COVID-19 Sürecinde Küresel Değer Zincirleri ve İhracat Kısıtlamaları

2019 yılının sonlarında Çin Halk Cumhuriyeti’nde ortaya çıkan ve şu günlerde dünya ticaretini durdurma noktasını getiren COVID-19 pandemisinden küçük ada devletlerinden dünyanın en büyük ekonomilerine kadar tüm ülkeler ciddi şekilde etkilendi.  Çin’de üretim hatlarının birçoğu dururken Çin’den ithal ettiği ara mamullere bağımlı şekilde üretim yapan birçok endüstri de tedarik zincirinde yaşanan aksaklıklar dolayısı ile kısa vadeli planlarını ertelemek zorunda kaldı.

Dünya Ticaret Örgütü raporunda COVID-19’un etkilerine dair öngörüler

Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) tarafından 8 Nisan’da yayınlanan raporda[1] küresel ticaretin 2020 yılında COVID-19 sebebiyle %13 ile %32 arasında daralacağı öngörülüyor. Raporda yer alan analizlerde, en iyi senaryoda bile 2008 yılında yaşanan finansal krizin etkisiyle uluslararası ticarette yaşanan daralmadan daha derin bir etkinin görüleceği öngörülüyor. Elbette bu durumun bir sebebi de 2008 yılındaki finansal krizin aksine şu an içerisinde bulunduğumuz pandeminin doğrudan kişilerin seyahat ve çalışmalarına engeller getiriyor olması. Bu sebeple mevcut durumda reel ekonominin 2008 yılındaki krizden çok daha fazla etkileneceği yorumunu yapmak pek de yanlış olmaz.

2008 yılından farklılaşan ve geleceğe ilişkin kara bulutları üzerine çeken bir başka durum ise tedarik zincirlerinin tarihin hiçbir noktasında bugün olduğu kadar birbirine bağlı olmamış olması.  Elektronik ve otomotiv gibi binlerce farklı noktadan tedarik edilen parçalardan ürün üreten endüstrilerin, kar maksimizasyonu amacıyla sıkı sıkıya birbirine bağlanmış tedarik zincirlerindeki bir aksamadan yaşanacak problemin çok ciddi kayıplara sebebiyet vereceğini öngörmek pek de zor değil. Örneğin, tüm dünyada satış gerçekleştiren cep telefonu üreticisi Samsung, bir akıllı telefonu ortalama 2,500 farklı tedarikçiden sağladığı parçalar ile üretiyor[2]. Bu durum esasında 1990’lı yıllarda dünya ticaretinin hızla büyümesine sebebiyet veren  ve küresel değer zincirleri (global value chains “GVC”) olarakadlandırılan karmaşık yapıdan kaynaklanıyor. Bu kapsamda şirketler, üretimlerini en karlı şekilde yapabilmek adına dünyanın her yerinden farklı ürünler tedarik ederek nihai ürünleri tüketiciye ulaştırıyor. Bu sayede bir anda G. Kore’deki telefon fabrikasını Vietnam’ın bir köyünde yapılan bir üretime bağımlı hale getiriyor.

GVC’ler elbette olağan koşullarda büyüklüğü fark etmeksizin uzmanlaşmayı ve etkinlik kazanımını sağlıyor. Fakat bu durum olağan koşullar altında globalleşmenin getirdiği etkinlik kazanımlarının olağanüstü koşullarda sorgulanmasına sebebiyet veriyor.

Söz konusu tartışmaların en alevli olduğu nokta ise kişisel koruyucu donanımlar (“KKD”) ve tıbbi malzemeler. Nitekim pandemi sırasında bir elektronik ürün üreticisinin ürün üretmemesi salt ekonomik endişeler doğururken pandemiye karşı savaşta hayati öneme sahip olan ürünlerin tedarik zincirinde yaşanan problemler insani endişelere sebep oluyor.

