Elektrik ve internetin birlikte satışı: Türkiye için bir fırsat, tedarikçiler için yeni bir gelir kaynağı

Şahin Ardiyok, Emin Köksal

Şimdiye kadar Türkiye’de perakende elektrik pazarında arzu edilen düzeyde ne rekabetin ne de etkinlik artışının sağlandığını söylemek mümkün. Düzenleyici otorite EPDK’nın rekabetin sağlanmasına yönelik düzenlemelerine, Rekabet Kurumu’nun yerleşik şirketlere yönelik açtığı soruşturmalara rağmen, bugün geldiğimiz noktada serbest tüketici limiti çok düşük olmasına rağmen sınırlı sayıda perakende elektrik tedarikçisinin sınırlı sayıda serbest tüketiciye hizmet verdiğini görüyoruz. Ortaya çıkan bu sonucun birçok sebebi olabilir. Merak edenler bu konuya dair yeni yayınladığımız makaleye[1] bakabilir. Fakat, biz bu yazıda perakende elektrik pazarına hareket getirebilecek bir imkânı -elektrik ve internet hizmetlerinin birlikte satılmasını- tartışacağız.

Elektrik ve telekom şirketlerinin iş birliği

Birkaç yıl önce, perakende elektrik pazarında alternatif tedarikçilerin faaliyet göstermesinin görece mümkün olduğu zamanlarda, Turkcell ve Türk Telekom gibi telekom şirketlerinin elektrik tedarik lisansları alarak perakende elektrik pazarına girmeye çalıştığını görmüştük. Ancak, perakende elektrik pazarındaki koşullar sebebiyle pek de varlık gösteremediklerine şahit olduk. Şu an ise sözü edilen telekom şirketlerinin, asıl işi elektrik tedarik etmek olan görevli tedarik şirketleri ile internet erişim hizmetlerinin pazarlanmasına aracılık etmeye yönelik iş birliklerine girdiğini görüyoruz.

Örneğin bu yılın başında CK Boğaziçi Elektrik’in Türk Telekom ile yaptığı işbirliğinin dikkatimizi çeken ilk örnek olduğunu söylemek mümkün[2]. Söz konusu işbilirliğine göre CK Boğaziçi Elektrik’e ait müşteri hizmetleri merkezlerinde Türk Telekom’un internet ürünleri satılabilecek, serbest tüketici niteliğindeki tüketiciler elektrik ile birlikte internet hizmetlerini de bir paket olarak satın alabilecekler. Türk Telekom bu tür işbirliklerini sadece CK Boğaziçi Elektrik gibi yerleşik tedarikçilerle değil, Aksa gibi alternatif tedarikçiler ile de gerçekleştirdiğini de görüyoruz[3].

Türkiye için bir fırsat

Esasında bu tür iş birliklerinin veya doğrudan paket satış uygulamalarının yaygınlaşması Türkiye’de internetin yayılımın arttırılması için de büyük bir fırsat gibi duruyor. Arz tarafında, hizmet bazlı rekabetin hayata geçirilemediği ve sadece altyapı sahibi internet servis sağlayıcıların ayakta kaldığı bir piyasada halen kat edilecek çok mesafe olduğu görünüyor[4].  Zira, OECD ülkeleri içerisinde Meksika’dan sonra, sabit internet penetrasyonu oranı[5] açısından en geride yer alan ülke konumundayız[6]. Her hanede elektrik olmasına rağmen, hanelerin ancak %40’nın sabit internet bağlantısı var[7]. Teknik olarak hanelerin nerdeyse tümünün sabit internet erişimi imkânı varken bağlı olmamalarının birçok sebebi olabilir[8]. Ancak, bu hizmetin elektik ile birlikte avantajlı bir şekilde verilmesinin penetrasyon oranının olumlu yönde etkileyeceğini söylemek mümkündür.

Öte yandan asıl etkinin, bu tür uygulamaların perakende tedarikçiler tarafından serbest tüketicileri cezbetmek için kullanılmasıyla pazarda meydana gelebilecek canlanmayla ortaya çıkması mümkündür. Elektriğin homojen bir ürün olması, özellikle mesken ve küçük ticarethane gibi tüketim düzeyi düşük olan tüketicilerin serbest portföylere geçmesini zorlaştıran bir unsurdur. Daha açık bir ifadeyle, bulundukları düzenlenen tarifeler üzerinden sağlanan %5-6 gibi sınırlı fiyat indirimleri bu tür tüketicileri hareketlendirmeye yetmemektedir. Ancak, paket satışların sağladığı sadece fiyata dayalı olmayan avantajların bu ataleti yenebileceğinden bahsetmek mümkündür. Ayrıca, tüketicilerin iki (ve doğalgazın da katılımı ile üç) ihtiyacının tek bir noktadan karşılanabiliyor olması da işlem maliyetlerini düşürücü bir etkiye sahiptir.

Elektrik tedarik şirketleri için yeni bir gelir kaynağı

Elektrik tedarik şirketleri açısından ise -uygulayacakları iş modeline bağlı olarak- ilave bir gelir kaynağından veya daha çok aboneye sahip olmak yoluyla elde edilebilecek ilave bir kazançtan bahsetmek olasıdır. Görevli tedarik şirketleri için sabit bir marjın, serbest tüketicilere hizmet veren tedarik şirketleri için ise kısıtlı ve görece riskli bir kazanç döngüsünün olduğu bir pazarda bu tür uygulamaların gelirleri arttırma konusunda yardımı dokunacağını söylemek mümkündür.

