Türkiye’nin adli bilişim uzmanına sahip ilk hukuk ekibi BASEAK’ta…

Daha önce EY’ın Adli Teknoloji ve Keşif Hizmetleri (Forensic IT) departmanında Kıdemli Müdür olarak ve Sestek Ses ve İletişim Bilgisayar Teknolojileri’nde Ürün ve Teknoloji Danışmanlığı Takım Lideri olarak görev yapan Burak Aytekin; Kamu Politikaları, Regülasyon ve Rekabet ekibimize katıldı.

Aytekin, 12 yılı aşkın süredir elektronik keşif ve inceleme, veri analizi, siber güvenlik, kişisel verilerin korunması ve usulsüzlük incelemesi projelerinde ve yönetimlerinde yer almış bulunuyor. Rekabet hukuku, kişisel verilerin ve beyaz yakalı suçları dâhil olmak üzere çeşitli hukuk alanlarında gelişmiş adli BT araçlarını ve elektronik keşif yazılımlarını kullanma konusunda derin bir deneyime sahip olan Aytekin, aynı zamanda 2018 yılından beri Etik ve İtibar Derneği tarafından düzenlenen “Kurumsal Etik ve Uyum Yönetimi Sertifika Programı”nda ders veriyor. Aytekin, yazılım geliştirme konusundaki geçmişiyle bugüne kadar iki yazılım teknolojisi şirketi kurmuş olup müşteri taleplerine özel çözümler sunma konusunda pratik deneyime sahip.

Bu birikimi ile Kamu Politikaları, Regülasyon ve Rekabet ekibine çok önemli bir katkı sağlayacak ve ekibimize kapsamlı ve etkin soruşturma süreçleri ve uyum programları dâhil olmak üzere birçok konuda yardımcı olacak olan Burak Aytekin’e “Ekibimize hoş geldiniz!” demekten büyük mutluluk duyuyoruz!

REKABET HUKUKUNDA ÖNEMLİ BİR KONU – REKABET KURUMU ŞİKÂYETÇİNİN ŞİKÂYETİYLE BAĞLI DEĞİLDİR

Tok Otomotiv tarafından, Bursa ilinde amortisör üretimi yapan Maysan Mando’nun mal vermeyi reddettiği, piyasadaki rakipleri ile ortak hareket ederek pazar dışına itmeye çalıştığını ve böylelikle rekabeti engellediği iddiası ile şikâyette bulunulmuştur. Yapılan önaraştırma sonucunda Rekabet Kurulu, Maysan Mando tarafından üretilen amortisörlerin şikâyetçinin otomotiv yedek parça pazarında rekabet edebilmesi bakımından vazgeçilmez olmadığı ve Maysan Mando ürünlerinin şikâyetçinin toplam geliri içindeki payının düşük olduğu yönünde değerlendirmelerde bulunmuştur. Bu bakımından; söz konusu ürünleri satamamanın şikâyetçinin pazar dışına itilmesine ya da alt pazardaki etkin rekabetin ortadan kalkmasına yol açmasının mümkün olmadığı değerlendirilerek, mal vermenin reddinin kötüye kullanma olarak nitelendirilebilmesi için gerekli koşullarının mevcut olayda karşılanmadığı gerekçeleriyle şikâyetin reddi ile soruşturma açılmamasına karar vermiştir.[1]

Bu kararın iptali talebiyle Tok Otomotiv tarafından açılan dava sonucunda Ankara 15. İdare Mahkemesi[2], şikâyetçinin toptan satış̧ yapan bir şirket olduğu, şikâyet edilen şirketten mal tedarik edememesi halinde, bu ürünü satın alamayan tüketicilerin bu ürünle birlikte diğer ürünlerin de siparişinden vazgeçmesi muhtemel olduğunu değerlendirmiştir. Bu durumda alt pazarda rekabeti ve piyasa etkinliğini azaltarak fiyatların yükselmesi neticesinde tüketicinin zararına yol açmasının muhtemel olduğu sonucuna varmıştır. Bununla birlikte, şikâyetçinin iddiaları ile ilgili olarak yapılan önaraştırma sırasında elde edilen deliller doğrultusunda araştırmanın genişletilmesi ve elde edilecek bilgi, belge ve delillerin değerlendirilmesi suretiyle davacının iddialarının her türlü şüpheden uzak bir şekilde açıklığa kavuşturulması için soruşturma açılması gerektiği belirtilerek Rekabet Kurulu’nun yukarıda belirtilen mezkûr kararını iptal etmiştir.

İptal kararının uygulanması doğrultusunda Maysan Mando hakkında soruşturma açılmıştır.[3] Soruşturma sırasında 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkındaki Kanunun (“Rekabet Kanunu”) usulle ilgili maddelerini dikkate alarak gerek şikâyetçi ve soruşturma tarafı, gerekse üçüncü şahıslardan bilgi isteme, yerinde inceleme, görüşme ve yazılı savunmaların alınması ve akabinde sözlü savunmanın yapılması sonucunda Rekabet Kurulu nihai kararını vermiştir.

