Geleneksel Bilgi Üniversitesi Uygulamalı Rekabet Hukuku Seminerlerine Hazır Mısınız?

Türkiye’de rekabet hukuku alanındaki usta isimlerin katkılarıyla 2011 yılından bu yana süren Bilgi Üniversitesi Rekabet Hukuku Seminerleri, 19 Şubat’ta başlıyor!

Piyasa ekonomisinin rekabet hukuku kuralları çerçevesinde nasıl evirildiğini deneyimler üzerinden anlatan ve 12 hafta sürecek seminerlere, BASEAK Rekabet ve Regülasyon ekibinden tanıdık simalar 8. ve 9. haftalarda konuşmacı olarak katılacak.

8. haftada ekibimizin lideri Av Şahin Ardıyok yanı sıra ekibimizin iktisatçılarından Evren Sesli, “Rekabet Hukuku Bakımından Elektrik Tedarik Piyasalarında Davranışsal Ekonomi ve Kamu Politikaları: Rekabet Kurulu’nun Son Dönemdeki Soruşturmaları” konusunu ele alacak. Uzun yıllardır “Regülasyon Ekonomisi ve Hukuk” ile “Enerji Hukuku ve Politikası” derslerini veren Ardıyok ve son dönemde Enerjisa ile Bereket Soruşturmalarında hem hukuki hem iktisadi savunmalar sunan ekipte bulunan ve Rekabet Kurumu geçmiş olan Evren Sesli elektrik piyasalarına dair tüketici menfaati ile yatırımcı motivasyonunu kamu yararı ve davranışsal iktisat perspektifinden değerlendirecek. Sunumda halihazırda yeni başlatılan Sektör Araştırmasına yönelik düşüncelere de yer verilecek.

9. haftada ise ekibimizin Of-Counsel iktisatçısı Doç Dr. Emin Köksal ile Counsel’ı Av. Bora İkiler, son zamanlarda rekabet hukuku camiasında en dikkat çekici alanlardan biri olarak öne çıkan dijital platformları inceleyecek. Platform ekonomisi alanında oldukça önemli bir bilgi birikimine ve know-how’a sahip Köksal ve İkiler, bu konuyu “Dünyada ve Türkiye’de Platformlara Yönelik Güncel Rekabet Politikaları: ABD’de Amex, AB’de Google Shopping ve Türkiye’de Sahibinden Kararları” adlı sunumlarında hem hukuki hem de iktisadi bakış açısıyla irdeleyecek.

19 Şubat -14 Mayıs tarihlerinde her Salı saat 19:00 -21:30 arasında Bilgi Üniversitesi Santral Kampüs’te gerçekleşecek olan seminerlere herhangi bir ücret ödemeden genel katılım sağlayabilir ya da sertifika programına kayıt olabilirsiniz. Aman sertifikalı katılım için erken indirim tarihini kaçırmayın, sonrasında pişman olursunuz – 25 Ocak 2019 tarihine kadar %40 oranında erken kayıt indiriminden yararlanabilirsiniz!

Daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Rekabet Hukukunun Geleceği Tartışıldı: OECD Rekabet Forumu – 2

OECD Global Rekabet Forumu’na yönelik yazı dizimize pazar gücü ile ilgili oturumlarda tartışılan hususlara dair gözlemlerimle devam ediyoruz…

Ürün fiyatı sıfır olan pazarlarda “ürün kalitesi”ne bağlı açılımlar

Bu oturumda, OECD Rekabet Komisyonu ve Max Planck Enstitüsü’nden Marco Botta panelde söz aldı.

Bu oturumda, fiyat olmayan pazarlarda rekabet hukuku uygulamasında kullanılan analitik araçların değişmesi gerekip gerekmediği tartışıldı. Bu kapsamda, ilgili pazar, pazar gücü, rekabet hukuku ihlalleri, ve bunlara karşı uygulanabilecek yaptırımlar üzerinde duruldu.

İlgili Pazar

Rekabet hukuku uygulamasında ilgili pazarın geleneksel olarak SSNIP testi ile tanımlandığı ama fiyat olmayan pazarlarda “küçük ama önemli fiyat artışının” tespitinin mümkün olmaması nedeniyle bu testin pazar tanımında kullanılmasının mümkün olmaması üzerinde duruldu. Zira referans fiyat sıfırken tüketiciler herhangi bir fiyat artışında herhangi bir ürüne geçiş yapabileceğinden ilgili pazarın oldukça geniş tanımlanması riski olduğundan bahsedildi ve çok taraflı pazarlarda SSNIP testinin pazarı, yalnızca platformun tek tarafını dikkate alacak şekilde tanımlamaya neden olacağı üzerinde duruldu.