Düzenlemeler ve rekabet açısından olanaklı

Ağır denebilecek regülasyonlara tabi olan iki sektörden bahsettiğimiz için, hemen akıllara tedarik şirketlerinin bu tür uygulamaları gerçekleştirmesinin önünde yasal engeller olup olmadığı gelebilir. Bu blogta daha önce yayınlanan yazıya atıfla şunu söylemek mümkün; alternatif tedarik şirketlerinin elektriği paket satışlara konu etmesine yönelik herhangi bir kısıtlama söz konusu değildir. Ancak, görevli tedarik şirketleri için konunun incelenmesi ve piyasada etkinlik yaratıp yaratmadığının değerlendirilmesi gerekebilir. Gerek görülmesi halinde de Rekabet Kurumu’na “bireysel muafiyet başvurusu” yapılabilir[9].

Diğer ülkelerdeki başarılı örnekler

Peki diğer ülkelerde elektrik ile internet ürünlerinin paket olarak satıldığı uygulamalar var mıdır? Bu yazıyı hazırlarken yaptığımız kısa araştırmada, bu tür uygulamaların daha çok ABD, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerde başarılı örnekleri olduğunu gördük.

Örneğin ABD’nin Kentucky eyaletinde, yerel yönetimlerin inisiyatif almasıyla ortaya çıkan ve esin kaynağı olabilecek bir uygulamadan bahsetmek mümkündür[10]. Bu uygulamada gerek fiyat gerekse kalitesi konusunda yerel halkın memnuniyetsizlik duyduğu internet hizmetlerinin yerel yönetimlerin inisiyatif almasıyla, telekomünikasyon firmaları ile de mücadele edilerek örnek gösterilebilecek seviyeye taşındığını görüyoruz.

Öte yandan yine ABD’de, özellikle akıllı ev sistemlerinin elektrik ve internetin birlikte satılması yönünde bir talep yarattığını görüyoruz[11]. Ülkedeki hanelerin yarısına yakınında bulunan akıllı ev sistemlerinin, nesnelerin interneti (IoT) teknolojilerindeki gelişmelere paralel olarak artış göstereceği ve bunun da elektrik ve internetin birlikte sunulması yönünde yeni ihtiyaçları doğurabileceği düşünülüyor.

Avusturalya ve Yeni Zelenda örneklerinde ise[12], hali hazırdaki perakende elektrik şirketlerinin, bütçe dostu hesaplı internet hizmetlerini geniş kitlelere yaymak amacıyla paket satış yöntemini tercih ettiklerini görüyoruz. Tüketicilerin bilinç düzeyinin de bu sayede arttığı bir diğer not olarak düşülebilir.

 

 

[1] Köksal, E. & Ardıyok, Ş. (2018). Regulatory and Market Disharmony in the Turkish Electricity Industry. Utilities Policy, 55, 90-98. https://doi.org/10.1016/j.jup.2018.10.001

[2] Anadolu Ajansı (2 Şubat 2018). CK Boğaziçi Elektrik ile Türk Telekom iş birliği. Erişim tarihi 18.10.2018, https://www.aa.com.tr/tr/sirkethaberleri/bilisim/ck-bogazici-elektrik-ile-turk-telekom-is-birligi/643466.

[3] Türk Telekom Aksa Kampanyası. Erişim tarihi 18.10.2018, https://kurumsal.turktelekom.com.tr/ozel-avantajlar/kampanyalar/sayfalar/aksa-kampanyasi.aspx.

[4] Köksal, E. & Ardıyok, Ş. (2015). Reviewing regulatory policy for broadband in Turkey: The failure of service-based competition and the prospect of facility-based competition. Competition and Regulation in Network Industries, 16(4), 354-377https://doi.org/10.1177/178359171501600403

[5] Penetrasyon oranı: 100 kişi başına düşen internet bağlantısı.

[6] OECD, Broadband Portal. Erişim tarihi 18.10.2018, http://www.oecd.org/sti/broadband/broadband-statistics/.

[7] TÜİK (2017). Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması. Erişim tarihi 18.10.2018, http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=24862.

[8] Bknz. Köksal, E. & Anıl, B. (2015). The Determinants of Broadband Access and Usage in Turkey: Do Regions Matter? Topics in Middle Eastern and African Economies, 17 (1), 114- 133.  Erişim tarihi 18.10.2018, http://meea.sites.luc.edu/volume17/pdfs/Anil-Koksal.pdf.

[9] Kıl, İ. F. (4 Ekim 2018). Perakende Elektrik Satışlarında Paket Satış Uygulamaları. Erişim tarihi 18.10.2018, http://www.rekabetregulasyon.com/perakende-elektrik-satislarinda-paket-satis-uygulamalari/.

[10] Wood, E. (June 25, 2018). Bundling broadband with electricity: A Kentucky pioneer’s story. The American Public Power Association. Erişim tarihi 18.10.2018, https://www.publicpower.org/periodical/article/bundling-broadband-with-electricity-kentucky-pioneers-story.

[11] Nhed, N. (November 28, 2017). US homeowners show interest in bundling smart home services. Smart Energy International. Erişim tarihi 18.10.2018, https://www.smart-energy.com/regional-news/north-america/energy-services-us-broadband/.

[12] Astbury, H. (March 9, 2018). The telcos doubling up as energy companies. Erişim tarihi 18.10.2018,  https://www.canstarblue.com.au/electricity/telco-energy-companies/.

Bilgi Rekabet Hukuku Sertifika Programı’na kayıt olmak için son günler !

Doç. Dr. Kerem Cem Sanlı koordinatörlüğünde İstanbul Bilgi Üniversitesi Rekabet Hukuku ve Politikası Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından sekizincisi düzenlenecek Rekabet Hukuku Sertifika Programı’nın tarihi yaklaşıyor! 3 Kasım-15 Aralık 2018 tarihleri arasında Cumartesi günleri 09.30-12.30 / 13.30-16.30 arasında gerçekleşecek programa ekibimizin liderlerinden Şahin Ardıyok, iktisatçı uzmanlarından Dr.Emin Köksal yanı sıra değerli Dr. Pınar Artıran’ın da konuşmacı olarak katılıyor.

