Kişisel Verileri Koruma Kurulu’ndan Kamuoyu Duyurusu

Kişisel Verileri Koruma Kurulu 5 Aralık 2018’de yeni bir kamuoyu duyurusu yayınlanmıştır. Söz konusu duyuruda Marriott International, Inc tarafından gerçekleşen veri ihlaline ilişkin bilgiye yer verilmektedir.

Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’na göre kişisel verilerin kanuni olmayan yollarla başkaları tarafından elde edilmesi hâlinde, veri sorumlusu bu durumu en kısa sürede ilgilisine ve Kurula bildirmelidir. Yine aynı maddede ifade edildiği üzere Kişisel Verileri Koruma Kurulu, bu durumu kendi internet sitesinde ilan edebilmektedir.

Starwood ağına (konuk rezervasyon veri tabanı) yetkisiz erişimin tespit edilmesi üzerine Marriott International, Inc söz konusu ihlali Kişisel Verileri Koruma Kurulu’na bildirmiştir. Veri tabanında 500 milyon konuğun kişisel verilerinin bulunduğu belirtilmektedir. Çeşitli kişisel verilerin yanında bazı konukların kredi kartı bilgilerinin de veri tabanında olduğu ancak bunlara erişimin sağlandığı konusunda bir netlik olmadığı belirtilmiştir. İhlale ilişkin detaylı bilgi info.starwoodhotels.com internet sitesinde bulunmaktadır. Kişisel Verileri Koruma Kurulu tarafından yayınlanmasına karar verilen duyuru metnine ise https://www.kvkk.gov.tr/Icerik/5322/Kamuoyu-Duyurusu-Veri-Ihlali-Bildirimi- linkinden ulaşabilirsiniz.

Rekabet İktisadı Yükselişini Sürdürüyor: ACE Konferansı’ndan Notlar – 1

Rekabet iktisadı alanında çalışan ekonomistler, 15-16 Kasım 2018’de iktisat alanında dünyanın en köklü okullarından biri kabul edilen Bologna Üniversitesi’nin ev sahipliğinde Rekabet İktisadı Birliği’nin (Association of Competition Economics – “ACE”) yıllık konferansında biraraya geldi. 2003 yılından beri düzenlediği yıllık konferanslarla rekabet iktisadı alanında çalışmalar yürüten ACE, kamu ve özel sektörde çalışan rekabet iktisatçıları ile akademisyenleri bir araya getirerek rekabet hukuku alanındaki güncel davalarda yapılan iktisadi analizlerin tartışılmasına olanak sağlıyor.

ACE’nin bu seneki yıllık konferansına da 27 ülkeden toplam 276 iktisatçı katıldı. Son dört yıldaki toplantılara katılmış biri olarak bu rakamın son yıllardaki en yüksek katılımlardan birine işaret ettiğini söyleyebilirim. Katılımcıların ülkelere göre dağılımına baktığımızda, başta İngiltere (62 kişi) ve Danimarka (41 kişi) olmak üzere kuzey Avrupa ülkelerinin ciddi bir ağırlığı olduğunu görüyoruz. Ayrıca konferans katılımcılarının çalıştığı sektörler dikkate alındığında; 23 rekabet otoritesi, 21 iktisadi danışmanlık şirketi ve 27 üniversite ile araştırma merkezinin temsilcilerinin oturumlara iştirak etti. Öte yandan ACE, Avrupa merkezli bir işbirliği platformu olmasına rağmen bu seneki konferansın katılımcıları arasında ABD, Kanada, Meksika ve İsrail temsilcileri de vardı ve söz konusu ülke temsilcileri açılış ve kapanış oturumlarında konuşmacı olarak görev aldılar. Tüm bu tablo birlikte değerlendirildiğinde, rekabet iktisadına yönelik ilginin artarak devam ettiği ve bu alanda çalışma yapan iktisatçıların sayısının her geçen gün daha da arttığı görülüyor.

Tüm katılımcıların dinleyici olarak iştirak ettiği oturumlarda, hem özel sektör hem de kamuda çalışmalar yapmış iktisatçılar ve akademisyenler tarafından son on beş yılda rekabet iktisadı alanında yaşanan önemli değişim ve dönüşüm süreçleri ele alındı ve geleceğe yönelik politika önerileri tartışıldı. Bu ilk yazıda sizlere bu tartışmalardan öne çıkan başlıkları aktaracağım. Önümüzdeki hafta yayımlanacak yazıda ise farklı ülke uygulamalarının, rekabet otoritesi ve özel sektörde çalışan iktisatçılar ile akademisyenler tarafından tartışıldığı oturumlarda ele alınan, son yılların önemli ve tartışmalı konularından aşırı fiyat, uyumlu eylem ve ilgili coğrafi pazar başlıklarındaki dikkat çekici tespitlere yer vereceğim.

Açılış Paneli’nden öne çıkanlar başlıklar

Compass Lexecon’dan Lorenzo Coppi’nin yönettiği ve konuşmacıların John Fingleton (Fingleton Associates, İrlanda Rekabet Otoritesi eski başkanı, İngiltere Rekabet Otoritesi eski baş ekonomisti), Renée Duplantis (Brattle Group, Kanada Rekabet Otoritesi eski baş ekonomisti), Massimo Motta (Pompeu Fabra Üniversitesi, AB Komisyonu eski baş ekonomisti) ve Fiona Scott-Morton (Yale School of Management, ABD Adalet Bakanlığı’nda eski danışman) olduğu açılış oturumunda rekabet iktisadının son 15 yıldaki gelişimi tartışıldı. Bu oturumda konuşmacılar,  rekabet alanında şekil bazlı yaklaşım yerine daha fazla tek taraflı etkilerin ve etkinliklerin önem kazandığı dönüşüm sürecini ve rekabet iktisadının bu çalışmalara nasıl katkı sağladığını ve hangi alanlarda farklı tekniklerin geliştirilmesinin önemli olduğunu özellikle kendi ülkelerindeki uygulamalardan yola çıkarak tartıştılar.