Bu çerçevede, fiyatın sıfır olduğu pazarların tanımlanmasında kullanılmak üzere SSNIP testine alternatif olarak SSNIC (tüketicilerin maliyetlerindeki artışı dikkate alacak) ve SSNDQ (ürün kalitesindeki düşüşü dikkate alacak) testlerinin söz konusu olabileceğinden bahsedildi. Fakat bu testlerin de, ölçüm kriterinin sayısallaştırılması (artış veya düşüşün neye göre ölçüleceği), tüketici tercihlerinin homojen olmaması dolayısıyla maliyetler ve kalite konusunda hangi unsurların dikkate alınacağı, artan veri miktarının her zaman kalitede düşüşü beraberinde getirmeyeceği, ve çok taraflı pazarların tanımlanmasına uygun olmayabilecekleri gibi unsurular açısından sınırlı uygulanabilirliğinin olduğundan bahsedildi.

Pazar Gücü

Pazar gücünün, rekabet hukuku uygulamasının çeşitli alanlarında tetikleyici konumda olduğu düşünüldüğünde fiyatın sıfır olduğu pazarlar açısından pazar gücü tanımının öneminin daha da arttığından bahsedildi. Geleneksel olarak pazar gücünün, fiyatları rekabetçi seviyelerin üzerine çıkarmak ve bu seviyelerde tutmak olarak tanımlandığı düşünüldüğünde, fiyatın sıfır olduğu pazarlarda fiyat artışı olmayacağından geleneksel anlamda bir pazar gücünden bahsetmenin mümkün olmayacağı ve bu anlamda pazar payının da pazar gücünü ölçmek açısından sınırlı bir katkısının olacağı ifade edildi.

Bu çerçevede, fiyatın sıfır olduğu pazarlarda pazar gücünü ölçmek için kullanılabilecek alternatif araçlar olarak aşağıdaki hususların dikkate alınabileceği ifade edilmiştir.

  • kullanıcıların gösterdiği ilgi
  • doğrudan veya dolaylı ağ etkileri (kullanıcı sayısı, ürün kalitesi)
  • birden fazla sağlayıcı kullanabilme imkanı ve sağlayıcı değiştirme maliyetleri
  • veriye erişim ve alternatif veri temin kaynakları
  • batık maliyetler
  • pazar açısından inovasyonun önemi, pazardaki inovasyon geçmişi ve pazara yeni girişlerin varlığı

Rekabet Hukuku İhlalleri

Fiyatın sıfır olduğu pazarlarda rekabet hukuku ihlallerini değerlendirirken fiyat temelli yaklaşımlardan kaçınılması gerektiği üzerinde duruldu.

Bu durumun, karteller açısından per se yaklaşımdan etki temelli bir yaklaşıma doğru kaymayı gerektirdiği ifade edildi.

Yıkıcı fiyatlama açısından ise, zararların telafi edilmesi imkanına bakılmasının zorunlu olacağı fakat bunun çok taraflı pazarlar açısından bütün pazarları dikkate alacak şekilde yapılması gerektiği üzerinde duruldu.

Sömürücü kötüye kullanma halleri açısından, aşırı fiyatlama veya fiyat ayrımcılığı gibi ihlallerin fiyatların sıfır olduğu pazarlar için geçerli olmayacağından bahsedildi.

Yaptırımlar

Fiyatın sıfır olduğu pazarlarda, ihlal kararı ve uygulanacak para cezasının hukuka aykırılığı gidermek için yeterli olmayacağından bahsedildi ve yapısal veya davranışsal bazı yaptırımların da uygulanması gerekliliğine değinildi.

Bu ayırımda da, yapısal yaptırımların doğrudan ağ etkileri ve ürün kalitesi üzerindeki olası olumsuz ektileri nedeniyle davranışsal yaptırımların daha tercih edilebilir olduğu üzerinde duruldu. Davranışsal yaptırımlara örnek olarak, tüketici farkındalığını artırıcı tedbirler almak, veri korumasına yönelik asgari standartlar belirlemek, tüketicileri verilerinin işlenmesine yönelik olarak vermiş oldukları izinleri periyodik olarak yenileme imkanı veren mekanizmalar tanımlamak, veri taşınabilirliğinin sağlanması gibi hususlar verildi.