Soruşturma aşamasında, Soruşturma Heyeti özellikle yerinde incelemelerde, yeniden satış fiyatının belirlenmesine ilişkin belgeler elde etmiştir. Soruşturma Raporu’nda, yerinde inceleme belgelerinin içeriklerinden anlaşıldığı üzere, Maysan Mando’nun 2014-2018 yıllar arasında bayilerinin yeniden satış fiyatını belirlemeye yönelik eylemlerinin Rekabet Kanunun 4. maddesi kapsamında olduğu, 2017/3 sayılı Tebliğ̆ kapsamında grup muafiyetinden ve Rekabet Kanunun 5. maddesi kapsamında bireysel muafiyetten yararlanamayacağı değerlendirmiştir. Rekabet Kurulu, Maysan Mando’nun bayilerinin yeniden satış fiyatını belirlemek suretiyle Rekabet Kanunun 4. maddesini ihlal ettiği sonucuna varmıştır.

Görüleceği üzere şikâyetçinin şikâyeti sadece mal vermeyi reddetme fiilini kapsadığı yani Rekabet Kanunu’nun 6. maddesine muhalefet şeklinde olmasına rağmen, soruşturma sırasında elde edilen belge ve bilgilerin sonucunda anılan Rekabet Kanunu’nun 4. maddesi hilafına yeniden satış fiyatının belirlenmesi (“YSFB”) yolunda rekabet ihlali tespiti üzerine bu konuyu Soruşturma Raporu’na alınmıştır. Rekabet Kurulu nihai kararında 6. maddedeki mal vermeyi reddetme fiilini ihlal olarak değerlendirmezken, 4. maddeye göre YSFB konusundaki ihlalin varlığı nedeniyle Maysan Mando hakkında idari para cezasına hükmetmiştir.[4]

Bu bakımdan, Rekabet Kurulu şikâyet konusu ile bağlı olmadığı sonucuna varmak mümkündür. Rekabet Kurulu, yapılan önaraştırma veya soruşturma sırasında Rekabet Kanunu’nun kendisine verdiği usulü delil toplama argümanlarını kullanarak elde ettiği belge ve bilgilere göre tespit ettiği rekabet ihlalleri hakkında karar vermeye görevli ve yetkilidir. Yeter ki, hakkında soruşturma yapılan tarafa, Rekabet Kanunu’nun ilgili hükümleri doğrultusunda ve evrensel hukuk kurallarına göre adil yargılanma ilkelerinin aradığı anlamda savunma hakkı verilsin. Bütün bu anlatımlarımız karşısında teşebbüsler, sadece haklarında yapılan şikâyetle sınırlı olarak bir soruşturma ve bunun sonucunda da, sadece bu konuya ilişkin karar verilebileceğini düşünmemelidirler. Rekabet Uzmanlarının gerçekleştirdikleri yerinde incelemelerde her türlü rekabet ihlaline ilişkin bir duruma muttali olduklarında konuyu Rekabet Kurulu’na götüreceklerini unutmamalıdırlar. Maysan Mando kararı bu yönüyle rekabet hukuku öğretisinde ve eğitimlerinde örnek verilecek bir karar niteliğindedir.


[1] Rekabet Kurulu’nun 18.02.2016 gün ve 16-05/107-48 sayılı kararı

[2] Ankara 15. İdare Mahkemesi’nin 25.10.2017 gün ve E.2016/3742, K2017/2794 sayılı kararı

[3] Rekabet Kurulu’nun 28.11.2017 gün ve 17-39/630-M sayılı kararı

[4]  Rekabet Kurulu’nun 20.06.2019 gün ve 19-22/353-159 sayılı kararı

Rekabet Hukuku Aleminde 2018 Nasıl Geçti, Hep Birlikte Bakalım

2018’i arkada bırakmamızla birlikte Türkiye’de rekabet hukuku pratiği yirmi birinci yılını kutluyor. 2018 yılı, rekabet politikasında görülmeye başlayan değişimler ve Rekabet Kurumu’nun dijital platformlara gitgide daha çok yönelmesi bakımından renkli bir yıldı. Rekabet hukuku gibi dinamik ve sıkça değişim yaşayan bir alanda, 2019 ve sonrası için öngörü oluşturabilmek açısından 2018 yılının analiz edilmesinin yararlı olduğunu düşünüyoruz. BASEAK Kamu Politikaları, Regülasyon ve Rekabet Hukuku ekibi olarak bizler de bu amaca yönelik olarak “Antitrust Review 2018 Turkey” raporunda altı başlık altında Türkiye’nin 2018 yılı rekabet hukuku pratiğini inceledik: rekabet savunmanlığı, birleşme ve devralmaların kontrolü, tek taraflı davranışlar, karteller, dikey ilişkiler, kurum etkinliği. Bu başlıklar vasıtasıyla da Türk rekabet hukuku uygulaması hakkında bilinmesi gereken tüm konuları kapsayan çok yönlü bir rapor hazırladık.

Antitrust Review 2018 Turkey” raporuna buradan ulaşabilirsiniz.

