Hollywood Yayın Hakları ve Avrupa’da Bölgesel Münhasırlık

Savaş sahnelerini çok seven Hollywood bu defa barışı seçti; Komisyon’un baskısı üzerine Hollywood ile yayıncılar arasındaki yayın hakları sözleşmelerinden pasif satış yasağı hükümleri çıkıyor.

Avrupa Komisyonu (“Komisyon”), uzunca bir süredir Hollywood stüdyoları ile ödemeli TV’ler (pay-TV) arasındaki sözleşmeleri inceliyor. Stüdyolar ile ödemeli TV’ler arasındaki sözleşmelerdeki bölgesel münhasırlığa yol açan hükümlerin rekabetçi endişelerin temelini oluşturduğu soruşturmada sona yaklaşıldı.

On yıllık mazisi olan ve Murphy olarak da bilinen QC Leisure dosyasında[1] Avrupa Birliği Adalet Divanı (“ABAD”); tüketicilerin, başka bir üye devletteki yayını izleyebilmelerine olanak veren dekoderleri temin etmelerinin önüne geçen yerel ya da akdi hükümlerin AB rekabet düzenlemelerine aykırı olduğuna karar vermişti.

Murphy dosyasıyla da bağlantılı olarak Hollywood stüdyoları ile ödemeli TV yayıncıları arasındaki sözleşmeler de beş yıldır Komisyon’un incelemesi altında. Komisyon, Birleşik Krallık ve İrlanda’da yayın yapan ödemeli TV yayıncısı Sky ile Hollywood stüdyoları arasındaki lisans sözleşmelerini incelediğinde, bu sözleşmelerde bölgesel münhasırlıkta pasif satış yasağını düzenleyen hükümlerle karşılaşıyor. Yayın haklarının belirli bir bölgede tek bir yayıncıya tanınması ve bu bölge dışına aktif satış yasağı getirilmesi, Hollywood stüdyolarının iş modelinde benimsedikleri bölgesel münhasırlığın alışılmış bir örneği. Ancak bu hükümlerin üzerine pasif satışların da yasaklanmış olması Komisyon’un kırmızı bayrağı çektiği yer oldu. Bu hükümlere göre Sky, aldığı lisans hakları Birleşik Krallık ve İrlanda bölgeleri ile sınırlandığı için bu bölgeler dışındaki AB tüketicilerinin ödemeli TV abonelik taleplerini reddetmek zorundayken; sözleşmenin karşı tarafındaki Hollywood stüdyoları da başka ödemeli TV yayıncılarının Birleşik Krallık ve İrlanda’ya abonelik satmasını engellemekle yükümlüler.

Bölge dışına pasif satışların yasaklandığı bu sistemin AB rekabet düzenlemelerini ihlal ettiğini belirten Komisyon, öncelikle stüdyolar ve Sky ile uzlaşma yolunu tercih ediyor. İlk olarak 2016 yılında Paramount, Komisyon’a bir uzlaşma paketi sunmuş ve söz konusu hükümleri sözleşmelerden çıkaracağını taahhüt etmişti. Bu taahhüt paketinin hukuken bağlayıcı olmasını takiben, Fransız hükümeti ile Fransız ödemeli TV yayıncısı Canal Plus uzlaşma paketini yargıya taşımış, sözleşmelerdeki bu hükümlerin kültürel çeşitlilik ve sinema endüstrisinin geleceği için hayati olduğu argümanını ileri sürmüştü. Geçtiğimiz Aralık ayında Canal Plus’ın bu argümanları genel mahkeme nezdinde geçersiz kabul edildi ve Komisyon’un uzlaşma paketinin hukuka uygun olduğuna karar verildi. Genel mahkeme tarafından yapılan değerlendirmede, lisans anlaşmalarındaki bölgesel münhasırlık hükümleriyle Avrupa’nın bölgelere ayrıştırılmasının, Avrupa’nın tek pazar yapısını korumayı hedef alan rekabet hukuku düzenlemelerine aykırı olduğu ifade edildi.

Canal Plus’ın itirazının genel mahkemece reddinden kısa süre önce, Walt Disney Komisyon ile uzlaşmaya varmış ve lisans sözleşmelerindeki bölgesel münhasırlık hükümlerini kaldıracağını taahhüt etmişti. Son olarak Aralık ayı sonunda, diğer stüdyolar NBCUniversal, Sony Pictures ve Warner Bros ve ödemeli TV yayıncısı Sky da soruşturmanın uzlaşma yoluyla kapanması için Komisyon’a taahhüt paketlerini sundular. Komisyon da sunulan taahhütleri kamuoyunun görüşü için bir özet halinde yayınladı. Sky ile Hollywood stüdyolarınca sunulan taahhütlerin kapsamı şu şekilde[2]:

  • Stüdyolar, ödemeli TV yayıncılarının kendi bölgeleri dışından gelen tüketici abonelik taleplerini reddetmelerine neden olan pasif satış yasaklarını yeni sözleşmelerinde kullanmayacak ya da eski sözleşmelerindeki bu hükümleri yenilemeyecek.
  • Stüdyolar, girdikleri anlaşmalarda başka ödemeli TV yayıncılarına pasif satış yasağı getirme yükümlülüğü altına girdikleri hükümleri yeni sözleşmelerinde kullanmayacak ya da eski sözleşmelerindeki bu hükümleri yenilemeyecek.
  • Stüdyolar, lisans sözleşmesi yaptıkları ödemeli TV yayıncıları aleyhine pasif satış yasağını ihlal ettikleri gerekçesiyle dava ya da takip başlatamayacak.
  • Stüdyolar, lisans sözleşmesine dayalı olarak başka bölgelerdeki ödemeli TV yayıncılarına pasif satış yasağı getirilmesini talep eden yayıncıların taleplerini kabul edemeyecek.