Bu oturumda, 12 delegasyon konuya katkıda bulundu. Özellikle, İngiltere, Avrupa Komisyonu, Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya’nın katkıları konu hakkında farklı perspektifler sundu.

İlaç sektöründe aşırı fiyatlama

Bu oturumda, OECD Rekabet Komisyonu, Compass Lexecon’dan John Davies, University of Roma’dan Margherita Colagelo, Mines Paris Tech’den Margaret Kyle konuşmacı olarak yer aldı. Genel olarak bu oturumda, fahiş fiyatın tanımı, fahiş fiyata müdahale edilmeli mi, farklı ülkelerde son zamanlarda ilaç sektöründe fahiş fiyat uygulamaları, ilaç sektöründe fiyata müdahale konusunda arz ve talep yönlü argümanlar ve müdahalenin ne zaman yapılması gerektiği konuları tartışıldı. Bu oturumda, 19 delegasyon konuya katkıda bulundu. Özellikle, İngiltere, Avrupa Komisyonu, Amerika Birleşik Devletleri, BIAC ve İtalya’nın katkıları konu hakkında farklı perspektifler sundu.

Rekabet Hukukunun Geleceği Tartışıldı: OECD Rekabet Forumu – 1

Dünya nüfusunun ekonomik ve sosyal refahını artıracak politikalar üretmek üzere kurulmuş olan Organisation for Economic Co-operation and Development (“OECD”) yılda iki defa olmak üzere 100’den fazla rekabet otoritesinin temsilcileri ve konusunda uzman kişilerin katılımı ile yuvarlak masa toplantıları ve Global Forum on Competition etkinliğini düzenlemektedir. Bu organizasyonda, iş dünyası ve sendikalar da Business and Advisory Committee to the OECD (“BIAC”) ve the Trade Union Advisory Committee (“TUAC”) tarafından tayin edilen delegasyonlarla temsil edilmektedir. Ayrıca, tartışılan konularda tüketici perspektifinin ortaya konulması adına, Consumers International da toplantılara iştirak etmektedir. Bu sene 26-28 Kasım tarihleri arasında yuvarlak masa toplantıları, 29-30 Kasım tarihlerinde de Global Forum on Competition etkinliği Paris’te OECD Conference Center’da gerçekleştirildi. Ben de bu ilk yazımda “Dijitalleşen dünyada kişiselleştirilmiş fiyatlama” oturumuna ilişkin gözlemlerimi paylaşacağım. Devam eden yazılarda da “Ürün fiyatı sıfır olan pazarlarda “ürün kalitesi”ne bağlı açılımlar” ve “İlaç sektöründe aşırı fiyatlama” oturumlarına ve Global Rekabet Forumu’nun ilk gününe yönelik gözlemlerim yer alacak.

Yuvarlak Masa Toplantıları 

Yuvarlak masa toplantılarında, genellikle güncel rekabet politikası konuları akademisyenler ve uygulayıcılardan oluşan paneller tarafından sunulmakta, konuyla ilgili katkı yapmak isteyen ülke rekabet otoriteleri panel sunumları bittikten sonra katkılarını sunmaktadır. Bu sene yuvarlak masa toplantıları aşağıdaki konularda gerçekleştirildi.

  • Toplumsal olarak finanse edilen sağlık sektörü inşası (Designing publicly funded healthcare markets)
  • Rekabet hukuku usulünde avukat-müvekkil imtiyazına tabi bilginin akıbeti (Treatment of legally privileged information in competition proceedings)
  • İzne tabi birleşme/devralma işlemlerinin izin olmadan gerçekleştirilmesi ve bildirimlerin işlem üzerinde etkileri (Gun jumping and suspensory effects of merger notifications)
  • İlaç sektöründe aşırı fiyatlama (Excessive pricing in pharmaceuticals)
  • Dijitalleşen dünyada kişiselleştirilmiş fiyatlama (Personalised pricing in the digital era)
  • Ürün fiyatı sıfır olan pazarlarda “ürün kalitesi”ne bağlı açılımlar (Quality considerations in the zero-price economy)
  • Rekabet hukuku daha adil bir toplumsal düzene nasıl katkıda bulunabilir? (How can competition contribute to fairer societies?)
  • Cinsiyet ve Rekabet (Gender and competition)
  • Rekabet hukuku uygulaması bakımından bölgesel anlaşmaların faydaları ve zorlukları (Benefits and challenges of regional competition agreements)
  • Uygulamada soruşturma yetkisi (Investigative powers in practice)
  • Rekabet hukuku ve kamu teşebbüsleri (Competition law and state-owned enterprises)

Biz de bu yuvarlak masa toplantılarından, “Dijitalleşen dünyada kişiselleştirilmiş fiyatlama”, “Ürün fiyatı sıfır olan pazarlarda “ürün kalitesi”ne bağlı açılımlar” ve “İlaç sektöründe aşırı fiyatlama” oturumlarına katıldık.