Rekabet dünyasının gözde isimlerinin pek çok konuda deneyimleri ile beraber teorik ve akademik yaklaşımları paylaşacağı bu programa kayıtlı olmak için son günler sizleri bekliyor. Kış soğuğunda haftasonumu verimli değerlendirmek, biraz da network ağımı genişletmek isterim diyenler Cuma gününe kadar (21 Eylül 2018) programa kaydolarak erken kayıt indiriminden (%40) faydalanabilirsiniz.

Programa dair detaylı bilgilere aşağıdaki linklerden erişim sağlayabilirsiniz:

https://www.bilgi.edu.tr/tr/etkinlik/8143/rekabet-hukuku-sertifika-programi/

https://rhm.bilgi.edu.tr/media/2018/8/17/Program%20v2.pdf

Duymayan kalmasın: gun jumping’e ilişkin kriter açıklandı!

Duymayan kalmasın: gun jumping’e ilişkin kriter açıklandı!

Geçtiğimiz günlerde yayınladığımız yazımız ile Avrupa Komisyonu’nun Altice kararı hakkındaki basın açıklamasını ve bu açıklama kapsamında hangi davranışların gun jumping olarak değerlendirildiğini aktarmıştık. Komisyon’un gerekçeli kararı ise geçtiğimiz günlerde yayınlandı ve karar gun jumping ihlallerine ilişkin olarak son derece bilgilendirici nitelikte.

İzinden/bildirimden önceki süreçte devralan şirketin, devralınan şirket tarafından verilen kararlarda veto hakkına sahip olmasının, şirketin pazarlama faaliyetleri ve bilgi değişimine yönelik politikaları hakkında söz sahibi olmasının Komisyon tarafından gun jumping olarak değerlendirildiğinden bahsetmiştik. Söz konusu kararı incelediğimizde ise, ihlal teşkil eden davranışların tespitine ilişkin bir kriter belirlendiğini ve davranışların Komisyon tarafından bu doğrultuda değerlendirildiğini görüyoruz.

Komisyon kriterini belirliyor, ona göre değerlendiriyor!

Bahsettiğimiz kriter ise devralınan şirket üzerinde “kontrol sağlayan davranışların” bu şirketin değerini korumak için kesinlikle gerekli olup olmadığı şeklinde karşımıza çıkıyor. Başka bir deyişle, devralan şirkete sağlanan yetkilerin, devre konu şirketin işlemin tamamlandığı tarihte değer kaybetmemiş olması için ne derece gerekli olduğu inceleniyor.

Bu kapsamda Komisyon Altice’in, PT Portugal’ın (i) yöneticilerine, (ii) fiyatlandırma politikasına ve (iii) sözleşmeye girme, sözleşmeyi feshetme ve değiştirme serbestine müdahalesini, söz konusu yetkilerin PT Portugal’ın değerinin korunması için ne kadar gerekli olduğu süzgecinden geçiriyor. Komisyon, devre konu şirketin faaliyetleri için vazgeçilmez olan bir çalışanın şirket bünyesinde muhafaza edilmesi için yapılan genel nitelikli gözetimlerin bu kapsamda değerlendirilebileceğini, ancak herhangi bir çalışanın sözleşmesinde yer alan şartlara ilişkin veto hakkına sahip olmak gibi geniş yetkilerin “kontrol sağlayan davranış” olarak değerlendirileceğini söylüyor. Benzer şekilde Komisyon, teşebbüslerin, belirlediği ticari koşullar açısından bağımsız olmasına yönelik en önemli koşulun fiyatlandırma politikalarına yönelik bağımsızlık olduğunu vurguluyor. PT Portugal’ın, Altice’in onayı olmaksızın bu politikalarda değişikliğe gidemiyor olması, Altice’e bu konularda da veto hakkı tanınmış olmasını devre konu şirketin ticari bağımsızlığının sınırlanması olarak değerlendiriyor ve bu tür bir yetkinin şirketin değerinin korunması açısından zaruri olmadığını vurguluyor. Son olarak Komisyon, devre konu şirketin imzalayacağı anlaşmalar ve vereceği taahhütlere ilişkin olarak genel bir gözetim yetkisini orantılı bulurken, Altice’in düşük olduğu değerlendirilen bir eşiğin üzerindeki her türlü ticari işlemde veto yetkisine sahip olmasını şirketin değerinin korunması için gerekli olandan geniş bir yetki olarak değerlendiriyor. PT Portugal’ın değerinin, imza tarihinden kapanışın gerçekleştiği tarihe kadar korunması için elzem olmayan bu tür yetki transferleri ise gun jumping olarak değerlendiriliyor.

Bilgi değişimine ilişkin önemli tespitler!

Soruşturma sürecinde Altice’in düzenli olarak PT Portugal’dan hassas ticari bilgi talebinde bulunduğunu tespit eden Komisyon, devralma işlemleri açısından taraflar arasında belirli ölçüdeki bilgi paylaşımının işlemin gerçekleştirilmesi için gerekli olabileceğini vurguluyor. Ancak burada da söz konusu bilgi paylaşımının devralan şirkete izinden/bildirimden önce devre konu şirkete ilişkin konularda karar alma yetkisi tanıyıp tanımadığını değerlendiriyor. Bu doğrultuda Altice tarafından düzenli olarak bilgi talep edilmesinin ve PT Portugal tarafından bu tür stratejik bilgilerin güncel ve detaylı olarak paylaşılmasının rekabeti, işlem açısından gerekli olandan fazla sınırladığına karar veriyor.

