Yapay Zeka – Bir Adım Daha Yaklaştık!

Her geçen gün “yapay zeka” kavramını daha sık duymaya başladığımıza şüphe yok. Bunun en doğal sonucu olarak konunun hukuksal boyutunda da pek çok çalışmanın yapıldığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Nitekim geçtiğimiz Ocak ayında yine bu mecradan “yapay zeka bir araç mı tehdit mi?” başlıklı yazımızda Information Commisioner’s Office’in (“ICO”) yapay zeka kullanımına ilişkin olarak yayınlamış olduğu taslak kılavuza değinmiştik.

Geride bıraktığımız 7 aylık süreçte de diğer dijital pazarlarda olduğu gibi yapay zekanın hukuksal boyutu kapsamında da Avrupa Birliği düzeyinde pek çok önemli gelişmenin yaşandığını söylemek mümkün.

Bu noktada öncelikle belirtilmesi gereken husus, konunun pek çok hukuk dalı altında işlendiği. Başta kişisel verilerin korunması olmak üzere, rekabet hukuku, tüketici hukuku, ürün kalite ve güvenliği ve tıbbi cihazlara ilişkin düzenlemeler gibi pek çok regülatif alan yapay zekanın kullanımını düzenleme ihtiyacı görmekte.

Aslında konunun son zamanlarda bu denli popüler hale gelmesi de bizler için sürpriz değil. Keza Ursula Von Der Leyen geçtiğimiz Kasım ayında Avrupa Birliği Komisyonu’nun başına geçtiğinde göreve başlamasından itibaren ilk 100 günlük süre içerisinde, yapay zekaya ilişkin mevzuat çalışmalarına hız kazandıracağını ifade etmişti.

Peki hangi gelişmeler oldu?

Öncelikle Avrupa Birliği’nin 2012’den bu yana dijital ekonomiyi yoğun bir şekilde mercek altına aldığı bilinen bir gerçek. Bu çerçevede çıkarılan pek çok mevzuatında özünde yapay zekayı da ilgilendiriyor olduğu rahatlıkla söylenebilir. Dolayısıyla, 2016’da yürürlüğe giren GDPR’ın, kişisel veri statüsünde olmayan verilerin serbest akışına ilişkin 2018’de çıkarılan regülasyonun ve yine 2019’da yayınlanan açık veri direktifinin de yapay zekanın hukuksal boyutu bakımından önemli gelişmeler olduğu gözden kaçırılmamalı.

Bunun yanında Ursula Von Der Leyen başkanlığı sonrasında yapay zekanın konu alındığı son dönem önemli gelişmelere bakacak olursak da, karşımıza öncelikle Kasım 2019’da yayınlanan “Liability for Artificial intelligence and other emerging technologiesraporu çıkmakta. Bu raporda temel olarak product liability’nin yapay zeka sonrası nasıl ele alınması gerektiği konusunun işlendiğini görüyoruz.

Bunun yanında özellikle geçtiğimiz Haziran ayında alevlenen son gelişme ise, Avrupa Birliği Konseyi tarafından “Conclusions on shaping Europe’s Digital Future’ın” yayınlanması oldu. Yapay zekanın pek çok açıdan mercek altına alındığı bu metin de, Avrupa Birliği Komisyonu tarafından daha önce yayınlanmış olan “Artificial Intelligence White Paper’da” belirtilen hususların da olumlu karşılandığı ve bu konuda teşvik edici bir yaklaşım benimsendiğini görüyoruz.

Sonuç olarak

Her ne kadar Avrupa Birliği seviyesinde yapay zekayı doğrudan düzenleyen bir mevzuat bulunmasa da, yapay zekanın artık pek çok düzenleyici işleme konu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Doğrudan yapay zeka özelinde bir mevzuata ilişkin ilk adımların ise 2021’in ilk çeyreğinde atılması bekleniyor.

Yapay zekaya ilişkin tartışmalı konuları ve mevzuatsal gelişmeleri blogumuzdan sizlere duyurmaya devam edeceğiz.

Rekabet Kanunu Değişikliği Işığında Dijital Verilerin İncelenmesi: Copy/Paste’ten Daha Fazlası

Günler ilerledikçe gerek günlük kullandığımız cihazların gelişimi, gerekse meslek dallarındaki gelişmeler sebebiyle teknolojiyle daha iç içe bir hayat sürüyoruz. Zaman zaman teknolojiden kaçıp inzivaya çekilme hayalleri kursak da bu durum genellikle hayalden öteye gidemiyor.

Bazı değişiklikler ise kanun koyucular tarafından gerçekleştiriliyor. Bunun en güncel örneklerinden bir tanesi geçtiğimiz günlerde Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’da yapılan kapsamlı değişiklikler. Birçok farklı değişiklikle birlikte şirketlerin teknoloji alanında belirli çalışmalar yapmasını gerektirecek maddeler var. Bunun temelinde ise Rekabet Kurumunun artık dijital verilerin kopyasını alabilmesi yatıyor. Kanundaki değişiklikler için linkteki blog yazımızı okuyabilirsiniz.

Dünya üzerinde benzer uygulamalara bir süredir şahit olmakla beraber Türkiye’de henüz tam olarak ne şekilde hayata geçeceğini bilmiyoruz. Biz de ekip olarak gelişmeleri takip etmekteyiz. Bu sebeple bu yazımızda farklı ülkelerdeki farklı kurumların uygulamalarından örnekler vererek potansiyel uygulama için fikir yürüteceğiz.

Nasıl Oluyor Bu İşler?

Öncelikle, herhangi bir dokümanın delil niteliği taşıyabilmesi için belirli usul kurallarına uygun bir şekilde elde edilmiş olmaları zorunlu. Bu durum, dijital veriler için de geçerli. İlk amacımız, olay yeri olan dijital ortamın bire bir korunması. Bunun için ilgili ortama bağlı cihazları, cihazların saklama alanlarında tutulan veriler bozulmayacak şekilde saklamak veya bu cihazların saklama alanındaki verileri birebir kopyalamak gerekiyor. Ayrıca verilerin kopyalanmasındaki süreci uçtan uca kayıt altına alacak delil zinciri de oluşturulmalı.

Delil niteliği taşıyacak dijital verilerin kopyalanmasındaki en yaygın teknik, verilerin tutulduğu diskin imajının alınmasıdır.

Temelde 3 şekilde imaj alınır:

  1. Fiziksel (Physical) İmaj: Veriler disk üzerinde bitler şekilde tutulmaktadır. Fiziksel imaj alındığında diskin üzerindeki bit diziliminin bire bir kopyası yaratılmaktadır. Bu yöntemde diskin tamamı kopyalandığı için (canlı veya çevrim dışı imaj alınmasına bağlı olarak) uçucu verilere ve silinen verilerin bir kısmına da erişim mümkün olabilir.
  2. Mantıksal (Logical) İmaj: Mantıksal imaj işlemi, diskin sadece veri tutulan alanlarındaki dosyaların klasör yapısını bozmadan bit diziliminin bire bir kopyalanması işlemidir.
  3. Hedefli (Targeted) İmaj: Tam bir imaj alma işlemi olmaktan ziyade veri toplama yönetimidir. Diskteki verilerin sadece belirli bir kısmının kopyalanmasıyla gerçekleştirilir.

