Türkiye’nin adli bilişim uzmanına sahip ilk hukuk ekibi BASEAK’ta…

Daha önce EY’ın Adli Teknoloji ve Keşif Hizmetleri (Forensic IT) departmanında Kıdemli Müdür olarak ve Sestek Ses ve İletişim Bilgisayar Teknolojileri’nde Ürün ve Teknoloji Danışmanlığı Takım Lideri olarak görev yapan Burak Aytekin; Kamu Politikaları, Regülasyon ve Rekabet ekibimize katıldı.

Aytekin, 12 yılı aşkın süredir elektronik keşif ve inceleme, veri analizi, siber güvenlik, kişisel verilerin korunması ve usulsüzlük incelemesi projelerinde ve yönetimlerinde yer almış bulunuyor. Rekabet hukuku, kişisel verilerin ve beyaz yakalı suçları dâhil olmak üzere çeşitli hukuk alanlarında gelişmiş adli BT araçlarını ve elektronik keşif yazılımlarını kullanma konusunda derin bir deneyime sahip olan Aytekin, aynı zamanda 2018 yılından beri Etik ve İtibar Derneği tarafından düzenlenen “Kurumsal Etik ve Uyum Yönetimi Sertifika Programı”nda ders veriyor. Aytekin, yazılım geliştirme konusundaki geçmişiyle bugüne kadar iki yazılım teknolojisi şirketi kurmuş olup müşteri taleplerine özel çözümler sunma konusunda pratik deneyime sahip.

Bu birikimi ile Kamu Politikaları, Regülasyon ve Rekabet ekibine çok önemli bir katkı sağlayacak ve ekibimize kapsamlı ve etkin soruşturma süreçleri ve uyum programları dâhil olmak üzere birçok konuda yardımcı olacak olan Burak Aytekin’e “Ekibimize hoş geldiniz!” demekten büyük mutluluk duyuyoruz!

Avrupa’da Yaz Sert Geçiyor: Rekabette Veri Güvenliği Fırtınasına Dikkat!

Avrupa rekabet soruşturmalarında hâkim durumdaki şirketlerin veri toplama ve işleme süreçleri rekabet otoritelerinin odak noktası haline geldi. Bu sert rüzgârdan en çok etkilenecek teşebbüsler ise teknoloji devleri olacak gibi görünüyor.

Almanya’nın rekabet otoritesi Bundeskartellamt’ın Facebook hakkında yürüttüğü soruşturmayla başlayan değişim rüzgârı, tüm Avrupa Birliği’ni etkisi altına almaya başladı. Facebook, Apple ve Microsoft gibi teknoloji devleri ulusal rekabet otoritelerince mercek altına alındıkça, rekabet hukuku soruşturmalarında veri güvenliği kurallarının incelenmesi yaygınlaşmaya başladı. Öyle ki, çeşitli evrelerde rekabet soruşturmalarında veri güvenliği kurallarının devreye girmesi tartışılıyor.

Avrupa Komisyonu Genel Sekreteri Martin Selmayr, son dönemde hem birleşme devralma hem de hâkim durumun kötüye kullanılması dosyalarında rekabet hukuku ve kişisel verilerin korunması kurallarının iç içe geçtiğini belirtti.[1] Aynı zamanda Avrupa Birliği veri koruma kurallarının da mimarlarından biri olan Selmayr, Brüksel’de gerçekleşen bir konferansta yaptığı konuşmada iki alanın da insan onuru, tercihler ve özgürlükler üzerine kurulduğunun altını çizerek, düzenlemelerde yeknesaklığın kaçınılmaz olduğuna işaret etti. Selmayr’ın konuşmasında dikkat çeken bir diğer nokta ise, rekabet soruşturmalarında kişisel verilerin korunmasına ilişkin endişelerin de incelenmesine kimsenin engel olamayacağını açıkça belirtmesi oldu.