Dijitalleşen dünyada kişiselleştirilmiş fiyatlama

Bu oturumda, OECD Rekabet Komisyonu ve University of Namur öğretim üyesi Alexandre De Streel panelde söz aldı. Oturumda, kişisel fiyatlamanın tanımı, kişisel fiyatlamanın ekonomik etkileri, rekabet hukuku politikası açısından kişisel fiyatlama, tüketici hukuku politikası açısından kişisel fiyatlama ve veri koruma hukuku politikası açısından kişisel fiyatlama gibi ana başlıklar ele alındı.

Kişisel fiyatlama, tüketicilerin tercih ve değer fonksiyonlarına göre farklılaşacak şekilde aynı ürün ve/veya hizmetler için farklı fiyatların uygulanmasını öngören bir tür fiyat ayrımcılığı olarak tanımlandı.

Kişisel fiyatlamanın birçok farklı kamu politikası açılımı bulunduğundan, kişisel fiyatlama hakkında alınacak pozisyonun farklı politikaların dengelenmesini gerektirdiğinden bahsedildi. Örneğin, kişisel fiyatlamanın ödeme gücü fazla olmayan tüketicilerin de mal ve hizmetlere ulaşımını sağlamak bakımından tahsis etkinliğini artıran bir uygulama olduğundan fakat dağıtım etkinliği ve dinamik etkinlik üzerindeki etkilerinin henüz tam olarak tespit edilememiş olduğundan bahsedildi. Ayrıca, kişisel fiyatlamanın zaman zaman tüketiciler tarafından “haksız” bir uygulama olarak algılanarak, dijital pazarlara olan güvenin azalmasına neden olduğuna değinildi.

Ayrıca, hem OECD araştırmasının hem de katılımcı bazı ülkelerin ortaya koyduğu üzere, kişisel fiyatlamanın fiiliyatta pazarlarda ne kadar uygulandığına ilişkin somut bir veri olmadığından bahsedildi.

Bu oturuma ilişkin olarak OECD tarafından hazırlanan çalışmaya göre;

  • Kişisel fiyatlama, her bir nihai tüketicinin, kişisel tercihleri doğrultusunda bir mal veya hizmete atfettiği değere bağlı olarak farklılaşacak şekilde bu mal veya hizmet için farklı fiyatlar ödemesi anlamına gelmektedir.
  • Kişisel fiyatlama, genel olarak rekabetçi etkiler doğurmakta ve tüketici refahını artırmaktadır. Yenilikçiliğin teşvik edilmesine ve statik etkinliğin optimize edilmesine önemli katkıları vardır.
  • Bunun yanında, kişisel fiyatlamanın tüketicilerin sömürülmesi ve adaletsizlik algısına yol açması gibi olumsuz sonuçları da vardır.
  • Kişisel fiyatlamanın tüketici zararına neden olması farklı politika araçlarının dengeli bir şekilde kullanılmasıyla önlenebilir.
  • Kişisel fiyatlama, hakim durumun kötüye kullanılması teşkil ettiği ölçüde rekabet hukuku politikası altında değerlendirilecektir. Ancak, pazar gücüne sahip olmayan teşebbüslerin yapacağı kişisel fiyatlamanın akıbeti, sömürücü kötüye kullanma hallerinin çoğu zaman soruşturma konusu olmaması ve ayrımcılığa yönelik rekabet hukuku kurallarının sağlayıcı-müşteri ilişkisine de uygulanıp uygulanmayacağı gibi konular rekabet hukuku uygulamasının konuyu tam anlamıyla ele almakta yeterli olmayabileceğini ortaya koymaktadır.
  • Bu noktada tüketicinin korunması hukuku, uygulama için herhangi bir hakim durum tespiti gerekmediğinden ve sağlayıcı-müşteri ilişkilerine de uygulanabilir olduğundan kişisel fiyatlamanın bu kapsamda değerlendirilmesi daha uygun olabilecektir.
  • Son olarak, veri koruma hukuku da kişilerin rızaları dışında profillerinin çıkarılması ve buna dayanarak kişisel fiyatlama yapılması veya fiyatlamada cinsiyet veya ırk gibi hassas konuların dikkate alınmasının önüne geçilmesi anlamında uygulanabilecek bir araçtır.