Şu sıralarda ise GVC’lere bağımlı KKD üreticilerinin en büyük problemi Vietnam’daki bir köyde yapılan üretimin durması değil. DTÖ’nün hazırladığı ihracat sınırlamaları raporuna göre 22 Nisan itibariyle 80 ülke/gümrük birliği (Avrupa Birliği’nde yer alan ülkelerin tek bir ülke sayılmaktadır) pandemi ile mücadelede kullanılan ürünlerin ihracatına kısıtlamalar getirdi[3]. Bu kısıtlamalar temel olarak kriz döneminde kaynakların ülke içerisinde kullanılmasını sağlamaya yönelik. Söz konusu ürünlere uygulanan sınırlamaların ise ekonomik, hukuki ve insanı boyutları bulunuyor.

Elbette söz konusu ürünlerin başka ülkelere ihraç edilmesini önleyecek kısıtlamalar kısa vadede iç pazarda fiyatları düşürecek ve bulunurluğu arttıracaktır. Fakat söz konusu stratejinin faydaları kadar kritik bedelleri de olacaktır. Nitekim DTÖ raporuna göre birçok ülkenin söz konusu ürünleri üretme kabiliyeti, teknolojisi ya da alt yapısı bulunmuyor. İthalata bağımlı bu ülkelerin söz konusu ürünleri tedariki ise uygulanan ihracat kısıtlamaları sebebiyle paralize hale gelme sınırında. Bu kapsamda ihracat kısıtlamalarının milyon kişi başına düşen solunum cihazı sayısının bir elin parmağını geçmediği ülkelerde yaratacağı etkileri tahmin etmek çok zor olmayacaktır.

Öte yandan, DTÖ’nün öngörülerine göre ihracat kısıtlamalarını getiren ülkeler açısından da beklenmedik problemler ortaya çıkabilecektir. Nitekim ihracat pazarları kapanan ve ürettikleri ürünleri yüksek karlarla satamayan üreticilerin uzun vadede söz konusu ürünleri yüksek maliyetlere katlanarak üretme güdüleri azalacaktır. İç pazarda fiyatların git gide düşmesi arz azalmasına sebebiyet verirken, uluslararası pazarda fahiş şekilde artacak fiyatlar ürünlerin kaçak yollardan ticaretinin yapılmasına ön ayak olacaktır. Bu elbette ihracat kısıtlamaları ile ilk adımda öngörülen, ürünlerin iç pazarda bulunurluğunu arttırma ve fiyatını düşürme amacına hizmet etmeyecektir.

Ayrıca bir ülkenin ihracat kısıtlamaları getirmesi, diğer ülkeler nezdinde uzun vadede erişim sıkıntısı olacağı sinyalleri vererek bu yönde kısıtlamalar kapsamında bir domino etkisi yaratacaktır. Artık ara mamulleri ya da nihai ürünleri başka ülkelerden tedarik edemeyeceğini kavrayan devletler ise yine iç kaynaklarını etkin kullanmak adına benzer kısıtlamalara yönelecektir.

Peki getirilen ihracat kısıtlamaları DTÖ hukukuna uygun mu?

Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması’nın (General Agreement on Tariffs and Trade “GATT”) XI. maddesi prensip olarak DTÖ üyelerinin ihracata ilişkin kısıtlamalar getirmesini yasaklamaktadır. Fakat aynı maddenin ikinci fıkrasının (a) bendi, gıda maddelerinin ve ihracatçı ülke açısından kritik öneme sahip ürünlerin kıtlığını önlemek amacıyla ihracata geçici olarak getirilecek kısıtlamaları hükmün kapsamı dışına çıkarmaktadır. Halihazırda uygulanan sınırlamaların kritik öneme sahip ürünleri konu ettiğine ilişkin pek bir tartışma olmayacağı düşüncesindeyiz.

Fakat farklı nedenlerden kaynaklanan ve XI. maddeyi ihlal edecek şekilde uygulamaya konulan ihracat kısıtlamalar doğrudan GATT’in ihlali anlamına gelmeyecektir. Nitekim, GATT’in XX. maddesi genel bir istisna niteliğinde olup ticareti gizli şekilde kısıtlama amacı gütmeyen ve normal şartlarda ihlal teşkil edecek bazı önlemlere istisna sağlamaktadır. Bu kapsamda (b) bendi uyarınca kamu sağlığını korumak için önem arz eden önlemler belirli şartların sağlaması durumunda ihlal teşkil etmemektedir. Ek olarak, Donald J. Trump döneminde çokça tartışılan ulusal güvenlik istisnası olan madde XXI. de üyelere uluslararası ilişkilerde bir kriz olması durumunda GATT’a aykırı önlemler getirme şansı tanımaktadır.