Değişim rüzgârının öncüsü Bundeskartellamt başkanı Andreas Mundt da aynı konferansta yaptığı konuşmada Avrupa rekabet otoritelerinin hâkim durumun kötüye kullanılıp kullanılmadığının değerlendirirken Genel Veri Koruma Yönetmeliği’ni (“GDPR”) dikkate alması gerektiğini vurguladı. Rekabet hukukuna ilişkin yeni bir GDPR yaratmaktansa, var olan düzenlemenin uygulanmasının daha mantıklı olduğunu savunan Mundt, teknoloji devlerinin sahip olduğu pazar gücünün endişe verici olduğunu belirtti.

Bu süreç nasıl başladı?

Bundeskartellamt 2019’un başlarında sonuçlandırdığı soruşturmada, Almanya’da sosyal ağ pazarında hâkim durumda olan Facebook’un veri toplama ve işleme süreçlerinin hâkim durumun kötüye kullanılması teşkil ettiğine karar vermişti.[2] Facebook, kendi uygulamasının yanı sıra, Instagram, Whatsapp ve beğen-paylaş özelliği gömülü olan üçüncü taraf internet sitelerinden herhangi bir kısıtlama olmaksızın kullanıcı verisi toplamakta, daha sonra bu verileri Facebook kullanımı için bir şart olarak ileri sürmekteydi. Kullanıcılar rıza göstermeksizin uygulamayı kullanamadığından, kişisel verilerin işlenmesinin bir mal ve/veya hizmet sunumunun şartı olarak ileri sürülmemesi kuralına aykırılık söz konusuydu.

Başta veri koruma otoritelerinin yetki alanında görülebilecek bu konuya, Bundeskartellamt tarafından söz konusu verilerin hâkim durumun korunması ve güçlendirilmesi hususunda teşebbüslere önemli bir avantaj sağladığı gerekçesiyle müdahale etti ve Facebook’a iş yapış modelini düzeltmesi için toplamda 12 aylık bir süre tanıdı.

Fransa’dan işbirliği çağrısı

Fransız rekabet otoritesi Autorite de la Concurrence’in başkanı Isabelle de Silva, otoritenin geçtiğimiz yıla ilişkin yıllık raporunu sunduğu toplantıda rekabet soruşturmalarında veri toplama ve veri güvenliği konularına daha fazla ağırlık vereceklerinin sinyallerini verdi.[3] Teşebbüslerin veri işleme olduğu gibi, veri toplama yöntemlerinin de hakim durumun kötüye kullanılması teşkil edebileceğinin altını çizen de Silva, Bundeskartellamt’ın Facebook kararına atıf yaparak, kendilerinin de dijital platformları mercek altına aldığına işaret etti.

Hâlihazırda Autorite de la Concurrence ve Bundeskartellamt algoritmalar üzerine ortak bir çalışma hazırladığı biliniyor. Önümüzdeki Ekim ayında Mundt ve de Silva tarafından sunulması beklenen raporun algortimaların rekabet hukukundaki yerinin belirlenmesinin yanı sıra benzer işbirliklerinin devamını getireceği de öngörülüyor. Fransız rekabet otoritesinin Fransız telekomünikasyon otoritesi ARCEP ve veri koruma otoritesi CNIL ile veri gözetim ve denetimi alanlarında güçlerini birleştireceğini açıklayan de Silva, teknoloji devlerinin hâkim durum soruşturmalarında da Avrupa’da benzer bir iş birliğine ihtiyaç duyulduğunun altını çizdi.

Türkiye’de ne noktadayız?

Aslında rekabet kişisel verilerin korunması hukuku arasındaki yakın ilişki ve işbirliğini görmek için fazla uzağa gitmemize gerek yok. Nisan ayında Rekabet Kurumu eski başkanı Ömer Torlak ile Kişisel Verileri Koruma Kurumu Başkanı Faruk Bilir arasında gerçekleşen toplantıda Avrupa’daki rüzgârların Türkiye’yi de etkisi altına alacağının sinyalleri verilmişti. Kurum başkanları dosyalarda bilgi alışverişinde bulunacaklarını ve mevzuat uyumluluğunun şirketlerin uluslararası rekabet gücünü arttıracağını düşündüklerini belirtirken, iki Kurum arasında bir de İşbirliği Protokolü imzalandı.[4]

İşbirliği rüzgârlarının Avrupa’da ve ülkemizdeki rekabet hukuku iklimini ne şekilde değiştireceğini ise zaman gösterecek. 