Konuşmacıların tamamı şu anda üniversitelerde veya danışmanlık şirketlerinde çalışmalarına rağmen belirli süreler kendi ülkelerinin rekabet otoritelerinde de görev yaptıklarından konuları farklı bakış açılarıyla ele alarak daha etkin analizler için uygulamanın nasıl şekillenebileceği konusundaki görüşlerini farklı perspektiflerden değerlendirmelerle zenginleştirerek aktardılar. Konuşmalarda öne çıkan noktaları aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:

  • AB ve ABD’deki düzenlemelere ve içtihatlara baktığımızda bazı uygulama farklılıkları olmasına rağmen aslında temelde, benzer iktisadi gerekçelere dayalı farklı uygulama tercihleri olduğunu görüyoruz. Her iki otoritede de iktisadi tespit değişmemekle birlikte bu tespitin yol açtığı durumların daha müdahaleci veya daha piyasa ekonomisine dayalı yöntemlerle çözülmesi yolunda bir seçim söz konusu. Bu seçimlerde siyasi konjonktürün ve politikaların etkisini yadsımamız ise mümkün değil.
  • İngiltere’deki rekabet uygulamasına baktığımızda diğer ülkelere kıyasla her zaman iktisat yaklaşımının daha fazla merkeze alındığını görüyoruz. Bunda dünyadaki birçok otoriteden farklı olarak yıllar öncesinde doktoralı bir iktisatçının rekabet otoritesinde başkan olarak görev yapmış olmasının veya sadece bu tercihin bile önemli olduğu söylenebilir.
  • Kanada uygulaması ise iktisadın, rekabet hukuku alanın da uygulanması konusunda kendine özgü çeşitli yaklaşımlar barındırıyor. Örneğin, Kanada’da temyiz mahkemesi tarafından bile zaman zaman iktisadi etkinlik argümanlarının dikkate alındığını ve bunun sayısal olarak tespitini beklediğini görüyoruz. Bu tablo ise rekabet otoritesini kaçınılmaz olarak iktisadi argümanları dikkate almaya ve sunulan çalışmaların doğruluğunu test etmeye yönlendiriyor. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, Kanada’daki etkinlik anlayışı dünyadaki diğer belli başlı uygulamalardan farklı, işlem sonrasında oluşan etkinliğin tüketiciye yansıtılması gerekmiyor. Örneğin, ABD ve Kanada’da izin alması gereken bir işlem geçtiğimiz günlerde Kanada’da onaylanırken ABD’de elde edilen kazanımların tüketiciye yansıtılmaması nedeniyle reddedildi.
  • İktisadi analiz özellikle birleşme ve devralma değerlendirmelerinde oldukça önemli. Bir dönem özellikle, telekomünikasyon şirketleri tarafından yapılan satın almalarda çok fazla yatırım yapma güdüsü üzerinde durulduğundan genel olarak devralma işlemleri değerlendirilirken işlemin yatırım yapma güdüsü üzerindeki etkisi, oluşacak sinerjiler ölçümlenmeye çalışıldı. Yine benzer şekilde, işbirlikçi etkilerden çok tek taraflı etkiler üzerinde duruldu ve çalışmalar bu alanlara yoğunlaştırıldı. Ancak, bugüne baktığımızda işbirlikçi etkiler, dikey etkiler ve özellikle inovasyon etkisi çok önemli. Bunlar çalışması zor ama gündem dışı bırakılmaması ve göz ardı edilmemesi gereken konular. Bu konularda geliştirilecek tekniklere ve yapılacak doğru hesaplamalara olan ihtiyaç her geçen gün artıyor.
  • Etkinliği sayısallaştırma görevinin rekabet otoritelerinde mi yoksa taraflarda mı olduğu da aslında tartışılmaya açılması gereken bir konu. İşlemle ilgili en ayrıntılı ve teknik bilgiler işlem taraflarında ve işlemi gerçekleştirmek isteyenler de aynı kişiler. Dolayısıyla, bu konuda gerekli dokümanları ve hesaplamaları rekabet otoritelerine sunma görevi de bu kişilerde olabilir. Rekabet otoriteleri de kendi iktisatçıları ile bu bilgilerin doğruluğunu test etmeli ve manipüle edilmediğinden emin olmalı. Kanada’daki sistem buna en yakın örnek olarak gösterilebilir.
  • Yapılan rekabet değerlendirmelerinde sayısallaşmanın/iktisat kullanımın artması aynı zamanda rekabet otoritelerinin üzerindeki politik belirleyicilerin rolünü azaltıyor. Bu olumlu bir durum ancak, geçen 15 yılın ardından belki de iktisatçılar olarak neye odaklanmamız gerektiğini tekrar tartışmaya açmalıyız. Bugüne kadar işlemler ve onların doğurduğu olası etkiler üzerinde duruldu. Artık aslında bu işlemlerin yapılmasının ne kadar gerekli olup olmadığına veya bu işlemlerin beklenilen sonuçları doğurup doğurmadığına odaklanabiliriz. Bir başka deyişle, bu işlemlerin değerlendirilmesinde izlenecek politikanın belirlenmesinde daha aktif rol alınabilir. Bugün artık biliyoruz ki aslında gerçekleştirilen birçok devralma işlemi çeşitli nedenlerle ortalama 5-6 yıllık süreler içinde taraflar açısından da beklenilen sonuçları doğuramıyor. Rekabet otoritelerinin elinde yeterli bilgi ve yetişmiş insan kaynağı olduğundan farklı önceliklerin ve hedeflerin denkleme dâhil edilmesinde fayda var.
  • Bununla bağlantılı olarak başta ABD olmak üzere toplumdaki eşitsizlik arttıkça bunun şirketler ve kamu kurumları açısından yarattığı baskı ve fatura artıyor. Bu durum ise beraberinde tüketici faydası nasıl tanımlanmalı tartışmalarını getiriyor. Kimi taraflar sadece fiyat etkisine odaklanıp inovasyonun yarattığı faydaların dikkate alınmaması gerektiğini savunurken kimileri de fiyat-kalite-inovasyonun birbirinden ayrılmaz bir şekilde etkinlik tanımını oluşturduğunu ileri sürüyor. Son dönemdeki tartışmaların bir başka odak noktası ise çalışanların ve çalışan haklarının bu işlemlerden nasıl etkilendiği konusu. Bu sebeple, piyasadaki rekabet ve çalışan haklarını dikkate alarak etkinlik/tüketici refahı kavramını yeniden tanımlamak gerekebilir. Shapiro’nun bu konudaki önerisi olan “tüketici standardının/refahının korunması” tabiri dikkate alınabilir.
  • Geçmiş uygulamalar dikkate alındığında hâkim durum davalarında iktisadi analize yeterince yer verilmediğini veya iktisadın bu alanda kullanımının yeterince irdelenmediğini görüyoruz. Bildiğiniz gibi ABD’de monopol tanımının AB’ye göre farklılığı, dışlayıcı uygulamaların çok istisnai hallerde uygulanması söz konusu. Ancak yine son yıllarda tüm sektörlerde artan ortalama fiyatların ve birçok sektörde azalan rekabetin bu uygulamaları da tartışmaya açması mümkün.

