Rekabet Kurumu dahil tüm rekabet otoritelerinden çağrı: Covid-19 salgını süresince tedbiri elinizden bırakmayın, rakiplerle “sosyal mesafeyi” korumaya dikkat edin!


Covid-19 ile mücadelede hem şirketlerin hem de devlet kuruluşlarının ve düzenleyici otoritelerin risk yönetimini daha dikkatli bir şekilde ele alması, şirketlerin ise paniğe kapılıp tedbiri elinden bırakmaması gerekiyor. Bu kapsamda özellikle de, fırsattan istifade edip tüketicileri ve piyasaları olumsuz etkileyen davranışlara başvuranlara yönelik uyanık olunması şart.

Covid-19 salgınının Dünya Sağlık Örgütü tarafından “pandemi” olarak sınıflandırılmasının ardından tüm dünyada farklı seviyelerde alarm durumuna geçildi. Bu kapsamda geliştirilen kamu politikalarının ve bu politikaların ürünü olarak ortaya konan önlemlerin yanı sıra çalışma hayatından sosyal hayata pek çok farklı sosyo-ekonomik tedbir alınmaya başlandı. Bu dönemde, birçok kamu kuruluşu bir yandan salgınla mücadeleye katkıda bulunurken, diğer yandan özel sektör paydaşlarının önleyici tedbirlere uyumlu hareket etmelerini desteklemek suretiyle iktisadi hayatın devamlılığını temin etmeye çalışıyorlar.

Söz konusu tedbirleri alan kuruluşlar arasında rekabet otoriteleri de yer alıyor. Çoğu ülkede salgının “peak” noktasına ulaşarak salgın eğrisinin düzleşmesi beklenirken pek çok rekabet otoritesi çalışma usulünü değiştirse de rekabet kurallarını hatırlatmayı da unutmuyor!

Öncelikle, son birkaç haftaki gelişmelere baktığımızda pek çok rekabet otoritesinin işleri evden takip etmeye başladığını, dönüşümlü çalışma usulüne geçtiğini veya yeni bir düzene geçene kadar kapıya kilit vurduğunu görüyoruz…

Meksika ve Çin rekabet otoritelerinin duyurularına göre otorite nezdinde yüz yüze görüşmeler yasaklanıyor. Yunan rekabet otoritesi ise çalışma saatlerini kısalttığını duyurdu. Diğer taraftan, AB Komisyonu’nun yanı sıra Birleşik Krallık, Polonya, Avusturya, Almanya, Tayvan gibi bazı ülkelerdeki otoriteler evden çalışma modeline geçtiklerini çoktan ilan ettiler.

Türkiye’de Rekabet Kurumu çalışma koşullarını henüz değiştirmedi ancak dün yayınlanan COVID-19 Kapsamında Kamu Çalışanlarına Yönelik İlave Tedbirler ile İlgili Cumhurbaşkanlığı Genelgesi kapsamında tüm kamu kurumu ve kuruluşu çalışanlarının uzaktan veya dönüşümlü çalışmaya geçebilmesi için gereken yetkilerin idari otoritelere tanındığını belirtmek gerekiyor. Bu kapsamda, aranan tek şart, söz konusu kurum ve kuruluşlarda ihtiyacı karşılayacak asgari sayıda personelin hazır bulundurulması. Söz konusu şart haricinde çalışma biçimine dair usul ve esasların her bir kurum tarafından belirlenmesi öngörülüyor.

Rekabet Kurumu’nun söz konusu genelgenin benimsenmesine dair bir resmi açıklaması henüz bulunmuyor. Bu kapsamda, Kurum’un son çıkan genelge sonrası çalışma koşulunda herhangi bir değişikliğe gidip gitmeyeceği, nasıl düzenlemeler yapacağı şimdilik merak konusu.

Bununla beraber, Kurum’un bugüne kadar aktif çalışmalarına devam ettiği ve her türlü dilekçe ve başvuru için kayıt işlemlerini sürdürdüğü gözlemleniyor. Bu kapsamda, Kurum’un özellikle usule ilişkin konulara yönelik genel bir düzenleme yapmaktan ziyade her bir dosya özelinde çözüm arayışına gittiğini, teşebbüsleri zor duruma düşürmemek adına anlayışlı bir tutum sergilediğini görüyoruz.

Peki bu gelişmeler rekabet hukuku bakımından başvuruları ve incelemeleri nasıl etkiliyor?

Rekabet otoriteleri tarafından alınan tedbirler öncelikli olarak birleşme-devralma bildirimlerini ve incelemelerini etkiliyor. Çalışma ortamları eve taşınırken, özellikle birleşme-devralma işlemleri ağırlıklı başvurulara dair incelemeler bakımından dijital araçların kullanımı öne çıkıyor. Bununla birlikte, değişen gündem, geçiş süresinde biriken iş yükü vb. sebebiyle, bazı rekabet otoriteleri tarafından bildirime tabi işlem incelemelerinin askıya alınacağı açıklanıyor, bazı otoriteler ise inceleme süreçlerinde meydana gelebilecek yavaşlamalara dair uyarıda bulunuyor:

  • ABD’ye baktığımızda, FTC’nin ve DOJ’in 17 Mart itibariyle yalnızca elektronik Hart-Scott-Rodino (HSR) başvurularını kabul edeceğini duyurduğunu görüyoruz. Bu kapsamda, HSR başvuruları bakımından erken karar alma süresi talep edilemeyeceği belirtiliyor.
  • AB Komisyonu’nun ise dijital başvuruları kabul edeceğini duyurduğunu ancak bildirilen işlemler bakımından gecikmeler olabileceğini belirterek birleşme-devralma işlem taraflarının başvurularını ötelemelerini rica etiğini görüyoruz.
  • Diğer ülkelerden kısa gelişmeler ise şu şekilde:
    • 16 Mart’tan itibaren dijital başvuru sistemine geçişi araştıran Avusturya rekabet otoritesi 23 Mart itibariyle söz konusu sistemin birleşme-devralma bildirimleri için kullanılabileceğini duyurdu.
    • Filipin rekabet otoritesi, 14 Nisan’a kadar herhangi bir başvuru almayacağını, mevcut başvuruların değerlendirilmesini ise askıya aldığını duyurdu.
    • Finlandiya rekabet otoritesi bu dönemde bildirimlere ara verilmesini rica ediyor.
    • Kapılarını kapatan Belçika rekabet otoritesi de mevcut incelemelerine devam edeceklerini belirterek acil olmayan birleşme devralma işlemlerinin bildirilmemesini talep ediyor.
    • Danimarka rekabet otoritesi de bildirim incelemelerini öteleyen otoriteler arasında yer alıyor.
    • Çin rekabet otoritesi dijital başvuru yollarının açıldığını belirterek, basit işlemler bakımından hızlı karar alınabilmesi için ellerinden geleni yapacaklarını ancak bildirimlere yönelik incelemelerin birkaç aylık süreyi geçilebileceğini belirtiyor.

Dünyadaki gelişmelere baktığımızda bu dönemde birleşme-devralma işlemlerinin hacminde düşüş beklenmemesi elde değil! Bununla beraber, Rekabet Kurumu’nun tüm dilekçe sunumları ve yazılı başvurular için e-Devlet üzerinden işlettiği Rekabet Kurumu Başvuru Portalı söz konusu bildirimlerin Kurum incelemesi ayağında şirket yöneticilerinin yüreğine su serpecek nitelikte…

Uygulamada zaman zaman çeşitli bağlantı ve dosya yükleme sorunları ile karşılaşılsa da portaldaki teknik sorunlar çözülerek, çevrimiçi dosya işlemelerinin yapılması mümkün kılınabilir.

Bu kapsamda, teşebbüslerin çalışma düzenlerinde meydana gelen değişiklikler dolayısıyla Rekabet Kurulu tarafından tanınan sürelere uymakta güçlük çekebileceği, dosyaya giriş ve sözlü savunma toplantılarına katılım gibi fiziki mevcudiyeti gerektiren birtakım uygulamaların teşebbüs ve teşebbüs temsilcileri nezdinde endişe yaratabileceği gibi hususlar göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu portalın işleyişi en azından birleşme-devralma bildirimleri bakımından kurtarıcı olabilir.