Sky ve Hollywood tarafından sunulan taahhütler yalnız ödemeli TV’lerdeki lisans anlaşmaları için değil, bu anlaşmalarla bağlı olarak yapılan seç-izle hizmetlerini kapsayacak lisans anlaşmaları için de geçerli olacak. Taahhütlerin süresi de beş yıl olarak belirlenmiş durumda.

Komisyon, ilgili tarafların sunulan taahhütler hakkındaki yorum ve görüşlerini 22 Ocak 2019’a kadar bekliyor. Bu taahhütlerin kabul edilmesinin ardından önemli ölçüde bölgesel münhasırlığa dayanan Avrupa film endüstrisinin etkileneceği kuşkusuz. Avrupa’daki bu hareketlenme, Türkiye’nin de dâhil olduğu geniş bir coğrafyada yayın haklarına ve filmlerin dağıtımına ilişkin sözleşmeleri mercek altına alabilir.


[1] Joined cases C-403/08 and C-429/08

[2] Ana hatlarına değinilen taahhütlerin tamamına İngilizce olarak http://europa.eu/rapid/press-release_IP-18-6894_en.htm adresinden erişebilirsiniz (Son erişim tarihi: 15.01.2019)

Ticaret Savaşında Yeni Cephe: Naylon ve Poliamid İplikler

Burak Bedük

Donald Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri (“ABD”) Başkanı seçilmesinden bu yana dünya “ticaret savaşları” alanına doğru evrilmeye başladı.  Bir taraftan ABD’nin çelik ve alüminyum ürünlerine ek vergileri diğer taraftan Çin’in misillemeleri Dünya Ticaret Örgütü’nün (“DTÖ”) temel prensibi olan ticareti liberalleştirmeye sekte vurmakta. Dünyanın en büyük ekonomilerinin savaşında her ülke en az yarayı almak adına hiçbir zaman olmadığı kadar korumacı önlemleri göz önünde bulundurmakta. Ülkeler DTÖ hukuku kapsamında korunma önlemleri, damping ve sübvansiyona karşı önlemler ve diğer enstrümanlar kapsamında gümrük duvarlarını yükseltmeye başladı. Türkiye ise küresel ticaret savaşında ateş hattında kalan demir – çelik ürünlerine 1 Ekim 2018 tarihi itibariyle korunma önlemi kapsamında %25 ek gümrük vergisi uygulamaya başladı.[1]  Ticaret savaşının yansımaları devam ederken Türkiye 30 Aralık 2018 tarihinde yeni bir korunma önlemi soruşturmasına daha başladı. Resmi Gazetede yayınlanan tebliğ[2] ile naylon ve poliamidlerden oluşan iplikler (“İplik”) hakkında korunma önlemi soruşturması (“Soruşturma”) açıldı.

Olası bir korunma önleminin etkileri neler olacak?

Soruşturma, 5402 Gümrük Tarife Pozisyonu (“GTP”) altında yer alan 5 farklı naylon ve poliamidlerden oluşan iplik hakkında yürütülmekte. Türkiye 2017 yılı rakamları göz önünde bulundurulduğunda 5402 GTP altında 1,684 milyar dolar değerinde ürün ithal ederek dünyada bu GTP altında en çok ürün ithal eden ülke sıfatını kazandı.[3] Bu GTP altındaki ihracatta ise dünyadaki 16,179 milyar dolarlık ihracat içerisinde Türkiye 605 milyon dolarlık bir payla dokuzuncu sırada.[4] Rakamlar incelendiğinde Türkiye’deki iplik ihtiyacının 2017 yılında yerel üreticiler tarafından karşılanamadığı açıkça görülmekte. Dolayısıyla Soruşturma sonucunda koruma önlemi uygulanması kararı verilir ise zaten iplikleri ülke dışından ithal etmek zorunda kalan yerel üreticiler iplikleri pazarda daha yüksek fiyatlardan almak zorunda kalacaklardır.

Olası bir korunma önlemi kararı bu iplikleri kullanan tekstil, halı, mobilya sektörü gibi birçok sektörü etkileyecektir. Korunma önlemi sonucunda uygulanacak ek gümrük vergilerinden bu ürünleri Türkiye’ye ithal eden yerli – yabancı şirketler doğrudan etkilenecektir. Ayrıca Türkiye’de bu iplikleri satın alarak ürün üreten firmalar ise yükselen iplik fiyatlarından dolaylı olarak etkilenecektir. Olası bir korunma önlemi uygulanması, Türkiye’de bu iplikleri üreten yerli üreticilere piyasada büyük bir rekabet avantajı sağlayacaktır.

Nedir bu korunma önlemi?