[1] Newman, Matthew. “Facebook, Microsoft antitrust cases show convergence with data-privacy rules, EU officials say.” MLex Global Antitrust, MLex, 10 July 2019, 14:47.

[2] https://www.bundeskartellamt.de/SharedDocs/Entscheidung/EN/Fallberichte/Missbrauchsaufsicht/2019/B6-22-16.pdf?__blob=publicationFile&v=4

[3] Yaiche, Arezki. “Data-Collection Abuses among Priorities of French Competition Authority.” MLex Global Antitrust, MLex, 9 July 2019, 14:05.

[4] https://www.kvkk.gov.tr/Icerik/5431/-Kurumumuz-ile-Rekabet-Kurumu-Arasinda-Isbirligi-Protokolu-Imzalandi

Teknoloji Devlerinin İşgücü Pazarında Rekabet Hukuku ile Karşılaşması Üzerine Bir Belgesel: When Rules Don’t Apply!

2000’li yılların başlarında Apple ile Google arasında gizli bir şekilde imzalanan ve birbirlerinin işçilerini istihdam etmemeye yönelik anlaşmaların (no-poach agreements), çalışanlara ödenen ücretlerin belirli seviyelerde baskılanması ve çalışma imkanlarının engellenmesine yönelik danışıklı hareketlere dönüştüğü yönündeki şikayetler, Silikon Vadisi’ni Amerikan otoritelerinin radarına sokmuştu. Amerikan Adalet Bakanlığı (the U.S. Department of Justice) ve Kaliforniya Savcısı’nın (California Attorney General) bu şikayetlerin araştırılmasına ilişkin harekete geçtiği sıralarda, 100.000 civarında teknoloji sektörü çalışanının önemli miktarda zarara uğradığı düşünülmekteydi.

Dünyanın teknoloji ve inovasyon merkezi olma yolunda hızla ilerleyen Silikon Vadisi’nin en büyük şirketlerinin, yaratıcılık ve inovatif zekanın etkin rekabet için hayatî önemde olduğu bir sektördeki iş gücü piyasalarını alt üst etmelerine karşı nasıl bir önlem alınabilirdi? Rekabet hukuku, buna karşı önlem geliştirebilmek için doğru kaynak mıydı?

Bunun gibi onlarca sorunun peşine düşmek üzere, 1988 yılında Michal Aviad ve Kevin White tarafından kurulan  Filmmakers Collaborative SF adlı kâr amacı gütmeyen medya kuruluşu “When Rules Don’t Apply” adında bir proje başlattı.

Projenin temel amacı, Amerikan rekabet hukukunun temel ilkelerini kullanarak, işçi ücretlerindeki baskılanmanın ve istihdam etmeme anlaşmalarının Amerikan ekonomik sistemi üzerindeki etkilerini ortaya çıkarmak olarak açıklanıyor. Projenin başlatılması altında yatan temel güdünün, işçilerin rekabet hukuku bilincini ve rekabet hukuku kurallarının işçiler açısından nasıl uygulanacağına yönelik farkındalığı artırmak olduğu ifade ediliyor.

İşçi haklarını korumak adına başlatılan bu projenin ilk ürünü, 28 dakikalık bir kısa film ve 3 mini klipten oluşan “When Rules Don’t Apply” adlı belgesel.

Belgeselin ana teması, 2010 yılının Eylül ayında Google, Apple, Adobe, Intel, Intuit ve Pixar gibi dönemin teknoloji devlerinin üst düzey yöneticilerinin birbirilerinin çalışanlarını işe almama konusunda yaptıkları gizli anlaşmaların, Amerikan Adalet Bakanlığı tarafından rekabet hukuku konusu olarak görülmesi üzerine kurulu.