Covid-19 mücadelesinde dikkat çeken en önemli konulardan biri rekabetçi endişe yaratan davranışların nasıl ele alınacağı…

Süregelen uygulamalara baktığımızda, tıbbi maske, dezenfektan, kolonya, alkol gibi ürünler bakımından artan fiyatların ve söz konusu ürünlere dair bağlama uygulamalarının inceleme altında olduğunu görüyoruz. Zira bu uygulamalar, hakim durumun kötüye kullanılması, fiyat birlikteliği ve pazar paylaşımı gibi rekabeti kısıtlayıcı uygulamalara dayalı endişeleri de beraberinde getiriyor. Şirketler, söz konusu fiyat artışlarını, bu fiyat artışlarına sebebiyet veren davranışlarını, günlük hayatta karşılaşılmayan ancak talebin hızla artış gösterdiği olağanüstü hal koşullarındaki arz-talep dengesine dayandırılarak açıklayabileceklerini düşünse de pek çok ülkenin rekabet otoritesi aynı fikirde değil. Bu doğrultuda, dünya çapındaki farklı rekabet otoritelerinin konuyla ilgili tutumlarına ve ilk açıklamalarına ilişkin olarak, küresel çapta faaliyet gösteren hukuk bürosu Dentons ile işbirliği içerisinde toparladığımız bilgileri yol gösterici olması adına sizler için aşağıda derledik:

  • Çin rekabet otoritesi, (online) piyasa fiyatının 6 katına tıbbi maske satışı yapan bir mağazaya 434.530 Amerikan Doları tutarında ceza kesmesiyle öne çıkan düzenleyicilerden biri. Bu noktada, söz konusu otoritenin fiyat incelemelerini tıbbi maskenin yanı sıra salgınla mücadele kapsamında önemli görülen tüm tıbbi ürünlerin yan ürünleri ve ham maddeleri de içerecek şekilde genişlettiği görülüyor. Öyle ki, Çin’de 24 Şubat itibariyle tıbbi maske fiyatlarında artışa giden 4.500 civarında teşebbüs ile diğer önemli ürünlerin fiyatında artışa giden 11.000 civarında teşebbüse yönelik “aşırı fiyat uygulaması” incelemesi yürütülüyor.
  • Güney Kore rekabet otoritesi, ilaç şirketlerinin ve tüketici ürünleri satan bazı şirketlerin tıbbi maske ile başkaca ürünleri bağlayarak satıp satmadıklarını anlamak adına pek çok baskın ve yerinde inceleme gerçekleştiriyor. Bununla beraber, ülkede artan stoklama davranışlarına karşı idari para cezalarının yanı sıra hapis cezası uygulamasının benimsenmesi de dikkat çekiyor.
  • İtalya rekabet otoritesi ise e-ticaret platformları üzerinden olağan dışı fiyat artışı ve yanıltıcı bilgilendirme yoluyla gerçekleştirilen satışları soruşturduğunu duyurdu[1].
  • Birleşik Krallık[2] ve Fransa rekabet otoriteleri ise, her türlü hukuka aykırı sömürücü davranışın cezalandırılacağını, gerektiği takdirde belirli ürünlere ilişkin fiyat regülasyonu yapılması için harekete geçileceğini açıklayan otoriteler arasında. Özellikle tıbbi kullanım amaçlı maskeler ve el dezenfektanlarında gözlenen fiyat artışlarının İtalya ile birlikte, Birleşik Krallık ve Fransa’da da rekabet otoritelerinin radarına girdiği gözlemleniyor. Öyle ki, Birleşik Krallık’ta farklı sektörlerdeki incelemeleri daha yakından incelemek adına COVID-19 taskforce adlı bir çalışma grubu oluşturulmuş durumca.
  • ABD’de ise salgının ilk günlerinde, DOJ tarafından yapılan bir açıklamada[3] kamu sağlığına yönelik tıbbi maske, tanı-teşhis ürünleri gibi kamu sağlığı ürünlerinin üretimi, dağıtımı ve arzına yönelik de olsa rekabeti kısıtlayıcı anlaşmaların hukuka aykırılık çerçevesinde incelenmeye devam edileceği, bunun salgınla mücadele kapsamında önemli bir tutum olduğu açıklandı. Fiyat anlaşmalarının yanı sıra, kamu sağlığı ürünlerinin satışına ilişkin bölge ve müşteri paylaşımlarına yönelik anlaşmaların da yakından takip edileceğinin ifade edildiği açıklamada, kamu sağlığı ürünlerinin satışı ile ilgili her türlü ihalenin de İhale Usulsüzlükleri ile Mücadele Birimi tarafından dikkatle izleneceği belirtiliyor. Bununla yanı sıra, salgının yüksek seyrettiği Washington, California ve New York eyaletlerinde yapılan duyurularda fahiş fiyatlamaların rekabet incelemelerini de beraberinde getireceği yer alıyor.
  • Japonya rekabet otoritesi de özellikle tıbbi maskelere yönelik bağlama uygulamalarından dolayı endişeli ve söz konusu davranışlara dair teşebbüsleri uyarıyor.
  • Polonya rekabet otoritesi ise, toptan seviyesindeki teşebbüslerin hastane ve diğer ilgili tıp merkezleri ile yapılan sözleşmeleri feshederek yüksek fiyatlar üzerinden bu sözleşmeleri yenileme taleplerini inceleme altına almış durumda. Öte yandan otorite, Polonya’daki en büyük iki e-ticaret platformu üzerinden kişisel koruyucu ekipmanlara ve hijyen ürünlerine dair satışların yasaklanmasını talep etti. Bununla beraber, Polonya hükümeti geçtiğimiz haftasonundan bu yana salgın ile mücadele kapsamında Krizle Mücadele Kalkanı (Anti-Crisis Shield) düzenlemeleri oluşturmak için kolları sıvadı. Bu kapsamda, temel ihtiyaç ürünleri, sağlık ve korunma ürünleri bakımından ilgili bakanlıklara azami fiyat belirleme, fiyat-kar marjı belirleme yetkisi verilmesi, bu düzenlemelere uymayanlara idari para cezası uygulanması gündemde. Buna ek olarak, söz konusu öneriler faizsiz tüketici kredilerinin masrafları bakımından azami seviyenin belirlenmesini de kapsıyor.

Tüm bu gelişmelere bakıldığında özellikle Covid-19 salgını ile mücadele kapsamında ilgili görülen ürünlere ve bu ürünlerin fiyatlarına ilişkin rekabet hukuku hassasiyetlerinin tüm dünyada arttığını ve rekabet otoritelerinin bu olağanüstü dönemde rekabet hukuku ihlallerine karşı belirli tutumlar geliştirmeye çalıştığını gözlemliyoruz. Tüm dünyadan örnekleri sıraladığımız yukarıdaki rekabet hukuku sorunlarının Türkiye’de çıkma potansiyeli de oldukça yüksek!

Rekabet Kurumunun da bu durumu vurgulayarak dün yaptığı bir duyuru ile Covid-19 salgını ile bağlantılı ortaya çıkan ve çıkabilecek davranışlar bakımından hatırlatma yaptığını görüyoruz. Kurum, dün akşam (23 Mart -Pazartesi)) yayınladığı basın duyurusu ile küresel COVID-19 salgınının yaşandığı bugünlerde, yaş meyve ve sebze piyasası başta olmak üzere ülkemiz gıda piyasasında fırsatçı bir yaklaşımla fahiş fiyat artışları yapıldığı gözlenmektedir” diyerek “söz konusu fiyat artışlarını ve bu artışa katkı sağlayan tüm aktörleri yakından takip (ettiğini)” belirtiyor ve üreticiden aracıya, taşımacıdan nihai satıcıya özellikle gıda sektöründeki her türlü aktörü uyarıyor!

Diğer otoritelerin aksine Kurum’un Türkiye’de de fiyat artışı gösteren tıbbi maske, yüksek alkollü el dezenfektanı ve kolonya sağlayıcıları bakımından bir aksiyon almadığı gözlemleniyor. Bunun sebebi, konuya Rekabet Kurumu’ndan önce Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın el atmış olması olabilir. Zira geçtiğimiz haftalarda, tıbbi maske, el dezenfektanı ve kolonya fiyatlarındaki olağan dışı artış ve piyasadaki arzın bir anda azalması durumlarının Tüketici Kanunu ve Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği kapsamında aldatıcı ticari uygulamalar olarak değerlendirildiği Bakanlık tarafından ifade edilmişti. Bu yönden Gümrük ve Ticaret Bakanlığı tarafından soruşturmalar başlatılmış, Reklam Kurulu cezalar için olağanüstü toplanma kararı almış, Türk Ceza Kanunu kapsamında suç duyurularında bulunulmuş, Tüketicinin Korunması ve Piyasa Gözetimi Genel Müdürlüğü koordinasyonunda Ticaret İl Müdürlükleri ekiplerince tıbbi maske ve diğer sağlık hizmetleri ve gıda ürünlerine yönelik eş zamanlı denetimler başlatılmıştı… Aynı zamanda, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği de haksız ticari uygulamalara yönelik harekete geçmiş ve bünyesinde bulunan oda ve borsaya yazı göndererek haksız fiyat artışında bulunan üyeleri hakkında disiplin işlemi başlatılacağını duyurmuştu. Ancak hemen belirtmek gerekiyor ki, diğer merciler tarafından alınan tedbirlerin varlığı Rekabet Kurumunun aksiyon almayacağı anlamına gelmiyor!

Görüleceği üzere, hem Türkiye’deki idari otoriteler hem de dünyadaki önde gelen rekabet otoriteleri Covid-19 salgını sebebiyle ortaya çıkan mağduriyet ve ihtiyaçları fırsat bilip fahiş fiyat ve stokçuluk uygulamaları ile hukuka aykırı yollardan ticari kazanç elde etmeye çalışanlara karşı mücadele başlatmış durumda. Bu doğrultuda, rekabet otoriteleri tarafından da açıkça ortaya konduğu üzere, salgın ve salgınla mücadele kapsamında alınan önleyici tedbirler hiçbir şekilde rekabet hukuku kurallarının uygulamasını askıya almıyor. Aksine, bu konuda bir alarm durumuna geçildiği de görülüyor.