Kararda yer verilen önemli bulgulardan bir tanesi ise Komisyon’un yerinde incelemelerde elde ettiği dokümanlardan, Altice’in gun jumping ihlallerine yönelik bilince sahip olduğunu tespit etmiş olması. Söz konusu dokümanlarda gun jumping’in ne olduğu, gun jumping teşkil edebilecek davranışlar ve bunlardan kaçınmanın ne kadar önemli olduğu ve aksi takdirde yüksek miktarda para cezalarının söz konusu olabileceğine ilişkin ifadeler yer alıyor. Komisyon bu belgeleri de dikkate alarak Altice’in söz konusu ihlali en azından ihmali davranışlarla işlediğine karar veriyor.

Android Savaşları vizyonda: Avrupa Komisyonu’ndan Google’a rekor ceza!

Avrupa Komisyonu, yaklaşık iki yıl önce Google aleyhine başlattığı soruşturmasını 18 Temmuz günü tamamladı. Kaliforniya merkezli teknoloji devi, Android temelli cihazlarda kendi uygulamalarını teşvik etmesi sebebiyle 4,34 milyar Euro tutarında rekor bir cezaya çarptırıldı.

Yaptığı değerlendirmede üç temel kısıtlayıcı uygulama üzerine yoğunlaşan Komisyon, öncelikle Google’ın aplikasyon marketinin (Google Play) ve web tarayıcısının (Google Chrome), Android kullanan cihazlara önceden yüklenmesi (pre-install) ve bu cihazların standart arama motorunun Google olarak tanımlanması için cihaz üreticilerine kısıtlamalar getirdiğini tespit etti.

Google’ın, Android’in resmi olmayan versiyonlarının kullanımını önlemek için aldığı tedbirler ise Komisyon değerlendirmesinin bir diğer kolunu oluşturuyor. Google, Android altyapısını açık kaynak (open-source) usulüyle ücretsiz olarak kullanıma sunduğundan, pek çok şirket bu altyapı üzerinden alternatif işletim sistemleri geliştiriyor. Komisyon, Google’ın Android’in bu gayri resmi sürümlerinde çalışan uygulamaların satılmasına kısıtlamalar getirdiğini belirtirken aynı zamanda kendisi tarafından onaylanmayan Android sürümlerinin de cihaz üreticileri tarafından kullanılmasına engel olduğunu tespit etti.

Komisyon’un değerlendirdiği üçüncü ve son ihlal kalemi ise Google’ın, kendi arama hizmetlerinin cihazlara münhasıran önceden yüklenmesi karşılığında cihaz üreticilerine çeşitli mali teşvikler sağlaması yönündeki uygulama. Google’ın bu sayede arama motorları ve web tarayıcıları alanındaki gücünü artırarak rakip teknolojiler karşısında avantaj sağladığı değerlendiriliyor.

Komisyon, Google’ın yukarıda açıklanan kısıtlayıcı eylemler üzerinden Android işletim sisteminin hakim durumunu kötüye kullandığını tespit ederek şirketin ihlale konu uygulamalarının da sona erdirileceğini belirtti.

Verilen ceza teknoloji devi açısından soğuk duş etkisi yaratırken, kararın içeriğinde yer alan değerlendirmeler Google’ı mevcut iş modelini değiştirmek zorunda bırakacak nitelikte. Google’ın, soruşturma sürecindeki savunması ise incelenen uygulamaların akıllı telefon üreticileri arasındaki rekabeti artırıp fiyatların düşmesini sağlayarak esasen tüketicilerin lehine hareket ettiği yönündeydi. Cihaz üreticilerinin rakip aplikasyonlar için de ön-yükleme yapabildiği ve ön-yükleme sayesinde cihaz ile birlikte sunulmasa bile tüm aplikasyonların tüketiciler tarafından kolaylıkla yüklenebildiği önermeleri de Google’ın savunmaları arasında yer alıyor.

Bir başka argüman ise Google’ın uygulamalarının; cihaz üreticileri, yazılım geliştiricileri, şebeke operatörleri ve tüketicilerin de aralarında bulunduğu çok taraflı bir yapı (internet ekosistemi) içerisinde menfaat dengesini gözeterek belirlenmesi. Burada Google, açık-kaynak bir yazılım açısından en önemli özelliğin cihazlar arası yeknesaklık olduğunu belirterek Android’in resmi olmayan sürümlerine alınan önlemlerin, yazılımların tüm Android cihazlarında ortak standartlarda çalışmasını sağlayarak maliyetleri düşüreceğini savunuyor. Android’i açık-kaynak olarak sağlamanın piyasadaki rekabeti artırarak tüketicilerin seçeneklerini çeşitlendirdiğini öne süren şirketin bu karar sonucunda Android’i ücretli hale getirmek zorunda kalabileceği ve Komisyon’un kısıtlamaları sebebiyle cihazlar-arası yeknesaklığın da zarar görebileceği yapılan değerlendirmeler arasında.

Konuya ilişkin Google cephesinden gelen açıklamalardan çıkan sonuç ise; buradaki savunmaların Komisyon’un Android’in yukarıda bahsedilen faydalarını göz ardı etmesi ve bu faydaların atıf yapılan zararları dengeleyebileceğini dikkate almadan karar vermesi yönünde olacağını düşündürüyor.

Komisyon’un iddialarını reddeden Google yetkilileri, kararın duyurulmasını takiben temyize gideceklerini de açıkladı. İş modelini Komisyon’un getirdiği sınırlamalar ile uyumlu hale getirmek için 90 günü olan Google, temyiz süreci esnasında kararın icrasının askıya alınmasını talep edebilir. AB’nin Lüksemburg’da bulunan Genel Mahkemesi nezdinde yürütülecek temyiz süreci, Google-Komisyon mücadelesinde yeni bir savaş alanı olacağa benziyor. Komisyon’un argümanlarının, Google’ın stratejilerinin zararlı yanlarını detaylı şekilde ortaya koymakla beraber, bu uygulamalardan elde edilebilecek katma değerleri ve teknolojik gelişmeleri yeterince ele almadığı savunmasının ise temyizde gündeme getirileceği değerlendiriliyor.