İmaj alma işlemi tamamlandığında diskteki veriler kullanılarak bir hash değeri (genellikle md5 veya sha1 algoritması kullanılarak) hesaplanır ve orijinal diskteki değerle karşılaştırılır. Değer tutuyorsa, diskin üzerindeki dosyalardan birkaç tanesiyle fiziksel doğrulama yapılır (dosyaların çalışıp çalışmadığı kontrol edilir). Doğrulamadan sonra veriler öncelikle incelemenin gerçekleştirileceği uygun bir fiziksel ortama aktarılır. Sonrasındaysa işleme sürecinden geçirilir.

Bu sürecin amacı:

  • Silinen dosyaların geri getirilmesi,
  • Dosya türlerinin validasyonu (uzantısı değiştirilmiş dosyaların dosya imzaları aracılığıyla kontrol edilmesi),
  • İncelenmesine gerek olmayan dosyaların ayrıştırılması,
  • İncelenecek dosyaların inceleme kapsamına göre kümelenmesi,
  • Dosyalarla belirli istatistiklerin hesaplanması ve verilerin uygun ortamlarda incelenmesine hazır hale getirilmesidir.

Sonrasında uygun donanımlar ve yazılımlar aracılığıyla inceleme gerçekleştirilir. İnceleme için en yaygın yöntem, verilerin Relativity, Nuix, Intella gibi inceleme platformlarına yüklenerek anahtar kelime, tarih gibi kriterler aracılığıyla filtrelenmesi ve sonuçların incelenmesidir. Bunun yanında bu yazılımların yakınlık araması gibi metin işleme özellikleri ve silinen dosya analizi gibi bilgisayardaki işlemlere yönelik analizleri de kullanılabiliyor.

Bu esnada Avustralyada

Dünya’daki rekabet otoriteleri bu işi nasıl yapıyor?

Örneklere dünyanın diğer ucundan, insanların baş aşağı yaşadığı Avustralya’dan başlayalım. Avustralya Rekabet Otoritesinin gerçekleştirdiği yerinde incelemelerde otoritenin IT uzmanları teşebbüse ait bilgisayar, sunucu gibi cihazların bir listesini çıkararak önemine göre sıralıyor. Sonrasında, çeşitli araçlar yardımıyla anahtar kelime vb. aramalar gerçekleştiriyor.

Kurumdan gelen uzmanlar tespit ettikleri e-postaları alırken, adli bütünlüğün sağlanması için e-posta arşivinin tamamını (.pst formatında) alırken, sunucu ve benzeri alanlarda bulunan dosyalar için hedefli imaj alma yöntemiyle inceleme kapsamında tespit edilen dosyanın bulunduğu klasörün tamamının bir kopyasını almakta. Ayrıca aldıkları veriler içerisinde inceleme kapsamında olmayan veriler de olduğu için alınan veriler 3.parti bir devlet otoritesi veya özel şirket tarafından saklanıyor. Saklanan veriler, veri sahibi teşebbüs tarafından incelenebiliyor ve avukat müvekkil gizliliği sınıfındaki bilgiler, otoritenin incelemesi öncesinde veriler arasından çıkarılabiliyor.

Avrupa Komisyonu da kopyalama için benzer bir yol izliyor. Öncelikli uygulama, teşebbüsün dijital ortamlarında yapılan inceleme olurken zaman zaman fiziksel, mantıksal veya hedefli imaj alındığına da şahit oluyoruz. Buna ek olarak, inceleme süresince bilgisayarlara/sunuculara ait harddisklere el konulduğu da oluyor.

Avrupa Komisyonu, inceleme ve kopyalama için piyasada bulunun yazılımların yanında kendi geliştirdiği çeşitli araçları kullanıyor. Genellikle, kopyalanan veri komisyonun Brüksel’deki merkezine götürülüyor ve inceleme sadece teşebbüs yetkililerinin nezaretiyle gerçekleştirilebiliyor. Teşebbüsler, kopyalanan verinin içerisinde avukat-müvekkil gizliliği ve ticari sır sınıfındaki verilerin inceleme kapsamında çıkartılmasını talep edebiliyor. İnceleme sonunda Komisyonun kopyaladığı verileri sakladığı cihazlardaki veriler geri getirilemeyecek şekilde imha ediliyor.

Amerika’da ise durum biraz farklı. Rekabetle ilgili konuları araştırmakla yetkili 2 ayrı kurum bulunuyor. Biri bağımsız bir düzenleyici kurum olan Federal Ticaret Komisyonu (Fedeeral Trade Comission – FTC),  diğeri de Adalet Bakanlığı’nın (Department of Justice – DOJ) Rekabet Departmanı. FTC’nin yerinde inceleme için tek başına yetkisi yok. Bunun için DOJ’dan ve FBI’dan uzmanlar eşliğinde hareket etmesi gerekiyor. Yapılan yerinde incelemeler ise Avrupa Komisyonunun yaptıklarına büyük ölçüde benzerlik gösteriyor. Avrupa Komisyonunu gerçekleştirdiği yerinde incelemelerde gelen uzmanların yaptığı incelemeye eşlik etmek mümkünken DOJ ve FBI’ın gerçekleştiği incelemelerde gelen uzmanlara eşlik etmek mümkün olmayabiliyor.

Genellikle incelemelerin kapsamında alınan verilerin bir kopyasının teşebbüslere teslim edildiğini görüyoruz. Kimi ülkelerde şirket çalışanlarının evlerinde arama yapılabilirken, bazılarında inceleme şirket (dijital) sınırları içerisinde gerçekleştirilebiliyor. Tabi her iki durumda da kendi cihazını kullanan çalışanların bilgisayarları da incelenebiliyor. Ayrıca, İngiltere, İskoçya ve Galler gibi bazı ülkelerde incelemeler için arama izni vb. yasal izinler gerekirken Türkiye’nin de dahil olduğu bazı ülkelerde incelemeler rekabet otoritesinin yetkileri dahilinde.

Çalışanların kullandığı mobil cihazlar da incelemenin kapsamında olabiliyor. Bu amaçla ağırlıklı olarak Cellebrite kullanıldığını görüyoruz. Ayrıca, çalışanların e-posta hesaplarının dondurulması, bilgisayarların/sunucuların internet bağlantısının kesilmesi gibi farklı uygulamalara şahit olabiliyoruz.

Bizi ne bekliyor?