Bununla birlikte özellikle market ve medikal başta olmak üzere bazı sektörlerde arz devamlılığının sağlanabilmesi ve nakliye sorunlarının çözülebilmesi için teşebbüslerce ortak hareket edilmesi ihtiyacı belirtiliyor. Üretim faaliyetleri ile iştirak eden şirketler hariç birçok şirketin uzaktan çalışma veya dönüşümlü çalışma gibi geçici çalışma düzenlerine geçmesi de verilen hizmetlerde önemli yavaşlamalara sebebiyet verebiliyor.

Peki mevcut koşullar altında rekabet hukuku uygulamasında bir istisna öngörülebilir mi?

Türk rekabet hukukunda olduğu gibi mehaz Avrupa Birliği rekabet hukukunda da “kamu yararı” tek başına bir hukuka uygunluk sebebi ve/veya rekabet hukuku kurallarının uygulanması bakımından bir istisna teşkil etmiyor. Zira “kamu yararı” gözetilerek hükümetler tarafından alınabilecek bir takım istisnai örnekler esas itibarı ile bir rekabet hukuku uygulaması konusundan ziyade rekabet politikası konusu teşkil ediyor. Bu bağlamda, hükümet tarafından alınacak böyle bir önlem hukuken mümkün olsa bile, istisnai nitelikte bir önleme güvenilerek iş hayatına devam edilmesi riskli… Bunun yerine gerek AB gerekse de Türk rekabet hukuku bakımından bireysel muafiyet mekanizmalarının işletilmesi gündeme gelebilecek araçlardan biri olarak görülüyor. Ancak söz konusu muafiyet incelemeleri salgın karşısında etkinsiz kalabilir. Bu kapsamda, rekabet otoriteleri tarafından yapılan açıklamaların önem kazandığı gözleniyor:

  • Örneğin; Birleşik Krallık’ta hükümetin istisnai nitelikte kamu politikalarının uygulanabilmesi adına rekabet hukuku kurallarının daha esnek bir şekilde uygulanmasına yönelik talimat yayınlama yetkisi bulunuyor. Bugüne kadar bu yetki, üçü savunma sanayiine yönelik olmakla birlikte yalnızca dört kere kullanılmış görünüyor. Örneğin, 2012 yılındaki yakıt krizi ile mücadele kapsamında hükümet, yayınladığı bir karar ile yakıt sağlayıcılarının kendi aralarında işbirliği yapıp, bilgi paylaşmak suretiyle dağılım etkinliğini sağlamalarına izin vermiş. Bu dönemde yakıt sektöründe yapılan rakipler arası işbirlikleri, rekabet hukuku ihlali olarak nitelendirilmemiş. Şimdi ise benzer bir esnekliğin süpermarketler bakımından benimsendiği dikkat çekiyor. Bu kapsamda, Birleşik Krallık rekabet otoritesinin tüketiciler korunduğu takdirde, stok vs. bilgileri paylaşması, çalışma saatlerinin ayarlanması, depo kullanımı, taşımacılık gibi konularda işbirliğinde bulunulması gibi davranışlara izin vereceği açıklanıyor.
  • Öte yandan, Yunan rekabet otoritesi ise azami yeniden satış fiyatının belirlenmesi veya dikey arz sözleşmeleri ve dağıtım anlaşmaları bakımından tavsiye satış fiyatlarından doğan endişelere yönelik harekete geçmeyeceğini teyit ediyor.
  • Norveç Ticaret, Endüstri ve Balıkçılık Bakanlığı da havayolları hizmetlerinin devamlılığının sağlanabilmesi adına SAS ve Norwegian havayollarının 3 ay süreyle kendi aralarında işbirliği yapabileceklerini, bu sürede ilgili teşebbüslere rekabet hukuku kurallarının uygulanmayacağını, böylelikle tüketicilerin gerekli mal ve hizmetlere sorunsuz bir şekilde erişebilmesi sağlanabileceğini açıklamış durumda[4].
  • Bununla beraber, Avrupa’da piyasaların süreçten olumsuz etkilenmelerinin önüne geçebilmek ve özellikle sağlayıcı konumunda bulunan teşebbüslerin ticari faaliyetlerini kriz döneminde sürdürülebilir kılmaları adına devlet yardımları rejimin işletilmesi gündeme gelmiş ve belirli miktara kadarki yardımlar için kolaylaştırıcı usuller tespit edilmiş durumda.

Dönemimizin en zorlu zamanında elbette kamu sağlığı, tüketici faydası, inovasyon gibi konuların desteklenmesi önemli. Ancak bu noktada fırsatçılara yer vermemek, sosyo-ekonomik açıdan daha büyük sorunların önünü açmamak adına rekabet otoritelerine önemli bir görev düşüyor. Pek çok rekabet otoritesinin gardını düşürmediği göz önüne alındığında, şirketlerin panikle tedbiri bırakmadan rekabet kurallarına uygun bir şekilde hareket etmesi önem kazanıyor. Bu kapsamda, birkaç kilit noktayı hatırlatmak faydalı olabilir:

  1. Fiyat değişimlerine dikkat!: Bu dönemde ortaya çıkan olağanüstü koşullar sebebiyle gerçek anlamda iktisadi temele dayandırılamayan ve bir piyasadaki teşebbüslerin çoğu tarafından uygulamaya sokulan paralel fiyat değişimlerinin rekabet hukukunun radarında kalmaya devam ettiğini dikkate almak gerekiyor. İlaveten, hakim durumun kötüye kullanılması olarak değerlendirilebilecek olan aşırı fiyat, yıkıcı fiyat gibi rakipleri dışlayıcı veya sömürücü davranışlara karşı da tüm yetkili idari otoriteler gibi rekabet otoritelerinin de hassasiyet artırdığını göz önünde bulundurmak gerekiyor.  Bu kapsamda, dönemin dinamik yapısı da dikkate alınarak olası dar yada geniş pazar tanımlamaları kapsamında hakim durum endişesi taşıyabilecek teşebbüslerin yukarı ya da aşağı yönlü fiyat değişimlerine daha çok dikkat etmesi gerekiyor!
  2. Bağlama, paketleme uygulamaları gündemde: Arz-talep dengesinin özellikle bazı ürünler bakımından olağan dışı değişiklik gösterdiği günümüzde, hâkim durumun kötüye kullanılması kapsamında sıkıntılı değerlendirilen bağlama, paketleme uygulamaları bakımından dikkatli olmak gerekiyor. Bu noktada, mevcut koşullar altında hâkim durum değerlendirmesinin farklılık gösterebileceğinin, süregelen gelişmeler göz önüne alındığında ilgili pazar bakımından daha dar ya da geniş tanımlamalar yapılabileceğinin altını çizmekte fayda var!
  3. Rakip ile herhangi bir iletişime, işbirliğine doğrudan muafiyet yok: Dernek bünyesinde, rakip çalışanlarıyla doğrudan ya da sağlayıcı/müşteri vasıtasıyla gerçekleştirilen konuşmalar, mesajlaşmalar, video konferanslar salgın ile mücadele ile alakalı olsa, inovasyona dayalı olsa, stokların sağlanması ve fiyatların düşmesine yönelik olsa dahi sıkıntılı olabilir! Söz konusu pandeminin ne sorunlara yol açtığını, söz konusu sorunların nasıl üstesinden gelinebileceği, kurulabilecek olası işbirlikleri vb. konuları konuşmadan önce tekrar düşünmek ve söz konusu davranışların rekabet kurallarına uygunluğunu tartmak oldukça önemli – bu kapsamda rakiplerle de sosyal mesafeyi korumak önem kazanıyor!

[1] İtalya rekabet otoritesinin konuyla ilgili bir açıklamasına şu link üzerinden ulaşabilirsiniz: https://en.agcm.it/en/media/press-releases/2020/3/ICA-Coronavirus-the-Authority-intervenes-in-the-sale-of-sanitizing-products-and-masks

[2] Birleşik Krallık rekabet otoritesinin (“CMA”) konuyla ilgili açıklamasına şu link üzerinden ulaşabilirsiniz: “CMA statement on sales and pricing practices during Coronavirus outbreak” (March 5, 2020), available at: https://www.gov.uk/government/news/cma-statement-on-sales-and-pricing-practices-during-coronavirus-outbreak 

[3] U.S. Department of Justice – Press Release of March 9th, 2020: https://www.justice.gov/opa/pr/justice-department-cautions-business-community-against-violating-antitrust-laws-manufacturing

[4] Daha fazla bilgi için ilgili habere şu linkten ulaşabilirsiniz: https://news.bloomberglaw.com/mergers-and-antitrust/norway-temporarily-suspends-competition-regulation-for-airlines

Karantinada Kişisel Verilerinizi Korumayı Unutmayın!

Blogumuz vasıtasıyla sizlere pek çok defa kişisel verilerin korunması alanındaki güncel gelişmeleri ve bunlara dair hukuki tartışmaları aktarıyor olduk. Bugün dünya genelinde olduğu gibi ülkemiz de küresel bir salgın ile karşı karşıya. Hal böyle olunca şu an bir kişisel verilerin korunması hukuku tartışmasının ne önemi var diye düşünebilirsiniz. Ancak resmin bütününe baktığımızda her geçen gün daha da artan bu salgına karşı şirketlerin önlemlerini artırdığını ve bu vesileyle de birtakım kişisel veri işleme senaryolarının oluştuğunu görüyoruz.

Bu yazımızla sizlere bu süreçte şirketlerin Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (“KVKK”) nezdinde karşılaşabileceği başlıca sorunlara değinmeyi amaç edindik.