Dolayısıyla, temyiz sürecinde halatın bir tarafına Google’ın kısıtlayıcı eylemleri asılırken diğer tarafına da bu uygulamaların teknolojik inovasyonu kolaylaştırarak müşterilere ve rekabete katkı sunduğu yaklaşımı asılacağa benziyor. Cihaz üreticilerinin, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmamaları önemli bir kazanım olmakla birlikte, Android’in sağladığı sürdürülebilir ve bütüncül ekosistemin, yazılımcılara sağladığı imkanlar da bu değerlendirmede önem kazanıyor.

Yüksek tutarlı para cezasını bir köşeye bırakacak olursak, kararın asıl etkilerinin ise ilerleyen süreçlerde kendisini göstermesi bekleniyor. Google aplikasyonlarının Android cihazlarının beraberinde sunulmasının, Google’ın bu ürünlerin pazarlanmasındaki temel stratejisi olduğunu düşünürsek, bu yöntemin yokluğunda izlenecek strateji ve bu gelişme karşısında rakiplerin alacakları pozisyon daha çok tartışmaya konu olacağa benziyor. Komisyon’un Google’a getirdiği bu kısıtlamaların, teknoloji devinin hakimiyetini zayıflatabileceği de AB rekabet hukuku çevrelerinde konuşulanlar arasında. Bahse konu uygulamalar ile rakiplerin cihaz üreticileri nezdindeki hareket alanlarını kısıtladığı belirtilen Google’ın bu yolla pazardaki inovatif motivasyonu düşürerek tüketicileri yeni aplikasyonların gelişiminden mahrum bıraktığı da değerlendiriliyor.

Amerika merkezli teknoloji devleri ile Avrupa’lı düzenleyici kurumlar arasında bir süredir devam eden çekişmenin son perdesi olan ceza, Komisyon’un Google’a kestiği ilk rekabet cezası değil. Hatırlayacağınız üzere Komisyon, geçtiğimiz yıl Haziran ayında Google’ın kendi fiyat karşılaştırma hizmetine avantaj sağlayarak arama motorları pazarındaki hakim durumunu kötüye kullandığını tespit etmiş ve online alışveriş şirketlerini yakından ilgilendiren bir karar ile Google’a 2,4 milyar Euro tutarında bir para cezası kesmişti. Hem geçen Haziran’daki cezanın hem de güncel cezanın, Silikon Vadisi şirketlerinin teknolojik gelişmeler neticesi elde ettikleri gücü; rekabet, vergi ve veri koruma gibi düzenleyici uygulamalar eliyle dizginlemek ve disipline etmek yönünde yükselen trendin bir parçası olduğu değerlendiriliyor.

Kararın açıklanması üzerine kararı destekleyen ve eleştiren farklı açıklamalar yapıldı. Google hakkında daha önce AB’ye şikayette bulunan Open Internet Project (OIP) ve FairSearch ile tüketici birliklerini temsil eden European Consumer Organization (BEUC) Komisyon’a destek açıklamaları yaparken küresel bir yazılım geliştirme ağı olan Developers Allience ise kararın internet ekosistemi ve yazılım geliştiricileri açısından olumsuz sonuçlar doğuracağını belirtti.

Hakim durumun kötüye kullanılması konusunda Avrupa’daki güncel yaklaşımı yansıtan karar, özellikle Komisyon’un akıllı cihazlar ve mobil işletim sistemleri özelinde sergilediği katı duruşa ışık tutması açısından önem taşıyor. Akıllı cihazların, modern dünya insanının sosyal ve profesyonel yaşantısında köşe-taşı bir konuma sahip olduğu düşünülürse, karardaki değerlendirmeler gerek tüketiciler gerekse teknoloji geliştirenler açısından uzun vadeli sonuçlar doğuracaktır. Komisyon’un gerekçeli kararı henüz yayınlanmadığı için tespit ve değerlendirmelere ilişkin daha detaylı bir analiz gerçekleştiremiyoruz. Öte yandan, gerek çarpıştırılan argümanlar gerekse yapılan açıklamalar değerlendirildiğinde, Komisyon-Google mücadelesi daha uzunca bir süre gündemimizden düşmeyeceğe benziyor.

 

Birbiri ardına yayımlanan kararnameler ne söylüyor?

2018 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimini takiben Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ve Kanun Hükmünde Kararnameler birbirini ardına Resmi Gazete’de yayımlanmaya başladı. Peki bu kararnameler atamalar ve görev süreleri hakkında ne diyor? Biz sizlere, aralarında Rekabet Kurumu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu ve Kişisel Verilerin Korunması Kurumu’nun (“KVKK”) da bulunduğu kamu kurum ve kuruluşlarının atama usul ve esaslarına önemli değişiklikler getiren düzenlemeleri kısaca aktaralım.

Öncelikle 9 Temmuz 2018 tarihinde yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname (“KHK”) ve onu takip eden gün yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile söz konusu atama usullerinde son derece büyük ve önemli değişiklikler yapıldığını belirtmekte fayda görüyoruz. Söz konusu KHK’nın doğrudan Rekabet Kanunu’nda değişiklik yapması nedeniyle önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu değişiklikleri aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz:

  • Önceden Bakanlar Kurulu tarafından, çeşitlik bakanlıklar ve kuruluşların gösterdiği adaylar arasından seçilen Başkan, İkinci Başkan ve Rekabet Kurulu üyeleri artık doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanacak. Değişen maddede söz konusu atamalar için bakanlıklar veya kurumlar tarafından aday gösterileceğine ilişkin düzenlemeye de yer verilmiyor.
  • Eski düzenlemeye göre üye olarak atanma şartı kabul edilen, “mesleki açıdan yeterli bilgi ve deneyime sahip olma” kriterine yeni düzenlemede yer verilmemiş. “Meslekleri ile ilgili olarak kamu veya özel sektörde 10 yıl çalışmış olma” şartı ise bir gün sonra yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile meslek ile ilgili bir sektör olması aranmaksızın 5 yıl olarak değiştirildi.
  • Kurul üyeleri için önceden 6 yıl olarak öngörülen görev süresi sonraki gün yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile 4 yıl olarak değiştirildi.
  • Ücret ve diğer mali haklar, emeklilik ve hizmet süresi ve Rekabet Kurumu bütçesine ilişkin konularda ise karar merci yine Cumhurbaşkanı olarak değiştirildi.
  • Kurulca hazırlanacak yönetmeliklerin Bakanlar Kurulu yerine Cumhurbaşkanı tarafından yürürlüğe konulmasına karar verildi.