Kaliforniya Üniversitesi Hukuk Fakültesi (UC Hastings College of the Law) öğretim üyesi olan Prof. Veena Dubal, ABD’nin temel rekabet yasası olan Sherman Act (1890)’in, ticarî işletmelerin, kendi piyasa çıkarları doğrultusunda faaliyetlerini nasıl gerçekleştirmeleri gerektiğine ilişkin çerçeve kurallar bütünü öngördüğünü belirtiyor. Bu kapsamda Prof. Dubal’ın yönelttiği temel soru şu: Ticarî işletmelerin piyasa faaliyetlerine uygulanması öngörülen bir hukuk disiplini, bireylere/işçilerin söz konusu olduğu bir pazarda aynı şekilde uygulanabilir mi?

Teknoloji yoğun sektörlerde hayatî öneme sahip olan mühendisler başta olmak üzere, şirketlerin önemli çalışanları istihdam etmek için rekabet ettikleri bir piyasada, işgücü pazarını manipüle etmek üzere rakiplerle gizli veya açık anlaşmalar içerisine girmenin tartışmasız bir şekilde rekabet hukuku ihlali olduğu, belgeselde savunulan baskın görüş olarak öne çıkıyor.

Buna karşın, 1890’larda yazılan bir rekabet kanununun ölçüsüzce geniş yorumlanarak amacı dışında uygulandığını, işgücü pazarlarını korumak amacıyla rekabetçi parametrelere müdahale etmeyen teşebbüslerin cezalandırılmasının inovasyon güdüsünü ve imkânını azaltabileceğini, rekabet hukukunun amacının esas itibarı ile tüketici refahını korumak olduğunu, sosyal adalete hizmet etme amacının olmadığını savunan bir görüş de var.

Bununla birlikte, işçilerin serbest dolaşımının yaratıcılık ve inovatif zekanın öne çıktığı teknoloji sektörlerinde pazar için rekabeti artıracağı öne sürülüyor.

Belgeselde öne çıkan düşüncelerden birisi de dijital çağda rekabet hukuku kurallarının, yalnızca ürünün/hizmetin fiyatını korumaması gerektiği yönündeki düşünce. Buna göre, rekabet hukukunun amacı, basitçe fiyat temelli bir tüketici refahı olamaz. Ürünün kendisinden ziyade ürüne ulaşma sürecinin tüketici gözünde değer kazandığı dijital çağda, rekabet hukuku kurallarının, ürün ile tüketicinin buluşması sürecindeki her elementi korumayı hedeflemesi gerektiği savunuluyor. Bu nedenle; küçük işletmelerin, meslek gruplarının ve işçi ücretlerinin rekabet hukukunun temel konularından birisi olduğu düşünülüyor.

Araba hırsızlığı, ev soygunu, yan kesicilik gibi basit hırsızlık suçları ABD çapında 15,5 milyar dolar civarında zarara yol açarken, işçi ücretlerine yönelik ihlallerin yarattığı zarar yaklaşık 39,2 milyar dolar seviyelerindedir.

İşgücü pazarının yalnızca teknoloji şirketleri tarafından değil, daha küçük işletmelerin faaliyet gösterdiği sektörlerde de manipüle edilmeye çalışıldığı ortadadır. İşçinin dolaşımının engellenmesi üzerine anlaşmaların yapılabileceğinin düşünüldüğü dünyada mademki işçiler alım satıma konu bir emtia olarak değerlendirilmektedir, bu ticaretin gerçekleştiği piyasanın rekabetçi koşullarının korunmasının da rekabet hukukuna konu edilebileceği tartışılabilir.

Öte yandan, “adalet”, “hakkaniyet”, “sosyal adalet” gibi kavramların rekabet hukuku dünyasına aidiyeti de ciddi şekilde tartışılmaktadır. Piyasaların rekabetçi yapısının korunması hedefinin, sosyal adaleti sağlama amacıyla harmanlanması rekabet hukuku konusu olmaktan ziyade bir rekabet politikası sorunu olarak görülebilir. Ancak bu hedefe ulaşmada yalnızca rekabet politikalarının gözden geçirilmesi yeterli olacak mıdır? Rekabet hukukunun geleneksel araçları, dijital çağda ortaya çıkan yeni rekabet hukuku endişelerine ve değişen rekabet politikalarına ayak uydurabilecek midir? Rekabet otoritelerinin işlevi, yargısal bir işleve mi dönüştürülmelidir? Sosyal adaleti sağlamada doğru araç rekabet hukuku mudur?