Geçmiş tecrübelerimize ve Dünya üzerindeki farklı uygulamalara dayanarak, yeni değişikliklerle birlikte bizde izlenecek metodun mevcut inceleme yöntemlerine ek olarak mantıksal imaj alma olacağını öngörüyoruz. Beklentimiz:

  • Toplanacak verilerin iki ayrı kopyasının hazırlanması,
  • Hash değerleri kontrol edildikten sonra kopyalardan birinin ilgili teşebbüse teslim edilmesi,
  • Diğer kopyanın inceleme için Rekabet Kurumunun Ankara’daki merkezine götürülmesi,
  • İnceleme öncesinde veya sırasında teşebbüslere avukat-müvekkil gizliliği, ticari sır vb. sınıfındaki dokümanların ayrıştırılması için ortam sağlanması,
  • İncelemenin şirket yetkilileri eşliğinde gerçekleştirilmesi,

şeklinde bir prosedür izlenmesi.

Tabi ki uygulamalar, mevzuat netleşene yani ilgili yönetmelik çıkarılıncaya kadar yaşanacak gelişmelere göre değişebilir fakat nihai prosedürün tahminimizin çok uzağında olmasını beklemiyoruz. Şimdilik yapılması gereken, Rekabet Kurumunun potansiyel ziyaretleri öncesinde olabildiğince hazırlıklı olmak ve attığımız ticari adımların Rekabet Kanununa uyumunu sürekli olarak gözetmek. Ayrıca, Rekabet Kurumunun açıklamalarını yakından takip etmek. Kanun artık hayatımızda; yerinde incelemelere hazırlanmak için her şeyin netleşmesini beklemeye gerek yok. Özellikle Rekabet Kurumu ve şirketler arasındaki teknolojik uyuşmazlıklar incelemenin engellenmesiyle ilgili kararlara sebep olurken.

Hukuka Uyum (Compliance) Alanında Artık Yeni Bir Şerif Var!

Hukuka uyum – veya daha yaygın bir kullanım ile Compliance – günümüzde iş çevrelerinin ve çok uluslu şirketlerin gündeminde önemli bir yer tutmaktadır. Uluslararası ticaretin kontrolünden, yolsuzlukla mücadeleye, beyaz yaka suçlarından sınır ötesi yaptırımlara kadar uzanan uyum faaliyetleri; enerji, telekomünikasyon, ilaç veya bankacılık gibi regüle piyasalar açısından da özel bir önem taşımaktadır.

Hukuka uyum konusuna multi-disipliner bir bütünlük ile yaklaşan Balcıoğlu Selçuk Ardıyok Keki Avukatlık Ortaklığı’nın (“BASEAK”) bu alandaki çalışmaları ise uluslararası derecelendirme kuruluşu Legal500’ün 2020 sıralamalarında da kendini göstermiştir. 30 yılı aşkın süredir faaliyet gösteren ve tüm dünyada hukuk piyasaları açısından referans kabul edilen Legal500, yaptığı bağımsız araştırmalar neticesinde BASEAK’ı hukuka uyum alanında Türkiye’nin lider hukuk büroları arasında seçmiştir.

Yapılan değerlendirmede ekibin liderliğini Av. Şahin Ardıyok ve Av. Dr. Selim Keki’nin üstlendiğini vurgulayan Legal500; BASEAK’ın bünyesinde hukukçuların yanı sıra ekonomistlerin, regülasyon uzmanlarının, akademisyenlerin [ve hatta adli bilişim uzmanlarının] bulunduğunu vurgulamıştır.

Hukuka uyum ekibinin mensuplarından Av. Armanç Canbeyli ise Legal500 tarafından “Yükselen Yıldız” ödülüne layık görülmüş ve sektör paydaşları tarafından tavsiye edilen isimler arasında yerini almıştır. “Rekabet hukuku denetimleri, yolsuzlukla mücadele soruşturmaları, kişisel verilerin ve tüketicinin korunması” alanlarındaki çalışmalara dikkat çeken Legal500’ün değerlendirmesine yansıyan müvekkil yorumlarında ise “kurumsal arka plan” ve “ticari düşünme kabiliyeti” taltif edilmiştir.

Legal500’ün konuya ilişkin değerlendirmesine buradan ulaşabilirsiniz.

İthalatta Gözetim Uygulaması Uluslararası Hukuku Gözetiyor mu?

Her sabah Resmi Gazete’yi açtığınızda sürekli aynı isimle yayınlanan ve yıllardır üzerine hiç tıklamadığınız bir çok düzenleme bulunur. Birçok hukukçu için İthalatta Gözetim Uygulamasına İlişkin Tebliğler de bu düzenlemeler arasında yer alıyor. Fakat gözetim uygulamaları Türkiye’nin ticaret politikası içerisinde büyük bir öneme sahip ve ticaret politikaları kapsamında mehaz uygulama kabul edilebilecek Avrupa’da bile olmayan bir savunma aracı niteliğinde. Ticaret Bakanlığı İthalat Genel Müdürlüğü (“Genel Müdürlük”) tarafından tarafından geçmiş dönemlerde genellikle ithalat miktarı çok yüksek olmayan ve katma değeri düşük olan ürünlere uygulanan gözetim uygulaması, son dönemlerde cep telefonu, güneş panelleri gibi “olağan” dışı ürünlere de uygulanmaya başlandı.

Gözetim uygulamaları en basit tabir ile gümrüğe belirli bir kıymetin altında beyan edilen ürünlerin ithalatının Ticaret Bakanlığı’ndan alınacak olan gözetim belgesine bağlanmasıdır. Bu kapsamda gözetime tabi tutulan ürünler açısından ithalat sırasında gümrük mevzuatının gerektirdiği belgelerin yanında gözetim belgesi de aranmaktadır. Gözetim uygulamasının genel çerçevesi 29.05.2004 tarihli ve 25476 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan İthalatta Gözetim Uygulanması Hakkında Karar ve 08.06.2004 tarihli ve 25486 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan İthalatta Gözetim Uygulaması Yönetmeliği (“Yönetmelik”) ile çizilirken önlemin uygulanacağı ürünler tebliğler aracılığı ile belirlenmektedir.

Yönetmelik uyarınca resen ya da başvuru üzerine Genel Müdürlük tarafından yapılacak incelemler sonucunda ithalatın gelişimi, ithal şartları ve ithalatın yerli üreticiler üzerindeki etkisi dikkate alınarak belirli bir ürünün ithalatı gözetime tabi tutulabilmektedir. Gözetim uygulamaları büyük çoğunlukla ileriye yönelik ithalatı konu alsa da mevzuat uyarınca geriye dönük bir gözetim uygulaması getirmek mümkündür.

Gözetim uygulamasına tabi olarak ürünlerin ithalatını gerçekleştirmek isteyen ithalatçılar ise, ithal edecekeleri ürünlerin kıymetinin ilgili tebliğde belirtilen kıymetin altında olması durumunda Genel Müdürlük’ten 6 ay geçerli olan gözetim belgesini almak zorundadır. Örneğin, son dönemde uygulamaya konulan 2020/6 sayılı İthalatta Gözetim Uygulanmasına İlişkin Tebliğ uyarınca 200 Amerikan Doları’nın altında gümrük kıymetine haiz cep telefonlarını Türkiye’ye ithal etmek isteyen ithalatçıların Genel Müdürlük’ten gözetim belgesi alınması zorunlu hale gelmiştir.