10 Temmuz 2018 tarihinde yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile Rekabet Kurulu üyelerinin yanında, RTÜK ve KVKK dışındaki düzenleyici ve denetleyici kurum başkan ve üyelerinin de görev süresi 4 yıl olarak değiştirildi. Bu değişikliği takiben hâlihazırda görev yapmakta olan başkan ve üyelerin görev sürelerinin ne zaman biteceği sorusunun cevabı ise KHK’da saklı. Buna göre aşağıdaki kurumların başkan ve üyeleri, atama tarihi itibariyle görevde dördüncü yılını doldurmuş ise görevleri KHK’nın yayımlandığı 9 Temmuz 2018 tarihinde sona eriyor:

  • Radyo ve Televizyon Üst Kurulu
  • Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu
  • Sermaye Piyasası Kurumu
  • Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu
  • Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu
  • Kamu İhale Kurumu
  • Rekabet Kurumu
  • Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu
  • Kişisel Verileri Koruma Kurumu

Henüz görevde dördüncü yılını doldurmamış olan başkan ve üyelerin görevi ise bu sürenin dolması ile sona eriyor.

Rekabet Kurulu üyelerinin atanma şartları bahsi geçen kanun değişikliği ile düzenlenirken, 10 Temmuz 2018 tarihinde yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile RTÜK ve KVKK dışındaki düzenleyici ve denetleyici kurumların başkan ve üyelerinin atanma şartlarına ilişkin genel hükümler belirlendi. Bu kurumların başkan ve üyelerinin atamalarında kısaca aşağıdaki şartlar aranacak:

  • Devlet Memurları Kanunu ile öngörülen genel şartları sağlamak,
  • En az dört yıllık yükseköğretim mezunu olmak ve
  • Kamuda, uluslararası kuruluşlar ile özel sektörde veya serbest olarak en az beş yıl çalışmış olmak.

Kararnamede bahsi geçen tüm bu kurum ve kuruluşlar açısından da atamaya yetkili kişinin Cumhurbaşkanı olması öngörülüyor. Bu hükmün düzenleyici ve denetleyici kurumlar açısından uygulanmayacağı belirtilse de belirli kurum ve kuruluşların üyelerinin, görev süresi bitmeden de Cumhurbaşkanı tarafından görevden alınması mümkün.

Biz atama ve görev sürelerine ilişkin değişiklikleri sizlere kısaca aktarmaya çalıştık. Uygulamada ise karşımıza neler çıkacağını tahmin etmek güç. Ancak bu yeni dönemde soru atama ise, cevap Cumhurbaşkanı olacak gibi…

Amerikan rekabet hukuku geleneğine sadık kalan mahkemeden AT&T’ye yeşil ışık

Mahkeme AT&T Time Warner dosyasında beklenen kararını verdi. Dosyada görevli hakim Richard Leon, işlemin rekabete aykırı olmadığına karar verirken mahkemenin ispat yükümlülüğüne ve bu tür dikey ilişkilere ilişkin önemli tespitlere imza attı. Kararın ileride gerçekleşecek dikey anlaşmalara ilişkin tutumu yakından etkilemesi bekleniyor. Peki bu karar neden bu kadar önemli? Gelin işlemi şöyle kısaca hatırlayalım.

Her şey 2016 yılının Ekim ayında telekomünikasyon devi AT&T’nin yaklaşık olarak 100 milyar dolara Time Warner’ı satın alacağını açıklaması ile başladı. Söz konusu işlem, teşebbüslerin doğrudan birbiriyle rekabet etmemesi de göz önüne alınarak dikey bir işlem olarak değerlendirilmişti. Nitekim devralan teşebbüs AT&T, güçlü bir kablo ve uydu altyapısına sahip bir telekomünikasyon şirketi iken Time Warner, film ve televizyon sektörlerinde büyük güce sahip, bünyesinde TBS, TNT, CNN gibi önemli kanalları da bulunduran bir içerik sağlayıcısı olarak tanımlanmaktaydı. Dolayısıyla bu iki teşebbüs tarafından sunulan hizmetler rakip değil tamamlayıcı hizmetlerdi.

İşte tam da bu sebepten Amerikan hükümetinin 2017 yılının Kasım ayında söz konusu işlemin iptali için hukuki süreç başlatması oldukça büyük ses getirdi. Gözlemlediğimiz kadarıyla Amerikan rekabet hukuku, meydana getirebileceği etkinlik kazanımlarını da dikkate alarak, dikey birleşmeleri, yatay birleşmelerden çok daha olumlu karşılıyor. Bunun en açık göstergesi ise neredeyse 40 yıldır birbiriyle doğrudan rekabet etmeyen iki teşebbüsün birleşmesine yönelik işlemlere karşı herhangi bir hukuki işlem başlatılmamış olması. Tabi ki bu yatay birleşmelerin rekabet hukuku açısından hiç kontrol edilmediği anlamına gelmiyor. Bu işlemler çoğunlukla hükümet ile birtakım anlaşmalar yapılması, taahhütler verilmesi doğrultusunda sonuçlanıyor. Hatta bu nedenle Amerikan rekabet hukuku pratiğine aykırı olarak AT&T işleminin iptali için başlatılan sürecin de yine birtakım anlaşmalar doğrultusunda sonuçlandırılabileceği düşünülmüştü. Bu kapsamda AT&T’nin Direct TV ve (CNN’in de içinde bulunduğu) Turner Broadcasting gibi son derece önemli iştiraklerini elden çıkarmayı taahhüt edebileceği konuşulmuştu.