Ekibimizden yeni bir başarı: Evren Sesli Counsel Oldu!

Ekim 2017 tarihinde ekibimize katılan Rekabet Kurumu’nun eski başuzmanı ve ekonomisti Evren Sesli’nin Counsel pozisyonuna terfi ettiğini duyurmak isteriz.

Yaklaşık 1,5 yıldır Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı’nın (BASEAK) Rekabet ve Regülasyon Departmanı bünyesinde kıdemli danışman olarak görev yapan Evren Sesli, özellikle farklı sektörlerdeki müvekkillerimize yönelik rekabet hukuku danışmanlığı ve rekabet uyum programlarının yürütülmesindeki başarılarıyla dikkat çekti.

Lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi İktisat bölümünde tamamlayan Evren Sesli ayrıca, “Online Reklamcılık Sektörü’nde Göze Çarpan Rekabet Politikaları Endişeleri” üzerine yazdığı tez ile İtalya’daki Bocconi Üniversitesi’nden ekonomi alanında yüksek lisans derecesini aldı.

Evren Sesli, engin birikimi ve değerli katkılarıyla BASEAK’ı güçlendirmeye devam edecek.

Kendisini kutluyoruz!

OECD Üyelerinde Özel Sektör Temsilcileri Avukat-Müvekkil Gizliliği Hakkında Neler Söylüyor: Türkiye bu işin neresinde?

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) Çalışma Gruplarının toplantısı 26 Kasım 2018 tarihinde Paris’te gerçekleşti. 3. Çalışma Grubu’nun gündeminde, Türkiye’deki Rekabet Hukuku süreçleri bakımından da son derece büyük önem taşıyan avukat-müvekkil gizliliği müessesesi vardı. Her yıl olduğu gibi bu sene de toplantıdan önce, rekabet otoritelerinin yanı sıra özel sektör temsilcilerinin de (Business at OECD (BIAC)) görüşleri[1] alındı.

Gelen yorumlara göre avukat-müvekkil gizliliğinin çoğu üye ülkede gereğince uygulanmadığı anlaşılıyor. Bunun ana sebeplerinden biri ise gizlilik müessesinin temelini Rekabet Hukukundan almıyor olması. Diğer bir  deyişle, temel bir hak olan savunma hakkının uzantısı olarak ortaya çıkan gizlilik, uluslararası düzenlemeler, ülkelerin anayasası ve ceza kanunlarıyla düzenleniyor. Rekabet düzenlemelerinde açıkça yer almaması nedeniyle söz konusu müessesinin rekabet süreçlerinde uygulanması bakımından çoğunlukla mahkemeler belirleyici oluyor.

Özellikle günümüzde rekabet otoritelerinin geniş soruşturma yetkileri kullanması nedeniyle özel sektör temsilcileri, avukat-müvekkil gizliliğinin daha etkin uygulanıyor olması gerektiğini savunuyor.

Bilgi taleplerinin sıklığı ve talep edilen bilginin kapsamı artıyor!

Özel sektör raporu, avukat-müvekkil gizliliğinin önemini savunurken temel olarak günümüzde rekabet otoriteleri tarafından gönderilen bilgi taleplerinin sıkılığına ve talep edilen bilginin hacminin her geçen gün artıyor olmasına dikkat çekiyor. Talep edilen bilgilerin sağlanması için tanınan sürenin de kısa olması nedeniyle istenen tüm bu belgeler için detaylı bir gizlilik analizi yapılmasının teşebbüsler için büyük bir iş yükü yarattığına dikkat çekiliyor. Örneğin DG Competition nezdindeki süreçler bakımından belgelerin üzerinde “Avukat-müvekkil gizliliği” veya “Ticari Sır İçeren Belge” ifadesi yer alması yeterli görülmüyor. Teşebbüs tarafından sağlanan her türlü belge ve bilgi açısından teker teker gizlilik değerlendirmesi yapılması ve talep edilen gizliliğin dayanağının belirtilmesi gerekiyor (privilege log). Bu noktada dahi DG Competition belge ve bilgileri inceleyerek gizlilik talebini reddetme yetkisini elinde tutuyor.

Rapor bu durumun adli bilişim (Forensic IT) yoluyla bilgi toplama yöntemlerinin yaygınlaşması ile daha da ciddi bir hal alacağına dikkat çekiyor. Bu yöntemlerin kullanıldığı durumlarda alınan bilgi ve belge sayısının da artması nedeniyle teşebbüsler tarafından, kısa bir zamanda sağlıklı bir gizlilik değerlendirmesi yapılması neredeyse imkansız hale gelecek. Bu durum aynı zamanda teşebbüslerin uyum programları yürütmekten vazgeçmesi veya dışarıdan hukuki danışmanlık almaktan imtina etmesi gibi istenmeyen bazı sonuçlara da yol açacak.