COVID-19 kapsamında ne gibi veriler işliyoruz? Bunları işlememizde bir hukuki dayanağımız var mı?

Kuşkusuz COVID-19 bir sağlık sorunu ve bu kapsamda ilk akla gelen husus sağlık verileri, yani özel nitelikli verilerin işlenmesine dair özel hususlar. Elbette KVKK’nın 6. maddesinden söz ediyoruz ve pek çoğumuzun bildiği üzere bu madde en çok da sağlık verilerinin rızadan istisnai olarak işlenmesi noktasında şirketlerin elini kolunu bağlar vaziyette.


Bu bakımından temel kuralın her ne kadar küresel bir salgın ile karşı karşıya olunsa da bu verilerin ilgili kişinin rızası dahilinde işlenmesi olduğu unutulmamalıdır. Bu yönüyle şirketler işlenen veri uyarınca gerekli aydınlatmayı yapmalı ve istisnai süreçler bulunmadığı sürece ilgili kişinin rızasını almalıdır.

Bu noktada hatırlatılması gereken en önemli konu, sürecin “sır saklama yükümlülüğü altında olan” işyeri hekimlerince yürütülmesidir. Böylelikle gerekli veri koruma önlemlerinin de alınmasıyla sağlık verileri bakımından rıza alma koşulu bertaraf edilebilecektir.

Bunun yanında alınan her verinin sağlık verisi olmadığına da değinmekte fayda var. Örneğin bir çalışanın son bir aydaki seyahat geçmişi özel nitelikli bir veri olarak kabul edilmeyecektir. Dolayısıyla bu veriler bakımından KVKK’nın 5.maddesinde yer alan daha geniş kapsamdaki istisnai hükümler söz konusu olabilecektir.

Her halükârda KVKK’nın 4. maddesinde yer alan temel ilkeler de göz ardı edilmemeli ve söz konusu kişisel veriler özellikle amacına uygun bir şekilde ve ölçülülük ilkesine uymak kaydıyla işlenmelidir.

Son olarak değinilmesi gereken husus, GDPR’ın özellikle özel nitelikli veriler bakımından KVKK’ya göre oldukça kapsamlı bir istisna rejimi barındırıyor oluşudur. Bu yönüyle özellikle Türkiye’de faaliyet gösteren ancak küresel ayağı da bulunan şirketlerin KVKK’nın bu noktadaki ayrıksı pozisyonunu göz ardı etmemeleri önem arz etmektedir.

Bir çalışanımızın COVID-19’a yakalandığından emin olduk. Peki, bu durumu kimler ile paylaşmalıyız? Diğer çalışanımızı ve kamu otoritelerini ne ölçüde bilgilendirebiliriz?

COVID-19’un yayılma hızı ve yıkıcı etkileri göz önüne alındığında, yetkili otoritelere bildirimlerin hızlı bir şekilde yapılması ve tedbirlerin ivedilikle alınması gerektiği açıktır.

KVKK anlamında, mevcut durum kamu güvenliğini ve kamu düzenini tehdit ettiğinden verilerin Sağlık Bakanlığı ve ilgili otoritelerce işlenmesinin önünde bir engel bulunmamaktadır. Ancak, sağlık verilerinin işveren tarafından otoritelere aktarımı, KVKK’ya tabi olacaktır. Çalışanın enfekte olduğu bilgisi sağlık verisi olarak kabul edileceğinden, özel nitelikli kişisel verilere ilişkin hükümler göz önüne alınmalıdır. Çalışanın rızasını alma yoluna gidilmesi tercih edilebilir. Ancak özellikle içinde bulunduğumuz durumun potansiyel mali etkileri göz önüne alınırsa, enfekte olan çalışanın iş güvenliği anlamında kendini baskı altında hissetme riski bulunmaktadır. Bu doğrultuda çalışanın rızasına dayanarak gerçekleştirilen işleme ve aktarım faaliyetleri riskli gözükmektedir. Diğer yandan, teoride bu bildirimlerin iş yeri hekimleri tarafından yapılması gerekeceği söylenebilir. Ancak, mevcut durumda bu yöntemin uygulanabilirliği tartışmalı olacaktır. Geniş pencereden incelediğimizde hekimler her zaman işyerinde bulunmayabilir. Salgının yayılma hızı düşünülürse, çalışan işyerine gelmeden ya da hekimi ziyaret etmeden de hastalık bildirimi yapabilir.

Bu durumda, kamu sağlığının korunması adına hızlı aksiyon alabilmek için şirketler, insan kaynakları gibi çalışana doğrudan temas eden birimleri içerisinde sınırlı sayıda ekipler oluşturularak, gerekli bildirimleri bu ekipler üzerinden gerçekleştirmeyi tercih edebilirler. Bu noktada, genel veri işleme prensipleri göz önüne alınarak, çalışanın enfekte olduğuna dair bilginin mümkün olduğunca dar bir çevrede bilinmesi, ekiplerin az sayıda (bir veya iki kişi) çalışandan oluşturulması gerekmekte ve enfekte olan çalışanın gizliliğine üst seviyede dikkat edilmelidir.

Bir diğer yandan, enfekte olan çalışanın gizliliği göz önüne alınarak, çalışanın kimliğinin şirket içerisinde duyurulmaması gerekmektedir. Ancak yukarıda da açıkladığımız üzere, maalesef salgın çok ciddi bir hızla yayılmaktadır. Bu doğrultuda, iş sağlığı ve güvenliğinin önemi göz önüne alınarak, diğer çalışanın sağlığının ve bağışıklığının korunması adına, şirket içerisinde COVID-19 enfekte bir çalışanın bulunduğunun isim belirtmeksizin duyurulması gerekebilir.

Şirket içerisinde yapılacak duyurularda şirket çalışanlarına COVID-19 enfekte bir çalışanın bulunduğu, evden çalıştığı ya da izinde olduğu belirtilmeli; ancak şirket içi seviye ya da ekip gibi çalışanın kim olduğunun tespitini sağlayacak detaylar paylaşılmamalıdır.

Pek çok şirket evden/uzaktan çalışma metodunu benimsemiş gözüküyor. Peki, uzaktan çalışan personeli takip edebilir miyiz?

Sosyal medya üzerinde ve Whatsapp gruplarında, şirketlerin evden çalışan personeli farklı şekillerde denetlediğine dair söylemlerle karşılaşmaktayız.

İşveren’in, çalışanlara teslim etmiş olduğu işlerin akıbetini takip etmek istemesi, yönetim hakkı kapsamında mümkündür. Ancak personelin çalışma takibini gerçekleştirirken, kişisel verilerin korunması kapsamındaki genel ilkelere riayet edilmesi çok önemlidir. Buradan doğabilecek olumsuz sonuçların yansıması yalnızca kişisel verilerin korunması alanında değil, iş hukuku açısından da işverenleri zor durumda bırakabilir.

Bu doğrultuda, çalışan cihazlarından konum takibi, web cam ve benzeri izleme teknolojileri aracılığıyla çalışanın kontrolü gibi ‘aşırı’ veri işleme faaliyetlerinden kaçınılmalı, çalışan ile günlük bazda gerçekleştirilecek telefon görüşmeleri gibi biraz daha düşük teknolojili ve eski usul metotların tercih edilmesi önerilmektedir.

Uzaktan çalışmanın doğurduğu riskleri veri güvenliği açısından ne şekilde minimize edebiliriz?

Pek çok şirket hali hazırda 21.yüzyılın gereklerine ve tehlikelerine ayak uydurmuş ve ofisteki çalışma cihazları ve sistemleri için veri güvenliğini üst düzeye taşımıştır. Ancak şirketlerin ister istemez evden çalışma metoduna eğilim gösterdiği bu dönemde, aynı güvenlik önlemlerinin evden/uzaktan çalışma için de uygulanması gerekmektedir.

COVID-19 salgınının bu kadar hızlı bir şekilde yayılmış olması sebebiyle, maalesef pek çok şirket her bir çalışana ayrı bir uzaktan çalışma cihazı tesis etme fırsatı bulamadı. Bu sebeple zaman zaman çalışanın şahsi cihazlarından ofis işlerini yürüttüğünü görmekteyiz.

Bu durumun doğurabileceği risklerin minimize edilmesi adına, başta şirket sistemlerine ve dokümanlarına VPN bağlantısı ile erişim, anti-virüs sistemlerinin ve güvenlik duvarlarının güncelliği ve işlerliğinin sağlanması olmak üzere, her türlü iyi piyasa uygulaması izlenmeli ve şirketler bünyesinde uygulamaya alınmalıdır.

Ek olarak, iş hayatındaki veri gizliliği (hem kişisel veri hem de ticari anlamda gizli bilgiler babında) ihlallerinin çok büyük oranı, çalışanın doküman gönderirken ya da uzaktan çalışırken kişisel e-posta hesaplarını kullanması neticesinde gerçekleşmektedir. Herkesin uzaktan çalışma metoduna geçtiği bugünlerde, çalışanın bu uygulamanın olumsuz sonuçları konusunda dikkatle bilgilendirilmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak,

COVID-19 küresel bir salgın olsa da hukuksal açıdan da şirketler bakımından ele alınması gereken yeni konuları beraberinde getiriyor. Bu süreçle mücadele ederken şirketlerin hukuk düzenin gerekliliklerini yerine getirmesi de hala önem arz ediyor.