Gözetim belgesi alabilmek için ise ilgili tebliğin ekinde bulunan kapsamlı bilgilerin onay süreçlerinden geçerek Genel Müdürlüğe sunulması gerekmektedir (Bir örneği EK-1’de bulunmaktadır). Bu kapsamda ithalatçı ve üretici şirketlerin dağıtım ağından sahip olduğu lisanslara, stoklarından dönem karlarına, genel üretim giderlerinden birim ürün maliyetine kadar birçok hassas bilgi talep edilmektedir. Söz konusu bilgileri sağlamanın ne denli güç olduğunu daha önce anti-damping ya da telafi edici önlem soruşturmasına tabi olmuş şirketler çok iyi anlayacaktır. Ayrıca söz konusu bilgileri sağlamanın yanında, bu bilgilerin firmanın faaliyet gösterdiği ülkedeki bir resmi kurum tarafından onaylanması ve ilgili ülkedeki Türk Konsolosluğu tarafından apostil edilmesi gerekmektedir. Şirketler için onay süreci bile bilgilerin toplanması kadar sancılı olabilmektedir.

Uygulamada ise ithalatçı firmalar gözetim belgesi edinme sürecindeki zorlulukları aşmak adına alternatif yolları tercih etmektedir. Bu kapsamda birçok ithalatçı belirlenen eşiği aşmayan ürünlerin kıymetini gümrüğe beyan ederken “yurdışı giderler” altındaki miktarları yüksek göstererek fiktif olarak ithal edilen ürünün kıymetini arttırmaktadır. Elbette bu yöntem ithalatta ödenecek vergileri attırmakta fakat ticari sırların ifşa etmekten imtina eden şirketlere bir “kolaylık” sağlamaktadır. Elbette söz konusu yöntem ithalatçılar açısından başka sorunlar gündeme getirmektedir.

Gümrük Yönetmeliği’nin 44. maddesi uyarınca beyan edilen gümrük kıymetinin gerçekliği veya doğruluğu konusunda şüpheye düşülmesi halinde, gümrük idarelerince yükümlülerden ilave bilgi ve belge talep edilmesi ve konunun incelemeye alınma ihtimali doğmaktadır. Fakat bu durum uygulamada çoğu zaman fazla vergi ödemekten kaçınma gibi farklı nedenlerle gümrük kıymeti düşürülen ürünler için geçerli olmaktadır. Fakat gözetim uygulaması sonucunda ithalat vergilerin azalmasından ziyade vergi miktarlarında ciddi artışlar yaşanmaktadır.

Nitekim Ticaret Bakanlığı yayınlanan 2012/29 Gümrük Kıymetinin Belirlenmesi Hakkında Genelge (“Genelge”) uyarınca beyan edilen eşyanın ithalatta gözetim uygulanmasına ilişkin tebliğler uyarınca gözetim belgesine tabi olması veya beyan edilen kıymetin gözetime ilişkin tebliğlerde belirtilen kıymetlerden yüksek olması durumunda kıymet araştırmasına gidilmemesinin esas olduğu belirtilmektedir. Söz konusu düzenleme ile ek incelemeye tabi olma riskinden de kurtulan birçok ithalatçı gözetim uygulamasını aşabilmek adına eşyaların kıymetini fiktif olarak arttırmaktadır.

Fakat, söz konusu uygulamalar ithalatçıları her ne kadar gözetim belgesi alma külfetinden kurtarsa da gerek ödenecek gümrük vergisini gerekse de bir sonraki satışlarda alıcıya düşülen Katma Değer Vergisi (“KDV”) gibi dolaylı vergileri arttırmaktadır.

Örneğin, %18 KDV’ye tabi 100 Dolar değerinde bir ürünün ithalatı sırasında gümrük kıymetinin 150 Dolar gösterilmesi durumunda gümrükte ödenen KDV 9 Dolar artmaktadır. Fakat ithalatçı ürünü olağan piyasa koşullarında, bir başka deyişle 100 Dolar civarında satacağı için bir sonraki satışı gerçekleştirdiğinde tahsil ettiği KDV ithalat sırasında ödediği KDV’den daha az olacaktır. Bu durumda ithalatçı bu masrafa kendi katlanacak ya da rakiplerinden yüksek fiyatlama yapmak ve rekabet gücünü kaybetmek pahasına aradaki farkı ürünün fiyatına yansıtacaktır. Bu sebeple de gözetim uygulamasının bir kayıt yükümlülüğünden öte perde arkasında eşyanın gümrük kıymetini ve ithalat vergilerini fiktif olarak arttıran bir uygulama olduğunu söylemek hatalı olmayacaktır. 

Tüm bu sebeplerle söz konusu fiili durumun Gümrük Kanunu ve Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) kurallarına uygun olup olmadığı sorusu ortaya çıkmaktadır. Nitekim, hem 4458 sayılı Gümrük Kanunu hem de 1994 Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşmasının VII nci Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Anlaşması ithal eşyaların kıymetinin satış bedeli üzerinden hesaplanması gerektiğini belirtmektedir. Tüm bu hükümlere karşın, ithalatçılar gözetim uygulamasını “aşabilmek” adına birçok ithalatçı gümrüğe fiktif değerleri üzerinden kıymet beyan etmekte ve yukarıda ele alınan mevzuat ve fiili uygulama aracılığı ile söz konusu uygulamaya cevaz verilmektedir. Bu durum da akıllara bu uygulamanın gümrük mevzuatına uygun olup olmadığı ve Türkiye’nin DTÖ altındaki yükümlülüklerini tam anlamıyla uyumlu davranıp davranmadığı sorularını doğurmaktadır. Elbette bu soruların cevaplanması için ancak söz konusu uygulamanın idare mahkemeleri ya da bir DTÖ paneli nezdinde gündeme gelmesi gerekmektedir.

Öte yandan söz konusu uygulamaların gerçekten yerli üreticileri koruyup korumadığı ise ayrı bir muamma olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde küresel değer zincirleri ile birbirine hiç olmadığı kadar bağlı olan uluslararası ticaret sisteminde bir yerli üreticiyi korumak adına getirilen önlemler çoğu zaman aynı ürünü girdi olarak kullanan birçok yerli üreticiyi zor durumda bırakmakta ve bozulan arz-talep dengesi sebebiyle söz konusu ürünün iç pazarda fiyatının yükselmesine sebebiyet vermektedir. Bu sebeple ithalat sırasında getirilen önlemlerin etki bazlı analizlerinin yapılması ve önlemlerin getirilmesi ile genel kamu yararı doğurup doğurmadığının dikkatlice incelenmesi gerekmektedir. Fakat mehaz uygulama olan Avrupa uygulamasının aksine, ülkemizdeki ticaret politikası mevzuatında kamu yararı önlemlerin getirilebilmesi için aranan kriterler arasında yer almamaktadır. Her ne kadar gözetim haricindeki önlemlere ilişkin başvuruların yapılabilmesi için belirli bir  pazar payı eşiğin aşılması gerekiyor olsa da önlemlerin tedarik zincirindeki yaratacağı etkilerin etraflıca değerlendirilmesi gerekmektedir.

