/2415 sayılı kararı.         

[3] Ankara BİM 8. İdari Dava Dairesi’nin 11.07.2019 tarih ve E.2019/1656, K.2019/1679 sayılı kararı.    

[4] Rekabet Kurulu’nun 25.10.2017 tarih ve 17-34/537-228 sayılı kararı.

[5] Ankara 2. İdare Mahkemesi’nin 27.06.2019 tarih ve E.2018/1292, K.2019/1292 sayılı kararı

[6] Ankara BİM 8. İdari Dava Dairesi’nin 20.02.2020 tarih ve E.2019/3384, K.2020/320 sayılı kararı.

[7] Rekabet Kurulu’nun 06.06.2011 tarih ve 11-34/742-230 sayılı kararı.

[8] Danıştay 13. Dairesi’nin 16.10.2017 tarih ve E.2011/4560, K.2017/2573 sayılı kararı.

[9] Rekabet Kurulu’nun 10.01.2019 tarih ve 19-03/23-10 sayılı kararı.

Uzun yıllardır tartışılan Rekabet Kanunu değişiklikleri en sonunda geldi…

2008 yılından bu yana gündemde olan ve süreç içerisinde çeşitli revizyonlara uğrayan Rekabet Kanunu değişikliği 16 Haziran 2020’de TBMM Genel Kurulunda kabul edildi.  

Söz konusu kanun değişikliği başta, bugüne kadar ülkemizde uygulanmayan de minimis düzenlemeleri, soruşturmalarda yapısal tedbirlerin uygulanması, uzlaşma ve taahhüt mekanizmaları olmak üzere şirketleri yakından ilgilendiren birçok düzenlemeyi içeriyor. Bu önemli değişikliklerin yanı sıra Kanun görüşmeleri sırasında da ağırlıklı olarak üzerinde durulan yerinde incelemelerde elektronik ve dijital veri arama prosedürlerine yönelik düzenlemeler yapılıyor. Yeni Rekabet Kanunu’ndaki diğer değişiklikler ise Rekabet Kurumu’nun mevcut uygulamalarında süre ve usul yönünden yapılan düzenlemeler ile Kurum’un organizasyonel yapısı ve rekabet uzmanlığına geçişe ilişkin yenilikleri içeriyor.

Tüm bu yeni düzenlemeler “Kanun değişikliği ile öngörülen yeniliklerin içeriğinin neler olduğu, kimleri öncelikli olarak etkileyebileceği ve genel olarak söz konusu değişikliklerin etkilerinin neler olabileceği” gibi soruları beraberinde getiriyor. Uygulamanın nasıl şekilleneceği ve Yeni Rekabet Kanunu’nda yapılan yeniliklerin hayata geçirilmesi konusunda Rekabet Kurumu’nun izleyeceği adımlar, büyük ölçüde kanun değişikliğinin ardından yapılacak tebliğ gibi ikincil düzenlemeler, bu tebliğleri açıklayıcı nitelikteki kılavuzlar ve elbette Kurul kararları ile belirlenecektir. Her bir değişiklik ve bu değişiklik sonrası yapılacak düzenlemeler ve alınacak kararlar üzerinde ayrıca durmak gerekecekse de ilk olarak Yeni Rekabet Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile şu an itibarıyla değişen bazı kurallardan bahsetmek faydalı olacaktır. 

Kanun değişikliği ile öncelikle, rekabet hukukunun üç ana kuralı ve bu yönde ihlal tespit edilmesi halinde alınabilecek aksiyonlar bakımından yenilikler öngörülüyor…

İlk olarak 4. madde kapsamında düzenlenen rekabeti kısıtlayıcı anlaşmalar bakımından 5. maddede benimsenen muafiyet rejiminde değişiklikler yapılarak muafiyet başvuruları için daha esnek bir inceleme sistemi getiriliyor.