Korunma önlemleri en basit tanımıyla aşırı ithalattan etkilenen yerel üreticileri korumak için ithal mallara getirilen ekstra yükümlülükleri ifade etmektedir. Türkiye’nin taraf olduğu Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması[5] (“GATT”) ve DTÖ Korunma Önlemleri Anlaşması (“KÖA”)[6] uluslararası ticaret sistemini geliştirmek ve güçlendirmek için korunma önlemlerinin uygulanmasına ilişkin ana ilkeleri ortaya koymaktadır. Ayrıca KÖA altındaki uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilmesi kapsamında yayınlanan İthalatta Korunma Önlemleri Hakkında Bakanlar Kurulu Kararı ve İthalatta Korunma Önlemleri Yönetmeliği ilgili ulusal mevzuat olarak uygulamaya esas teşkil etmektedir.

KÖA madde 2.1 ve GATT madde XIX uyarınca taraf devletler, öngörülemeyen bir şekilde mutlak ya da nispi olarak artış gösteren ithalat sonucunda ithal edilen mala benzer veya doğrudan rakip ürünleri üreten yerli üreticilerin ciddi zarar görmesi ya da bu yönde bir tehdit oluşması durumunda, söz konusu ürünleri korumak için korunma önlemi uygulama hakkına sahiptir. Bu hak uyarınca taraf devletler, normal şartlar altında GATT madde II kapsamında aşılması ihlal teşkil eden gümrük vergisi hadlerini aşarak ek gümrük vergisi uygulama hakkı kazanmaktadır. Ancak korunma önlemi uygulanması için temel olarak üç şart aranmaktadır: (i) ithalatta öngörülemeyen bir artış, (ii) ciddi zarar veya tehdidi ve (iii) artan ithalat ve zarar arasında illiyet bağı olması gerekmektedir. Bahsi geçen şartların her birinin İplik Soruşturmasında ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir aksi takdirde Türkiye’nin korunma önlemi uygulaması DTÖ nezdinde şikayete konu olabilir.

İlk olarak ithalatta öngörülemeyen bir artışın yaşanması gerekmektedir. ABD- Çelik Korunma Önlemi[7] davasında Temyiz Organı ithalattaki artışın güncel, ani, keskin ve kayda değer olması gerektiğini belirtmiştir. Söz konusu değerlendirme yapılırken ithalat rakamlarının yerel üretimle kıyaslaması yapılması gerekir, nitekim aynı zamanda artan yerel üretim korunma önlemi uygulanmasının gerekli olmadığını ifade ediyor olabilir. Bu sebeple Soruşturmada güncel rakamların ekonomistler tarafından etraflıca analiz edilmesi gerekmektedir.

İkinci koşul ise bir zarar analizini gerekli kılmaktadır. KÖA madde 4 ciddi zararı yerli sanayinin durumunda belirgin genel bir bozulma olarak nitelendirmektedir. Ciddi zarar tehdidi ise mevcut bilgilere dayanarak açıkça öngörülebilen zarar tehdidi olarak değerlendirilmektedir.  ABD – Kuzu[8] davasında Temyiz Organı ciddi zarar veya zarar tehdidini değerlendirilmesi yapılırken ilgili her türlü unsurun incelenmesi gerektiğini aksi bir durumun KÖA 4. maddesinin ihlali olarak değerlendirileceğini belirtmiştir. Dolayısıyla Soruşturmada Türkiye’de İplik üreten yerli üreticilerin ciddi zarara maruz kaldıkları ya da ciddi zarar tehdidi altında kalıp kalmadıkları değerlendirilirken ithalat dışı unsurlar da göz önünde bulundurulmalıdır.

Son olarak ise illiyet bağı değerlendirmesinin yapılması gerekmektedir. Bu doğrultuda söz konusu ürünlerin Türkiye’ye ithalatında artış olsa bile bu artış ile zarar veya zarar tehdidi arasında doğrudan bir ilişki olması gerekir. . ABD – Buğday Gluteni [9]davasında Temyiz Organı artan ithalatın tek başına yerel üreticileri ciddi tehdit edecek potansiyelde olması gerektiği ve zarara yol açan diğer unsurların bu değerlendirmeden ari tutulması gerektiğini belirtmiştir.. Benzer şekilde İplik Soruşturmasında da yerel üreticileri zor duruma sokan dövizdeki artış, ülkemizin içerisinde bulunduğu ekonomik durum gibi ithalat dışında gelişmelerin değerlendirmede dikkate alınması gerekir.

Ticaret Bakanlığı İthalat Genel Müdürlüğü her soruşturmada yapmak zorunda olduğu gibi naylon ve diğer poliamidlerden iplikler hakkında yürütülen soruşturmada da esasa ilişkin Korunma Önlemleri Anlaşmasında öngörülen şartların varlığını gözetecektir.  Nitekim bu şartlar Türkiye tarafından küresel ticareti liberalleştirmek amacıyla Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca yürürlüğe konulmuştur.

Diğer yandan, esasa ilişkin beyanda bulunmak isteyen kişilerin Soruşturmada ilgili taraf sayılabilmeleri için 28 Ocak 2018’e kadar gerekli belgeleri sunmaları gerekmekte olduğunu hatırlatmakta fayda görüyoruz.


[1] 138 sayılı ve 1 Ekim 2018 tarihli Demir – Çelik Ürünleri İthalatında Geçici Korunma Önlemi Uygulanmasına İlişkin Cumhurbaşkanlığı Kararı. Buradan ulaşılabilir.

[2] 30641 sayılı ve 30 Aralık 2018 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 2018/9 numaralı İthalatta Korunma Önlemlerine İlişkin Tebliğ. Buradan ulaşılabilir.