Doğrudan ticareti kısıtlama amacı güden ve pandemiden ekonomik kazanç elde etmeyi hedefleyen ihracat kısıtlamalarını bir yana bırakacak olursak, halihazırda uygulanmakta olan birçok kısıtlama GATT ile uyumlu olarak değerlendirilecektir.

Peki, kısıtlamaların hukuka uygun olması gerçekten de uygulanmasını gerektirir mi?

Üye devletlere her ne kadar böyle bir hak tanınmış olsa da DTÖ esasında; uluslararası ticaretin, koordinasyonun, şeffaflığın ve öngörülebilirliğin arttırılmasını amaçlamaktadır. Oysa yukarıda yer alan bahse konu 80 ihracat kısıtlamasının sadece 13’ü üyeler tarafından DTÖ’ye bildirilmiştir. Bu durum bir yandan devletlerarası iletişimi azaltarak söz konusu ürünlerin en çok nerede ihtiyaç duyulduğuna dair bir sis perdesi yaratmaktadır. Kanımızca her ne kadar ilk bakışta hukuka uygun kısıtlamalar getirilmiş olsa da kısıtlamaların gerçekten gerekli olup olmadığı ve pandemi ile global seviyede mücadeleye hizmet edip etmediğinin cevabı ancak tüm bu sis perdesi dağılınca ortaya çıkacaktır. Uluslararası ticaret kurallarının da yaşanacak gelişmeler sayesinde değişip değişmeyeceğini ise hep birlikte göreceğiz.


[1] https://www.wto.org/english/news_e/pres20_e/pr855_e.htm son erişim tarihi 24.04.2020.

[2] World Bank. 2020. World Development Report 2020: Trading for Development in the Age of Global Value

Chains. Washington, DC: World Bank. doi:10.1596/978-1-4648-1457-0. License: Creative Commons Attribution CC BY 3.0 IGO, foreword.

[3] https://www.wto.org/english/tratop_e/covid19_e/export_prohibitions_report_e.pdf

 Son erişim tarihi 23.04.2020

Yenilenebilir Enerji Teşvikleri ve Uluslararası Ticaret

Dünya her geçen gün konvansiyonel enerji üretim yöntemlerinden yenilenebilir enerji yöntemlerine kaymakta. Elbette bu geçiş şirketler açısından çok yüksek miktarda yatırımlar gerektirdiği için birçok şirket bu geçişi yapmaya olağan ticari koşullar altında yanaşmamaktadır. Hal böyle olunca, devletlerin yenilenebilir enerjiye geçişi desteklemesi bir başka deyişle sübvanse etmesi gerekmektedir. Bu kapsamda ülkemiz de dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde yenilenebilir enerji yatırımlarının artması için devlet teşvikleri verilmektedir. Fakat, her ne kadar egemen devletler kendi politikalarını belirlemekte özgür olsa da imza attıkları uluslararası anlaşmalar bazen ellerini kollarını bağlamaktadır. Bu kapsamda, devlet teşvikleri anıldığında akla ilk olarak son günlerde çok ciddi eleştirilere de konu olan Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) hukukunun ayrılmaz bir parçası olan Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler Anlaşması (“SCM”), Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (“GATT”) ve Ticaretle Bağlantılı Yatırım Önlemleri Anlaşması (“TRIMs”) gelmektedir. Geçtiğimiz günlerde ise tam da bu konuları ve Amerika Birleşik Devletleri’nin (“ABD”) uygulamasını ele alan bir karar  yayınlandı.