Kişisel verilerin korunması alanı bu süreci en yakından ilgilendiren regüle alanlardan bir tanesi. Pek çok veri koruma otoritesi bu süreçte uyulması gereken kurallara ilişkin yönlendirici açıklamalar yaparken ülkemizde Kişisel Verilerin Korunması Kurumu halen sessizliğini korumakta. Bu konuda Kurum’dan bir açıklama yapılması durumda sizleri bilgilendirmeye devam ediyor olacağız.

Teknoloji Medya ve Telekomünikasyon Öngörüleri 2020

Deloitte’un bu yıl 19’uncusu yayınlanan Teknoloji Medya ve Telekomünikasyon Öngörüleri raporunun Türkiye tanıtımı, TÜSİAD’ın ev sahipliğinde geçtiğimiz hafta gerçekleşti. On yıldır olduğu gibi bu yılki tanıtım sunumunu da Duncan Stewart oldukça interaktif ve etkileyici bir şekilde yaptı. Stewart’ın sunumunda ve detayları raporda yer alan 2020 yılana dair öngörüleri aşağıdaki gibi özetlemek mümkün.

Yapay zekanın (“YZ”) hem endüstriyel hem de günlük hayattaki kullanımı giderek artıyor. YZ’nin veriye dayalı öğrenmesi çok yüksek kabiliyette bilgi işlem gücü gerektirdiğinden hala bulutta gerçekleştiriliyor. Ancak, YZ’den buluta bağlı olmadan yararlanmak da mümkün hale gelemeye başladı. Bunu sağlayan ise YZ çiplerinin cep telefonu gibi son kullanıcı ürünlerine dahil edilmesiyle gerçekleşiyor. Örneğin Apple, Samsung, Huawei gibi markaların son çıkardığı modellerde bu çipleri görmek mümkün. Işık yetersizliği ve titreşimden kaynaklanan fotoğraf hatalarını YZ ile düzeltebilen bu çiplerin maliyetinin 3 dolar seviyelerine kadar düşmesi bu yayılımın temelini oluşturuyor.

Robotlar endüstrideki kullanımın yanında, profesyoneller ve son tüketiciler için de işlevsel ve erişilebilir olmaya başlıyor. Bunda YZ, IoT (internet of things) ve 5G teknolojilerindeki gelişimin payının tartışılmaz olduğu görülüyor. Robotların kablolardan kurtulması, hızlı bir şekilde birbirleriyle haberleşmesi ve otonom işlem yapabilme kapasitelerinin artması endüstriyel kullanım dışındaki alanlarda da yayılımı tetikliyor. Bu kapsamda gerek profesyonel kullanım gerekse son tüketiciler için olan pazarların daha da gelişmesi öngörülüyor.

5G iletişim teknolojilerinin kamusal ağ dışında özel ağların kurulması ve yaygınlaşmasını arttırması bir diğer öngörü olarak raporda yer alıyor. Hali hazırda az sayıda da olsa fabrikaların, madenlerin, hastanelerin, limanların, havaalanlarının ve askeri üslerin sahip olduğu özel 5G ağlarının, bu iletişim teknolojisinin yaygın hale gelmesiyle artması bekleniyor. Veri iletim hızındaki sıçramanın yanında yüksek düzeyde güvenlik ve asgari düzeyde gecikme sunan 5G teknolojisi bu öngörünün temelini oluşturuyor. Uygulama kısmında ise gerek yasal yükümlülüklerden kaçınmak gerekse know-how avantajından yararlanmak amacıyla mobil operatörler ile işbirliği yapmanın süreci hızlandıracağı tahmin ediliyor.

Rapordaki en şaşırtıcı başlıklardan biri karasal (anten yoluyla) TV yayıncılığına ilişkin gelişmelere dair. Türkiye’de karasal TV yayıncılığı hızla yok olurken, dünyanın gelişmiş ve gelişmekte olan birçok ülkesinde tüketiciler ücretli TV aboneliklerini sonlandırıp herhangi bir ücret ödemedikleri karasal yayınları izlemeyi tercih ediyorlar. Öte yandan istedikleri eğlence hizmetlerini tüketebilmek için ise Netflix vb. isteğe bağlı yayıncılık hizmetlerini kullanıyorlar. Bu durum geleneksel TV yayıncılığının tüketiciler tarafından herhangi bir bedel ödemeyecek kadar az önemsendiğini göstermekle beraber, bu mecraya dayalı reklam modellerinin hala potansiyeli olduğuna işaret ediyor.

Öte yandan, henüz çok sınırlı bir yayılımı olan sesli kitap ve podcast’lerin önümüzdeki dönemde büyüme potansiyelinin olduğu düşünülüyor. Var olan kitapların dijital ortamda sesli kitap şeklinde yerini alması ve birden çok dilde yayınlanması, dünyanın birçok yerinden kullanıcı çekebilecek büyüme potansiyelinin temelini oluşturuyor. Sesli kitaplar için genelde abonelik ücreti çerçevesinde bir iş modeli takip edilirken, podcast’ler için bu çoğu zaman mümkün olmuyor. Radyonun isteğe bağlı bir biçimi şeklinde gelişen podcast’lerin kalite ve çeşitliliklerini arttırarak bu tuzaktan kurtulmalarının mümkün olduğuna değiniliyor. Her iki mecranın yayılım potansiyelinin artmasının arkasında ise akılı hoparlörlerin (smart speakers) yaygınlığının artması olduğu savunuluyor. Akıllı hoparlör kullanıcılarının yarısından fazlasının haftada en az bir sesli kitap veya podcast dinlediklerine yer veriliyor.

Raporda yer alan son başlık ise bisiklet teknolojisinin bugünkü geldiği duruma ve yakın gelecekteki potansiyeline dikkat çekiyor. Günümüz teknolojilerinin bisikleti daha hızlı, daha kullanışlı ve daha güvenli yaptığına vurgu yapılarak elektrikli bisikletlerin hızla yaygınlaşacağı öngörüsünde bulunuluyor. Kökeni 19. yüzyıl sonların dayanan elektrikli bisikletin, paylaşım sistemleri, cep telefonu uygulamaları, trafik sıkışıklığı ve çevresel duyarlılığın artışı ile birlikte yaygınlaşacağı tahmin ediliyor.

Bahsetmediğimiz diğer birkaç konuya ve raporun tamamına erişmek için linke tıklayabilirsiniz: https://www2.deloitte.com/content/dam/Deloitte/tr/Documents/technology-media-telecommunications/DI_TMT-Prediction-2020.pdf

Kartel Tarama Araçları ve Karteller ile Mücadele

Şahin Ardıyok & Emin Köksal

Doğası gereği gizli olan kartel anlaşmalarının, çoğu zaman şikâyet ya da kartelin tarafı olan firmaların pişmanlık başvurusu ile ortaya çıkartıldığını görüyoruz. Rekabet otoritelerinin sahip olduğu sınırlı kaynaklar sebebiyle, resen (kendiliğinden) inceleme başlatmaları ise nadiren gerçekleşiyor. Böylece mal ve hizmet piyasalarında keşfedilmemiş kartel yapılanmaları doğal ömürlerini sürdürerek toplumsal maliyet yaratmaya devam ediyor. Bu maliyetin azaltılması ve daha çok kartel anlaşmasının ortaya çıkartılması ise reaktif bir yaklaşımdan çok proaktif bir yaklaşımı gerektiriyor. İşte bu noktada, şikâyet ve pişmanlık başvurularını tetikleyecek, resen başlatılacak incelemeler için otoritelerin kaynak kullanımını etkinleştirecek bir yöntem olarak karşımıza kartel tarama araçları (cartel screening tools) çıkıyor.

Kartel tarama araçları, rekabet aksaklıklarına dair şüphelerin olduğu pazarlarda bu aksaklıkların varlığını tespit etmeyi amaçlayan tekniklerden oluşuyor. Rekabet Kurumu’nun yayınladığı terimler listesinde bu tekniklerle pazar yapısı, fiyat, maliyet, pazar payı, ihale teklifleri gibi bilgilerin istatistiksel yöntemlerle değerlendirilip verilerin teşebbüsler arası rekabet karşıtı bir anlaşmanın varlığına yönelik işaretler sunup sunmadığının araştırıldığı ifade ediliyor. Bu açıdan taramaya dayalı analizler, ilgili pazarın daha derinlemesine incelenmesine gerek olup olmadığına dair karar sürecine katkı yapan bir işlev görüyor.

Kartel tarama araçlarının proaktif bir yöntem olarak nitelendirilmesi rekabet otoritelerinin sadece resen harekete geçmesini kolaylaştırması açısından değil, yarattığı caydırıcılık etkisinden de ileri geliyor[1]. Kendi piyasaları için bu tür incelemeler yapılabileceğini gören firmaların kartel anlaşmalarına girişmekten vazgeçmesi, girişmiş olanların ise pişmanlık başvurusunda bulunmalarının tetiklenmesi söz konusu caydırıcılık etkisinin temelini oluşturuyor. Yani, kartel tarama araçlarının kullanımı bir yandan yeni kartel anlaşmalarının yapılmasında caydırıcı bir rol oynarken diğer yandan da var olan kartellerin çözülmesine katkı yapan etkin bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor.