Bu noktada özel sektör raporu, yarışan iki menfaat olarak rekabet otoritelerinin sağlıklı bir soruşturma yürütebilmesi için ihtiyaç duyduğu bilgiye ulaşması ile kişilerin temel savunma hakkını vurguluyor. Özel sektör bu iki menfaatin karşı karşıya geldiği durumlarda, söz konusu temel hakkın korunması için orantılı her türlü önlemin alınması gerektiğini ileri sürüyor. Buna göre rekabet otoritelerinin daha hedef odaklı bilgi taleplerinde bulunması ve otorite ile teşebbüs arasında düzenli ve sağlıklı bir iletişim sağlanması önem taşıyor.

Hangi durumlarda gizlilik korumasından feragat etmiş sayılıyoruz?

Özel sektör raporunda vurgulanan temel noktalardan bir diğeri de günümüzde pek çok teşebbüsün, faaliyetlerinin uluslararası niteliği nedeniyle birden fazla ülkenin hukuk sistemine tabi olması.

Avukat-müvekkil gizliliğine yönelik ortak bir uygulama bulunmaması özellikle pek çok farklı hukuk sistemi kapsamında faaliyet gösteren teşebbüsler açısından büyük sorun yaratıyor. Buna göre bir hukuk sisteminde gizlilik kapsamında değerlendirilen bilgi ve belgeler için söz konusu gizlilik, diğer bir hukuk sisteminde tanınmıyor. Örneğin, Amerikan hukuk sistemi kurum avukatı (in-house counsel) ile iletişimlerin de gizlilik hükümlerinden faydalanacağını kabul ederken Avrupa Komisyonu gizliliği yalnızca bağımsız ve Avrupa hukuk sistemi kapsamında meslek icra etmeye yetkili, baroya kayıtlı avukatlarla yapılan iletişimler açısından tanıyor.

Birden fazla hukuk sistemine tabi olan teşebbüsler hakkında yürütülen incelemeler bakımından rekabet otoritelerinin işbirliği yapması da söz konusu olabiliyor. Bu gibi durumlarda bir ülkede gizlilik kapsamına girmeyen ve bu nedenle teşebbüsten elde edilen bir bilgi ve belgenin, bu bilgi ve belgeler açısından gizlilik tanıyan bir rekabet otoritesi ile paylaşılmasında özellikli bir durum ortaya çıkıyor. Söz konusu belgelerin, gizliliği tanımayan rekabet otoritesi ile zorunlu olarak paylaşılması, bu belgelere gizlilik tanıyan Rekabet Hukuku nezdinde bu haktan feragat edildiği anlamına geliyor mu? Aralarında FTC’nin de bulunduğu birkaç rekabet otoritesi, bu durumlarda paylaşımın zorunlu olduğu ve bu nedenle feragat niteliğinde olmadığı yönünde açıklama yapmış durumda. Özel sektör temsilcileri, diğer rekabet otoritelerini de benzer açıklamalarda bulunmaya ve teşebbüsler bakımından gerekli güvenceleri sağlamaya davet ediyor.

Kurum avukatları (in-house counsels) Rekabet Hukuku kurallarına uyum sağlamakta büyük rol oynuyor!

Özel sektör raporunda avukat-müvekkil gizliliğinin kurum avukatları bakımından tanınmaması da eleştiriliyor. Buna göre bağımsız avukatlar hukuki danışmanlık için tek yetkili olamayacağı gibi, kurum avukatları teşebbüslerin özellikle Rekabet Hukuku kurallarına uyum sağlaması bakımından son derece önemli rol oynuyor. Günümüzde pek çok teşebbüsün rekabet kurallarına uyumu sağlamak amacıyla bir kurum avukatı atadığı ve kişilerin hukuki danışmanlık alacağı kişiyi seçmek konusunda serbest olduğu dikkate alındığında, söz konusu gizliliğin kurum avukatları açısından tanınmıyor olması mantıklı görünmüyor. Hukuki danışmanlığın yalnızca bağımsız ve harici kaynaklardan temin edilmesi de teşebbüsler üzerinden büyük mali yük yaratıyor.

Avrupa’daki yargı mercilerinin şu zamana kadar oturmuş uygulaması kurum avukatlarının gizlilikten yararlanamayacağı yönünde olmakla birlikte özel sektör temsilcileri, Komisyon’un yeni bir düzenleme ile bu avukatlar açısından da avukat-müvekkil gizliliğinin tanınmasına karar verebileceğini vurguluyor.

Anlaşılacağı üzere özel sektör temsilcileri, avukat-müvekkil gizliliğinin kapsamının baroya kayıtlı kurum avukatlarını da kapsayacak şekilde genişletilmesi gerektiğini savunuyor. Bununla birlikte, bilgi ve belgelerin gizlilikten yararlanıp yararlanamayacağına yönelik uyuşmazlıkların mahkemeler gibi bağımsız bir karar merci tarafından çözümlenmesi gerektiği savunuluyor.

Peki biz ne aşamadayız?