Hindistan’ın talebi üzerine, ABD’nin yenilenebilir enerji sektöründeki uygulamalarını değerlendiren Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) nezdinde oluşturulan panel raporunu[1] yayımladı. 9 Eylül 2016’da Hindistan’ın müzakere talebi ile başlayan süreç sonucunda taraflar uzlaşamayınca 24 Nisan 2018 tarihinde oluşturulan panel raporunu bir yılı uzun bir süreden sonra yayınladı. Panel, ABD’nin 7 eyaleti[2] tarafından yenilenebilir enerji üretimini arttırmayı hedefleyen vergi avantajlarını ve devlet teşviklerini ele alarak ABD’nin Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması’nı ihlal ettiğini tespit etti.

 Uyuşmazlık Konusu Nedir?

ABD’nin uyuşmazlığa konu uygulamalarını özetlemek gerekir ise; yenilenebilir kaynaklardan elektrik üretimine geçen  üreticilere çeşitli devlet yardımları, vergi indirimleri ve geri ödemeleri öngörülmektedir. Ek olarak, yenilenebilir kaynaklardan elektrik üretimine geçişlerde teşviki sağlayan eyalette üretilen veya o eyalette kurulmuş tedarikçilerinden alınan ürünlerin kullanılması durumunda ek avantajlar öngörülmektedir. Örneğin; Michigan’da yenilenebilir enerji üretim santralleri tarafından üretilen her bir megawatt/saat elektrik için bir birim kredi kazanılmaktadır. Fakat enerji üretilen santrali, Michigan’da üretilen ekipmanlarla inşa edildiyse ya da santralde Michigan’da ikamet eden kişiler çalıştırılıyor ise 1/10 oranında ek kredi kazanılmaktadır. Dönem sonuna gelindiğinde ise bu krediler teşvik olarak üreticilere geri dönmektedir. Diğer bir örnekte ise, California eyaletinde yer alan elektrik tüketicilerinin kendi ihtiyaçlarını karşılayacak elektrik tesislerini kurmaları halinde çeşitli ödemeler öngörülmektedir. Ayrıca bu tesisin kurulmasında “California’lı tedarikçilerin” ya da “California menşeili” malların kullanması durumunda ekstra %20 ek ödeme öngörülmektedir. Tüm eyaletlerde teşvik sağlanan santrallerin ya da ürünlerin üretilmesi durumunda asgari bir teşvik/vergi avantajı öngörülmekte, öte yandan üretim sırasında teşviki sağlayan eyaletin mallarının kullanılması durumunda ekstra avantajlar sağlanmaktadır.

Söz konusu Panel raporuna konu olan uyuşmazlık esasında yenilenebilir enerji konusunda ABD ve Hindistan arasında ilk uyuşmazlık değil. 2016 yılında DTÖ Temyiz Organı India – Solar Cells[3] raporunda Hindistan’ın yenilenebilir enerji pazarındaki uygulamalarının ihlal teşkil ettiğini tespit etmişti. Bu bakımdan iki uyuşmazlığın hem uygulamalar hem de hukuki analizler bakımında benzer olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Yerli Ürün Kullanımı Neden Sorun Teşkil Ediyor?

Uluslararası ticaret sistemi esasında iki temel prensip üzerinde şekillenen karışık bir yapı olarak nitelendirilebilir. Sistem bir yandan iki ülke arasında ayrımcılık yapmayı yasaklarken (en çok kayrılan ulus kuralı) diğer yandan ise üye devletin ithal edilen ürünler ile yerel ürünler arasında ayrımcılık yapmasını (ulusal muamele kuralı) yasaklamaktadır. Bu kapsamda tüm DTÖ anlaşmalarında bu ilkelerin yansımaları niteliğinde hükümler öngörülmektedir.