Ayrıca, aşırı fiyat konusu hala çok fazla çalışmanın yapılmadığı bir alan ve buradaki “hakkaniyet/adil olma” kavramı tıpkı çalışan hakları gibi yakın zamanda önem kazanabilir.

Baş Ekonomistler Paneli’nden öne çıkan başlıklar

Bu panelde AB Komisyonu’nda ilk kez baş ekonomist olarak görev yapan ve şu anda Almanya Başbakanı’nın ekonomi danışmanlığı görevinde bulunan Lars-Hendrik Roller ile AB Komisyonu’nun hâlihazırdaki baş ekonomisti Tommaso Valletti, AB Komisyonu’nda ekonomist olarak göre yapan ilk ekipte yer alan kişilerden Hans Friederiszick (CA) moderatörlüğünde kamu karar alma süreçlerinde iktisadın yerini tartıştılar. Oturumda öne çıkan bazı noktalar aşağıda özetlenmiştir:

  • Bugüne kadar geçerli olan tek ülke ve bu ülkenin rekabet politikaları açısından yapılan değerlendirmelerin yerini, artık biraz daha tamamlayıcı ve diğer ülkelerle olan ilişkileri de dikkate alan tercihlerin belirleyici olduğu politikaların almasını beklemek mümkün.
  • Bu eğilimle birlikte iktisatçılar ve onlar tarafından gerçekleştirilen analizlerin daha fazla gündeme geleceğini ve tartışma argümanlarının bu çerçevede şekilleneceğini söyleyebiliriz.
  • Bu durum ise bugüne kadar çok fazla incelenmeyen konuların da iktisadi olarak incelenmesini gerekli kılabilir. Aslında 2003 yılında başladığımız nokta ile kıyaslarsak bugün AB’de ve pek çok rekabet otoritesinde bu konuda yeterince bilgi birikimi ve yetişmiş insan kaynağının oluştuğunu söyleyebiliriz.
  • İktisadın kullanımı arttıkça gündeme gelecek başlıklardan biri de doğru iletişim bir başka deyişle karmaşık analizleri basit dille karşı tarafa aktarma sanatı olacaktır. Rekabet alanının tarafları arttıkça yapılan analizleri de aralarında politikacıların da bulunduğu daha geniş bir kesime doğru şekilde aktarmak önem kazanacaktır.
  • Rekabet alanına yönelik olarak politika yapıcılarla olan ilişkilerde genellikle, tüketici faydası kavramını açıklamakta güçlük yaşanabiliyor. Çünkü politikacıların odağı çoğunlukla piyasadaki rekabet düzeyi olabiliyor. Ancak, son dönemde gelir dağılımına yönelik tartışmalar ve bu tartışmaların siyasi alana yansıması bu önceliklerin de değişmesine sebebiyet verebilecektir.

Spread the Word: Retail Minus is Recognized by the TCA

It is well-known fact that the infrastructure and transaction costs are quite high for the undertakings who operates in the broadband internet access services market. Thus, it is crystal clear that the recent regulations of the Information and Communication Technologies Authority (“ICTA”) do not help to change this fact by imposing heavy legislative burden to the market players.

Maybe that is why …

Approximately one year ago, Vodafone applied to the Turkish Competition Authority (“TCA”) to request an exemption for the agreement which stipulates network sharing on the wholesale fiber data stream access and support services with Superonline. After a yearlong examination, the TCA decided to grant the individual exemption to the agreement. But most importantly, the retail minus method is recognized by the TCA for the first time.

Let’s take a closer look…

Before digging into the rationale behind the acquired individual exemption, it is worth to mention the relevant product market and the agreement in question.

The TCA emphasized that the agreement is directly associated with several markets at both the wholesale and retail level. Therefore, the relevant product market is defined as;

  • wholesale broadband internet services market
  • wholesale fixed fiber broadband internet access services market and
  • retail fixed broadband internet access services market.

Speaking of the agreement…

It should be noted that the parties of the agreement are competitors both in the wholesale and retail market. Both sides have its own fiber infrastructure and both of them offer fixed broadband internet services to end users. More specifically, Superonline, who is the affiliate company of Turkcell – the biggest mobile operator-, has the second largest fiber network.  On the other hand, Vodafone is more active in mobile network and however its network infrastructure is not wide-spread.

Therefore, the cooperation should be taken into under consideration in line with the horizontal relationship between the competitors.

In addition, as the agreement stipulates the sharing of the infrastructure which is an essential facility for the activities in the retail market, vertical implications come into question as well.

As the Türk Telekom is incumbent operator and it has the largest fiber network in Turkey with a 79% of market share in fiber infrastructure prevalence, parties of the agreement require access to the infrastructure of Türk Telekom in order to enlarge their fiber network.

Therefore, the main purpose of the agreement is to enhance the service network of the parties by sharing their fiber infrastructure and cooperation in the new infrastructure construction.

In this respect, the performance of the agreement requires continuous cooperation and information exchange between the parties.

What was the rationale behind the decision?

It is given that Superonline can only use 60% of its fiber infrastructure capacity. With this respect, the TCA simply noted that the cooperation allows the parties to access higher capacity utilization rates.

Therefore, infrastructure sharing between Vodafone and Superonline will increase the power of the competitors against Türk Telekom and strengthen the competition in the market. In addition, it may diversify the preferences of the potential subscribers. Thus, TCA also stated that the parties will have 16% cost advantage compared to potential cooperation with the Turk Telekom.

Another positive implication of the cooperation is the investment incentive premium. Accordingly, the parties will entitle to a premium at the rates specified by the number of subscribers and the number of households ready for sale. The TCA stated that it will foster the motivation of the parties to invest in the infrastructure.

On the other hand, the TCA emphasized that the cooperation in the support services will contribute the quality standard of the services offered to consumers in Turkey. Thus, it will allow the consumers to choose between different service providers when they are not satisfied with the received services.

In its analysis, the TCA noted that parties do not stipulate any exclusivity or non-competition clause in the agreement. Accordingly, parties can solely provide services in the retail market. In this respect, TCA considered that the agreement does not intend to anti-competitive cooperation and market sharing between the parties. Therefore, it is concluded that the agreement does not exceed its purpose.