Hatırlayacağınız üzere, bu yılın başlarında bir teşebbüs hakkında yürütülen soruşturma kapsamında Rekabet Kurumu, teşebbüsün ofisinde yerinde inceleme gerçekleştirmiş ve teşebbüsün

harici avukatları tarafından hazırlanan Rekabet Hukuku ile ilgili bir raporunun kopyasını almıştı. Daha sonra İdare Mahkemesi’nde açılan dava sonucunda, Rekabet Hukukunda açık bir düzenleme olmamasına rağmen bu belgelerin de avukat-müvekkil gizliliğinden faydalanacağı açıklığa kavuşturulmuştu. Bizler de sürecin tüm detaylarını makalemiz ile sizlerle paylaşmıştık.

Göreceğiniz üzere uluslararası boyutta gizlilik müessesinin kurum avukatlarını kapsayacak şekilde genişletilmesi ve Rekabet Uyum Programlarının önemi konuşulurken biz hala gizliliğin Rekabet Hukukunda uygulanabilir olup olmadığını ve uyum programlarının kanunu dolanma yolu olarak kullanılıp kullanılmadığını tartışıyoruz. En kısa zamanda uluslararası düzeyde tanınan korumaya erişebilmek ve temel bir hak olarak avukata erişim ve savunma hakkını güvence altına alabilmek dileğiyle.

OECD toplantısında tartışılan diğer konular hakkında bilgi sahibi olmak için yazılarımızı takip edin…

 

[1] Özel sektör temsilcileri tarafından hazırlanan rapora buradan ulaşabilirsiniz.

Words Fade Away – or Do They?: The Turkish Competition Authority Uses Records of Telephone Conversation as Evidence

The Turkish Competition Authority’s (“TCA”) decision on its recent banking investigation concerning syndicated loans was one of the megahit decisions of the past year. The TCA made precedent-setting evaluations in relation to leniency applications; by evaluating the application within scope of information exchange for the first time in its history and rendering telephone conversations submitted in form of writing with the leniency application as admissible evidence. We previously published an article discussing the ins and outs of the case as well as an article on the liberal approach adopted by the TCA towards acceptance of the leniency application within scope of an information exchange matter.

The final say concerning admissibility of telephone conversations is yet to be declared. However, in the meantime, some insight on evaluation of telephone conversations submitted in form of writing as evidence under both Turkish criminal law and constitutional law may be useful for companies.

Before further digging into the criminal law and constitutional law analysis concerning admissibility of recording of telephone conversations, let us first explain the background story beginning with the leniency application.

The background story goes like this…

The TCA launched an investigation against 13 banks upon a leniency application. The leniency application included telephone conversations documented in writing between employees of the leniency applicant and the employees of other banks. The relevant documents concerned discussions made over the desk phones of the relevant employees and discussions were recorded by the leniency applicant bank without a judge or a prosecutor ruling. The TCA regarded such recordings as evidence. Whether spoken words may be rendered as admissible evidence for purpose of such investigation was not dealt in detail based on principles of criminal and constitutional law.

Why does it matter?

Overall, competition infringements foresee an administrative sanction and thus, such infringements must not be regarded as an offence/crime but a misconduct/misdemeanor. Where the Competition Act does not provide a clear provision or stays silent in relation to certain points of discussion, the Misdemeanors Act, which provides general provisions, as well as general principles of criminal and constitutional law are rendered binding and thus, such provisions must be applied.  This approach is also available in the ECtHR decisions where competition investigations are considered to be subject to rules of criminal procedure law within scope of right to fair trial. Indeed, such application is ratified in various TCA decisions.

With regards to admissibility of evidence, neither the Competition Act nor the Misdemeanors Act provides a special provision in relation to admissibility of evidence. Yet, as per Article 38 of the Constitution, findings obtained through illegal methods shall not be considered evidence”. Indeed, when the wording in the Constitution is read carefully, it is seen that such findings are not even regarded as “evidence” within scope of constitutional principles. Moreover, matters concerning admissibility of evidence are evaluated under the Constitutional right to fair trial. Indeed, a similar analysis is also available in Article 31 of the Administrative Procedures Act which makes reference to the Civil Procedure Act, where it is stated that illegally obtained evidence may not be used as proof. Such understanding corresponds with the principle of fruit of the poisonous tree under criminal law, which regards illegally obtained evidence as poison and objects use of such findings as proof. Accordingly, admissibility of evidence comes forth as a matter that must be analyzed in light of both criminal and constitutional law principles as well as administrative law principles where a contradiction arises.

However, going back to our case, the TCA does not consider such principles in its analysis despite the contradiction in relation to legality of recording telephone conversations in the first place. Moreover, the TCA takes a further step by using such conversation recordings, which have been submitted by the leniency applicant in writing, as evidence within scope of the relevant investigation.

But what did the TCA say?

In its analysis, the TCA simply noted that authorization provided to the Authority by the Competition Act extended to use of such evidences. The Board evaluated that recording of the telephone conversations is a common/general practice in the banking industry. Based on this consensus, the relevant bank employees were considered to grant consent to recording and use of their communication. Accordingly, the TCA did not further tackle whether an express and specific consent was provided for recordings. For example, it did not investigate whether the relevant correspondences included call recording warnings at the time of the communication. Moreover, a judge or a prosecutor ruling was not sought for recording of the relevant correspondences. All in all, despite the defenses of the parties, the Board noted that use of telephone conversations was lawful for the purpose of the investigation and concluded a competition law infringement via exchange of information based on communications that took place between bank employees, inter alia, over the phone.