[3]https://www.trademap.org/tradestat/Country_SelProduct_TS.aspx?nvpm=1%7c%7c%7c%7c%7c5402%7c%7c%7c4%7c1%7c1%7c1%7c2%7c1%7c2%7c1%7c1 Son erişim 9 Ocak 2019

[4]https://www.trademap.org/tradestat/Country_SelProduct_TS.aspx?nvpm=1%7c%7c%7c%7c%7c5402%7c%7c%7c4%7c1%7c1%7c2%7c2%7c1%7c2%7c1%7c1 Son erişim 9 Ocak 2019

[5] The General Agreement on Tariffs and Trade, https://www.wto.org/english/docs_e/legal_e/gatt47_01_e.htm, Son erişim 9 Ocak 2019

[6] Agreement on Safeguards, https://www.wto.org/english/docs_e/legal_e/25-safeg_e.htm, Son erişim 9 Ocak 2019

[7] Appallate Body Report, United States – Definitive Safeguard Measures on Imports of Certain Steel (2003), para. 390.

[8] Appallate Body Report, United States – Safeguard Measures on Imports of Fresh, Chilled or Frozen Lamb Meat from New Zeland and Australia (2001), para. 103.

[9] Appallate Body Repot, United States – Definitive Safeguard Measures on Imports of Wheat Gluten from the European Communities (2001), para. 70.

Geleneksel Bilgi Üniversitesi Uygulamalı Rekabet Hukuku Seminerlerine Hazır Mısınız?

Türkiye’de rekabet hukuku alanındaki usta isimlerin katkılarıyla 2011 yılından bu yana süren Bilgi Üniversitesi Rekabet Hukuku Seminerleri, 19 Şubat’ta başlıyor!

Piyasa ekonomisinin rekabet hukuku kuralları çerçevesinde nasıl evirildiğini deneyimler üzerinden anlatan ve 12 hafta sürecek seminerlere, BASEAK Rekabet ve Regülasyon ekibinden tanıdık simalar 8. ve 9. haftalarda konuşmacı olarak katılacak.

8. haftada ekibimizin lideri Av Şahin Ardıyok yanı sıra ekibimizin iktisatçılarından Evren Sesli, “Rekabet Hukuku Bakımından Elektrik Tedarik Piyasalarında Davranışsal Ekonomi ve Kamu Politikaları: Rekabet Kurulu’nun Son Dönemdeki Soruşturmaları” konusunu ele alacak. Uzun yıllardır “Regülasyon Ekonomisi ve Hukuk” ile “Enerji Hukuku ve Politikası” derslerini veren Ardıyok ve son dönemde Enerjisa ile Bereket Soruşturmalarında hem hukuki hem iktisadi savunmalar sunan ekipte bulunan ve Rekabet Kurumu geçmiş olan Evren Sesli elektrik piyasalarına dair tüketici menfaati ile yatırımcı motivasyonunu kamu yararı ve davranışsal iktisat perspektifinden değerlendirecek. Sunumda halihazırda yeni başlatılan Sektör Araştırmasına yönelik düşüncelere de yer verilecek.

9. haftada ise ekibimizin Of-Counsel iktisatçısı Doç Dr. Emin Köksal ile Counsel’ı Av. Bora İkiler, son zamanlarda rekabet hukuku camiasında en dikkat çekici alanlardan biri olarak öne çıkan dijital platformları inceleyecek. Platform ekonomisi alanında oldukça önemli bir bilgi birikimine ve know-how’a sahip Köksal ve İkiler, bu konuyu “Dünyada ve Türkiye’de Platformlara Yönelik Güncel Rekabet Politikaları: ABD’de Amex, AB’de Google Shopping ve Türkiye’de Sahibinden Kararları” adlı sunumlarında hem hukuki hem de iktisadi bakış açısıyla irdeleyecek.

19 Şubat -14 Mayıs tarihlerinde her Salı saat 19:00 -21:30 arasında Bilgi Üniversitesi Santral Kampüs’te gerçekleşecek olan seminerlere herhangi bir ücret ödemeden genel katılım sağlayabilir ya da sertifika programına kayıt olabilirsiniz. Aman sertifikalı katılım için erken indirim tarihini kaçırmayın, sonrasında pişman olursunuz – 25 Ocak 2019 tarihine kadar %40 oranında erken kayıt indiriminden yararlanabilirsiniz!

Daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

BTK 2019 İŞ PLANINI YAYINLADI: Kişisel Verilerin Korunmasına ilişkin yeni bir Yönetmelik yolda!

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu (“BTK”) geçtiğimiz günlerde 2019 iş planını yayınladı. Her yıl gerçekleştirilen rutin işlerin yanında bu yıl dikkat çekilmesi gereken planlar şu şekilde:

Yeni Bir Kişisel Verilerin Korunması Yönetmeliği Yolda!

BTK 2019 iş planında, Elektronik Haberleşme sektöründe kişisel verilerin işlenmesi ve gizliliğin korunmasına ilişkin bir yönetmelik çıkarılmasına karar verdi. İlgili yönetmelikte Elektronik Haberleşme Kanunu’nun 51. maddesindeki hususların netleştirilmesi ve konuya ilişkin ikincil bir düzenlenmenin yapılmasının amaçlandığı belirtildi.