Ek-1: Gözetim Belgesi Kayıt Dilekçesi Örneği

DURAK 3: KORUNMA ÖNLEMLERİ

Rekabet ve regülasyon bloğumuzda uzun yıllardır uluslararası ticaretin regülasyonu ya da ithalatta haksız rekabete dair hem ülkemizde hem de dünyada yaşanan gelişmeleri sizlere aktarıyoruz. Sizin de gözlemlediğiniz üzere son dönemlerde yazılarımız aralıkları dünyada her gün yaşanan gelişmeler nedeniyle sıklaşmaya başladı. Tarihin hiçbir noktasında uluslararası ticaret kurallarının bu denli tartışıldığı ve ihlal edildiği bir dönem olmadığını değerlendiriyoruz. Özellikle Çin’in dünyadaki ticaret taşlarını yerinden oynatması, Donald Trump’ın ABD başkanlığına seçilmesi, Brexit ve her gün imzalanan serbest ticaret anlaşmaları gibi birçok sebeple dünya ticaretinin dinamikleri esaslı olarak değişiyor. Öte yandan, uluslararası ticaret kurallarının yerindeliği ve işlevselliği ise her geçen gün tartışma konusu oluyor. Ülkemiz ise şu an uluslararası arenada hiç olmadığı kadar aktif durumda. Türkiye’nin Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) nezdinde hâlihazırda tarafı olduğu altı uyuşmazlık bulunmakta ve 1995 yılından bugüne kadar toplam sayının 17 olduğu düşünülecek olursa dünya ticaretindeki uyuşmazlıkların ne denli arttığı gözlemlenebilecektir.

Dünyadaki tüm bu gelişmeler ışığında ülkemizin ve ülkemizde faaliyet gösteren şirketlerin ilerleyen dönemde hiç olmadığı kadar etkileneceğini öngörmekteyiz. Öte yandan, ülkemizde uluslararası ticaret kurallarının bilincinin yüksek olmadığını gözlemliyoruz. Bir başka deyişle, birçok kişinin haberlerde okudukları ekstra gümrük vergilerinin bir şirketin talebi üzerine geldiğini ya da DTÖ nezdinde açılan davaların kendi şirketlerinin operasyonlarını ciddi şekilde etkileyeceğinin tam olarak bilincinde olmadığı düşünüyoruz. Tam da bu sebeple uluslararası ticaret hukukunu enine boyuna ele alacak yeni bir yazı dizisi başlatma kararı almıştık. İlk iki yazımızda sırasıyla devlet teşvikleri ve dampinge ilişkin DTÖ kurallarını aktarmıştık. Her iki uygulamada Türk hukukunda haksız rekabet olarak değerlendirilirken bu yazıda ele alacağımız korunma önlemleri bu üç rejim arasında en masum olarak nitelenebilecektir.

Nedir bu korunma önlemi?

Korunma önlemleri en basit tanımıyla aşırı ithalattan etkilenen yerel üreticileri korumak için ithal mallara getirilen ekstra yükümlülükleri ifade etmektedir. Türkiye’nin taraf olduğu Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması[1] (“GATT”) ve DTÖ Korunma Önlemleri Anlaşması (“KÖA”)[2] uluslararası ticaret sistemini geliştirmek ve güçlendirmek için korunma önlemlerinin uygulanmasına ilişkin ana ilkeleri ortaya koymaktadır. Ayrıca KÖA altındaki uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilmesi kapsamında yayınlanan İthalatta Korunma Önlemleri Hakkında Bakanlar Kurulu Kararı ve İthalatta Korunma Önlemleri Yönetmeliği ilgili ulusal mevzuat olarak uygulamaya esas teşkil etmektedir.

KÖA madde 2.1 ve GATT madde XIX uyarınca taraf devletler, öngörülemeyen bir şekilde mutlak ya da nispi olarak artış gösteren ithalat sonucunda ithal edilen mala benzer veya doğrudan rakip ürünleri üreten yerli üreticilerin ciddi zarar görmesi ya da bu yönde bir tehdit oluşması durumunda, söz konusu ürünleri korumak için korunma önlemi uygulama hakkına sahiptir. Bu hak uyarınca taraf devletler, normal şartlar altında GATT madde II kapsamında aşılması ihlal teşkil eden gümrük vergisi hadlerini aşarak ek gümrük vergisi uygulama hakkı kazanmaktadır. Ancak korunma önlemi uygulanması için temel olarak üç şart aranmaktadır:

  • ithalatta öngörülemeyen bir artış,
  • ciddi zarar veya tehdidi ve
  • artan ithalat ve zarar arasında illiyet bağı olması gerekmektedir.

Bahsi geçen şartların her birinin varlığı halinde DTÖ hukukuna uygun bir şekilde korunma önlemi uygulanması mümkün olacaktır.

Korunma Önleminin Şartları

İlk olarak ithalatta öngörülemeyen bir artışın yaşanması gerekmektedir. ABD- Çelik Korunma Önlemi[3] davasında Temyiz Organı ithalattaki artışın güncel, ani, keskin ve kayda değer olması gerektiğini belirtmiştir. Söz konusu değerlendirme yapılırken ithalat rakamlarının yerel üretimle kıyaslanması gerekir, nitekim aynı zamanda artan yerel üretim korunma önlemi uygulanmasının gerekli olmadığını ifade ediyor olabilir. Bu sebeple Soruşturmada güncel rakamların ekonomistler tarafından etraflıca analiz edilmesi gerekmektedir.

İkinci koşul ise bir zarar analizini gerekli kılmaktadır. KÖA madde 4 ciddi zararı yerli sanayinin durumunda belirgin genel bir bozulma olarak nitelendirmektedir. Ciddi zarar tehdidi ise mevcut bilgilere dayanarak açıkça öngörülebilen zarar tehdidi olarak değerlendirilmektedir.  ABD – Kuzu[4] davasında Temyiz Organı ciddi zarar veya zarar tehdidini değerlendirilmesi yapılırken ilgili her türlü unsurun incelenmesi gerektiğini aksi bir durumun KÖA 4. maddesinin ihlali olarak değerlendirileceğini belirtmiştir. Dolayısıyla yerli üreticilerin zarar görmediği hatta pazar payı kazandığı bir senaryoda DTÖ hukukuna uygun olarak bir korunma önlemi getirmek pek mümkün gözükmemektedir. Elbette her olay özelinde değerlendirme yapmanın önemini unutmamak gerekir.