Uçsuz bucaksız ve yepyeni bir rekabet hukuku evrenine giden yolda basit tartışmaların yer aldığı 28 dakikalık belgesele buradan ulaşılabilir. Projenin devamı olacak mı henüz belli değil. Bununla birlikte, devam sorusunun şöyle başlayacağını tahmin ediyoruz: Kurallar uygulansa bile…

Avrupa Teknoloji Devleri ile Mücadele Ediyor!

Geçtiğimiz haftalarda The Economist dergisi, teknoloji devlerinin Avrupa’daki otoriteler tarafından nasıl bir anlayışla ele alındığına yönelik son derece bilgilendirici ve aynı zamanda yol gösterici bir makale yayınladı. Temel gayesi ABD’deki karar alıcılara Avrupa’dan dersler sunmak olan bu makaleyi, Türkiye için de son derece önemli olduğunu düşünerek, mümkün olduğunca çok kişiye ulaşması amacıyla Türkçe’ye çevirdik. Bu alandaki tartışmalara bir katkı sunması dileğiyle de bu blogta yayınlamayı uygun gördük. Keyifli okumalar dileriz.

Avrupa, teknoloji devleri ile mücadele ediyor!

Silikon Vadisi’nin geleceğini anlamak için, Atlantik’i geçin

“Yeni bir dünyanın doğum günü karşınızdadır.” Thomas Paine’in 1776’da bu kelimeleri kaleme almasından bu yana, ABD kendisini “yeni”nin ülkesi – ve Avrupa’yı geçmişte takılı kalmış bir kıta – olarak görmüştür. Bu, hiçbir yerde teknoloji sektöründe olduğu kadar doğru değildir. ABD, dünyanın en değerli 20 teknoloji firmasının 15’ine ev sahipliği yaparken; Avrupa’da bu sayı sadece birdir.  Silikon Vadisi, en parlak fikirlerin en akıllı para ile buluştuğu yerdir. Aynı zamanda ABD, teknoloji devlerinin kamu yararına faaliyet göstermeleri için bu firmaların nasıl ehlileştirileceklerine ilişkin büyük tartışmaların hararetlendiği yerdir. Teknoloji sektörünün önde gelen patronları, firmalarının gizlilik alanındaki hataları dolayısıyla Kongre’nin sert eleştirilerine maruz kalmaktadır. 2020 ABD Başkanlık Seçimleri’nde aday olarak yarışacak olan senatör Elizabeth Warren, Facebook’un bölünmesini istemektedir.

Buna rağmen, dünyanın en güçlü endüstrisinin nereye doğru gittiğini anlamak istiyorsanız Washington ve Kaliforniya’ya değil, Brüksel ve Berlin’e bakmalısınız. Genel kabul görmüş durumun aksine, teknoloji sektörüne ilişkin düzenlemelerde ABD tereddüt yaşarken, AB harekete geçiyor. Google bu hafta, reklamcılık pazarında rekabeti engellediği için 1,7 milyar $ cezaya çarptırıldı. Avrupa yakın zamanda yeni dijital telif yasalarını yürürlüğe koyabilir. Spotify AB’ye Apple’ın hâkim durumunu kötüye kullandığı iddiasıyla şikâyette bulundu. Ayrıca, üst yazımızda açıklandığı üzere AB, bireylerin kendi bilgilerini ve bu bilgiler üzerinden elde edilen kârı kontrol etmelerini ve teknoloji şirketlerinin rekabete zorlanmasını hedefleyen ayrı bir teknoloji doktrinine öncülük etmektedir. Bu doktrin, kabul görmesi halinde, milyonlarca kullanıcıya fayda sağlayabilir, ekonomiyi canlandırabilir ve orantılı bir sorumluluk duygusu olmaksızın uçsuz bucaksız bir güç toplayan teknoloji devlerini sınırlandırabilir.