2019’un Mayıs ayında tamamlanması planlanan yönetmeliğin tüketici mağduriyetini asgari seviyeye indirmeyi hedeflediği vurgulandı.

Gözüken o ki kişisel verilerin korunması alanında telekomünikasyon şirketlerini yeniden yoğun bir gündem bekliyor.

Yerli Ürün Portalı

2019 iş planında ayrıca, yerli ve milli ürün portalının ve sektörel yetenek matrisinin oluşturulmasının planlandığı belirtildi. Kurulacak olan bu portal ile üretici ve işletmeciler arasında iletişim kanallarının açılması ve karşılıklı işbirliğinin artırılması amaçlanıyor.

Portalın Ağustos ayında tamamlanması öngörülüyor.

Yetkilendirme Yönetmelik’inde değişiklik

BTK ayrıca, 05.12.2017 tarihli ve 30261 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 7061 sayılı Bazı Vergi Kanunları ile Diğer Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun hükümleri ve Kurumun diğer düzenleme ihtiyaçları çerçevesinde Elektronik Haberleşme Sektörüne İlişkin Yetkilendirme Yönetmelik’inde değişiklik yapılmasını planlamakta.

Aralık ayında tamamlanması planlanan çalışmanın, Kurum’un etkin düzenleme yapabilme yetkinliğini artırması hedefleniyor.

Bunun dışında 2019 iş planında öngörülen diğer hususlara dair bilgi almak için tıklayınız.

RekabetRegülasyon ailesi olarak 2019’un tüm kurumlar adına iyi bir yıl olmasını dileriz.

Rekabet Hukukunun Geleceği Tartışıldı: OECD Rekabet Forumu – 2

OECD Global Rekabet Forumu’na yönelik yazı dizimize pazar gücü ile ilgili oturumlarda tartışılan hususlara dair gözlemlerimle devam ediyoruz…

Ürün fiyatı sıfır olan pazarlarda “ürün kalitesi”ne bağlı açılımlar

Bu oturumda, OECD Rekabet Komisyonu ve Max Planck Enstitüsü’nden Marco Botta panelde söz aldı.

Bu oturumda, fiyat olmayan pazarlarda rekabet hukuku uygulamasında kullanılan analitik araçların değişmesi gerekip gerekmediği tartışıldı. Bu kapsamda, ilgili pazar, pazar gücü, rekabet hukuku ihlalleri, ve bunlara karşı uygulanabilecek yaptırımlar üzerinde duruldu.

İlgili Pazar

Rekabet hukuku uygulamasında ilgili pazarın geleneksel olarak SSNIP testi ile tanımlandığı ama fiyat olmayan pazarlarda “küçük ama önemli fiyat artışının” tespitinin mümkün olmaması nedeniyle bu testin pazar tanımında kullanılmasının mümkün olmaması üzerinde duruldu. Zira referans fiyat sıfırken tüketiciler herhangi bir fiyat artışında herhangi bir ürüne geçiş yapabileceğinden ilgili pazarın oldukça geniş tanımlanması riski olduğundan bahsedildi ve çok taraflı pazarlarda SSNIP testinin pazarı, yalnızca platformun tek tarafını dikkate alacak şekilde tanımlamaya neden olacağı üzerinde duruldu.

Bu çerçevede, fiyatın sıfır olduğu pazarların tanımlanmasında kullanılmak üzere SSNIP testine alternatif olarak SSNIC (tüketicilerin maliyetlerindeki artışı dikkate alacak) ve SSNDQ (ürün kalitesindeki düşüşü dikkate alacak) testlerinin söz konusu olabileceğinden bahsedildi. Fakat bu testlerin de, ölçüm kriterinin sayısallaştırılması (artış veya düşüşün neye göre ölçüleceği), tüketici tercihlerinin homojen olmaması dolayısıyla maliyetler ve kalite konusunda hangi unsurların dikkate alınacağı, artan veri miktarının her zaman kalitede düşüşü beraberinde getirmeyeceği, ve çok taraflı pazarların tanımlanmasına uygun olmayabilecekleri gibi unsurular açısından sınırlı uygulanabilirliğinin olduğundan bahsedildi.

Pazar Gücü

Pazar gücünün, rekabet hukuku uygulamasının çeşitli alanlarında tetikleyici konumda olduğu düşünüldüğünde fiyatın sıfır olduğu pazarlar açısından pazar gücü tanımının öneminin daha da arttığından bahsedildi. Geleneksel olarak pazar gücünün, fiyatları rekabetçi seviyelerin üzerine çıkarmak ve bu seviyelerde tutmak olarak tanımlandığı düşünüldüğünde, fiyatın sıfır olduğu pazarlarda fiyat artışı olmayacağından geleneksel anlamda bir pazar gücünden bahsetmenin mümkün olmayacağı ve bu anlamda pazar payının da pazar gücünü ölçmek açısından sınırlı bir katkısının olacağı ifade edildi.

Bu çerçevede, fiyatın sıfır olduğu pazarlarda pazar gücünü ölçmek için kullanılabilecek alternatif araçlar olarak aşağıdaki hususların dikkate alınabileceği ifade edilmiştir.