And what is the stance adopted by the criminal and constitutional principles in relation to recording and use of telephone conversations as evidence?

Overall, Turkish criminal law enforcement adopts a rather strict approach towards determining, hearing and recording of audio correspondences. Indeed, recording of telecommunications is allowed on strictly regulated exceptional cases and require a judge or a prosecutor ruling. Moreover, use of such correspondences is also very restricted. This is because correspondences are closely linked with freedom of communication, which is enshrined under right to privacy – a fundamental human right protected by the Constitution.  Indeed, criminal law also regards infringement of privacy of communication as an offence. Accordingly, the way such telephone conversations are obtained and used plays a significant role for purpose of analysis.

As previously noted, illegally obtained evidence is regarded inadmissible before the court. In the criminal word, such illegally obtained evidence is considered under the exclusionary rule and the evidence is rendered to be “fruit of the poisonous tree”. In this sense, such findings are rendered inadmissible evidence/proofs, as they would be poisoned and poison the course of the investigation. On this note, it must be reminded that the administrative law enforcement supports such evaluation and follows a similar pattern. Moreover, it must be highlighted that recording and use of such telephone conversations may also be regarded to restrict fundamental human rights as such communications are protected under right to privacy

However, it appears that the TCA does not analyze in detail the nature and means of collation of the telephone conversations. In this regard, bearing in mind that criminal and constitutional law rules and principles serve as overriding principles and are applicable to competition law enforcement, whether use of such recordings is legally admissible remains to be answered

 

 

Daha Hızlı, Daha Güçlü: ECN+ Direktifi Avrupa Rekabet Otoritelerinin Etkinliğini Artıracak

2015 yılında AB Komisyonu yeni bir direktif taslağı hazırlayarak bu taslağı kamuoyunun görüşlerine açmıştı. Adını Avrupa Rekabet Ağı’ndan (European Competition Network) alan ve Avrupa’daki yerel rekabet otoritelerinin daha etkin bir işleyişe kavuşmalarını amaçlayan ECN+ Direktifi’nin taslak metni bu yılın Mayıs ayında Avrupa Parlementosu ile Avrupa Konseyi’nin geçici onayını aldı. ECN+ Direktifi’nin yıl sonuna doğru resmi şekilde onaylanıp AB Resmi Gazetesi’nde yayınlanması bekleniyor.

ECN+ Direktifi’nin yöneldiği amaç, diğer rekabet düzenlemelerinde olduğu gibi Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın (“ABİHA”) 101. ve 102. maddelerinin etkin şekilde uygulanabilmesini kolaylaştırmak. Bu amacın gerçekleştirilmesi için ECN+ Direktifi, yerel rekabet otoritelerinin bağımsızlık ve kaynak kullanımı alanlarında güçlendirilmesine, yetkilerinin artırılmasına ve pişmanlık programlarının daha etkin hale getirilmesine ilişkin çeşitli  yöntemler benimsiyor.

Bağımsızlık ve Kaynak Kullanımı

ECN+ Direktifi’nde yer alan en önemli konulardan biri yerel rekabet otoritelerinin tam bağımsız bir işleyişe sahip olmalarının sağlanması. Üye devletler, rekabet otoritelerinin çalışanlarının ve karar organlarının politik ya da dışsal etkilerden bağımsız şekilde karar alabiliyor olmasını temin etmekle yükümlüler. Bağımsızlığın temin edilebilmesi amacıyla ECN+ Direktifi, rekabet otoritelerinin çalışanlarının ve karar organlarının devlet kademesinden talimat almıyor olmaları, bu kişilerin görevden alınmalarının objektif kriterlere bağlanması ve ayrıca rekabet otoritelerinin iç işleyişlerini kendilerinin tayin ediyor olmaları gibi şartlar belirliyor.

Yine rekabet otoritelerinin bağımsızlığı ile ilişkili  bir diğer önemli husus ise yerel rekabet otoritelerinin yeterli kaynağa erişimlerinin temin edilmiş olması. ECN+ Direktifi’ne göre üye devletler, rekabet otoritelerinin insan kaynağı, finansal ve teknik kaynaklar bakımından yeterli donanıma sahip olduklarından emin olmalılar.

Yetkiler

ECN+ Direktifi ile yerel rekabet otoritelerinin rekabet ihlallerini incelerken kullanabilecekleri asgari yetkiler de belirleniyor. Buna göre rekabet otoriteleri, teşebbüslere ait her türlü mülkte yerince inceleme yapma ve bunları mühürleyerek geçici süreliğine kapatma, teşebbüslerin ticari defterlerini ve her türlü kayıtlarını inceleme ve bunlardan kopya alma, teşebbüslerin yönetici ve çalışanlarını sorgulama gibi yetkileri kullanabilecekler. Üye devletler, rekabet otoritelerinin bu yetkilerini kullanırken herhangi bir güçlükle karşılaşmaları halinde bu engellerin bertaraf edilmesi için gerekli önlemleri almakla yükümlüler.