Son olarak ise illiyet bağı değerlendirmesinin yapılması gerekmektedir. Esasında hukukçuların aşina olduğu bir kavram olan illiyet bağı korunma önlemleri kapsamında ithalatta yaşanan artış ile yerli üreticilerin karşı karşıya kaldığı zarar veya zarar tehdidi arasında doğrudan bir ilişki olması gerektiği anlamına gelmektedir. Bugün karar alma nisabını kaybeden ve uluslararası ticaretin en yüksek uyuşmazlık çözüm mekanizması olan DTÖ Temyiz Organı kararlarından bir örnek vermek gerekir ise, ABD – Buğday Gluteni [5]davasında Temyiz Organı artan ithalatın tek başına yerel üreticileri ciddi tehdit edecek potansiyelde olması gerektiğini ve zarara yol açan diğer unsurların bu değerlendirmeden ari tutulması gerektiğini belirtmiştir.

Türkiye’den içerisinde bulunduğumuz bir soruşturma

2017 yılında İthalatta Korunma Önlemleri Yönetmeliği kapsamında Türkiye’de kara taşıtlarında kullanılan lastiklerin %58’sini üreten firmaların Ekonomi Bakanlığı’na[6] başvurusu ile söz konusu ürünlerin Türkiye’ye ithalatının öngörülemeyen bir şekilde artıp artmadığının ve artış var ise yerli üreticilerin bu sebeple zarara uğrayıp uğramadıklarının değerlendirilmesi için 2017/1 sayılı İthalatta Korunma Önlemlerine İlişkin Tebliğ ile korunma önlemi soruşturması açılmıştır.

Yerli üreticiler tarafından Ekonomi Bakanlığı’na sunulan gizli olmayan şikayetçi özetinde Türkiye’ye ithal edilen lastiklerin kategori bazında ithalat miktarları ve değerleri sunulmuştur. Bu kapsamda, ülkemize ithal edilen tüm lastiklerin sırasıyla 2014, 2015 ve 2016 yıllarında; 12.659.468, 14.035.933 ve 14.742.353 adet olduğu ve bu sebeple 2014 yılında %45 pazar payına sahip olan ithalatçıların 2016 yılında artan ithalatın etkisiyle %48 pazar payına ulaştığı belirtilmiştir. Türkiye’ye en çok ürün ihraç eden ülkeler ise Romanya, Çin, Almanya ve İspanya olarak şekillenmiştir. Bu kapsamda iddiaların incelenmesi için Bakanlık tarafından soruşturma açılmış ve  menşei fark etmeksizin ithalatçıların hazırlanan soru formlarını cevaplandırması talep edilmiştir.

Bu kapsamda tarafımızca Türkiye’ye ithalat gerçekleştiren uluslararası bir lastik üreticisine soruşturma kapsamında danışmanlık hizmeti verilmiştir. Tarafımızca artan ithalatın öngörülemeyen nedenlerle gerçekleşmediği, hatta aynı dönemlerde yerli üreticilerin de kapasite artışına gittiği, dolayısı ile yerli üreticiler zarara uğramış olsa bile bu zararın öngörülemeyen bir artıştan kaynaklanmadığı belirtilmiştir.

Ek olarak, yerli üreticiler tarafından zarar uğranılmış olsa bile bu zararın döviz alış kurundaki artıştan, hammadde fiyatlarındaki yükselmeden gerçekleştiği belirtilmiştir. Ayrıca yerli üreticilerin cüzi de olsa kaybettiği iç pazar payının ihracattaki artış ile telafi edildiği bu sebeple ortada bir zarar olmadığı belirtilmiştir. Söz konusu savunmalarımız sonucunda Ekonomi Bakanlığı tarafından iddialarımız isabetli bulunmuş ve soruşturma herhangi bir önlem alınmaksızın sonuçlandırılmıştır.

Sonuç

Yukarıda ana hatlarıyla ele alınan şartların varlığı halinde bir DTÖ üyesinin yerel üreticileri korumak amacıyla artan ithalatı önleme güdüsüyle ek gümrük vergisi uygulama imkanı bulunmaktadır. Elbette bu verginin getirilmesinden önce bir soruşturma açılması, gerekli usule ilişkin işlemlerin yerine getirilmesi (örneğin, DTÖ’ye soruşturma açıldığına dair bildirim) gerekmektedir. Aksi takdirde üyeler arasında uyuşmazlıklar çıkabilecektir. Bu uyuşmazlıklara bir örnek vermek gerekir ise, 19 Mart tarihinde Türkiye Avrupa Birliği tarafından çelik ürünlerine getirilen korunma önlemleri için görüşme[7] talep etmiştir.

Sonuç olarak, yazımızı bu kısma kadar okuyan yerli üreticilerimizin de artan ithalattan zarar görmeleri durumunda her zaman Ticaret Bakanlığı’mızdan bir önlem talep etme hakkına haiz olduklarını kavradıkları düşüncesindeyiz. Şayet artan ithalattan zarar gören bir üreticiyseniz şirketinizi yeniden ayağa kaldıracak çözüm burada yatıyor olabilir.


[1] The General Agreement on Tariffs and Trade, https://www.wto.org/english/docs_e/legal_e/gatt47_01_e.htm, son erişim 9 Ocak 2019

[2] Agreement on Safeguards, https://www.wto.org/english/docs_e/legal_e/25-safeg_e.htm, son erişim 9 Ocak 2019

[3] Appallate Body Report, United States – Definitive Safeguard Measures on Imports of Certain Steel (2003), para. 390.

[4] Appallate Body Report, United States – Safeguard Measures on Imports of Fresh, Chilled or Frozen Lamb Meat from New Zeland and Australia (2001), para. 103.

[5] Appallate Body Repot, United States – Definitive Safeguard Measures on Imports of Wheat Gluten from the European Communities (2001), para. 70.

[6] Söz konusu soruşturma yetkisi halihazırda Ticaret Bakanlığı İthalat Genel Müdürlüğü’ndedir.

[7] Görüşmeler( consultation) DTÖ anlaşmalarının usule ilişkin kurallarını belirleyen Agreement on Dispute Settlement Understanding uyarınca bir panel oluşturulması için zorunlu bir adımdır. Tarafların 60 gün süren görüşmeler içerisinde aralarındaki uyuşmazlığı çözememesi durumunda hukuken de bir uyuşmazlık ortaya çıkmakta ve konu panele taşınmaktadır.

Rekabet Soruşturmalarında Delillerin Değerlendirilmesi

4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un (“Rekabet Kanunu”) 9. maddesine göre ihbar, şikâyet, resen, pişmanlık ve Bakanlık talebi ile Rekabet Kurumu’na intikal eden rekabet ihlallerine ilişkin iddialar üzerine Kurum anılan yasada öngörülen usullere göre gerekli işlemleri yapmak üzere harekete geçmektedir. Bilindiği gibi bu aşamalar, ceza yargılamasında olan soruşturma ve kovuşturma aşamalarına benzer nitelikte olan önaraştırma ve soruşturma aşamalarıdır. Biz bu yazımızda, önaraştırma aşamasından soruşturma aşamasına geçmiş olan olaylarda, dosya ile ilgili olarak toplanan delillerin tamamının Kurul’a ve taraflara sunulması gerekliliği konusunu işleyeceğiz.