Peki Amerikan hükümetinin bunca yıl sonra bir dikey birleşmeye bu şekilde karşı çıkmasının sebebi neydi? İşlemin bu şekilde tepki almasının sebebi işlemin, ödemeli televizyon (pay TV) sektöründeki rekabeti ortadan kaldırarak tüketicilerin zarar görmesine yol açacağı yönündeki endişelerdi. Hükümet, işlem sonrasında pazar payı önemli derecede artacak olan AT&T’nin, Turner kanalları tarafından verilen hizmetin fiyatını makul seviyenin üzerine çekerek tüketicileri mağdur edecek olmasından endişe ediyordu. Daha önce Turner tarafından kontrol edilen kanalların müşterileri, bu fiyat artışı nedeniyle başka bir firma ile anlaşmak istediğinde ise alternatif olarak AT&T’nin bir iştirakinden (ör: Direct TV) hizmet almak durumunda kalacaktı. Yani anlayacağınız AT&T her iki senaryoda da – sözüm ona – fiyatları bağımsız bir şekilde belirleyerek kar ediyordu.

İşlemin engellenmesine ilişkin tartışmalar bir süre devam ettikten sonra herkes dosyada görevli hakim Richard Leon’un kararını beklemeye başladı. Leon, işlemin 21 Haziran 2018 tarihinde gerçekleşmemesi halinde telekomünikasyon devi AT&T’nin Time Warner’a 500 milyon dolar değerinde bir ceza (break up fee) ödeyeceğini de dikkate alarak kararını en geç Haziran ayının sonunda açıklayacağını duyurdu.

Burada kısaca mahkemenin AT&T aleyhine karar vermesi halinde Time Warner’a ödenecek ceza miktarına ilişkin yorumlara da değinmekte fayda var. O dönemde yaklaşık 100 milyar dolar değerindeki bu işlemin gerçekleşmemesi halinde  öngörülen ceza miktarı 500 milyon dolar, oldukça düşük bulunmuştu. Nitekim Bayer AG’nin Monsanto Co.’yu devralmasına ilişkin 66 milyar dolar değerindeki işlemin gerçekleşmemesi halinde ödenecek ceza miktarı 2 milyar dolar veya işlem değerinin %3’ü olarak belirlenmişti. Tarafların bu denli düşük bir miktarda anlaşması bile iki teşebbüsün, söz konusu işlemin rekabete aykırı değerlendirilebileceği ihtimalini dahi düşünmediğini açıkça gösteriyordu.

Sonuç olarak Richard Leon 12 Haziran 2018 tarihinde beklenen kararını verdi, AT&T’nin Time Warner’ı devralmasına ilişkin tüm itirazları reddetti. Leon 172 sayfalık kararı ile hükümetin, işlem sonrasında tüketicinin zarar göreceği iddialarına yönelik ispat yükümlülüğünü yerine getiremediğine ve böylece işlemin rekabet açısından tehlike oluşturmayacağına karar verdi.

Time Warner da, 500 milyon dolar ceza ödemekten kurtulan AT&T de rahat bir nefes aladursun, Leon’un kararı sert eleştirilerin hedefi olmaya başladı. Bu eleştirilerden ise Leon’un kararının aceleci ve günümüz gerçeklerinden uzak olarak değerlendirildiği anlaşılıyor. Yorumlara göre Leon, işlemi engelleyerek risk almak istemedi ve bu karar nedeniyle ödemeli televizyon (pay TV) sektöründeki rekabet ilerleyen günlerde gittikçe azalacak, sektörde faaliyet gösteren teşebbüsler yenilikçi olmak yönünde herhangi bir baskı hissetmeyecek.

Leon’un kararına ilişkin eleştiriler şöyle dursun, söz konusu kararın gelecekteki dikey birleşme işlemlerine yaklaşımı büyük ölçüde etkileyeceği kesin. Yaygın görüş Amerika hükümetinin bir daha dikey bir birleşme işlemine karşı kolaylıkla hukuki süreç başlatmayacağı yönünde. Acaba gerçekten Amerikan hükümeti bundan sonra gerçekleşecek dikey birleşme işlemlerini rahat mı bırakacak? Yoksa değişen rekabet koşullarını da dikkate alarak benzer bir işlemi yeniden mahkemenin önüne getirecek mi? Hep beraber göreceğiz…

Rekabet Hukukunda Dikey Anlaşmaların Son 10 Yılındaki Gelişmelerde İnternet Satışları ve MFC Koşulları Gündemde

Daha önce blog’da duyurusunu gerçekleştirdiğimiz “Rekabet Hukukunda Dikey Anlaşmaların Son 10 Yılı”nı ele alan ve Bilgi Üniversitesi’nin Rekabet Hukuku ve Politika Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen konferans geçtiğimiz günlerde gerçekleşti. Pek çok farklı akademisyen yanı sıra pek çok farklı sektörden hukuk müşavirinin ilgisini çeken konferansta ekibimizin lideri Şahin Ardıyok ile iktisatçı of-counselımız Emin Köksal en cafcaflı konuları ele aldı.

Konferansın genel seyri nasıldı?