Bu noktada teşebbüslerin incelenecek kayıtlarının ne tür ortamda depolanıyor olduğuna önem atfedilmediğini belirtmekte fayda var. Yani teşebbüslerin kayıtları fiziki ortamda da saklansa, dijital ortamda da depolansa bunlar yerel rekabet otoritesinin incelemesine tabi olacak. Nitekim ECN+ Direktifi’nin açıklama bölümünde dijital çağda rekabet otoritelerinin dijital verileri de inceleyebileceğine özellikle vurgu yapılıyor. Ayrıca her türlü bilgi ve belgenin rekabet ihlallerinin tespitinde delil olarak kullanılabileceği de öngörülüyor.

Teşebbüslerin kendi mülklerinde inceleme yapılması haricinde, ECN+ Direktifi ile teşebbüse ait olmayan ancak teşebbüsle ilgisi bulunan diğer yerlerde de inceleme yürütülmesi konusunda yerel rekabet otoritelerine yetki tanınması öngörülüyor. Düzenlemeye göre teşebbüse ilişkin bilgi ve belgelerin başka bir mülkte bulunması halinde, mahkeme kararıyla bu mülkte de yerinde inceleme yürütülebilmesi ve incelenen kayıtlardan örnek alınabilmesi mümkün. ECN+ Direktifi’nde, özellikle teşebbüsün yöneticilerinin ve çalışanlarının mülklerinin inceleme yapılabilecek yerlere örnek verildiğini belirtmekte fayda var.

ECN+ Direktifi ile yerel rekabet otoritelerinin, teşebbüslerden bilgi ve belge talep etmek, rekabetin korunması için aciliyet gerektiren hallerde geçici tedbirler almak ve rekabetin korunması için teşebbüslerden çeşitli taahhütler almak gibi yetkileri de düzenleniyor.

Para Cezaları

ECN+ Direktifi, ABİHA’nın 101. ve 102. maddelerini ihlal eden teşebbüslerin para cezasına çarptırılması hususunu da düzenleme altına alıyor. Üye ülkelerdeki farklı uygulamaları yeknesaklaştırmak ve cezaları daha caydırıcı hale getirmek için ECN+ Direktifi, teşebbüslere ciroları üzerinden verilecek en yüksek para cezası oranına ilişkin bir düzenleme yapıyor. Buna göre rekabet ihlalleri nedeniyle teşebbüslere verilecek cezalardaki en yüksek sınırın yıllık cironun %10’unun altında olamayacağını  belirtiliyor. Böylelikle, üye devletler tarafından bir teşebbüse verilecek en yüksek ceza oranının %10’un altında olmaması güvence altına alınırken üye devletlerin %10’un üzerindeki mevcut eşiklerini koruması veya buna yönelik yeni düzenleme yapması önünde herhangi bir engel olmadığı ifade ediliyor.

Öte yandan rekabet otoritelerince, ECN+ Direktifi’nin düzenlemelerine aşağıda sayılan şekillerde aykırı davranan teşebbüslere para cezası verilmesi öngörülüyor:

i) Rekabet otoritelerinin yerinde inceleme yapmasına engel olunması,

ii) Rekabet otoritelerince mühürlenerek kapatılmış mülk ya da kayıtların mühürlerinin bozulması,

iii) Rekabet otoritelerince teşebbüs yöneticilerinin ve çalışanlarının sorgulanması sırasında bu kimselerce yanlış ve yanıltıcı bilgi verilmesi,

iv) Rekabet otoritelerince bilgi ve belge talebinde bulunulması halinde, cevaben yanlış ve yanıltıcı bilgi ve belge sunulması,

v) Rekabet otoritelerince uygulanan geçici tedbirlere aykırı davranılması,

vi) Rekabet otoritelerine verilen taahhütlerin yerine getirilmemesi.

ECN+ Direktifi’ne göre teşebbüsler, yukarıda i, iv, v ve vi maddelerinde saydığımız aykırılıkları giderene kadar günlük ciroları üzerinden belirlenen para cezası ile cezalandırılabilecek.

Pişmanlık Programları

ECN+ Direktifi’ne göre üye devletlerce, teşebbüslerin para cezasından muaf tutulmalarını ya da para cezalarında indirim almalarını sağlayacak pişmanlık programlarının düzenlenmiş olması gerekiyor. Gerek cezadan bağışıklık gerek cezada indirim için pişmanlık başvurusunda bulunan teşebbüsün çeşitli şartları sağlıyor olması gerekiyor.

  • Teşebbüs, pişmanlık başvurusunun ardından kartelle ilişiğini kesmiş olmalıdır. Bu durumun tek istisnası rekabet otoriteleri tarafından soruşturmanın sağlıklı bir şekilde yürütülmesi için teşebbüsün kartel içerisinde kalması gerektiğine karar verilmesidir.
  • Teşebbüs, pişmanlık başvurusunu yaptığı andan soruşturma kapanana kadarki süre boyunca rekabet otoritesiyle eksiksiz bir işbirliği yapmalıdır.
  • Teşebbüs, pişmanlık başvurusu yaptığı ana kadar, kartele ilişkin hiçbir bilgi ve belgeyi imha etmemiş olmalı ve pişmanlık başvurusu yapacağına ilişkin bilgiyi gizli tutmalıdır.