Batılı düzenleyiciler daha önce de, 1960’larda IBM ve 1990’larda Microsoft dâhil olmak üzere, rekabet üzerinden teknoloji firmaları ile restleşmiştir. Bununla birlikte, bugünün devleri yalnızca yüksek miktarda kira toplamak ve rekabeti bozmak ile değil, (yanlış bilgilendirme aracılığıyla) demokrasiyi istikrarsızlaştırmak ve (özel hayatın gizliliğini ortadan kaldırarak) bireysel özgürlükleri suiistimal etmek gibi daha ağır günahlar ile itham ediliyorlar. Yapay zekânın yola çıkmasıyla birlikte, bilgiye olan talepte bir patlama yaşanmakta, veri yeni ve değerli bir kaynak haline gelmektedir. Yine de cevaplanması hayati önem taşıyan sorular varlığını korumaktadır: Veriyi kim kontrol etmektedir? Kâr ne şekilde dağıtılmalıdır? Neredeyse herkesin aynı fikirde olabileceği tek şey, buna karar veren kişinin Facebook’un skandallara batmış patronu Mark Zuckerberg olamayacağıdır.

Bu soruların cevaplanmasına AB’nin öncülük edeceği fikri, Avrupa’yı bir girişimcilik çölü ve bürokrasinin ruhani evi olarak gören birçok yönetici tarafından garipsenecektir. Aslında, Avrupa’nın isabetli ve yeni fikirleri mevcuttur. Beş büyük teknoloji devi olan Alphabet, Amazon, Apple, Facebook ve Microsoft satışlarının ortalama dörtte birini burada gerçekleştirmektedir. Bunun yanında, dünyanın en büyük ekonomik birliği olan AB’nin standartları, dünyanın gelişmekte olan bölgelerinde örnek alınmaktadır. Avrupa’nın diktatörlüğe ilişkin tecrübesi, onu gizlilik konusunda tetikte tutmaktadır. Düzenleyici otoriteleri, ABD’nin otoritelerine kıyasla lobicilik faaliyetlerinden çok daha az etkilenmektedir ve mahkemeleri ekonomi bakımından daha güncel bir görüşe sahiptir. Avrupa’da teknoloji şirketlerinin azlığı, Avrupa’nın meseleye karşı daha nesnel bir tutum takınmasına yardımcı olmaktadır.

Avrupa’nın yaklaşımının en önemli noktalarından biri neyin yapılmaması gerektiğine karar verilmesidir. Şu an için AB, teknoloji şirketlerinin kârlarına üst limit koyma ve onları hantal ve kalıcı tekellere dönüştürebilecek şekilde regüle etme olasılıklarını elemiştir. Aynı zamanda teknoloji devlerinin parçalanması ihtimali de bir çözüm olarak reddedilmiştir; zira şebeke etkisi sebebiyle, Facebook veya Google’dan ayrılacak küçük yapılardan biri (Facebabies / Googlettes) kolaylıkla yeniden hâkim duruma geçebilecektir. Bunun yerine AB doktrini, iki yaklaşım benimsemektedir. Bunlardan biri, tüm farklılıklara rağmen, üye devletlerin kişisel gizliliğin korunması kültürü üzerine kurulmuştur. Diğeri ise rekabeti arttırmak için AB’nin yasal yetkilerini kullanmaktadır.

İlk yaklaşım, kendinize ilişkin veriler üzerinde hâkimiyetiniz olduğu savı üzerine kuruludur: bu verilere erişim, verileri değiştirme ve bu verileri kimin kullanacağına karar verme hakkınız olmalıdır. Bu, ilkeleri halihazırda dünya çapında birçok ülke tarafından esas alınan Genel Veri Koruma Tüzüğü’nün (“GDPR”) de özünü teşkil etmektedir. Bir sonraki adım ise kullanıcıların hizmet sağlayıcıları arasında kolaylıkla geçiş yapabilmelerini ve dolayısıyla daha iyi finansal koşullar sunan veya müşterilerin etik kurallara daha uygun biçimde hizmet aldığı sağlayıcıları seçebilmelerini sağlayabilmek adına hizmetler arasında karşılıklı işlerliğe (interoperability) izin verilmesi olacaktır (Tüm arkadaşlarınızı ve paylaşımlarınızı, Facebook’tan daha yüksek gizlilik standartları olan ve size reklam gelirlerinden pay veren Acebook’a taşıyabildiğinizi hayal edin). İngiltere’de Açık Bankacılık olarak isimlendirilen ve müşterilerin harcama alışkanlıklarını, düzenli ödemelerini ve diğer bilgilerini başka sağlayıcılarla paylaşabilmesine imkân tanıyan proje buna bir örnektir. İngiliz hükümeti için hazırlanan yeni bir raporda teknoloji firmalarının da aynı şekilde açılması gerektiği belirtilmiştir.