İki oturumdan oluşan konferansta açılış konuşmasını Bilgi Üniversitesi’nin Rekabet Hukuku ve Politika Uygulama ve Araştırma Merkezi Direktörü Kerem Cem Sanlı gerçekleştirdi. Konuşmasında son 10 yılda teknoloji, internet kullanımı, perakendecilik – lojistik – dağıtım alanlarında değişen trendlere değinen Sanlı, mevcut durumda alıcı gücünün önem kazandığını belirterek değişen koşullar ile farklı seviyelerde artan, baskılanan rekabeti anlattı. Türkiye’de son 10 yılda önemli değerlendirmelerin en çok öne çıktığı pazarların bira ve akaryakıt pazarları olduğunu belirten Sanlı, günümüzde çoğu 4. madde incelemesi bakımından potansiyel 6. madde incelemesinin de önem kazandığı, dikey kısıtlamalar bakımından yeniden satış fiyatının tespiti açısından genellikle zımnen bir rule of reason analizi gerçekleştirildiği ve buradaki değerlendirme eşiklerinin oldukça yukarıya çekildiğini, pasif satış değerlendirmesi gibi değerlendirmelere ilişkin olarak “9/3” görüş gönderelim yaklaşımının benimsendiği yönündeki gözlemlerini paylaştı.

Sanlı, daha sonrasında internet satışları bakımından dikey anlaşmalar ve kısıtları ele alan ilk oturumu başlatmak üzere Rekabet Kurumu Daire Başkanı, Mehmet Yanık’ı sahneye çağırdı. Bahse konu oturumda internet satışlarını üç farklı bakış açısı tarafından inceleyen üç farklı sunum gerçekleştirildi. Bu kapsamda, internet satışlarına yönelik hukuki yanı sıra iktisadi değerlendirmeler Türkiye’de özellikle Dikey Anlaşmalara İlişkin Yeni Kılavuz’un da benimsenmesiyle ortaya çıkan gelişmeler ve Avrupa Birliği’ndeki örnekler esas alınarak aktarıldı.

Söz konusu sunumlar öncesinde, Mehmet Yanık özellikle internet satışları bakımından Türkiye’de benimsenen Dikey Anlaşmalara İlişkin Yeni Kılavuz da yer alan düzenlemelerin Avrupa Birliği’ndeki uygulamalar ile mukayese edilmemesi gerektiğini, Kurul’un “internet üzerinden gerçekleştirilen satışlar pasif satış teşkil eder” anlayışından yola çıkarak ve farklı paydaşlar arasındaki dengeleri gözetilerek bir düzenleme oluşturulduğunun altını çizdi.

Konferansın ikinci oturumu ise akademisyen ve uygulamacı Prof. Dr. Yılmaz Aslan tarafından yürütüldü. Bu kısımda bir tarafta son 10 senede gelişen münhasırlık uygulamaları ile yeniden satış fiyatı uygulamaları örnek Rekabet Kurulu kararları ışığında ele alınırken, diğer tarafta yakın zamanda Rekabet Kurulu yanı sıra diğer ülkelerde gündem konusu olan en çok kayırılan müşteri (MFC) koşuluna dair rekabet hukuku açısından yaklaşımın nasıl geliştiği anlatıldı.

İlk oturumda Emin Hoca neler anlattı?

Emin Köksal, internet satışları bakımından dikey sınırlamaların iktisadi bakış açısıyla nasıl ele alınması gerektiğine değinmeden önce mevcut durumda dünya genelinde artan e-ticaret eğilimine yönelik verileri paylaştı ve günümüzde ticari inovasyonun önemini vurguladı. Bu noktada, hukuk kurallarının değişen trendler ile uyumlu olması gerektiğini önemle belirten Köksal, özellikle platformların yüzleştiği kısıtlamalara değindi.

Köksal, konuşmasında kar maksimizasyonu güdüsüyle hareket etme ile bedavacılık sorunsalı ve ortak standart ve marka imajı belirleme arasında ince bir çizgi olduğunu ve bu yönde dengeli bir değerlendirme yapılması gerektiğini belirterek, özellikle internet satışları bakımından dikey kısıtlamaların inovasyonu öldürmeyecek şekilde düzenlenmesi gerektiğinin altını çizdi.

Şahin Ardıyok konuşmasında hangi konulara değindi?

Konferansın ikinci oturumda tartışmalara katılan Şahin Ardıyok ise, mevcut durumda Türkiye’de iktisaden gerekenden fazla dikey anlaşmaların ve kısıtlamaların bulunduğu yönündeki gözlemlerine yer verdikten sonra gelişen internet ile gündeme oturan ve çoğu zaman etkinlik arttırıcı nitelendirilen MFC koşullarını anlattı.

MFC koşullarının pozitif ve negatif etkilerine değinen Ardıyok, konuşmasında Amerika yanı sıra pek çok Avrupa Birliği ülkesindeki uygulamaları inceledi. Bu noktada Ardıyok, söz konusu uygulamalarda taahhüt mekanizmasının uygulanmasından hareketle, rekabet hukukunda özellikle e-ticaret oyuncuları bakımından yeni yeni inceleme alanına giren söz konusu MFC koşullarına yönelik herhangi bir yaptırım öngörülmediğinin altını çizerek Rekabet Kurulu’nun dünyada söz konusu uygulamalara yönelik yaptırım öngören ilk rekabet otoritelerinden olduğunu ve bu yönde ilk düzenleme getiren otoritelerden biri olduğunu hatırlattı.

Türkiye’de özellikle e-ticaret sektöründe açılan ilk MFC soruşturması olan ve 6. madde kapsamında incelenerek MFC davranışlarının hakim durumu kötüye kullanmasına yol açtığını sonucuna varılan Yemek Sepeti soruşturmasından bilfiil deneyimlerini aktaran Şahin Ardıyok daha sonrasında konuşmasında Booking.com’un 4. madde kapsamında ele alınan MFC davranışlarına ilişkin Kurul’un değerlendirmelerine yer verdi. Ardıyok, konuşmasını Dikey Anlaşmalara İlişkin Yeni Kılavuz’da getirilen yenilikleri açıklayarak sonlandırdı.