Kartel tarama araçları nerelerde kullanılıyor?

Her pazarda kartel anlaşmalarının yapılması ve sürdürülmesi mümkün değildir. Bir kartel anlaşmasının tetiklenebilmesi için, pazara hâkim olabilecek sayı ve nitelikte firmanın işbirliği yapabilmesine zemin hazırlayan bir ortamın varlığı gerekir. Sürdürebilmesi için ise kartel üyelerinin belirli bir disiplini sağlaması ve anlaşmadan cayanları cezalandırılabilmesi lazımdır. Bu olgular, sanayi iktisadı ya da oyun teorisi kitaplarından öğrenilebileceği gibi, popüler kültürün bir parçası olan bazı dizilerde de gözlemlenebilir. Örneğin Netflix’in Narcos: Mexico dizisinin[2] ilk bölümlerinde kartelin kurulması için pazarı kapsayacak düzeyde katılımın sağlanmasına yönelik gayretler ve tüm sezon buyunca disiplinin sağlanmasına yönelik eylemler bu çerçevede düşünülebilir. Pragmatik açıdan öğreneceklerimizi alıp bu yasadışı ticareti bir yana bırakırsak, kartel tarama araçlarının yoğunlaşmanın yüksek, satılan ürünlerin homojen ve teşebbüsler arası koordinasyonun mümkün olabileceği pazarların tespit edilmesinde kullanıldığını görüyoruz. “Yapısal tarama” olarak adlandırılan bu yöntem, teşebbüslerin kartel anlaşmalarına meyilli olabilecekleri pazarların tespitinde kullanılıyor. Böylelikle bu pazarların daha yakında takip edilmesi amaçlanıyor.

Öte yandan, rekabet karşıtı davranışlardan şüphelenilen pazarlardaki teşebbüslerin faaliyetlerine yönelik “davranışsal tarama” adı verilen yöntem daha sık kullanılan bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Her pazarda bu türden bir incelemenin yapılması mümkün olmasa da şikâyet veya duyumlar ile harekete geçilerek ilgili pazardaki teşebbüslerin fiyatlama, üretim, yatırım vb. davranışları istatistiki yöntemler ile analiz edilerek daha derinlemesine bir inceleme yapılmasına gerek olup olmadığına karar veriliyor.

Bunlara ek olarak, kartel tarama araçları ihalelere yönelik kartel anlaşmalarının varlığının araştırılmasında da etkin bir araç olarak kullanılabiliyor. İhaleye giren teşebbüslerin sadece fiyat teklifleri değil, teklif verirken sundukları diğer bilgiler de analiz edilerek olası bir danışıklılığın izleri ortaya çıkarılabiliyor.

Peki, nasıl bir inceleme yapılıyor?

Özellikle davranışsal tarama çerçevesinde fiyat, üretim, pazar payları vb. değişkenlerin yönünün ve dağılımlarının incelenmesi, kartel tarama tekniklerinin temelini oluşturuyor. Örneğin, kartelin etkin olduğu dönemde fiyatların artmaya başlaması kartelin sonlandığı dönemlerde ise fiyatların düşmesi yönündeki varsayımdan[3] yola çıkarak, kartel dönemindeki fiyatlama dağılımının kartelin olmadığı dönemden farklı olduğuna yönelik hipotezler sınanıyor.

Varyans, standart sapma, ya da varyasyon katsayısı gibi istatistiki dağılım ölçütleri kullanılarak yapılan bu taramalarda sadece fiyatlama davranışları değil buna etki etmesi beklenen faktörler de göz önüne alınıyor[4]. Örneğin, fiyatın belirleyicilerinden biri olan maliyetlerin fiyatlama davranışı üzerindeki etkisine bakılarak bazı ipuçları elde edilebiliyor. Somutlaştırmak gerekirse, fiyatların hem yüksek hem de maliyetlere daha az duyarlı olduğu dönemlerde bir kartel anlaşmasının varlığından şüpheleniliyor.

Öte yandan, ihale tekliflerinde kartelin varlığına dair ipuçlarının ortaya çıkarılması ise daha ileri analizleri gerektirebiliyor. Rekabet içinde oldukları görünümünü vermek amacıyla firmaların izlediği bazı stratejiler de dikkate alınarak, rekabetçi olmayan (çok yüksek/düşük) teklifler dışarıda bırakılarak ya da düşük ve yüksek teklifler gruplanarak analizler yapılıyor.

Uygulamadan örnekler

Kartel tarama araçlarının tasarımının ve uygulamasının genelde kamu ihalelerine odaklandığını görüyoruz. Bunun temel sebebinin ihaleye dair teklif verilerine erişimin ve bir araya getirilmesinin kolay olmasından kaynaklandığı anlaşılıyor. Bunun yanında, özellikle kamu harcamalarının yüksek olduğu ülkelerde ihale kartellerinin ortaya çıkarılmasının yaratacağı faydanın da göz önüne alındığı görülüyor.

Bu kapsamda, İngiltere rekabet otoritesi CMA’nın (Competition and Markets Authority), kuruluşların (özel kuruluşlar dahil) ihalelerinde olası kartel davranışlarını tespit edebilmeleri için tasarladığı kartel tarama aracı gelişmiş bir yazılım olarak karşımıza çıkıyor[5]. CMA’nın resmi internet sayfasından indirilebilecek[6] bu yazılımla, kuruluşlar düzenledikleri ihaleler için teklif sunanların sergilediği eğilimleri, fiyat dağılımlarını, teklif dokümanlarının meta verisini analiz edip sahte teklifleri ve şüpheli durumları tespit edebiliyorlar. Verileri girilen her bir İhale bazında puanlama yapan bu yazılımla CMA, kuruluşların danışıklı ihaleleri tespit etmesine imkân sağlamakla birlikte kendilerine bu konuda başvuru yapılmasını da hedefliyor.

Rekabet otoritelerinin resen inceleme başlatabilmelerine yönelik tarama faaliyetleri için ise İsviçre rekabet otoritesi ComCo’nun (Swiss Competition Commission) yaptığı çalışma örnek gösterilebilir[7]. 2008 yılında yol yapımı ihalelerindeki danışıklılıkları tespit etmek amacıyla başlatılan kartel taraması sonucunda, 2013 yılında soruşturma açıldığını ve 2016 yılında tarama sonuçlarını doğrular şekilde kartel anlaşmasının ortaya çıkartıldığını görüyoruz. Kartel tarama faaliyeti kapsamında ilgili kamu kuruluşundan 282 ihaleye ilişkin alınan veriler temel istatistiki yöntemlerle analiz ediliyor. Kartel tarama araçları burada, şüpheli ihalelerin tespit edilerek resen soruşturma açılmasına zemin hazırlama işlevi görüyor.

Her iki uygulama esasında başta bahsettiğimiz kartellere yönelik proaktif bir yaklaşımın nasıl benimseneceği konusunda yol gösteriyor. CMA’nın uygulaması şikâyet ve pişmanlık başvurularını tetikleme işlevi görürken, ComCo’nun tarama faaliyeti ise resen başlatılacak incelemeler için otoritelerin elini güçlendiriyor.


[1] Bknz. OECD (2018). Summary of the Workshop on Cartel Screening in the Digital Era. Erişim tarihi 10.03.2020, https://one.oecd.org/document/DAF/COMP/M(2018)3/en/pdf.

[2] NETFLIX (2018). Narcos: Mexico. Erişim tarihi 10.03.2020, https://www.netflix.com/tr/title/80997085.

[3] Bknz. CONNOR, J. M. (2005). Collusion and price dispersion. Applied Economics Letters12(6), 335-338.

[4] Bknz. ABRANTES-METZ, R. M., FROEB, L. M., GEWEKE, J., & TAYLOR, C. T. (2006). A variance screen for collusion. International Journal of Industrial Organization24(3), 467-486.

[5] CMA (2017). Screening for Cartels: Tools for Procurers. Erişim tarihi 10.03.2020, https://www.gov.uk/government/publications/screening-for-cartels-tool-for-procurers/about-the-cartel-screening-tool .

[6] 2020 Şubat ayı itibariyle ilgili sayfa mevcut olmasına rağmen söz konusu yazılım siteden kaldırılmıştır.

[7] Bknz. IMHOF, D., KARAGÖK, Y., & RUTZ, S. (2018). Screening for Bid Rigging—Does It Work?. Journal of Competition Law & Economics14(2), 235-261.

“Seni daha iyi görebilmek için”: Optik piyasasındaki yoğunlaşmalar Avrupa Komisyonu’nun merceğinde

Avrupa Komisyonu, dünyanın en büyük optik tedarikçisi EssilorLuxottica’nın Avrupa’nın en büyük optik perakende zinciri GrandVision’ı devralma işlemini nihai incelemeye aldı. İşlemin nihai incelemeye alınmasının ardında optik ürünlerin toptan ve perakende satışı pazarına yönelik rekabet hukuku endişeleri yer alıyor.