Avrupa’nın ikinci ilkesi, teşebbüslerin rekabeti dışarda bırakamayacak olmalarıdır. Bu da bir teşebbüsün, platformlarını kullanan rakiplerine eşit şartlarda davranması anlamına gelir. AB, Google’ın arama sonuçlarında çıkan alışveriş siteleri ile, ya da kendisinin Android işletim sistemini kullanan rakip arama motorlarıyla, haksız biçimde rekabet etmesini engellemiştir. Bir Alman görüşü, hâkim durumdaki şirketin toplu ve anonimleştirilmiş biçimde veriyi rakipleri ile paylaşmasını ve bu sayede ekonominin veri istifleyen birkaç dev teşebbüs tarafından yönetilmesindense düzgün bir biçimde işleyeceğini ileri sürmektedir (Örneğin tüm ulaşım şirketlerinin Uber’in trafik düzenine ilişkin bilgilerine erişimi olmalıdır). Almanya, kanunlarını teknoloji devlerinin ileride tehdit oluşturabilecek startapları satın almasını önleyecek şekilde değiştirmiştir.

Avrupa’nın yaklaşımı, tüketicilerin kendi gizliliklerini ve verilerinin ne şekilde paraya dönüştürüldüğünü kontrol ettikleri yeni bir bakış açısı sunuyor. Tüketicilerin hizmetler arası geçiş imkanı, seçenekleri artırması ve standartları yükseltmesi beklenen rekabeti sağlayacaktır., Bunun sonucu ise tüketicilerin hüküm sürdüğü ve bilgi ile gücün dağınık hale geldiği bir ekonomi olmalıdır. Bu da teknoloji devleri için bugünkünden daha az konforlu bir ortam oluşturacaktır. Bu teşebbüsler, kârlarının (en büyük beş şirket için geçen sene bu miktar 150 milyar $ idi) bir kısmını kullanıcılarıyla paylaşmak, daha çok yatırım yapmak zorunda kalabilecek ya da pazar payı kaybedeceklerdir.

Avrupa yaklaşımının riskleri mevcuttur. Teşebbüsler arası gerçek anlamda karşılıklı işlerliğe erişmek zor olabilir. Şimdiye dek GDPR hantal bir yapı ortaya koymuştur. Verilerin açık bir biçimde akışı, gizlilik endişelerinin önüne geçmemelidir. Bu noktada Avrupalı bürokratlar bahsettiğimiz sorulara cevap bulabilmek için, çoğu Amerikalı olan girişimcilere güvenmek durumunda kalacaklardır. Bir diğer büyük risk ise bu yaklaşımın Avrupa dışında bir yerde uygulanmaması ve kıtanın ana akım ile irtibatı kesmiş bir teknoloji Galapagos’u haline gelmesidir. Büyük şirketler ise işlerini iki kıtasal siloya ayırmak noktasında isteksiz kalacaktır. Aynı zamanda ABD’nin teknolojide daha çok Avrupa’ya döndüğüne ilişkin işaretler bulunmaktadır: Kaliforniya, GDPR’a yakın düzenlemeler içeren bir kanunu yürürlüğe soktu. Avrupa, büyük-teknoloji yapbozunun çerçevesini devlet veya gizli tekelleri değil, tüketiciyi güçlendirecek şekilde çizmektedir. Cevabı bulması halinde ise, Amerikalılar bunu esas alma konusunda tereddüt etmemelidirler, her ne kadar bu, atalarının arkada bıraktıkları topraklara dönüp bakmak anlamına gelse de.”