What about the common infrastructure company?

In addition, the agreement includes the establishment of a common infrastructure company in order to make the new infrastructure investments in one hand. As the contemplated company has not been established yet, the TCA decided that the related provision is not evaluable at this stage.

Finally, the retail minus method…

The TCA highlighted that the cooperation has the potential to increase in the prices at the retail level. In response, Vodafone referred the so-called “retail minus method” which is about the margin available to a potential competitor created by the subtraction of specific cost components. For example, if the final product price is 100$ and the incumbent avoids cot of 30$ by not supplying the customer itself, then the access charge should be 70$. Therefore, entrance will be efficient if the costs are less than 30$

In this respect, Vodafone claimed that it is inevitable to cause a correlation between the wholesale and retail tariffs in order to establish commercially viable cooperation.

The Vodafone also demonstrated that the cooperation will help the parties to prevent from the potential exclusionary behaviors of the Turk Telekom who is in the dominant position in the market.

From 5 to 3 years

Lastly, the TCA decided to decrease the duration of the contract to the 3 years as it considered that the developments in the fiber infrastructure set out in Article 5 of the Competition Act.

Demeterin Çığlığına Themisin Cevabı: Avrupa Birliğinde Gıda Tedarik Zincirindeki Haksız Ticari Uygulamaların Önüne Geçmek İçin Yapılan Çalışmalar

Gıda sektörüne ilişkin olarak son günlerde enflasyonla mücadele önlemleri kapsamında gıda fiyatlarının enflasyonist etkilerini azaltmak amacıyla hazırlanan yeni hal yasa tasarısı üzerindeki tartışmalar aklımıza Avrupa Birliğinde yaşanan gelişmeleri getirdi. Avrupa Komisyonun geçen Nisan ayında, uzun zamandır beklenen gıda sektöründeki tacirler arasındaki haksız ticari faaliyetleri engellemeye yönelik sunmuş olduğu direktif tasarısını getirdi. Her ne kadar bizim hal yasa tasarımız ile;

  • Ülke genelindeki hal sayısının ciddi oranda indirilmesi
  • Hallerinin kurulması, yönetimi, işletilmesi Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği koordinasyonunda her bölgedeki yerel yönetim ve ilgili kurumlara verilmesi
  • Hal komisyonculuğunun kaldırılması ancak komisyoncuların tüccar olarak devam edebileceği
  • Ürün tasnifi, standartlaşma ve bölgesel ürünlerin markalaşmasını sağlayacak altyapıların kurulması
  • Üretim bölgelerinde ihtiyaca uygun olarak ürün toplama merkezleri kurulması
  • Ürün fiyatını üreticiler ve üretici birliklerince belirlenmesinin

hedeflendiği ifade edilse de, Avrupa Komisyonun tasarısı ile aralarında gıda sektöründeki haksız bir takım uygulamalara ilişkin olarak ciddi bir yaklaşım farklılığının olduğu yadsınamaz. Söz konusu yaklaşım farklılığına değinmek adına bu yazımızda spotları “Gıda Tedarik Zincirindeki Tacirler Arasında Yapılan Haksız Ticari Uygulamalarına İlişkin Direktif Taslağına” tutmayı yerinde görüyoruz.

Gıda sektöründeki haksız uygulamalar 2000’li yılların başından beri Avrupa’da tartışılan bir konudur. Avrupalı çiftçilerin iddia ettiği üzere, gıda zincirinde üretilen her 100 değerin 51’i perakendecilere, 28’i ürünleri işleyenlere ve sadece 21’i ise üreticilerin payına düşmektedir. Bu noktada dikkatler bilhassa “sözleşmesel ilişkiler” ve “alıcı gücü” üzerinde yoğunlaşmıştır. Bununla birlikte, konuya ilişkin olarak Nisan ayındaki direktif taslağına kadar 2013 yılında hazırlanan raporu bir kenara koyacak olursak, Birlik düzeyinde herhangi bir önlem alınmadığını ve gıda sektöründeki haksız ticari uygulamaları engellemeye yönelik önlemlerin üye ülkeler seviyesinde kaldığını ifade etmek gerekir. Üye ülkelerin uygulamaları ise yeknesaklıktan uzaktır. Bilhassa, “işletmelerin ölçekleri” ve “gıdanın” tanımı hususunda farklı uygulamalar ve yaklaşımların mevcut olması çokuluslu şirketlere manevra kabiliyeti (“forum shopping”) tanımaktadır. Hemen belirtelim ki tasarının amaçlarından bir tanesi de hiç kuşkusuz, asgari düzeyde de olsa üye ülke uygulamaları arasında bir eşgüdüm sağlanmasıdır.

Avrupa Birliğinde, gıda tedarik zincirindeki tacirler arasında yapılan haksız ticari uygulamalarını engelleme noktasında taslağa kadarki süreçte üye ülkelerin çabaları dışında gerçekleşen en dikkat çekici gelişme ise, 2013 yılında oluşturulan Tedarik Zinciri İnisiyatifidir (“SCI”). Ancak, özel bir girişim olan inisiyatif her ne kadar farkındalığın arttırılmasında yararlı olmuşsa da kamu erkinden yoksun olması, soruşturma ve yaptırım yetkilerinin olmaması istenilen neticelerin elde edilmesini ister istemez güçleştirmiştir.

Gelinen noktada ise, Birlik tarafından bahse konu direktif ile probleme Birlik nezdinde kamusal bir müdahale yapılmak suretiyle, gıda tedarik zincirinde büyük işletmeler karşısında pazarlık gücü zayıf olan çiftçiler veya küçük ve orta ölçekli üreticiler aleyhine bozulan dengenin yeniden tesis edilmesi amaçlanmaktadır. Kapsam dahilinde olacak işletmelerin büyüklüğüne ilişkin taslak ile getirilen kriter ise, alıcının küçük ve orta ölçekli bir işletme olduğu ancak, satıcının küçük ve orta ölçekli işletme olmadığı durumları[1] direktif kapsamına dahil etmektir.

Bahse konu taslak ile özetle; çabuk bozulan gıda ürünlerinin satış sözleşmelerinde yer alan uzun vadeler, son dakikada sözleşmenin iptaline ilişkin hükümler, tek taraflı ve geçmişe etkili olarak sözleşmenin koşullarında bir taraf lehine değişiklik yapılmasına imkan veren hükümler ve tedarikçileri ziyan olmuş ürünler için ödeme yapmaya zorlayan hükümler gıda sektöründe haksız ticari uygulamalar olarak nitelendirilerek yasaklanmıştır.