  • 5. maddede düzenlenen 4. maddedeki yasaklardan muafiyet uygulamasında “kendi kendine değerlendirme” prensibi güçlendiriliyor. Yapılan değişiklik ile Kurul’un muafiyet için takdir yetkisi kaldırılarak şartların varlığı halinde 4. maddenin uygulanmayacağı emredici olarak kaleme alınıyor. Uygulamalarında ve/veya yapmış olduğu anlaşmalarda söz konusu şartları sağladığını düşünen teşebbüsler muafiyetten doğrudan yararlanabiliyor.
  • Yine 5. maddeye yapılan bir ekleme ile teşebbüslerin ve/veya teşebbüs birliklerinin muafiyet konusunda herhangi bir tereddütlerinin olması halinde Rekabet Kurumu’na başvurabileceği düzenleniyor.
  • Bu şekliyle hâlihazırda geçerli olan uygulamanın kanun değişikliği ile Yeni Rekabet Kanunu’na yansıtıldığı söylenebilecekse de bir anlaşmanın veya uygulamanın 4. maddedeki yasaklardan muaf olup olmadığına dair değerlendirme genellikle sektöre ve olaya özgü durumların incelenmesini gerektirmektedir. Bu nedenle, “kendi kendine değerlendirme” usulünü kullanarak teşebbüslerin Rekabet Kanununa uygun hareket edip etmedikleri konusunda kesin bir sonuca ulaşması her zaman mümkün olmayabileceğinden Rekabet Kurumu’nun değişiklik sonrası uygulamayı nasıl bir yaklaşımla hayata geçireceği önümüzdeki günlerde takip edilmesi gereken önemli başlıklardan biri olacaktır. 

İkinci olarak birleşme ve devralma denetimleri bakımından 7. maddede bazı değişiklikler söz konusu.

  • Yeni Rekabet Kanunu ile birleşme ve devralma başvurularında uygulanan test değiştiriliyor. Rekabet Kurumu tarafından bugüne kadar yapılan birleşme ve devralma denetimlerinde benimsenen “hâkim durum testi” yerine AB’de uygulanan yaklaşımla paralel olarak “etkin rekabetin önemli ölçüde azaltılması testi”  getiriliyor.
  • Maddeye eklenen ifadelerle hükmün sınırlayıcı yazılış biçimi genişletilerek hâkim duruma gelinmeyen veya mevcut hâkim durumu güçlendirmeyen hallerde de piyasadaki rekabeti etkileyebilecek devralma işlemleri yasaklanıyor.
  • Kanun değişikliği sonrasında benimsenen yeni test ile uygulamanın nasıl şekilleneceği, Rekabet Kurumu tarafından çıkarılması muhtemel yeni tebliğ ve kılavuzlar ile belirlenecektir. Böylelikle, yeni test ile benimsenen yaklaşımın ne tür bir değerlendirme kriterine tabi tutulacağı netlik kazanacaktır.

Yeni Rekabet Kanunu’nda olası ihlallerin ele alınış biçimi ve sonrasında Rekabet Kurulu tarafından getirilebilecek yaptırımlar değişiyor. Bir taraftan 9. madde kapsamında Kurul’un yapısal tedbirler getirebileceği düzenlenirken diğer taraftan, 7. madde dışındaki incelemeler bakımından taahhüt mekanizması genişletiliyor. Ayrıca, bugüne kadar Türkiye’de henüz uygulamada yer bulmayan uzlaşma mekanizması ve de minimis uygulaması benimseniyor.