The Economist, 22 Mart 2019

Rekabet otoriteleri dijital çağa uyum sağlarken…

Dijital çağın “hot topic”i şüphesiz inovasyon ve inovasyona uyum sağlamak! Geçtiğimiz haftalarda ICC’nin (International Chamber of Commerce) ve TOBB’un (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) ev sahipliğinde düzenlenen Dijital Çağda Türkiye İçin Fırsat Arayışları: Kamu Politikaları, İnovasyon ve Büyümekonferansında Türkiye’deki durumu sıcağı sıcağına kamu ve özel sektörden pek çok farklı paydaş ile tartışma fırsatı bulmuştuk.

Peki, AB’de neler oluyor – özellikle rekabet otoritelerinin uygulamalarında dijital çağa uyum için son zamanlarda ne tür adımlar atıldı? Bu haftaki yazımızda biraz da bu konulara değinelim istedik…

2018 bitmeden AB’de rekabet kurallarının dijital çağa uyumunu sağlamak ve günümüzde ortaya çıkabilecek rekabetçi endişeleri önceden tespit ederek gidermek, olası ihlallere yönelik rekabet kurallarının Avrupa genelinde doğru işleyişini sağlamak adına bir Direktif (ECN + Direktifi) kabul edilmişti. Direktif’in genel hatlarına daha taslak haldeyken Daha Hızlı, Daha Güçlü: ECN+ Direktifi Avrupa Rekabet Otoritelerinin Etkinliğini Artıracak başlıklı yazımızda değinmiştik.

Yazımızdan bu yana ise söz konusu taslak kabul edildi ve söz konusu Direktif Ocak 2019’dan itibaren yürürlüğe konuldu! Bu kapsamda, zaman zaman farklı uygulamalar benimseyen ulusal rekabet otoritelerinin uygulamalarını yakınlaştırmak hedefiyle düzenlenen söz konusu Direktif’te yer alan yükümlülüklerin 2 yıl içerisinde üye ülkeler tarafından benimsenmesi öngörülüyor.

Direktif’in genel hatları daha önceki yazımızda anlattığımız şekilde… Peki, Direktif dijital çağda rekabet otoriteleri tarafından benimsenmesi faydalı olacak uygulamalara yönelik neler söylüyor?

İnovasyonun gelişmesiyle beraber haberleşme, belge yaratma, saklama, imha etme vb. portalları ve imkanları da değişiklik gösteriyor. Cloud’da tutulan bilgiler, server’da yer alan materyaller, whatsapp, skype vs. gibi instant messaging ortamları dahil dijital çağda oluşturulan her türlü verinin rekabet ihlalleri bakımından önem kazandığını kaydeden ECN + Direktifi ise ulusal rekabet otoritelerinin söz konusu verilere her koşulda erişim sağlayabileceğini belirtiyor. Bu kapsamda, söz konusu verilerin nerede saklandığının öneminin olmadığını vurgulayan Direktif, ulusal rekabet otoritelerinin incelemeye tabi teşebbüsün ya da teşebbüs birliğinin erişimi olduğu radde de ilgili verilere erişim sağlayabileceğine yer veriyor.

Tabi her zamanki gibi burada da bir orantılılık analizi mevcut – öyle ki, Direktif’te rekabet otoritelerinin söz konusu dijital verilere erişiminin incelemeye tabi teşebbüslere yüksek maliyetlere ya da büyük çabalara yol açmaması gerektiğinin altı çiziliyor. Ek olarak, söz konusu erişimin incelemenin sınırlarının aşmaması gerektiği hatırlatılıyor.

AB genelinde rekabet otoritelerinin söz konusu uygulamaları nasıl hayata geçireceğini ve deneyimleyeceğini gelecek 2 yıl içerisinde göreceğiz… Bizim tarafta ise, yakın zamanda whatsapp gibi dijital verilerin incelemelerde kullanıldığını gördüğümüz Türkiye’de de önümüzdeki günlerde bu yönde açık yükümlülükler getirilip getirilmeyeceğini merakla takip ediyoruz!