EssilorLuxottica, Ray-Ban ve Oakley gibi tanınmış markaları ile Avrupa’nın ve dünyanın en büyük optik tedarikçisi konumunda. GrandVision ise Avrupa genelindeki büyük optik perakende zincirlerinin (GrandOptical, Pearle) sahibi konumunda ve bu yünden EssilorLuxottica ile dikey bir ilişki içerisinde. Bununla birlikte EssilorLuxottica’nın perakende seviyede faaliyetleri de mevcut ve bu yönde bazı bölgelerde taraflar rakip konumunda. EssilorLuxottica’nın GrandVision’ı devralması işlemi, 2019 yılının sonunda Avrupa Komisyonu’na bildirilmişti[1]. Bildirim üzerine ilk incelemelerini tamamlayan Avrupa Komisyonu, çeşitli rekabet hukuku endişeleriyle işlemi AB Birleşme Devralma Tüzüğü kapsamındanihai incelemeye (Phase II) aldı[2].

Devralma işleminin optik lenslerin ve gözlüklerin toptan satışı pazarını etkileyebileceğini, bununla birlikte perakende seviyede de rekabetçi endişelerin söz konusu olabileceği Avrupa Komisyonu tarafından değerlendiriyor. Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Margrethe Vestager, EssilorLuxottica’nın dünyadaki en büyük gözlük tedarikçisi olduğunu, GrandVision’ın ise Avrupa’nın en büyük optik perakende zincirlerine sahip olduğuna vurgu yaptıktan sonra rekabet hukuku endişelerini şu sözlerle ifade ediyor: “Tüketici, devralma işlemi sonrasında yerel optikçiyi ziyarete gittiğinde daha yüksek fiyatlar ve daha az seçenek ile mi karşılaşacak sorusunun cevabını ayrıntılı şekilde incelemeliyiz”.

Devralma işlemine yönelik rekabet hukuku endişeleri, optik ürünlerin perakende satışı piyasasına yönelik. Avrupa Komisyonu’nun işleme yönelik endişeleri ana hatlarıyla şu noktalarda birleşiyor:

  • EssilorLuxottica’nın lens ve gözlük piyasasındaki pazar gücünü kullanarak GrandVision’un rakiplerinin satın alma koşullarını kötüleştirmesi ihtimali,
  • EssilorLuxottica’nın GrandVision ile perakende seviyede rekabet ettiği bölgelerde rakip teşebbüsün devralınmasının pazarda olumsuz etkiler doğurması ihtimali,
  • İşlem sonrasında EssilorLuxottica’nın, toptan seviyedeki rakiplerinin GrandVision kanalıyla pazara erişimini engellemesi ihtimali.

Bu endişeler ekseninde Avrupa Komisyonu ayrıntılı bir inceleme yapacak ve işleme izin verilip verilmeyeceğine yönelik kararını verecek.

Daha önce neler olmuştu?

Avrupa Komisyonu optik piyasasını ilgilendiren yoğunlaşma işlemlerine yabancı değil. Essilor ile Luxottica’nın birleşerek EssilorLuxottica’yı oluşturmaları için planladıkları işlem de 2017 yılının sonunda Avrupa Komisyonunca nihai incelemeye alınmıştı. Nihai incelemeye Luxottica’nın Essilor ile ürünlerini bağlayarak pazar kapamaya yol açabileceği endişeleri damgasını vurmuştu. Ancak nihai inceleme neticesinde Avrupa Komisyonunca herhangi bir taahhüde gerek olmaksızın Essilor ile Luxottica’nın birleşmesine izin verilmişti.

Peki ya Türkiye? Ülkemizde optik piyasasının dünü, bugünü, yarını

Avrupa’da olduğu gibi Rekabet Kurulu da Ekim 2018 tarihli kararı ile Essilor ile Luxottica’nın birleşmesi işlemine izin vermişti. Bununla birlikte Avrupa’dan farklı olarak birleşme işleminin onaylanması taahhütlere tabi kılınmıştı. Taahhüt paketinde Essilor’un kontrolündeki Merve Optik’in elden çıkarılması yönünde bir yapısal taahhüt bulunduğu gibi[3]; ürünlerin bağlı satılmayacağı, alıcılara akdi (de jure) veya fiili (de facto) münhasırlık uygulanmayacağı gibi davranışsal taahhütler de yer almıştı. Taahhütlere neden olan rekabetçi endişelerin oluşmasında, yatay örtüşmeler önemli yere sahip olmakla birlikte konglomera etkisinin ve dikey entegrasyonun piyasa kapamaya yol açma ihtimalinin de yeri vardı.

EssilorLuxottica’nın GrandVision’ı devralma işlemi Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de izne tabi bir işlem olarak Ekim 2019’da Rekabet Kurumu’na bildirildi. Bahse konu işlem üzerinde yapılacak olan inceleme oldukça önemli, zira GrandVision’ın Türkiye iştiraki Atasun, Türkiye’nin en büyük zincir optik mağaza zincirine sahip. Her ne kadar yerel optikçilerin dâhil edildiği toplam mağaza sayısı hesaplamasında pazar payının %10’un altında kaldığı ifade edilse de ciro bazında Atasun’un pazarda önemli bir konuma sahip olduğu yorumları yapılıyor. Yerel optikçiler ile Atasun gibi zincir optik mağazaları arasındaki çekişme son dönemde dikkat çekiyor[4].

2018 yılında Essilor ile Luxottica’nın birleşmesi işleminde dikey entegrasyonun rekabet hukuku endişeleri arasında yer alması, mevcut işlem için toptan-perakende seviyesindeki entegrasyon nedeniyle rekabet hukuku endişelerinin doğmasına neden olabilir. Avrupa’da işlemin nihai incelemeye alınmasında etkili olan GrandVision’ın rakiplerinin alım koşullarının kötüleştirilmesi, yatay örtüşme bulunması, EssilorLuxottica’nın rakiplerine pazarın kapatılması endişeleri ile birlikte son dönemde optik piyasasındaki çekişme, işlemin Türkiye tarafı için dikkate alınacak konular arasında yer alıyor. Rekabet Kurulu’nun bu endişeleri ne derece dikkate alacağı, işleme izin verilip verilmeyeceği noktasında belirleyici olacak.


[1] M.9569 – EssilorLuxottica/GrandVision, European Commission

[2] Commission opens in-depth investigation into proposed acquisition of GrandVision by EssilorLuxottica, European Commission, 6 Şubat 2020, https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/ip_20_217 (Son erişim tarihi: 18.02.2020)

[3] Bu yapısal taahhüt kapsamında Merve Optik’in Essilor öncesindeki sahipleri Demirel Ailesi tarafından devralınmasına Rekabet Kurulu’nun 29.11.2019 tarihli ve 19-42/703-301 sayılı kararı ile izin verildi.

[4] Mahallenin optikçiler zincir markalara karşı!, Yasemin Salih, Dünya Gazetesi, 27 Aralık 2019, https://www.dunya.com/sektorler/mahallenin-optikcileri-zincir-markalara-karsi-haberi-459454 (Son erişim tarihi: 18.02.2020)

İstanbul’da Hukuka Uyum ve Kurumsal Etiğin (“Compliance”) Yeni Bir Merkezi Var: Kadir Has Üniversitesi Sertifika Programı Başlıyor!

Hukuka uyum – veya daha yaygın bir kullanım ile Compliance – günümüzde kurumsal sorumluluk üstlenen yapıların tüm yapılar açısından olmazsa olmaz niteliktedir. Şirketlerin, içerisinde yaşadıkları ve katma değer ürettikleri topluma karşı üstlendikleri pozitif yükümlülüklerin de bir yansıması olan hukuka uyumun; söylemesi kolay fakat gerçekleştirmesi zor bir vazife olduğu herkesin malumu. Özellikle iş dünyasının son on yılında geçirdiği teknolojik dönüşüm sonucunda gittikçe küreselleşen dünya, ticaret hayatına ilişkin tüm meselelere yeni bir karakter vermiştir. Ticari düzende yaşanan tüm gelişmeler, elmanın öteki yarısı olan hukuki düzenlemelere de etki etmiş ve kurumsal etik ile itibar gibi eski dönemlerde bu denli tartışılmayan birtakım yeni sorumluluk alanları gündeme gelmiştir. Tüm bu gelişmeler karşısında, sahnenin en önemli oyuncuları olan firmaların payına düşen ise gerek ticari gerekse de hukuki olarak kendilerini güncel tutmak ve hem yasalara hem de kurumsal etik nosyonuna küresel düzeyde bir uyumluluk sağlamak olmuştur.

Bu artan ihtiyacın bir sonucu olarak yeni işkolları da oluşmuş ve yönetim danışmanlığından, etik koçluğuna, uyum müdürlüklerinden dahili denetim birimlerine kadar hukuka uyumu meslek edinen pek çok profesyonel oluşum ortaya çıkmıştır. İşte bu profesyonellerin yetiştirilmelerine katkıda bulunmak ve ülkemizdeki toplam hukuka uyum farkındalığını artırmak amacıyla, bizler de bu kulvarda ter dökmüş hukukçular olarak Kadir Has Üniversitesi ile işbirliği halinde “Hukuka Uyumluluk ve Kurumsal Etik” programının bir parçası olduk.