  • Yeni Rekabet Kanunu ile getirilen en önemli değişikliklerden biri, Rekabet Kurulu’nun 4., 6. ve 7. maddelerin ihlal edildiğini tespit etmesi halinde teşebbüslere/teşebbüs birliklerine yönelik olarak davranışsal ve yapısal tedbirler getirebilmesi.
  • Bu değişiklik ile Rekabet Kurulu yürütmekte olduğu soruşturmalar sonucunda, bugüne kadar yaptığı gibi pazarda rekabetin tesis edilmesine yönelik olarak teşebbüslere bazı davranışları yap/yapma diyebileceği (davranışsal tedbir) gibi bu tedbirlerin sonuç vermemesi halinde teşebbüslerin belirli faaliyetlerine son vermesi, ortaklık paylarını veya malvarlıklarını devretmesi (yapısal tedbir) gibi tedbirleri de uygulayabilecek.
  • Kanun değişiklikleri sırasında da yoğun tartışmalara neden olan ve şirketler açısından ciddi sonuçlar doğurabilecek önemli belirsizlikleri içerdiği belirtilen yapısal tedbir hükmünün hangi ikincil düzenlemelerle ne şekilde hayata geçirileceği özellikle, önaraştırma ve soruşturmalara taraf olacak şirketler açısından önümüzdeki dönemde oldukça kritik olacak.
  • Yeni Rekabet Kanunu ile ayrıca, rekabet ihlallerine yönelik soruşturmalarda bugüne kadar uygulanmayan taahhüt mekanizması getiriliyor.  43. maddede yapılan değişiklik ile rekabet hukuku bakımından ağır ihlal olarak sayılan fiyat tespiti, bölge ve müşteri paylaşımı gibi davranışlar dışında kalan ihlaller için teşebbüslere önaraştırma ya da soruşturma sürecinde taahhüt sunulması imkânı veriliyor. Söz konusu taahhütlerin, rekabet sorunlarını gidereceği kanaatine ulaşılırsa taahhütler, teşebbüsler bakımından bağlayıcı hale getirilerek soruşturma açılmamasına ya da yürütülmekte olan soruşturmaya son verilmesine karar verilebiliyor. Kararın alınmasına esas teşkil eden bir hususta değişiklik olması, taahhüde aykırı davranılması ve eksik/yanlış bilgi üzerine karar verilmiş olması hallerinde ise Rekabet Kurulu tarafından tekrar soruşturma açılabiliyor.
  • Taahhüt mekanizmasının nasıl hayata geçirileceğine ilişkin detayların Rekabet Kurulu tarafından çıkarılacak tebliğ ile belirleneceği de Yeni Kanun’da belirtiliyor. Hangi ihlal türlerinin kapsam dışı bırakıldığına yönelik hukuki belirsizliğin giderilmesi ve taahhüt sürecine ilişkin şeffaflığın sağlanması yine önümüzdeki dönemde teşebbüsler açısından belirsizliğin giderilmesi gereken konulardan olacak.
  • 43. madde kapsamında yapılan bir diğer önemli değişiklik ise soruşturmalarda uygulanacak uzlaşma konusu.  Uzlaşma ile Rekabet Kurumu tarafından başlatılan soruşturmalarda, teşebbüslere ihlalin varlığını ve kapsamını kabul ettiklerine dair uzlaşma metni sunmaları için belirli bir süre tanınıyor. Yeni Rekabet Kanunu’na göre belirlenen bu süre, soruşturma raporu hakkında soruşturma yürütülen teşebbüse ulaştığı anda sona eriyor. Uzlaşma metnini değerlendiren Kurul, ihlali tespit ederek uygulayacağı para cezasında %25’e kadar indirim uygulayabiliyor. Uzlaşmayı kabul eden teşebbüs ise Rekabet Kurulu’nun bu kararını ve para cezasını dava konusu yapamıyor.   
  • Uzlaşma sürecine ilişkin prosedürel düzenlemeler, uzlaşma sonrasında geçerli olacak %25’e varan ceza indiriminin ne şekilde belirleneceği ve Kurul’un ihlal kararı sonrası açılabilecek olası tazminat davaları önümüzdeki dönemde tartışılması muhtemel konulardan olacaktır.
  • Rekabet Kurulu tarafından yapılan önaraştırma ve soruşturma gibi incelemeler bakımından Yeni Rekabet Kanunu ile birlikte ilk kez uygulama alanı bulacak bir diğer düzenleme ise de minimis kuralı.
  • 41. maddeye yapılan ekleme ile Kurul tarafından belirlenen ciro ve pazar payı eşiklerini aşmayan rakipler arasındaki fiyat anlaşması, bölge/müşteri paylaşımı ve arzın kısıtlanması gibi açık ve ağır ihlaller dışındaki anlaşma, uyumlu eylem ve teşebbüs birliği uygulamaları hakkında Kurul tarafından soruşturma açılmayabileceği düzenleniyor.
  • AB mevzuatına uyum ile birlikte Rekabet Kurumu’nun daha önemli ihlallere odaklanmasını amaçlayan bu düzenlemeye ilişkin detayların yine Kurul tarafından hazırlanacak bir Tebliğ ile düzenleneceği Yeni Kanun’da belirtiliyor.
  • Hazırlanacak Tebliğ ve muhtemelen bu Tebliğ’in daha iyi yorumlanması amacıyla çıkarılacak Kılavuz ile eşik değer olarak nasıl bir ciro ve pazar payı oranının benimseneceği, ağır ihlallerin sadece Yeni Kanun’da sıralanan örneklerle mi sınırlanacağı yoksa her bir soruşturma bakımından Kurul tarafından farklı bir değerlendirme mi yapılacağı önümüzdeki dönem merakla takip edilecek konulardan olacak.