Ayrıca Tasarıyla, sözleşme kurulduğunda herhangi bir şüpheye mahal vermeyecek şekilde aksi kararlaştırılmamış ise;

  • Satılmayan gıda ürünlerinin iadesini
  • Depolama ve sergi için yapılan ödemeleri,
  • Promosyon ödemelerini,
  • Pazarlama ödemelerini,

yasaklamaktadır. Zira burada sayılan fiiller kural olarak haksız uygulama olarak nitelendirilememekle birlikte, duruma göre haksız uygulamaya dönüşebilme potansiyeline sahip uygulamalardır.

Diğer yandan, halen taslağın kapsamı ile ilgili tartışmaların da devam ettiği görülmektedir. Nitekim bir kesim parlamenter bahse konu taslak ile korunması gerekenlerin çiftçiler ile küçük ve orta ölçekli işletmeler olması gerektiğini savunurken diğer bir kesim ise, taslağın kapsamının uluslararası büyük firmaları da kapsayacak şeklide tüm tedarikçileri içermesi gerektiğini savunmaktadır. Tartışılan bir diğer husus ise, direktifin uygulanmasının ne şekilde yapılması gerektiğidir. Bazı parlamenterler direktifin uygulanmasını takip etmek amaçlı birlik düzeyinde bir düzenleyicinin yetkilendirilmesi gerektiğini ileri sürmekte iken, bazıları böyle bir yetkilendirmeden önce direktifin uygulanmasını ve uygulamaya ilişkin bir uygulama ve verimlilik değerlendirmesine yönelik bir raporlamanın neticesinde gerekli adımların atılmasını savunmaktadırlar. Bunula birlikte, taslağın şu anki haline göre her üye devlet taslağın yürütülmesi ile ilgili olarak, konuya ilişkin olarak şikâyet üzerine veya re’sen denetim yapma yetkisini haiz bir kamu kurumu tesis etmekle yükümlü kılınmıştır. Bahse konu kurumların yaptırım yetkileri ise taslakta, ihlalin süresini ve ağırlığını da gözetmek suretiyle, etkili, orantılı ve caydırıcı nitelikte olmalı şeklinde betimlenmiştir. Ancak, uygulanacak yaptırımları belirlenmesi hususu da üye devletlere bırakılmıştır. Bunula birlikte, taslak uyarınca üye devletler konuya ilişkin uygulamalarına yönelik olarak yıllık raporlama yapmakla yükümlü kılınmıştırlar.

Avrupa Birliğinde, gıda sektörünün kendine özgü özelliklerinden dolayı ortaya çıkan ve çoklukla domino etkisi nedeniyle küçük ve orta ölçekli işletmelerin veya çiftçilerin maruz kaldıkları zararlar ve haksız ticari uygulamalara ilişkin olarak bu işletmecileri temsilen bereket tanrıçası Demeterin çığlığına adalet tanrıçası Themisin tepkisinin ne olacağını kısa bir süre içerisinde göreceğimizi düşünüyorum.

Bizim tarlalarımızda da parlayan güneşin çiftçilerimizi de aydınlatması temennisiyle!

 

[1] Avrupa Birliği hukukuna göre küçük işletmeler; 50 ve daha az çalışanı olan ve yıllık cirosu 10 milyon Euro’nun altındaki işletmelerdir. Orta ölçekli işletmeler ise; 250 ve daha az çalışanı olan ve yıllık cirosu 50 milyon Euro’nun altındaki işletmelerdir.

Rekabet hukuku uygulamalarında ABD merkezli küresel düzen arayışı

Şahin Ardıyok, Emin Köksal

Her ne kadar ülkeden ülkeye farklılık gösterse de diğer hukuk kuralları ile karşılaştırıldığında rekabet hukuku kurallarının uluslararası benzerliğin görece yüksek olduğu söylenebilir. Bunda 19. yüzyılın sonlarında modern anlamda ilk rekabet yasası olarak kabul edebileceğimiz ABD’deki Sherman Yasası’nın 20. yüzyılda birçok ülke tarafından örnek alınmasını payı büyüktür. Bugün geldiğimiz noktada, iki maddeden oluşan bu yasanın hemen hemen tüm ülkelerin ve AB gibi ülkeler üstü oluşumların rekabet ile ilgili yasalarının temelini oluşturduğunu görüyoruz.

21. yüzyılda ise Rekabet hukuku kurallarındaki bu benzerliğin uygulamalara da yansıyabilmesi ve bir ahenk içinde işleyebilmesi için çabalar devam ediyor. Ülkelerin rekabet otoritelerinin görüş alışverişinde bulunduğu ICN (Intenational Competition Network) ve rekabet meseleleri de dahil birçok alanda ülkelerin işbirliği içinde bulunduğu OECD’nin bu alanda öne çıkan platformlar olduğunu görüyoruz.

Geçtiğimiz günlerde bunlara bir yenisin eklenmesi konusunda bizzat ABD makamlarınca bir girişimde bulunuldu. Geçtiğimiz Haziran ayında, ABD Adalet Bakanlığı’nın rekabet ile ilgili birimi (DoJ, Department of Justice), rekabet ile ilgili kuralların, süreçlerin ve uygulamaların uluslararası düzeyde uyumlaştırılmasını hedefleyen bir inisiyatif önerdi[1]. ABD rekabet otoritesi FTC ve diğer ülke rekabet otoritelerinin de dahil olmasının beklendiği bu inisiyatifin amacının ise, rekabet hukuku uygulamaları alanında çok taraflı katılımın sağlanacağı bir çerçeve[2] yaratmak olduğu anlaşılıyor.

Şimdiye kadar yapılan açıklamalara bakıldığında bu inisiyatifin 140’tan fazla ülke rekabet otoritesinin gönüllü bir şekilde, soruşturma süreçlerinden birleşme incelemelerine, uyum programlarından uygulanan yaptırımlara kadar bir dizi alanda evrensel denebilecek standartların belirlenmesi konusunda yeni bir çaba başlatmak amacında olduğu izlenimi ediniliyor[3].