US – Renewable Enegry uyuşmazlığında tam da yerel ürünler ile ithal ürünler arasında ayrımcılık yapılmasını engelleyecek hükümler (ulusal muamele kuralının yansımaları) olan GATT madde III:4, SCM madde 3.1(b) ve TRIMs madde 2.1 Panel tarafından ele alınmıştır. Belirtmek gerekir ki, Panel usul ekonomisi uygulayarak analizini sadece kapsamı en geniş olan GATT madde III:4 üzerinden gerçekleştirmiştir ve GATT madde III:4 kapsamında incelenmesi gereken üç husus olan (i) uyuşmazlığa konu ürünlerin benzer olup olmadığını, (ii) ürünleri satışını, satışa sürülmesini, alımını, taşınmasını, dağıtılmasını veya kullanılmasını etkileyen yasa, yönetmelik ya da zorunluluk olup olmadığını ve (iii) ithal ürünlere daha kötü muamele yapılıp yapılmadığını incelemiştir. 

İlk olarak ürünlerin farklı yerlerden gelmesinin benzerliklerini etkilemeyeceğini ve bu nedenle EC – Asbestos uyuşmazlığında Temyiz Organı tarafından ürünlerin benzerliğini değerlendirmek için uygulanan dört kriterin[4] incelenmesine hacet olmadığını belirterek söz konusu tüm ürünlerin benzer nitelikte olduğunu tespit etmiştir. İkinci olarak ise, söz konusu uygulamaların doğrudan enerji sektöründeki elektriğin satışını ve dağıtımını etkilediğini tespit etmiştir. Son olarak ise, yerel ürünlerin kullanılması durumunda ek teşvikler öngörülmesinden dolayı ithal ürünlere daha kötü bir muamele uygulandığını tespit etmiş ve söz konusu uygulamaları GATT madde III:4’e aykırı bulmuştur.

Yerel Ürün Kullanma Zorunluluğu Getirilmeseydi Ne Olurdu?

Yukarıda da belirtildiği üzere ABD’nin uygulamaları sadece GATT anlaşması anlamında değerlendirilmiştir. GATT bir yandan ticareti liberalleştirmeyi amaçlarken diğer yandan devletlerin arzu ettiği koruma rejimlerini uygulaması için de açık kapılar bırakmaktadır. Yenilenebilir enerji bakımından getirilen uygulamalar normal şartlarda GATT hükümlerini ihlal etse bile GATT madde XX (b) altında insan, hayvan veya bitki sağlığı veya hayatını korumaya yönelik uygulanıyor ise ve chapeau testi[5] olarak adlandırılan testi geçebiliyor ise GATT ihlali teşkil etmemektedir. TRIMs anlaşması istisna hükümleri[6] için GATT anlaşmasına atıf yaptığı için her benzer bir değerlendirmeyi TRIMs anlaşması altında da yapmak mümkün olacaktır. Fakat, GATT, TRIMS ve SCM anlaşması kıyaslandığında ise en dar hükümlerin SCM anlaşmasında olduğu değerlendirilmektedir.

SCM anlaşması altında devletlerin doğrudan ve dolaylı olarak özel sektöre fayda sağlayacak şekilde kaynak aktarımını yasaklayan hükümler öngörülmektedir ve herhangi bir istisna hükmü halihazırda mevcut değildir. Bu nedenle devletler tamamen ticari çıkarlarını bir kenara bırakıp mümkün olan en çevreci sübvansiyonları sağlasa bile SCM anlaşmasını ihlal etmekten kurtulamamaktadır. Dolayısı ile ABD’nin sağladığı sübvansiyonlarda yerel ürün kullanma zorunluluğu olmasaydı bile SCM anlaşması altında ihlal teşkil[7] edecekti. SCM anlaşmasının mevcut bu yapısı birçok üye devlet ve akademisyen tarafından eleştirilmektedir[8]. Nitekim, DTÖ’nün kuruluşu ile sonuçlanan uluslararası ticaret müzakerelerinin Uruguay ayağı sonucunda ortaya çıkan SCM anlaşması ilk beş yıl için uygulanmak amacıyla geçici hükümler öngörmekteydi. Bu hükümler kapsamında, SCM anlaşmasının 8.maddesinde şirketlerin çevre regülasyonlarına uyum sağlamak amacı ile işyerlerinde yapacakları değişiklilerin davaya konu olamayacağı belirtilmekteydi. 5 yılın sonunda ise üye devletlerin bu hükümleri genişleterek uygulamaya devam edeceği öngörülmekteydi. Fakat o tarihten bu yana, efektif bir müzakere sonucu elde edilemediği için günümüzde 1994 yılında öngörülen hukuki rejimden çok bir uzak noktada yer almaktayız. Haliyle SCM anlaşmasının bu yapısı günümüzde birçok kişi tarafından eleştirilere maruz kalmaktadır.