Diğer taraftan, Rekabet Kurumu incelemelerinde kullanılan geniş yetkiler Kanun değişikliği öncesinde de en dikkat çeken konulardan biri idi. Özellikle dijital/elektronik ortamdaki verilerin incelenmesi ve delil olarak nitelendirilmesi eski Kanun’da açıkça düzenlenmeyen ve uygulamadaki yaklaşım dikkate alındığında bu yönde düzenleme ihtiyacı duyulan tartışmalı konulardandı. Peki, yeni Kanun, incelemelerdeki yetki bakımından ne tür yenilikler öngörüyor?

  • Öncelikle, Rekabet Kurumu’nun yerinde incelemelerde alabileceği belgelerin sayıldığı 15. maddenin a bendinde değişiklik yapılıyor ve madde şu şekilde yeniden düzenleniyor: “Kurul … teşebbüslerin … “a) Defterlerini, fiziki ve elektronik ortam ile bilişim sistemlerinde tutulan her türlü verilerini ve belgelerini inceleyebilir”.  
  • Böylelikle, Yeni Kanun ile Kurum’un yerinde inceleme ve belge toplama kabiliyetinin sınırları özellikle, dijital veriler bakımından genişletiliyor ve rekabet uzmanlarına “fiziki ve elektronik ortam ile bilişim sistemlerinde tutulan her türlü veriyi” alma imkânı tanınmış oluyor.
  • Yeni Kanun görüşmeleri sırasında söz konusu yetkinin nasıl kullanılacağı ve elde edilen verilerin güvenliğinin nasıl sağlanacağı ciddi tartışmaları beraberinde getirmişti. Rekabet Kurumu tarafından yapılan açıklamalarda, mevcut durumda da uygulanan yetkilerin yapılan değişiklik ile açıklığa kavuşturulduğu ve incelemenin kişisel cep telefonu ve tabletleri kapsamayacağı belirtilmişti. Bununla birlikte, dijital verilerin denetimine ilişkin yetkinin sınırının nasıl çizileceği özellikle, Yeni Kanun sonrası yapılacak ilk yerinde incelemelerde oldukça dikkat edilmesi gereken konulardan biri olacak gibi görünüyor.

Süreler bakımından ise 45. maddede yapılan değişiklik ile soruşturma heyetinin haklı gerekçelerinin bulunması halinde soruşturmalarda hazırladıkları ek yazılı görüşleri, 15 gün yerine 30 günde hazırlamalarına imkân tanınıyor. Teşebbüslerin hâlihazırda geçerli olan savunma sürelerine yönelik ek süre hakkı ise korunuyor.

Son olarak, Yeni Rekabet Kanunu ile kanunun uygulayıcısı konumundaki Rekabet Kurumu’nun organizasyonel yapısı ve rekabet uzmanlığına ilişkin önemli değişiklikler yapılıyor. Başkan yardımcılığı sayısı ikiden üçe çıkarılırken Rekabet Kurumu’nun personel sayısı da yaklaşık iki kat artırılıyor. Ayrıca, rekabet uzmanlığı/meslek personeli bakımından öngörülen düzenlemeler ile uzmanlık tezi yükümlülüğü kaldırılıyor.

Kanun kapsamında öngörülen yeni kuralların uygulamada nasıl şekilleneceğine ilişkin takipte kalarak daha detaylı bilgileri paylaşacağız!

Bir Kereden Bir Şey Olmaz (mı)?

Şirketlerin öncelikleri karlılıklarını artırmak… Bunun için maliyetleri azaltmak, yeni pazarlar denemek, reklam faaliyetlerinde bulunmak gibi yöntemler izlerken şirket içi dışsallıkları azaltmak için de çeşitli adımlar atıyorlar. Bunlar verimsizlikten kaynaklandığı gibi usulsüzlüklerin sonucu olarak da oluşabiliyor.