  • kullanıcıların gösterdiği ilgi
  • doğrudan veya dolaylı ağ etkileri (kullanıcı sayısı, ürün kalitesi)
  • birden fazla sağlayıcı kullanabilme imkanı ve sağlayıcı değiştirme maliyetleri
  • veriye erişim ve alternatif veri temin kaynakları
  • batık maliyetler
  • pazar açısından inovasyonun önemi, pazardaki inovasyon geçmişi ve pazara yeni girişlerin varlığı

Rekabet Hukuku İhlalleri

Fiyatın sıfır olduğu pazarlarda rekabet hukuku ihlallerini değerlendirirken fiyat temelli yaklaşımlardan kaçınılması gerektiği üzerinde duruldu.

Bu durumun, karteller açısından per se yaklaşımdan etki temelli bir yaklaşıma doğru kaymayı gerektirdiği ifade edildi.

Yıkıcı fiyatlama açısından ise, zararların telafi edilmesi imkanına bakılmasının zorunlu olacağı fakat bunun çok taraflı pazarlar açısından bütün pazarları dikkate alacak şekilde yapılması gerektiği üzerinde duruldu.

Sömürücü kötüye kullanma halleri açısından, aşırı fiyatlama veya fiyat ayrımcılığı gibi ihlallerin fiyatların sıfır olduğu pazarlar için geçerli olmayacağından bahsedildi.

Yaptırımlar

Fiyatın sıfır olduğu pazarlarda, ihlal kararı ve uygulanacak para cezasının hukuka aykırılığı gidermek için yeterli olmayacağından bahsedildi ve yapısal veya davranışsal bazı yaptırımların da uygulanması gerekliliğine değinildi.

Bu ayırımda da, yapısal yaptırımların doğrudan ağ etkileri ve ürün kalitesi üzerindeki olası olumsuz ektileri nedeniyle davranışsal yaptırımların daha tercih edilebilir olduğu üzerinde duruldu. Davranışsal yaptırımlara örnek olarak, tüketici farkındalığını artırıcı tedbirler almak, veri korumasına yönelik asgari standartlar belirlemek, tüketicileri verilerinin işlenmesine yönelik olarak vermiş oldukları izinleri periyodik olarak yenileme imkanı veren mekanizmalar tanımlamak, veri taşınabilirliğinin sağlanması gibi hususlar verildi.

Bu oturumda, 12 delegasyon konuya katkıda bulundu. Özellikle, İngiltere, Avrupa Komisyonu, Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya’nın katkıları konu hakkında farklı perspektifler sundu.

İlaç sektöründe aşırı fiyatlama

Bu oturumda, OECD Rekabet Komisyonu, Compass Lexecon’dan John Davies, University of Roma’dan Margherita Colagelo, Mines Paris Tech’den Margaret Kyle konuşmacı olarak yer aldı. Genel olarak bu oturumda, fahiş fiyatın tanımı, fahiş fiyata müdahale edilmeli mi, farklı ülkelerde son zamanlarda ilaç sektöründe fahiş fiyat uygulamaları, ilaç sektöründe fiyata müdahale konusunda arz ve talep yönlü argümanlar ve müdahalenin ne zaman yapılması gerektiği konuları tartışıldı. Bu oturumda, 19 delegasyon konuya katkıda bulundu. Özellikle, İngiltere, Avrupa Komisyonu, Amerika Birleşik Devletleri, BIAC ve İtalya’nın katkıları konu hakkında farklı perspektifler sundu.

Rekabet Hukukunun Geleceği Tartışıldı: OECD Rekabet Forumu – 1

Dünya nüfusunun ekonomik ve sosyal refahını artıracak politikalar üretmek üzere kurulmuş olan Organisation for Economic Co-operation and Development (“OECD”) yılda iki defa olmak üzere 100’den fazla rekabet otoritesinin temsilcileri ve konusunda uzman kişilerin katılımı ile yuvarlak masa toplantıları ve Global Forum on Competition etkinliğini düzenlemektedir. Bu organizasyonda, iş dünyası ve sendikalar da Business and Advisory Committee to the OECD (“BIAC”) ve the Trade Union Advisory Committee (“TUAC”) tarafından tayin edilen delegasyonlarla temsil edilmektedir. Ayrıca, tartışılan konularda tüketici perspektifinin ortaya konulması adına, Consumers International da toplantılara iştirak etmektedir. Bu sene 26-28 Kasım tarihleri arasında yuvarlak masa toplantıları, 29-30 Kasım tarihlerinde de Global Forum on Competition etkinliği Paris’te OECD Conference Center’da gerçekleştirildi. Ben de bu ilk yazımda “Dijitalleşen dünyada kişiselleştirilmiş fiyatlama” oturumuna ilişkin gözlemlerimi paylaşacağım. Devam eden yazılarda da “Ürün fiyatı sıfır olan pazarlarda “ürün kalitesi”ne bağlı açılımlar” ve “İlaç sektöründe aşırı fiyatlama” oturumlarına ve Global Rekabet Forumu’nun ilk gününe yönelik gözlemlerim yer alacak.

Yuvarlak Masa Toplantıları 

Yuvarlak masa toplantılarında, genellikle güncel rekabet politikası konuları akademisyenler ve uygulayıcılardan oluşan paneller tarafından sunulmakta, konuyla ilgili katkı yapmak isteyen ülke rekabet otoriteleri panel sunumları bittikten sonra katkılarını sunmaktadır. Bu sene yuvarlak masa toplantıları aşağıdaki konularda gerçekleştirildi.