Sonuç olarak ticaret savaşlarına yön veren fakat hukuki analizler bakımında pek de şaşırtıcı olmayan bir kararın ülkemiz açısından da bazı yansımaları olacağını düşünmekteyiz. Öncelikle belirtmek gerekir ki, kabul edilmiş temyiz organı ve panel kararları hukuken bağlayıcı olmasa da üye devletler için bir haklı beklenti yaratmaktadır. Bu nedenle, Türkiye’de halihazırda yenilenebilir enerji santrallerine verilen teşviklerin de ABD uygulamasında olduğu üzere yukarıda belirttiğimiz sözleşmelere aykırılık teşkil etme riski bulunmaktadır.

Bu kapsamda DTÖ reformunun ABD’nin Temyiz Organı üyelerini atamasını engellemesi sonucunda gerçekleşeceğini düşündüğümüzde, başlayacak müzakerelerde yenilenebilir enerji ve işçi hakları gibi konuların tekrar gündeme geleceği ve uluslararası ticaret sisteminin kurallarının sosyal değerlere daha da önem verecek şekilde güçleneceğine inancımız tam. 


[1] Panel Raporu, United States – Certain Measures Relating to the Renewable Energy Sector, WT/DS510/R, yayın tarihi 27 Haziran 2019

[2] Söz konusu eyaletler; Washington, California, Montana, Connecticut, Michigan, Delaware, Minnesota’dan oluşmaktadır.

[3] Temyiz Organı Raporu, India – Certain Measures Relating to Solar Cells and Solar Modules, WT/DS456/AB/R, kabul tarihi 14 Ekim 2016

[4] Herhangi bir uyuşmazlıkta ürünlerin benzer olup olmadığı; ürüne ilişkin tüketici zevkleri ve alışkanlıkları, ürünlerin fiziksel karakterlerinden kaynaklanan farklılıklar, ürünün son kullanım amaçları ve ürünlerin tarife sınıflandırması incelenerek değerlendirilmektedir.

[5] Chapeau testi altında bir önlemin uygun bulunabilmesi için o önlemin uygulanmasının aynı koşulların mevcut olduğu ülkeler arasında keyfi ya da gereksiz ayrımcılığa sebebiyet vermemesi ya da uluslararası ticareti gizli şekilde kısıtlama amacı gütmemesi gerekir. Bkz. Temyiz Organı Raporu, United States – Standards for Reformulated and Conventional Gasoline, WT/DS2/AB/R, kabul tarihi 20 Mayıs 1996.

[6] Bkz. TRIMs madde3.

[7] Bu değerlendirmede ABD’nin davaya konu olan uygulamalarının SCM madde 5 altında olumsuz etkiler yarattığı ve madde 2 altında spesifik olduğu kabul edilmiştir.

[8] Daha detaylı analiz için Luca Rubini, ‘Ain’t Wastin’ Time No More: Subsidies for Renewable Energy, The SCM Agreement, Policy Space, and Law Reform’, 2012, 15 Journal of International Economic Law, 525.

Son Dönemin Popüler Tartışması: Yenilenebilir Enerjide Yerli Ekipman Kullanımına Bağlanan Teşvik Mekanizmaları

Artan nüfusa bağlı olarak enerjiye olan talep de gün geçtikçe artıyor. Kömür, petrol, doğalgaz, nükleer gibi yenilenemez enerji kaynaklarının hem çok ciddi çevre kirliliğine yol açması hem de sınırlı ve özellikle belirli bölgelerde ulaşılabilir olmaları, maalesef artan enerji ihtiyacını tam olarak karşılayabilir nitelikte görülmüyor.