DoJ, başlangıç olarak ticaret anlaşmalarındaki rekabete dair bölümleri, ICN ve OECD gibi kuruluşların tavsiye dokümanlarını ve kılavuzlarını incelemesi sonunda belirli alanlarda temel prensipleri belirlemeye çalışmış. Bu alanlardan bazılarının ayrımcılık yapmama, şeffaflık, zamanında çözümleme, gizlilik ilkeleri, çıkar çatışması, uygun bildirim, savunma hakkı, hukuki danışmanlığa erişim, yargısal denetim olduğu görülüyor[4]. Henüz kamuoyuna sunulmuş bir belge olmadığı için bu temel prensiplerin nasıl şekilleneceği sonraki aşamalara kalmış durumda.

Tasarımı itibariyle bakıldığında ise -mevcut bilgilerden- inisiyatifin bir anlaşmadan çok rekabet otoriteleri arasında uyumlaştırmayı sağlayacak bir çerçeve şeklinde dizayn edildiği izlenimi ediniliyor. Bazı kaynaklar, ülkelerin uyum göstermesi konusunda bir bağlayıcılık olamamakla bilirlikte, bir özendirme mekanizmasının varlığından bahsediyor[5].

Ancak bu inisiyatife ilk tepki geçtiğimiz günlerde Avrupa Komisyonu’ndan geldi. Temel eleştiri, rekabet uygulamaları için yeni bir uluslararası çerçevenin gerekliliğinin sorgulanması üzerineydi. Ayrıca, AB üyesi ülkelerin bu inisiyatife katılmalarının önündeki yasal engeller de ileri sürülen bir diğer meseleydi. Açmak gerekirse, bir Komisyonu yetkilisi, DoJ’nin bu girişiminin “bozulamamış bir şeyi tamir etme”ye benzediğini ve söz konusu inisiyatifin ilave bir oluşuma gerek kalmadan ICN veya OECD çerçevesinde gerçekleştirilebileceğini belirtti. Ayrıca, Alman rekabet otoritesinin ve aynı zamanda ICN yürütme kurulunun başındaki Andreas Mundt ise, Almanya’nın tek başına böyle bir inisiyatife katılma yetkisi olmadığını söyledi[6].

Ancak, ABD otoritelerinin AB olmadan da bu inisiyatifi hayata geçirme konusunda kararlı olduklarını söylemek mümkün. Öyle ki, Güney Amerika, Asya ve tabi ki Kuzey Amerika’daki güçlü destekle, çok yakında inisiyatifin amaçlarını ve yol haritası ortaya koyacak dokümanın kamuoyu ile paylaşılması bekleniyor. Bunun yanında, inisiyatifin var olan kurum veya kuruluşların gereksiz bir tekrarından ziyade, rekabet uygulamalarındaki süreçlere ilişkin norm ve taahhütlerin daha sıkı bir şekilde uygulanabilir olmasının aracı olacağı beyan ediliyor[7].

Buradaki yorumumuz ABD’nin, karşısındaki dengeleyici güç olan AB’ye karşı konumunu koruma konusunda bir refleks gösterdiği yönünde. Avrupa kıtası dışındaki ülkeler ile bu inisiyatife yön vermeye çalışması da  bu görüşümüzü destekleyen bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. ABD’nin bu insiyatifi hayata geçirmekte gözden kaçırılmaması gereken bir diğer motivasyonu ise ABD’li teknoloji şirketlerinin son dönemde Avrupa Komisyonu tarafından verilen kararlarla yaptırımlara muhattap olması olabilir.

Önümüzdeki günlerde gerek AB gerekse ABD tarafında atılacak adımlar ve söylenecek sözlerin bu inisiyatifin kaderinin belirleyeceğini değerlendirmek mümkün. Bizler Türkiye’yi de yakından ilgilendireceğini düşündüğümüz bu gelişmelerin takipçisi olarak gelişmeleri bu blogtan sunmaya devam edeceğiz.

 

[1] DELRAHIM, M. (1 Haziran 2018). Remarks on Global Antitrust Enforcement at the Council on Foreign Relations. Erişim tarihi 25 Kasım 2018, https://www.justice.gov/opa/speech/assistant-attorney-general-makan-delrahim-delivers-remarks-global-antitrust-enforcement.

[2] MFP, Multilateral Framework on Procedures in Competition Law Investigation and Enforcement.

[3] BARTZ, P. D., ANDERSON, D., JONES, S. N., SEMMES, J. C. (11 Haziran 2018). DOJ Launches Global Antitrust Enforcement Framework, Erişim tarihi 23 Kasım 2018, http://www.blplaw.com/expert-legal-insights/articles/doj-launches-global-antitrust-enforcement-framework#page=1.

[4] DELRAHIM, M. (1 Haziran 2018). Remarks on Global Antitrust Enforcement at the Council on Foreign Relations. Erişim tarihi 25 Kasım 2018, https://www.justice.gov/opa/speech/assistant-attorney-general-makan-delrahim-delivers-remarks-global-antitrust-enforcement.

[5] GRAHAM, V. (1 Haziran 2018). Justice Department Sets Goal for Global Antitrust Framework. Erişim tarihi 25 Kasım 2018, https://www.bna.com/justice-department-sets-n73014476179/.

[6] ACTON, M. (12 Kasım 2018). US global antitrust initiative runs into EU skepticism, but DOJ vows to push ahead. Erişim tarihi 23 Kasım 2018, https://mlexmarketinsight.com/insights-center/editors-picks/antitrust/cross-jurisdiction/us-global-antitrust-initiative-runs-into-eu-skepticism,-but-doj-vows-to-push-ahead.

[7] A.g.e.

Words Fade Away – or Do They?: The Turkish Competition Authority Uses Records of Telephone Conversation as Evidence

The Turkish Competition Authority’s (“TCA”) decision on its recent banking investigation concerning syndicated loans was one of the megahit decisions of the past year. The TCA made precedent-setting evaluations in relation to leniency applications; by evaluating the application within scope of information exchange for the first time in its history and rendering telephone conversations submitted in form of writing with the leniency application as admissible evidence. We previously published an article discussing the ins and outs of the case as well as an article on the liberal approach adopted by the TCA towards acceptance of the leniency application within scope of an information exchange matter.

The final say concerning admissibility of telephone conversations is yet to be declared. However, in the meantime, some insight on evaluation of telephone conversations submitted in form of writing as evidence under both Turkish criminal law and constitutional law may be useful for companies.

Before further digging into the criminal law and constitutional law analysis concerning admissibility of recording of telephone conversations, let us first explain the background story beginning with the leniency application.