ECN+ Direktifi’ne göre pişmanlık programına başvuran ve yukarıdaki şartları sağlayan bir teşebbüsün verdiği bilgiler soruşturma bakımından önemli nitelikteyse, bu teşebbüse uygulanacak para cezasında indirim yapılması gerekir.

Cezadan bağışıklık için pişmanlık programına başvuran bir teşebbüsün, yukarıda sayılanların yanında gizli bir kartele katılımını ifşa ederek rekabet otoritesinin soruşturma başlatmasını sağlayacak ilk delili de temin etmesi gerekiyor. Üye devletlerin yapacakları düzenlemelerle şartları sağlayan her teşebbüsün cezadan bağışık tutulabilmesini temin etmesi öngörülüyor. Bu durumun tek istisnası ise başvuruda bulunan teşebbüsün aynı zamanda  diğer teşebbüsleri kartele katılmaya zorlamış olması. Bu durumda söz konusu teşebbüs bağışıklıktan yararlanamıyor.

ECN+ Direktifi ve Türk Rekabet Uygulaması

Türkiye’deki rekabet düzenlemelerine ve Rekabet Kurumu’nun uygulamalarına bakıldığı zaman, ECN+ Direktifi ile büyük farklılıklar olduğunu söyleyemiyoruz. Ancak özellikle yerinde inceleme konusunda ECN+ Direktifi’nin düzenlemelerinin daha açık olduğunu söylemek mümkün.

Türk rekabet hukukunda Rekabet Kurumu’nun yerinde inceleme konusunda geniş yetkileri bulunuyor. Ancak Rekabet Kurumu’nun bu inceleme yetkisinin içeriği tam açıklıkla düzenlenmediğinden hangi bilgi ve belgelerin incelenebileceği konusunda çeşitli tereddütler bulunuyor. Örneğin Türk ceza hukukunda dahi dijital verilerin incelenebilmesi için ayrı bir usuli prosedür gerekirken Rekabet Kurumu dijital verileri genel inceleme yetkisi çerçevesinde inceleyebileceği görüşünde. ECN+ Direktifi ise hangi ortamda saklandığı önemli olmaksızın teşebbüsün tüm kayıtlarının incelenebileceğini düzenleyerek dijital verilerin incelenmesi noktasında açık bir hüküm öngörüyor.

Öte yandan, Türk rekabet hukukunda yerinde incelemenin teşebbüsler nezdinde yürütüleceği, teşebbüslerin yerinde incelemeyi engellemeleri halinde ya da ihtimalinde ise sulh ceza hakiminin kararıyla yerinde inceleme yapılabileceği düzenlenmiş durumda. Ancak ECN+ Direktifi ile bilindik yerinde incelemenin ötesinde mahkeme kararıyla, teşebbüs yöneticisi ya da çalışanlarının mülklerinde de inceleme yapılabileceği ayrıca düzenlenmiş durumda.

Bilindiği üzere Türk rekabet hukukunda yerinde incelemenin engellenmesi ya da bilgi taleplerine verilen cevapların yanlış ve yanıltıcı beyan içermesi, Rekabet Kurumu’na verilmiş taahhütlere uyulmaması ya da geçici tedbir kararlarına aykırı davranılması hallerinde çeşitli idari para cezaları öngörülüyor. ECN+ Direktifi’nde ise bu tip aykırılıkların sınıflandırılmasında ve bunlar için öngörülecek para cezasının hesaplanmasında bazı farklılıklar söz konusu.

Teşebbüslere verilecek en yüksek para cezasının belirlenmesi bakımından ise Türk rekabet hukuku ile ECN+ Direktifi arasında paralel bir seyir olduğunu söylemek mümkün. Türk rekabet hukukunda rekabet ihlalinde bulunan teşebbüslere ciroları üzerinden en fazla %10 oranında ceza verilebilmekte. ECN+ Direktifi ise söz konusu en yüksek ceza oranının %10’dan  daha az olamayacağını düzenliyor. Bu noktada, ECN+ Direktifi’nin verilecek en yüksek ceza oranının tabanını %10 olarak belirlerken tavan bakımından bir düzenleme getirmediğini ve dolayısıyla, yerel rekabet düzenlemelerinde daha yüksek oranların belirlenebileceğini hatırlatmakta fayda var.

ECN+ Direktifi’nin resmi olarak kabulünün ardından üye devletlerin kendi iç düzenlemelerini uyumlaştırmaları için iki yıllık süreleri olacak. Büyük farklılıklar barındırmamakla birlikte, Türk rekabet hukukunun ECN+ Direktifi’ne uyum sürecinin nasıl gelişeceğini ise ilerleyen süreç gösterecek.