Bu noktada yenilenebilir enerji kaynaklarına olan ilginin artmasına ise şaşmamak gerekiyor. Nitekim güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, hidroelektrik enerjisi, dalga enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynakları doğaya çok daha az zarar verirken çevre kirliliğini de minimum seviyeye indiriyor. Ek olarak söz konusu kaynakların ‘yenilenebilir’ oluşu ise, bu kaynakların hiçbir zaman tükenmemesi sebebiyle sınırsız kullanım vadediyor.

Tüm bu olumlu özelliklerin varlığına rağmen yenilenebilir enerji kaynaklarından ‘yeterli’ derecede yararlanılamadığı da aşikar. Aslında bunun birçok sebebi var. Öncelikle yenilenebilir enerji kaynaklarının çoğu düzensiz ve dolayısıyla elektrik enerjisine dönüşümü nispeten daha zor. Örneğin rüzgar enerjisinden yararlanabilmek için rüzgara, güneş enerjisini kullanabilmek için güneş ışınlarına ihtiyacımız var. Dolayısıyla doğa şartlarının elverişli olmadığı zamanlarda (örneğin rüzgarın olmadığı veya havanın bulutlu olduğu) söz konusu kaynaklardan elektrik enerjisi kullanabilmek mümkün değil. Diğer bir sebep ise yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanabilmek için kurulması gereken tesis ve ekipmanların oldukça maliyetli olması. Kabaca bir hesaplamayla çoğu zaman özellikle fosil yakıtlardan enerji elde edilmesi, yenilenebilir enerji kaynaklarına kıyasen daha kolay ve az maliyetli olabiliyor.

Yine de yenilenebilir enerji kaynaklarının olumlu ve çevre dostu etkilerinin ağır basması, söz konusu enerji kaynaklarına dayalı elektrik enerjisi üretimine ağırlık verilmesi sonucunu doğuruyor. Bu noktada ülkeler, bu kaynaklara dayalı elektrik enerjisi üretimini arttırabilmek amacıyla, çok çeşitli teşvik mekanizmaları uyguluyorlar. Genel olarak bu teşvik mekanizmaları uzun dönemli ve sabit fiyatlı alım garantisi olarak karşımıza çıkıyor.

Son yıllarda yenilenebilir enerjide en çok tartışılan konu ise, yenilenebilir enerji ekipmanlarında yerli üretim malların kullanılması sonucu verilen teşvikler. Yakın zamanda Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Kanada – Temyiz Mahkemesi kararı[1] ile birlikte gündeme gelen ve yenilenebilir enerji ekipmanlarında yerli ekipman kullanılması şartına bağlanan teşvik mekanizmaları oldukça tartışmalı. Hatırlatmak gerekirse DTÖ’ye şikayette bulunan Japonya ve Avrupa Birliği, Kanada’nın yenilenebilir enerji sektöründe elektrik üreten belirli ekipmanların teşvikten (Feed-in Tariff) yararlanmasına yönelik uygulamanın, Ticaretle Bağlantılı Yatırım Tedbirleri Anlaşması (TRIMS), Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) ile Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler (SCM) hükümlerine aykırı olduğunu belirtmişti. Temyiz Mahkemesi de kararında söz konusu uygulamanın Article III:8’de yer verilen ve devlet alımlarına yönelik tanınan muafiyetten yararlanamayacağını belirterek Panel bulgularını onamıştı.

Şimdi ise benzer bir konu Hindistan’ın Amerika’yı şikayeti üzerine Panel önüne geliyor. Hindistan, Amerika’nın Washington, California, Montana, Massachusetts, Connecticut, Michigan, Delaware ve Minnesota eyaletlerinde uygulamaya koyduğu ve yenilenebilir enerji üretiminde yerli ürün kullanımı zorunluluğu ve buna bağlı teşviklerin, TRIMS, GATT ve SCM hükümlerine aykırılık teşkil ettiğini ifade ederek Panel kurulmasını talep etti. Türkiye’nin de üçüncü taraf olarak katıldığı uyuşmazlık, 21 Mart tarihinde Panel’in kurulmasıyla birlikte devam ediyor[2].

 

[1] https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/412_426abr_e.pdf

[2] https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/cases_e/ds510_e.htmr