The background story goes like this…

The TCA launched an investigation against 13 banks upon a leniency application. The leniency application included telephone conversations documented in writing between employees of the leniency applicant and the employees of other banks. The relevant documents concerned discussions made over the desk phones of the relevant employees and discussions were recorded by the leniency applicant bank without a judge or a prosecutor ruling. The TCA regarded such recordings as evidence. Whether spoken words may be rendered as admissible evidence for purpose of such investigation was not dealt in detail based on principles of criminal and constitutional law.

Why does it matter?

Overall, competition infringements foresee an administrative sanction and thus, such infringements must not be regarded as an offence/crime but a misconduct/misdemeanor. Where the Competition Act does not provide a clear provision or stays silent in relation to certain points of discussion, the Misdemeanors Act, which provides general provisions, as well as general principles of criminal and constitutional law are rendered binding and thus, such provisions must be applied.  This approach is also available in the ECtHR decisions where competition investigations are considered to be subject to rules of criminal procedure law within scope of right to fair trial. Indeed, such application is ratified in various TCA decisions.

With regards to admissibility of evidence, neither the Competition Act nor the Misdemeanors Act provides a special provision in relation to admissibility of evidence. Yet, as per Article 38 of the Constitution, findings obtained through illegal methods shall not be considered evidence”. Indeed, when the wording in the Constitution is read carefully, it is seen that such findings are not even regarded as “evidence” within scope of constitutional principles. Moreover, matters concerning admissibility of evidence are evaluated under the Constitutional right to fair trial. Indeed, a similar analysis is also available in Article 31 of the Administrative Procedures Act which makes reference to the Civil Procedure Act, where it is stated that illegally obtained evidence may not be used as proof. Such understanding corresponds with the principle of fruit of the poisonous tree under criminal law, which regards illegally obtained evidence as poison and objects use of such findings as proof. Accordingly, admissibility of evidence comes forth as a matter that must be analyzed in light of both criminal and constitutional law principles as well as administrative law principles where a contradiction arises.

However, going back to our case, the TCA does not consider such principles in its analysis despite the contradiction in relation to legality of recording telephone conversations in the first place. Moreover, the TCA takes a further step by using such conversation recordings, which have been submitted by the leniency applicant in writing, as evidence within scope of the relevant investigation.

But what did the TCA say?

In its analysis, the TCA simply noted that authorization provided to the Authority by the Competition Act extended to use of such evidences. The Board evaluated that recording of the telephone conversations is a common/general practice in the banking industry. Based on this consensus, the relevant bank employees were considered to grant consent to recording and use of their communication. Accordingly, the TCA did not further tackle whether an express and specific consent was provided for recordings. For example, it did not investigate whether the relevant correspondences included call recording warnings at the time of the communication. Moreover, a judge or a prosecutor ruling was not sought for recording of the relevant correspondences. All in all, despite the defenses of the parties, the Board noted that use of telephone conversations was lawful for the purpose of the investigation and concluded a competition law infringement via exchange of information based on communications that took place between bank employees, inter alia, over the phone.

And what is the stance adopted by the criminal and constitutional principles in relation to recording and use of telephone conversations as evidence?

Overall, Turkish criminal law enforcement adopts a rather strict approach towards determining, hearing and recording of audio correspondences. Indeed, recording of telecommunications is allowed on strictly regulated exceptional cases and require a judge or a prosecutor ruling. Moreover, use of such correspondences is also very restricted. This is because correspondences are closely linked with freedom of communication, which is enshrined under right to privacy – a fundamental human right protected by the Constitution.  Indeed, criminal law also regards infringement of privacy of communication as an offence. Accordingly, the way such telephone conversations are obtained and used plays a significant role for purpose of analysis.

As previously noted, illegally obtained evidence is regarded inadmissible before the court. In the criminal word, such illegally obtained evidence is considered under the exclusionary rule and the evidence is rendered to be “fruit of the poisonous tree”. In this sense, such findings are rendered inadmissible evidence/proofs, as they would be poisoned and poison the course of the investigation. On this note, it must be reminded that the administrative law enforcement supports such evaluation and follows a similar pattern. Moreover, it must be highlighted that recording and use of such telephone conversations may also be regarded to restrict fundamental human rights as such communications are protected under right to privacy

However, it appears that the TCA does not analyze in detail the nature and means of collation of the telephone conversations. In this regard, bearing in mind that criminal and constitutional law rules and principles serve as overriding principles and are applicable to competition law enforcement, whether use of such recordings is legally admissible remains to be answered

 

 

Yoğunlaşmaların kontrolü yalnızca esasa yönelik rekabet hukuku riskleri mi barındırıyor?

Bildiğiniz üzere yoğunlaşmaların kontrolü, rekabet hukukunu oluşturan üç ayaktan bir tanesi…

Yoğunlaşma işlemleri, etkinlik kazanımları yaratmanın yanı sıra zaman zaman rekabet karşıtı etkilere de neden olabiliyor. Rekabet hukuku dünyasında, işlemlerin rekabet karşıtı ektilerinden bahsedilirken çoğunlukla kastedilen işlemlerin, işlem sonrasında oluşacak pazar yapısındaki etkileridir. Ancak işlemlerin rekabet karşıtı etkileri bunlarla sınırlı olmayabiliyor…

Yoğunlaşma işlemlerine yönelik kapanış süreci henüz tamamlanmamışken, yoğunlaşma tarafı teşebbüsler arasında paylaşılan bilgi, bilgi değişimi riskleri açısından dikkatli olunmasını gerektiriyor. Özellikle, rakipler arasında gerçekleştirilmesi planlanan yoğunlaşma işlemleri, bu riskler açısından en dikkat edilmesi gereken işlemler…

Şüphesiz işlem taraflarının yoğunlaşma işlemine ilişkin müzakere öncesi hukuki inceleme aşamasında ve/veya m üzakereler esnasında bazı bilgileri birbirleriyle paylamalarında meşru bir menfaat var. Ama geleceğe yönelik fiyat bilgisi, stratejik planlar, maliyetler gibi bazı bilgilerin de bu kapsamda değerlendirilmesi halinde, bilgi değişimi konusunda kabul edilebilir sınırlar aşılmış oluyor.