Rekabet ve Uyum ekibi olarak görevlerimizden bir tanesi usulsüzlüğü önleyecek, yaşanan usulsüzlükleri açığa çıkaracak ve hakkıyla araştırıp raporlayabilecek yapıların kurulmasına yardımcı olmak. Bunu yapabilmek için de güncel gelişmeleri sıkı sıkıya takip ediyoruz. Bu amaçla takip ettiğimiz kaynaklardan bir tanesi ACFE’nin Report to Nations raporu.

2 yılda bir yayınlanan raporda Türkiye’nin de içinde olduğu 125 ülkeden, 2.500’ün üzerinde vakaya ait bilgiler yer alıyor. Bunların 13 tanesi de Türkiye’de gerçekleşmiş vakalar. Raporda usulsüzlük çeşitlerinden usulsüzlüğü gerçekleştirenlerin profillerine kadar birçok farklı bilgi yer alıyor.

Usulsüzlükler nasıl gerçekleşiyor?

Şimdi burada yol göstermiş olmayalım ama raporda finansal usulsüzlüklerin nasıl gerçekleştiğine dair bilgiler de yer alıyor. Buna göre, toplam vakaların:

  • %86sında şirket varlıklarının kötüye kullanılması,
  • %43ünde yolsuzluk/rüşvet,
  • %10unda finansal kayıtlarda yapılan usulsüzlükler,

yer alıyor. Bunları gerçekleştirmek içinse çeklerde ve senetlerde tahrifat, faturalama usulsüzlükleri, nakit hırsızlığı, masraf usulsüzlükleri ve para dışındaki şirket kaynaklarının çalınması gibi birçok farklı yöntem kullanılıyor. Bir alt kırılıma indiğimizde:

  • %40ında sahte fiziksel belge oluşturulduğunu,
  • %36sında fiziksel belge(ler)in tahrif edildiğini,
  • %27sinde elektronik belge(ler)in tahrif edildiğini,
  • %26sında sahte elektronik belge oluşturulduğunu,

görüyoruz.

Usulsüzlüğü gerçekleştirenlerin profillerine ait bilgilerle devam edelim. Bu kişilerin en çok karşılaşılan 3 özelliği:

  • %42si kazançlarının ötesinde bir hayat sürüyor,
  • %26sı maddi sıkıntılar yaşıyor,
  • %19u müşterilerle/tedarikçilerle yakın ilişki kuruyor.

Toplamda 17 özelliğin sıralandığı raporda vakaların %85inde en az bir özellik gözlemlenirken %49unda birden fazlası gözlemlenmiş. Vakaların %63ünde ise tespit edilen özellikler usulsüzlüğü gerçekleştiren kişinin kişisel hayatıyla ilgili.

55 yaş ve üzeri kişilerin sebep olduğu kaybın medyanı $425.000 olurken, daha küçük yaştakilerin sebep olduğu kaybın medyanı $225.000 oluyor. Bu kişilerin 89%u daha önce hiç usulsüzlükle suçlanmamış/hüküm giymemiş. %7si ise daha önce usulsüzlükle suçlanmış ama hüküm giymemiş. Şirkette en az 6 yıl boyunca çalışmış birinin usulsüzlüğüne bağlı olarak yaşanan finansal kayıp, daha az süreyle çalışmış birininkinin yaklaşık 2 katını buluyor.

Usulsüzlüğü neden engelleyemiyoruz?

Usulsüzlüğün engellenememesinde şüphesiz ki usulsüzlüğü yapanın işini iyi yapmasının(!) da etkisi var. Peki bu, gardımızı almamıza engel mi? Tabi ki değil. Raporda ele alınan vakalara göre usulsüzlüğe sebep olan en önemli eksiklikleri aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz:

  • İç kontrollerdeki eksiklikler
  • İç kontrollerin güncelliğini yetirmesi
  • Yönetimin yetersiz değerlendirmeleri (yönetime raporlanan konulardaki eksik/yetersiz değerlendirmeler)
  • Üst yönetimin konuya yetersiz yaklaşımı (zayıf tone at the top)