Balcıoğlu Selçuk Ardıyok Keki Avukatlık Ortaklığı’nın (“BASEAK”) olarak katkı sağlamaktan memnuniyet duyduğumuz bu program, Türkiye’de ve dünyada kurumsal yönetim ile ilgilenen tüm profesyoneller için oldukça faydalı ve işlevsel bir nitelik taşımaktadır. Program kapsamı ve içerikler, günümüzde bir hukuka uyum yöneticisinin ihtiyaç duyabileceği tüm meziyetleri kapsayacak şekilde oluşturulmuştur. Uyum faaliyetlerinin farklı boyutları ile ele alınacağı program kapsamında öne çıkan satır başları; yolsuzlukla mücadele, rüşvet ve beyaz yaka suçlar, uluslararası mukayeseli hukuk kaynaklarında uyum yönetimi, ihracat ve ABD yaptırımları ile risk analizi, iç denetim ve uyum programları, şeffaflık kültürü, etik ve itibar yönetimi gibi konuları içermektedir. Akademisyenlerin yanı sıra alanında uzman avukat ve uyum yöneticilerinin de öğretim kadrosuna dahil olduğu program, teorik bilgiler ile uygulama tecrübelerini bir araya getirmektedir.

Öğretim kadrosunu öne çıkartan bir diğer önemli unsur ise yabancı eğitmenlerin sunacağı katma değerdir. Özellikle sınır ötesi uygulanma kabiliyetine sahip olan ABD yaptırım rejimi gibi risk faktörlerinin zamanında tespit edilip önleyici tedbirlerin alınabilmesi gibi ihtiyaçları karşılamayı hedefleyen program, bu doğrultuda uluslararası bir hukuk bürosunun Washington ve Londra ofislerinden alanına oldukça tanınmış iki hukukçuyu katılımcılar ile buluşturmaktadır. Akademik alt yapılarının yanı sıra, istisnai düzeyde yüksek bir uygulama tecrübesine sahip olan eğitmenler, ABD’nin kilit önemi haiz düzenleyici kurumlarında üst düzey görevlerde de bulunduklarından yaptırım rejimine hem savunman hem de uygulayıcı perspektifinden bakabilmekte ve risklerin yerinden yönetimi için gereken bilgi birikimini katılımcılara sunmaktadır.

Son olarak, 21. yüzyılın gelişen dünyasında uyum yöneticiliğinin kilit zorluklarından olan adli bilişim uygulamaları da sunulan içeriklerin kapsamına dahil edilmiştir. Bu itibarla, şeffaflık, etik ve uyum konularında hukuk öğretilerinin ve uygulama tecrübelerinin dahi ötesine geçen program, yolsuzlukların incelenmesi konusunda kapsamlı tecrübe sahibi olan bir adli bilişim uzmanını da kadrosunda bulundurmaktadır. Bugüne kadar pek çok adli bilişim projesinin yönetimini üstlenmiş olan eğitmenler, elde ettikleri bu tecrübeler üzerinden katılımcılara hangi durumlarda ne gibi zorluklarla karşılaşıldığını ve bunlarla nasıl başa çıkılabileceğini aktaracaklar.

Özetle, şirket yöneticileri, yönetici adayları ve şirket avukatları ile uyum yöneticilerini; şirket içi uyum programlarına ve etik dışı davranışların hukukî sonuçlarına ilişkin olarak teorik ve pratik altyapı ile donatmayı hedefleyen program, katılımcılarını hukuk ve hukuk dışı alanlardan pek çok yerel ve yabancı uzman ile buluşturarak özgün bir içerik sunmaktadır. Toplam altı hafta ve 39 saatten oluşan program, her hafta Cumartesi günleri saat 09:00 – 15:00 arasında gerçekleştirilecektir. Programın başlangıç tarihi ise 14 Mart 2020!

Gelecek Elektrikte! BASEAK Elektrikli Araç Girişimi “Türkiye 2030 Elektrikli Ulaşım Yol Haritası” Çalıştayına Katıldı

Hepimizin bildiği üzere, elektrikli araçlar yükselen bir ivme ile hayatımıza giriyor ve mobilite teknolojilerinde yaşanan bu gelişmeler; ulaşım ağının tüm katmanlarını süratli bir dönüşüme sevk ediyor. Elektrikli araç sahnesi her geçen gün yeni bir modele ev sahipliği yaparken, otomobil konglomeraları da bu kulvardaki rekabetlerini farklı bir boyuta taşımakta ve her yeni modelin bir öncekini yeniden yazacak kadar işlevsel ve cazibeli olmasını sağlamaya çalışmaktadır. Toplu taşımadan bireysel araçlara, karayollarından yük ve yolcu taşımacılığına kadar ulaşımın tüm disiplinlerinde geleceği şekillendiren bu dönüşüm, özellikle son yıllarda önemli bir mesafe kat etti.

Gerçekten de, Almanya ile Fransa’nın; Alsas-Loren bölgesindeki kömür rezervleri üzerine amansız bir mücadeleye tutuştuğu yıllardan bu yana dünyanın enerji tercihlerin köklü değişiklikler yaşanırken; kömür de dünya enerji yarışında bayrağı petrole kaptırdı. Günümüzde hala en önemli kaynaklardan biri olan petrol ise bu defa yaratıcı yıkım sürecinin yıkılan tarafına doğru ilerledi ve yavaş yavaş yerini elektrik enerjisine bırakmaya başladı. Ulaşım teknolojilerinde yaşanan teknolojik ilerlemenin kaçınılmaz bir sonucu olan bu dönüşümün, elbette ki teknik boyutu ile olduğu kadar hukuki boyutu ile de ele alınması gerekiyor.

BASEAK Elektrikli Araç Girişimi

İşte bu nedenle, BASEK Rekabet ve Regülasyon ekibi olarak; enerji hukuku alanında edindiğimiz tecrübeler ile otomotiv ve ulaşım sektörlerindeki hukuki içgörülerimizi kullanarak, henüz gelişmekte olan bu sürece katma değer sağlamak yönünde girişim başlattık.

Bu kapsamda, BASEAK Elektrikli Araç Girişimi’nin bu alandaki ilk faaliyetlerinden biri olarak; geçtiğimiz haftalarda düzenlenen “Türkiye 2030 Elektrikli Ulaşım Yol Haritası” çalıştayına katıldık ve sektör temsilcileri ile bir araya gelerek gelişimin önündeki fiili ve hukuki direnç noktalarını değerlendirdik.

Sektörün öncü kurumlarından Türkiye Elektrikli ve Hibrid Araçlar Derneği’nin (“TEHAD”) girişimi ve Ernst & Young’ın (“EY”) ev sahipliğinde gerçekleştirilen çalıştaya; otomotiv üreticileri, enerji şirketleri, elektrikli araç ve şarj istasyonu yatırımcıları ile akademisyenler ve sektörün diğer tüm katmanlarından temsilciler katıldı. Sektörün tüm paydaşlarını bir araya getiren ilk özel girişim olan çalıştay; interaktif yapısı ve farklı katmanlar arasında kurduğu etkileşimler açısından önemli bir kilometre taşı niteliği taşıyor.

Türkiye 2030 Elektrikli Ulaşım Yol Haritası Çalıştayı

Elektrikli, hibrid ve hidrojen yakıtlı araçların ülkemiz ulaşım piyasalarına etkileri ile 2030 yılına kadar bu alanda yapılacak alt ve üst yapı dönüşümlerini değerlendirmek gündemi ile toplanan çalıştayda, katılımcılar interaktif bir sistem üzerinden oy vererek tartışmaların içeriğini belirledi. İçinde bulunduğumuz on yıllık dönemde gelişimin önündeki direnç noktalarını tespit edilip bunların çözümüne yönelik bir yol haritası oluşturmak amacıyla yola çıkan katılımcılar, ilk adım olarak tartışma konularını alt başlıklara ayırdı ve her bir başlık için ayrı bir Komisyon oluşturdu.

Biz de BASEAK olarak, meselenin hukuki boyutunda katkı sunmak üzere çalıştayın en çok talep alan komisyonlarından Şarj İstasyonları çalışma grubuna dahil olarak diğer Komisyon mensupları ile gelişime açık alanları değerlendirdik. Gelişimin önündeki engellerin tespit edilmesi ile başlayan çalışmamız; bu engeller karşısında alınması gereken aksiyonları da belirleyerek hangi paydaşının nerede elini taşın altına sokması gerektiği konusunda önerilerde bulundu.

Tespit edilen gelişim alanlarının başında; hukuki belirlilik ihtiyacı ve gelişimi teşvik eden regülasyonlar gelirken, biz de atılabilecek adımlara ilişkin regülasyon hukuku alanındaki emprik birikimimizi paylaştık. Ayrıca, ofisimizi temsilen çalıştaya katılan Av. Armanç Canbeyli’nin, Şarj İstasyonları Komisyonu’nun temsilcisi seçilmesi ile grubun çalışmalarını koordine etme imkânına da erişerek çalıştayın sonunda Komisyon’un çözüm önerilerine ilişkin katılımcılara bir de sunum yaptık.

Şarj istasyonları ve şebeke altyapısının yanı sıra; otomotiv ve yan sanayinin durumu, enerji talep ve tedariğinin durumu, akü-batarya teknolojisi ve elektrik depolama ile dijitalleşme ve tüketici kullanım alışkanlıklarını içeren komisyonların oluşturulduğu çalıştayın çıktıları, bir rapor haline getirilerek ilgili mecralarda ayrıca paylaşılacak. Sektör temsilcilerinin bireysel katkılarının yanı sıra karşılıklı etkileşimlerini de somutlaştıracak olan bu raporun, ülkemizde elektrikli araç dönüşümü konusunda önemli bir kontrol noktası niteliği taşıyacağı değerlendiriliyor.