  • Toplumsal olarak finanse edilen sağlık sektörü inşası (Designing publicly funded healthcare markets)
  • Rekabet hukuku usulünde avukat-müvekkil imtiyazına tabi bilginin akıbeti (Treatment of legally privileged information in competition proceedings)
  • İzne tabi birleşme/devralma işlemlerinin izin olmadan gerçekleştirilmesi ve bildirimlerin işlem üzerinde etkileri (Gun jumping and suspensory effects of merger notifications)
  • İlaç sektöründe aşırı fiyatlama (Excessive pricing in pharmaceuticals)
  • Dijitalleşen dünyada kişiselleştirilmiş fiyatlama (Personalised pricing in the digital era)
  • Ürün fiyatı sıfır olan pazarlarda “ürün kalitesi”ne bağlı açılımlar (Quality considerations in the zero-price economy)
  • Rekabet hukuku daha adil bir toplumsal düzene nasıl katkıda bulunabilir? (How can competition contribute to fairer societies?)
  • Cinsiyet ve Rekabet (Gender and competition)
  • Rekabet hukuku uygulaması bakımından bölgesel anlaşmaların faydaları ve zorlukları (Benefits and challenges of regional competition agreements)
  • Uygulamada soruşturma yetkisi (Investigative powers in practice)
  • Rekabet hukuku ve kamu teşebbüsleri (Competition law and state-owned enterprises)

Biz de bu yuvarlak masa toplantılarından, “Dijitalleşen dünyada kişiselleştirilmiş fiyatlama”, “Ürün fiyatı sıfır olan pazarlarda “ürün kalitesi”ne bağlı açılımlar” ve “İlaç sektöründe aşırı fiyatlama” oturumlarına katıldık.

Dijitalleşen dünyada kişiselleştirilmiş fiyatlama

Bu oturumda, OECD Rekabet Komisyonu ve University of Namur öğretim üyesi Alexandre De Streel panelde söz aldı. Oturumda, kişisel fiyatlamanın tanımı, kişisel fiyatlamanın ekonomik etkileri, rekabet hukuku politikası açısından kişisel fiyatlama, tüketici hukuku politikası açısından kişisel fiyatlama ve veri koruma hukuku politikası açısından kişisel fiyatlama gibi ana başlıklar ele alındı.

Kişisel fiyatlama, tüketicilerin tercih ve değer fonksiyonlarına göre farklılaşacak şekilde aynı ürün ve/veya hizmetler için farklı fiyatların uygulanmasını öngören bir tür fiyat ayrımcılığı olarak tanımlandı.

Kişisel fiyatlamanın birçok farklı kamu politikası açılımı bulunduğundan, kişisel fiyatlama hakkında alınacak pozisyonun farklı politikaların dengelenmesini gerektirdiğinden bahsedildi. Örneğin, kişisel fiyatlamanın ödeme gücü fazla olmayan tüketicilerin de mal ve hizmetlere ulaşımını sağlamak bakımından tahsis etkinliğini artıran bir uygulama olduğundan fakat dağıtım etkinliği ve dinamik etkinlik üzerindeki etkilerinin henüz tam olarak tespit edilememiş olduğundan bahsedildi. Ayrıca, kişisel fiyatlamanın zaman zaman tüketiciler tarafından “haksız” bir uygulama olarak algılanarak, dijital pazarlara olan güvenin azalmasına neden olduğuna değinildi.

Ayrıca, hem OECD araştırmasının hem de katılımcı bazı ülkelerin ortaya koyduğu üzere, kişisel fiyatlamanın fiiliyatta pazarlarda ne kadar uygulandığına ilişkin somut bir veri olmadığından bahsedildi.

Bu oturuma ilişkin olarak OECD tarafından hazırlanan çalışmaya göre;

  • Kişisel fiyatlama, her bir nihai tüketicinin, kişisel tercihleri doğrultusunda bir mal veya hizmete atfettiği değere bağlı olarak farklılaşacak şekilde bu mal veya hizmet için farklı fiyatlar ödemesi anlamına gelmektedir.
  • Kişisel fiyatlama, genel olarak rekabetçi etkiler doğurmakta ve tüketici refahını artırmaktadır. Yenilikçiliğin teşvik edilmesine ve statik etkinliğin optimize edilmesine önemli katkıları vardır.
  • Bunun yanında, kişisel fiyatlamanın tüketicilerin sömürülmesi ve adaletsizlik algısına yol açması gibi olumsuz sonuçları da vardır.
  • Kişisel fiyatlamanın tüketici zararına neden olması farklı politika araçlarının dengeli bir şekilde kullanılmasıyla önlenebilir.
  • Kişisel fiyatlama, hakim durumun kötüye kullanılması teşkil ettiği ölçüde rekabet hukuku politikası altında değerlendirilecektir. Ancak, pazar gücüne sahip olmayan teşebbüslerin yapacağı kişisel fiyatlamanın akıbeti, sömürücü kötüye kullanma hallerinin çoğu zaman soruşturma konusu olmaması ve ayrımcılığa yönelik rekabet hukuku kurallarının sağlayıcı-müşteri ilişkisine de uygulanıp uygulanmayacağı gibi konular rekabet hukuku uygulamasının konuyu tam anlamıyla ele almakta yeterli olmayabileceğini ortaya koymaktadır.
  • Bu noktada tüketicinin korunması hukuku, uygulama için herhangi bir hakim durum tespiti gerekmediğinden ve sağlayıcı-müşteri ilişkilerine de uygulanabilir olduğundan kişisel fiyatlamanın bu kapsamda değerlendirilmesi daha uygun olabilecektir.
  • Son olarak, veri koruma hukuku da kişilerin rızaları dışında profillerinin çıkarılması ve buna dayanarak kişisel fiyatlama yapılması veya fiyatlamada cinsiyet veya ırk gibi hassas konuların dikkate alınmasının önüne geçilmesi anlamında uygulanabilecek bir araçtır.