Trendleri takip edebilmek açısından, her yeni rapor yayınlandığında yaptığımız çalışmalardan bir tanesi, rapordaki istatistikleri bir öncekiyle karşılaştırmak oluyor. Öncelikle şunu dile getirelim, 2 raporda da değişmeyen bir oran var; %5. Bu oran şirketlerin her yıl usulsüzlük sebebiyle gelirlerinde yaşadığı ortalama kayıp. 2019’u baz aldığımızda dünya genelindeki toplam kaybın yaklaşık $4.5 trilyon olduğunu görüyoruz.  Karşılaştırmaya ait sonuçlara usulsüzlük vakalarına ait bilgilerle devam edelim. 2020 ve 2018 raporlarını karşılaştırdığımızda:

  • Vakaların sebep olduğu kaybın (medyan) $130.000’dan $125.000’a düştüğünü,
  • Vakaların tespit edilme süresinin 16 aydan 14 aya düştüğünü,
  • Yolsuzluk/Rüşvet içeren vakaların %38den %4e çıktığı,
  • Ele alınan vakalarda yaşanan kaybın yaklaşık $7 milyardan $3.6 milyara düştüğünü,
  • Vaka başına yaşanan maddi kaybın ortalama $2.6 milyondan $1.5 milyona düştüğünü,

görüyoruz. Dolayısıyla, usulsüzlüğün artık daha kısa sürede tespit edildiğini ve sebep olduğu finansal etkinin azaldığını söyleyebiliriz. Şunu da unutmamak lazım ki hala vaka başına ortalama kayıp $1.5 milyon olarak karşımıza çıkıyor ki yaklaşık 10 milyon lira yapan bu tutar bir şirketi iflasa bile sürükleyebilir! Sonuç olarak bir kereden bir şey olmaz deyip göz ardı edebileceğimiz bir konu olmadığı ortada.

Peki, bu iyileşme nasıl gerçekleşti?

Yukarıda paylaştığımız finansal tutarlardaki değişimin dikkat çekici olduğunu düşünüyoruz. Bu değişimin nasıl gerçekleştiğine dair bilgilere de raporda yer verilmiş. Usulsüzlük için etik hat kurmuş firmalarda kaybın medyanı $100.000 olurken kurmamışlarda bu tutar $198.000. Alınan önlemlerin bir kısmını önceki raporla karşılaştırırsak:

  • Etik hat kurulumunda %13,
  • Usulsüzlüğü önleyici politikalar geliştirilmesinde %13,
  • Çalışanlara konuyla ilgili eğitim verilmesinde %11,
  • Üst yönetime konuyla ilgili eğitim verilmesinde %9,

artış olduğunu söyleyebiliriz. Vakaların tespitinde en çok karşılaşılan yöntem olan ihbarı kolaylaştıracak ve teşvik edecek yapılar kurulması kritik önem taşıyor. Etik hattı olmayan firmalar, olan firmalara oranla usulsüzlüğe daha uzun süre maruz kalıyor ve iki kat daha fazla finansal kayıp yaşıyor. 2018 yılının raporuna göre dikkat çeken bir değişiklik ise telefonla gelen ihbarların sayısının azalırken online formlar ve e-postalar aracılığıyla gelenlerin artması.

Önleyici faaliyetlerde bulunmak için tabi ki ihbar hattı kurmak, farkındalık eğitimleri vermek gibi adımlar atılması gerekiyor fakat bazı konuları da tekrar değerlendirmek gerekiyor. Bunlar arasında çalışanlarla imzalanan iş sözleşmelerinin, tedarikçilerle ve iş ortaklarıyla imzalanan sözleşmelerin incelenerek gerekli durumlarda denetim yapılması hakkını içerecek ve vaka yaşanması durumunda kapsamlı bir soruşturma yürütülmesine imkan tanıyacak maddeleri içerek şekilde güncellenmesi büyük önem taşıyor.

Usulsüzlüklerin önlenmesinde ve tespitindeki en önemli yöntemlerden bir tanesi davranış/etik kurallarının (code of conduct) resmi bir şekilde belirlenmiş olması. Dolayısıyla kurum kültürü büyük önem taşıyor. Raporda yer almayan veya hala tespit edilememiş birçok usulsüzlük vakası bulunuyor. Tedbirleri en başından alarak, şirketteki huzurlu çalışma ortamını, hatta marka imajınızı zedeleyebileceği, finansal kayıpların şirketinizin sürekliliğini sıkıntıya sokabileceği vakalardan kaçınabilirsiniz. Küçük adımlar atarak büyük mesafeler kat edebileceğinizi unutmayın.