Rekabet Kanununun 44. maddesinin 1. fıkrasında; Kurul adına hareket eden ve Kurul tarafından belirlenip görevlendirilen raportörlerden oluşan bir heyetin soruşturma safhasında, Kanunun 14.maddesinde düzenlenen “bilgi isteme’’ ve 15. maddesinde düzenlenen ‘’yerinde inceleme yetkilerini kullanabileceği, gerekli gördükleri evrakların gönderilmesini ve her türlü bilginin verilmesini soruşturma taraflarından ve üçüncü kişilerden isteyebileceğini belirtilmektedir. Ek olarak ihlal iddiasıyla suçlanan kişi veya kişilerin kararı etkileyebilecek her türlü delili ve bilgiyi Kurula sunabileceğini belirtmiş, aynı maddenin 2. fıkrasında; haklarında soruşturmaya başlanıldığı belirtilen tarafların, sözlü savunma hakkını kullanma taleplerine kadar Kurum bünyesinde kendileri ile ilgili düzenlenmiş her türlü evrakın ve mümkünse elde edilmiş her türlü delilin bir nüshasının kendisine verilmesini isteyebileceği hükme bağlanmıştır. Aynı maddenin son fıkrasında ise, Kurulun tarafları bilgilendirmediği ve savunma hakkı vermediği konuları kararına dayanak yapamayacağı belirtilmiştir.

Yukarıdaki hükümlere göre delilleri toplayan soruşturma heyeti, toplanan bu delilleri değerlendirip, kendi görüşlerini yansıtan soruşturma raporunu düzenleyerek ilgili taraflara ve Kurul üyelerine sunarlar. Bu aşamadan sonra tarafların vereceği 3. yazılı savunma, soruşturma heyetinin hazırlayacağı ek görüş ve sözlü savunma süreçlerinden sonra Kurul, soruşturma hakkında nihai kararını verir.

Rekabet Kurumu soruşturmalarında, soruşturma heyetlerince uygulanan usul, yukarıda açıklanan Rekabet Kanununun 14. ve 15. maddenin tanıdığı ayrıcalıklı delil toplama yöntemlerinin kullanılarak topladığı tüm delilleri değerlendirip, soruşturma raporuna yansıyan görüşünü destekleyen delilleri seçilmiş belgeler adı altında Kurul’a ve taraflara rapor ekinde tebliğ edilmektedir. Bunun dışında kalan belge ve bilgiler soruşturma raporuna eklenmemekte, bir anlamda dosya dışında kalmaktadır. Soruşturma heyetini bu uygulamaya sevk eden olgunun, yukarıda kısaca belirttiğimiz, Kurulun tarafları bilgilendirmediği ve savunma hakkı vermediği konuları kararına dayanak yapamayacağı kuralıdır. Ancak, soruşturma heyetinin görüşü doğrultusunda olmayan bir delil (belge veya bilgi) tarafın lehine ve onu aklayıcı olabilir.

Bu kapsamda ceza hukuku ile ilgili kural ve içtihatlardan da söz ederek, bir soruşturmada tüm belge ve bilgilerin dosyaya sunularak, o konu ile ilgili karar vericinin bir başka deyişle Kurul’un incelemesine sunulmasının zorunlu olduğunu açıklama ihtiyacı hissetmekteyiz.

Rekabet Kurulu’nun verdiği idari para cezalarının Kabahatler Kanunu’na tabi olması nedeniyle ceza hukukunun adil yargılanma hakkı gibi evrensel ilkeleri burada da geçerlidir. Bilindiği üzere, ceza muhakemesinde ‘’delil serbestisi’’ ilkesi geçerlidir. Bu nedenle, ceza yargılamasında medeni yargılama hukukundan farklı olarak, her şey delil olarak kabul edilir. Yeter ki, kanuna aykırı elde edilmiş olmasın. Bunun anlamı delillerin değerlendirilmesinde hâkim serbesttir. CMK’ nın 217. maddesinde yer alan, “hakim, kararını (….) huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir” hükmü, elde edilen delillerin tamamının tarafların bilgisine sunulmasını ve bu kapsamda tartışılmasını zorunlu kılmaktadır. Toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp, diğer kısmı göz ardı edilerek doğru kanaate varılması mümkün değildir[1]. Hâkim toplanan ve önüne getirilen tüm delilleri değerlendirerek hüküm vermektedir. Ceza hukukunun evrensel kurallarından biriside budur. Bir diğer deyişle, iddia makamı birtakım delilleri değersiz bulup, mahkemenin önüne götürmekten imtina edemez. Çünkü bu delilleri irdeleyip, değerlendirecek ve sonuçta kararı verecek olan hâkimdir. Aksine bir davranış kararı usul yönünden sakatlayacak ve eksik inceleme söz konusu olacaktır.  

Ceza yargılamasının amacı hiçbir duraksamaya yer vermeden maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Genellikle içtihatlarda gereceğe ulaşmak için mantık yolunun izlenmesi gerekmektedir. Gerçek; akla uygun ve realist, olayın bütününü veya parçasını temsil eden kanıtlardan veya kanıtların bütün olarak değerlendirilmesinden çıkarılmalıdır. Yoksa birtakım varsayımlara dayanılarak sonuca ulaşılması, ceza yargılamasının amacına kesinlikle aykırıdır. Ceza yargılamasında kuşkunun bulunduğu yerde, mahkûmiyet kararından söz edilemez ilkesi kaimdir[2]. Ceza kararlarında delillerin, mahkeme huzurunda ortaya konulması, tartışılması ve irdelenmesi ve bir bütün halinde tüm delillerle birlikte değerlendirilerek hükme varılması adil yargılama ilkesinin temel gerekçelerindendir[3].

Bu yazımızı yazmaktaki amacımız ise, yukarıda da belirttiğimiz gibi rekabet soruşturmalarında, soruşturma heyetinin,  Kurul’un tarafları bilgilendirmediği ve dolayısı ile savunma hakkı vermediği konuları kararına dayanak yapamayacağı kuralının arkasına sığınarak, soruşturma raporuna aksettirdikleri görüşlerini destekleyen, ona dayanak aldıkları delilleri seçerek rapora ek olarak koydukları, bunun dışında kalan bilgi ve belgelerin ise dosya dışında kalması uygulamasının yanlışlığını ve hukuka aykırılığını ortaya koymaktır. Bir başka deyişle, dosyada bulunan tüm delillerin soruşturma raporuna girmemesinin ortaya çıkarttığı hukuka aykırılığı irdelemektedir.  