Bu oturumda, 10 delegasyon konuya katkıda bulundu. Özellikle, İngiltere, Avrupa Komisyonu, Amerika Birleşik Devletleri ve BIAC’ın katkıları konu hakkında farklı perspektifler sundu.

Genel Mahkeme’den Deutsche Telekom’un cezasına indirim!

Hatırlayacağınız üzere geçtiğimiz yıllarda Avrupa Birliği Komisyonu, Deutsche Telekom ve iştiraki Slovak Telekom hakkında 40 milyon euroya yakın para cezası verilmesine karar vermişti. Slovak Telekom için öngörülen cezadan müteselsilen sorumlu olan ana teşebbüs Deutsche Telekom hakkında ise ayrıca 30 milyon euroya yakın para cezası verilmesi öngörülmüştü. Bunun sebebi ise Slovak Telekom’un, beş yıldan fazla bir süre boyunca, yerel şebekeye erişim sağlamaktan imtina etmek suretiyle Slovakya genişbant hizmetleri pazarındaki hakim durumunu kötüye kullanmasıydı. Bu süreçte en çok dikkat çeken, Deutsche Telekom’un daha önce de Almanya pazarındaki hakim durumunu kötüye kullanması nedeniyle idari para cezasına çarptırılmış olmasıydı.

Öncelikle 2014 yılındaki bu süreç hakkında biraz bilgi verelim. Yetkilendirilmiş işletmeci Slovak Telekom, aynı zamanda ülkedeki en büyük işletmeci ve genişbant hizmet sağlayıcısı konumunda. Bu zamana kadar yasal tekel durumunda olan Slovak Telekom, ilk defa 2000 yılında Slovakya telekomünikasyon pazarlarının rekabete açılması ile diğer teşebbüslerin baskısını hissetmeye başlıyor ve pazara yeni giren alternatif işletmeciler ile yerel ağını paylaşmak durumunda kalıyor.

Komisyon yürüttüğü soruşturma sonucunda iki firmanın devam eden tek bir ihlalin parçası olduğuna, bu nedenle iki firma için ortak ve ana teşebbüs Deutsche Telekom’a özel olmak üzere iki ayrı para cezası öngörülmesine karar veriyor.

Bahse konu firmalar ise vakit kaybetmeden yüksek miktarda ceza öngören komisyon kararını temyiz ediyor. İşte geçtiğimiz günlerde söz konusu süreç sonuçlandı ve Genel Mahkeme (General Court), Deutsche Telekom hakkında öngörülen ilave idari para cezasının ve her iki firma için öngörülen ortak cezanın indirilmesine karar verdi. Önemle belirtmek gerekir ki Genel Mahkeme, büyük ölçüde Komisyon tarafından ileri sürülen iddiaları kabul ediyor ve bahsi geçen firmaların ilgili pazardaki hakim durumunu kötüye kullandığını vurguluyor. Ancak Genel Mahkeme, Komisyon kararını kısmen iptal ederek cezanın indirilmesine hükmediyor. Henüz yalnızca basın açıklamasını görebilsek de bu kısmi iptal kararının dayanakları kısaca şu şekilde:

  • Pazar gücü yüksek teşebbüslerin yerel şebekeye erişim sağlama yükümlülüğü regülasyonlarla düzenlendiği için Komisyon, diğer teşebbüslerin bu ağa ulaşımının elzem olduğunu kanıtlamakla yükümlü değildir.
  • Söz konusu firmalar tarafından yapılan fiyat sıkıştırmasının dışlayıcı etkilerini kanıtlamakla yükümlü olan Komisyon, bu yükümlülüğünü tam olarak yerine getirememiştir.
  • Daha önce aynı ihlal nedeniyle ceza almış ana teşebbüs için ilave ceza öngörülmesi makul karşılansa da, Deutsche Telekom’un cirosu incelendiğinde bu teşebbüsün tek başına hareket ettiği açıkça anlaşılmamaktadır. Genel Mahkeme’nin Deutsche Telekom’un cirosunu inceleyerek bu sonuca nasıl ulaştığını ise henüz tam olarak bilmiyoruz.

Bu doğrultuda Genel Mahkeme, her iki firma için öngörülen ortak cezanın yaklaşık olarak 800 bin euro’luk kısmının, yalnızca Deutsche Telekom için öngörülen cezanın ise 11 bin euro’luk kısmının indirilmesine karar veriyor. Basında yer alan açıklamalardan ise Deutsche Telekom’un söz konusu karardan tam anlamıyla memnun olmadığı ve kararı temyiz etmeyi düşündüğü anlaşılıyor. Önümüzdeki yıl Deutsche Telekom’un, kararı Avrupa Birliği Adalet Divanı (European Court of Justice) nezdinde temyiz edip etmeyeceğini hep beraber izleyeceğiz.