Burada vurgulanması gereken husus, bilgi değişimine yönelik risklerin, yoğunlaşma işleminin esasa yönelik değerlendirilmesinden bağımsız olarak söz konusu olduğudur. Diğer bir ifadeyle, rakipler arasında gerçekleşmesi planlanan bir yoğunlaşma işlemi, ilgili pazarlarda hakim durum yaratmıyor veya rekabeti önemli ölçüde azaltmıyor olsa dahi, taraflar arasında rekabet hukuku açısından hassas bilgilerin paylaşılmasına neden oluyorsa, rekabet hukuku risklerinin varlığından söz edilecektir.

Benzer şekilde, bir yoğunlaşma işlemine yönelik müzakere sürecinde teşebbüsler arasında hassas bilgilerin paylaşılıyor olmasının doğurduğu rekabet hukuku riskleri, Rekabet Kurumu’nun (“Kurum”) onayı olmaksızın gerçekleştirilen/kapatılan yoğunlaşma işlemlerine (gun-jumping) yönelik rekabet hukuku risklerinden de bağımsızdır. Bir işlemin Kurum’un onayı olmaksızın gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğine yönelik bir değerlendirmede, işleme taraf teşebbüslerin aralarında rekabet hukuku açısından hassas bilgileri paylaşıp paylaşmadığı bakılması gereken unsurlardan biri olmakla birlikte burada esas olarak bakılması gereken unsur, teşebbüslerin Kurum kararını beklemeksizin ticari davranışlarını fiilen koordine edip etmedikleridir. Dolayısıyla, söz konusu koordinasyonun olmadığı durumlar gun-jumping riskleri barındırmamakla birlikte, süreç içerisinde paylaşılan bilgiler rekabet hukuku açısından hassas bilgilerse, diğer rekabet hukuku riskleri geçerli olmaya devam edecektir.

Bu nedenle burada önemli olan, yoğunlaşma işlemi taraflarının işlem tamamlanıncaya/kapanış oluncaya kadar, bağımsız birer teşebbüs olduklarını unutmamaları ve ticari faaliyetlerini birbirlerinden bağımsız olarak idame ettirmeye devam ettirmeleridir. Bu kapsamda teşebbüslerden, kapanışa kadar rekabet hukuku açısından hassas bilgilerini korumaları ve diğer teşebbüslerle paylaşmamaları beklenmektedir.

Ülkemizde henüz yoğunlaşma işlemine yönelik müzakereler sırasında bilgi değişimi nedeniyle Rekabet Kurulu’nun ihlale hükmettiği bir örnek bulunmamakla birlikte, Amerikan’daki rekabet hukuku uygulayıcılarından biri olan Federal Ticaret Komisyonu (Federal Trade Commision) (“FTC”), saç ekim hizmetlerine ilişkin bir yoğunlaşma işleminde ve kaynaklı alüminyum tüp üretimine ilişkin bir yoğunlaşma işleminde kapanıştan önce hassas bilgilerin paylaşılması nedeniyle hukuki süreçler yürütmüştür.

FTC, bu alanda sahip olduğu uygulama tecrübesinden de hareketle teşebbüslerin süreç içerisindeki risklerini en aza indirgemek için uygulayabilecekleri önlemleri tavsiye olarak yayınlamış…

FTC öncelikli olarak, müzakere süreçlerinde rekabet karşıtı bilgi değişiminin yaşanmaması için süreçlerin daha en baştan bu riskleri ortadan kaldıracak şekilde tasarlanması, işleyişinin sağlanması ve denetiminin yapılması gerekliliğine vurgu yapmıştır. Bu kapsamda, bilgilerin üçüncü kişiler üzerinden değişilmesi, her iki tarafta da planlama, fiyatlama ve stratejik yönetim gibi ticari süreçlerde rol almayan kişiler arasından seçilecek sınırlı sayıdaki kişinin bilgiye erişimi olması ve bilginin ticari birimler arasında yayılmasının ve kullanılmasının önlenmesi FTC’nin dikkat çektiği hususlardır.

Bu kapsamda, FTC bilgiyi paylaşan ve bilgiyi alan taraf için ayrı ayrı olacak şekilde çeşitli örnekler sunmuş…

Bilgiyi paylaşan taraf için;

  • due diligence (“DD”) incelemelerinin yapılabilmesi için gerekli olan bilgiler ile sınırlı olarak bilgi paylaşımı yapılmalıdır. Paylaşılan bilgi, daraltılarak konuya özelleştirilmeli ve DD’nin belirli bir başlığına ilişkin veya birleşme öncesi planlama ile ilgili olmalıdır.
  • müşterilerin kimliğine ilişkin bilgiler karartılmalı ve rekabet hukuku açısından hassas bütün veriler toplulaştırılarak verilmelidir. Rekabet hukuku açısından hassas olabilecek verilerin toplulaştırılarak veya müşteri spesifik bilgiler karartılarak teşhis edilmesi, toplanması ve paylaşılması için bağımsız bir üçüncü kişi kullanılması düşünülebilecektir.
  • bilgiyi alan taraf ile paylaşılan bütün belgelerin rekabet hukuku açısından hassas veri içerip içermediği denetlenmelidir. Bu inceleme esnasında dokümanlar ayrı ayrı veriliyor olsa da verilen farklı dokümanların bir araya getirilmesi halinde hassas bilgilerin ortaya çıkmamasına dikkat edilmelidir.
  • Bilgiye erişimi olan kişi sayısı sınırlı tutulmalıdır.
  • DD incelemesi sonrasında belge imhasına yönelik prosedürlerin oluşturulması gerekmektedir.

Bilgiyi alan taraf için;

  • gizli bilgiye erişimi olan tüm çalışanların gizlilik yükümlülüklerine ilişkin farkındalığının sağlanması gerekmektedir.
  • paylaşılması gereken gizli bilgilerin elde ettiği bilgi ile stratejik karar alabilme imkanı olmayan üçüncü kişi danışmanlar üzerinden paylaşılması düşünülebilecektir.
  • bilgiye erişimi olan kişiler için bilginin kimlerle, nasıl paylaşılabileceğine ilişkin açık protokoller oluşturulmalıdır.
  • sadece DD süreci için paylaşılan verilerin herhangi bir şekilde saklanmadığından emin olunmalıdır.
  • söz konusu bilgileri içeren raporların ve/veya değerlendirmelerin şirket içerisinde paylaşılması gerekiyorsa, bu belgelerin rekabet hukuku açısından hassas bilgiler karartılarak ve/veya bu bilgiler toplulaştırarak oluşturulduğundan emin olunması gerekmektedir.

Bu yönlendirmenin ülkemizdeki uygulama açısından da yol gösterici olacağını düşünüyoruz…