Soruşturma heyetleri seçilmiş evraklar diye soruşturma raporunun ekine birtakım belgeleri koymaktadır. Bu belgeler de kendi görüşlerini yansıtan, raporlarına dayanak olan belgelerden oluşmaktadır. Ceza hukukunun konuya ilişkin evrensel ilkelerini ortaya koyduk fakat söz konusu uygulama anılan ilkeye taban tabana ters. Bu nedenle, Rekabet Kurulunca sağlıklı bir karar alınmasını önlemektedir. Soruşturma heyetinin görevi, Kurul adına delilleri toplayarak, bunları irdeleyip, değerlendirmek ve maddi olayları ortaya koyup, bu delillerden çıkarımlar yaparak raporu hazırlamaktadır. Fakat söz konusu uygulama sonuçta sadece heyetin görüşlerini yansıtmaktadır. Soruşturma heyetinin, kendi görüşüne dayanak aldığı belgeleri rapora ekleyip, diğerlerini dosya dışında tutması mümkün değildir. Heyet, raporunda hangi belgeleri dayanak aldığını belirtebilir, dayanak almadığı belgelerin olayla ilgisi olmadığını veya delil değerinin bulunmadığını da söyleyebilir. Ancak, bu dikkate almadığı belgeleri raporun ekine koymamazlık etmemesi gerekir. Çünkü yukarıda ceza hukukunun evrensel bir ilkesi olarak ortaya koyduğumuz, tüm delillerin karar vericinin incelemesinde çıkarılması ilkesi yerine getirilmemiş olur. Rekabet hukukunda karar verici durumunda olan Rekabet Kurulu olup, tüm bilgi ve belgelerin tamamını görmeli ve ona göre karar vermelidir. Soruşturma heyetinin kendi görüşü doğrultusunda delil değeri olan bilgi ve belgeleri seçerek, bunun dışındakileri dosyadan çıkarması mümkün olmadığı gibi, karar verme konumunda olan Kurul bile istediği bilgi ve belgeleri kararına esas alabilir. Fakat, Kurul bile bir kısım evrakları olayla ilgisi olmadığından veya delil değeri bulunmadığından bahisle dosya dışında tutamaz. Çünkü Kurul kararları da kesin olmayıp, yargısal denetime tabidir. Nihai olarak yargı tüm bilgi ve belgeleri görerek ve etraflıca inceleyerek karar verecektir.

Bilindiği gibi Rekabet Kurulu kararlarının yargısal denetimi idari yargı yerlerinde yapılmaktadır. Rekabet Kurulu kararları, ilk derece olarak yetkili ve görevli idare mahkemesi Ankara İdare Mahkemesi ve istinaf mercii ise Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin (“BİM”) ilgili idari dava dairesidir. Temyiz mercii de Danıştay 13. Dairesi’dir. Şunu da hatırlatalım ki, Rekabet Kurulu kararı ile birlikte düzenleyici bir işleminde iptalinin istenilmesi durumunda davaya ilk derece olarak 13. Daire’nin bakacak ve temyiz mercii de Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu olacaktır. Bütün bu yargı yerleri sağlıklı karar verme adına tüm bilgi ve belgeleri görmek durumundadır. Birinin dikkate değer bulmadığı bir belgeyi bir diğeri değerli bulabilir. Soruşturma heyeti ile başlayan, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu ile son bulan süreçte tüm bilgi ve belgelerin dosyada bulunması ve bunların incelenmesi sağlıklı ve adaletli bir kararın doğmasına neden olacaktır.


[1] ‘’Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir.’’ (YCGK., 17.03.2015. 6-66/52)

[2] YCK, 15.04.1993, 1993/6-79 E., 1993/108K. Yargıtay Kararlar Dergisi Ekim 1993,Cilt : 19, Sayı : 10,s.1565)

[3] Parlar Ali, Muzaffer Hatipoğlu, Erol Güngör, Açıklamalı İçtihatlı Ceza Muhakemesi Hukukunda Deliller, Sorgu ve İspat s.421 

Dersimiz (Yeni!) Rekabet: Kanun Değişikliğinin Getirileri, Götürüleri ve Yeni Uygulamada Bizleri Nelerin Beklediğini Değerlendirmek İçin Aramıza Bekleriz…

Hepinizin bildiği üzere, serbest piyasa ekonomisini düzenleyen ve ticaret oyununun kurallarını belirleyen Rekabet Kanunu önemli bir değişiklikten geçti. İş insanları, uyum yöneticileri, avukatlar ve iktisatçılar ile uygulamanın her kesiminden profesyoneller için hayati önem taşıyan bu mevzuat, bilhassa yeni değişikliklerden sonra günlük faaliyetlerimizin ayrılmaz bir parçası durumuna geldi.

Hepimizi etkileyen bu önemli mevzuatı enine boyuna değerlendirmek ve bundan sonrası için görüşlerimizle uygulamaya yön verebilmek için; İstanbul Bilgi Üniversitesi Rekabet Hukuku ve Politikası Uygulama ve Araştırma Merkezi ve Milletlerarası Ticaret Odası (“ICC”) Türkiye çatısı altında bir araya geliyoruz.

29 Haziran 2020 Pazartesi günü gerçekleştirilecek bu online konferansta, Rekabet Kanunu değişikliklerinin nedenleri, değişiklik süreci, hedefleri ve değişikliklerin uygulamada doğuracağı etkiler ile özel hukuktaki yansımaları ele alınacak.

Ülkemizde rekabet hukukunun gelişimine öncülük etmiş pek çok ismi bir araya getiren organizasyon kapsamında BASEAK olarak bizler de yerimizi aldık. Rekabet ve Regülasyon ekibimizin lideri, Ortak Avukat Şahin Ardıyok’un; kanun değişikliği ile uygulamamıza ilk defa girecek olan de minimis kuralını anlatacağı organizasyon, gerek konuşmacı gerekse katılımcı profili itibariyle rekabet hukuku dünyasının tam merkezinde konuşlanıyor.

Gerçekten de, değişiklikler ile getirilen en önemli uygulamalardan biri olan de minimis kuralının, sektörde uzun zamandır tartışılan bir konu olduğu ve mehaz Avrupa Birliği rekabet hukukuna uyum adına atılan önemli bir adım olduğu aşikâr. Bununla birlikte, de minimis kuralının uygulama alanı, mehaz ile benzerlik ve farklılıkları, uygulamanın ihtiyaçlarına ne ölçüde cevap verebileceği ise getirilen bu yeni enstrümanın etkinliğinin belirlenmesinde oldukça önemli rol oynayacak. Bu kapsamda teorik ve pratik açıklamalara yer vereceğimiz sunumumuzda de minimis kuralının hem rekabet hukukunu hem de özel hukuka etkilerini ele alacağız.

De minimis uygulamasının hukukumuzdaki etkileri başta olmak üzere, kanun değişikliği ile Türk rekabet hukukunda beklenen gelişmeleri merak eden herkesi saat 10.00 – 14.00 arasında Youtube’a bekliyoruz! Rekabet Hukuku Merkezi’nin Youtube kanalında canlı olarak yayınlanacak konferansı buradan izleyebilir, merak ettiklerinizi ve yorumlarınızı sunumumuz sırasında bizlere iletebilirsiniz. Daha fazla bilgi için aşağıda paylaştığımız konferans programına göz atabilirsiniz.

Konferans öncesinde hafızanızı tazelemek isterseniz, Rekabet Kanunu değişikliklerini ele aldığımız yazımıza buradan erişebilirsiniz.