Bu oturumda, 10 delegasyon konuya katkıda bulundu. Özellikle, İngiltere, Avrupa Komisyonu, Amerika Birleşik Devletleri ve BIAC’ın katkıları konu hakkında farklı perspektifler sundu.

Dert Sende, Derman Bende: Kişiselleştirilmiş Fiyatlandırma Üzerine BIAC-OECD Değerlendirmeleri

1920 senesinde alışverişe çıkan bir insanın, alacağı ürünlere dair aklına gelebilecek pek çok soru vardır. Ne var ki, bu ürünlerin fiyatının, alıcı profiline göre değişip değişmeyeceği bu sorular arasında yer almamaktadır. Zira fiyatların kişiselleştirilmesi, o dönem ekonominin maruz kaldığı bir kavram değildir. Fakat aradan geçen yıllarda, teknolojide meydana gelen gelişmeler, müşteri davranışlarına ilişkin kapsamlı verileri toplamayı ve çeşitli algoritmalar üzerinden işleyerek kullanmayı mümkün kılmıştır. İşte bu dijitalleşme, ticaret hayatında yeni bir perde açmış ve böylece başlayan yaratıcı yıkım süreci bizleri fiyatların müşteri profiline göre kişiselleştirilmesi yönündeki çok boyutlu uygulamalar ile baş başa bırakmıştır.

İşte bu bağlam içerisinde, OECD de bu konuya kayıtsız kalmayarak 28 Kasım 2018 tarihinde, Rekabet ve Tüketici Politikaları Komiteleri arasında ortak bir çalışma grubu toplantısı gerçekleştirdi. Dijital çağda kişiselleştirilmiş fiyatlandırma konusunu değerlendirmek için toplanan çalışma grubuna, çeşitli ülkelerin rekabet otoritelerinin yanı sıra özel sektör temsilcilerinden oluşan Business and Industry Advisory Committee (Business at OECD – BIAC) de iştirak etti.

Konuya ilişkin OECD görüşü kapsamında, müşteri verilerinin analitik incelemeleri sonucu fiyatlama algoritmaları oluşturulmasının, dijital dönüşümün bir sonucu olarak ticaret hayatının mutat bir uygulaması haline geldiği tespit edilirken; kişiselleştirilmiş fiyatlandırmanın tahsis etkinliğini artıracağını ve düşük seviyeli müşterilerin -başka türlü alamayacakları ürünleri- almalarına imkân tanıyabileceği değerlendiriliyor. Öte yandan, fiyatları kişiselleştirmek için kullanılan parametrelerin şeffaf olmamasının, dijital pazara duyulan güvenin sarsabileceği ve fiyat ayrımcılığına dönüşerek tüketici refahını düşürebileceği yönünde endişeler de dile getiriliyor.

Uygulamayı Tanıyalım

Bu kapsamda, özel sektör temsilcilerinin değerlendirmelerine geçmeden evvel, fiyat kişiselleştirmesi hakkında kısa bir arka plan bilgisi vermek isabetli olacaktır. Fiyat kişiselleştirmesi, temelde her bir müşteri için, kişisel eğilimleri ve harcamaya hazır olduğu en yüksek tutar üzerinden bir değerlendirme yapılmasını içeriyor. Elbette, bu değerlendirmenin en önemli girdisini, müşteriler hakkında farklı mecralardan elde edilen bilgiler oluşturuyor. Yaptığı değerlendirmede OECD, gelişen teknolojilerin şirketlere, müşterilerin harcamayı göze aldıkları en yüksek tutarları tahmin edebilme imkânı sağladığını belirtirken bu tahminlerin mükemmel olmadığını da ekliyor. Office of Fair Trade’in (OFT) 2013 tarihli bir raporu ise kişiselleştirilmiş fiyatı; bireylerin işlem veya karakteristikleri hakkında gözlem, gönüllü paylaşım veya veri toplama gibi faaliyetler üzerinden bilgi edinip bu bireylerin ne kadar harcama yapmaya razı olduklarını değerlendirerek farklı müşteriler için (bireysel veya grup olarak) farklı fiyatlamalar yapılması olarak tanımlanmaktadır.

Buradan hareketle OECD, fiyat kişiselleştirmesini üç kategoride inceliyor;

  • birinci derece fiyat ayrımcılığı (mükemmel fiyat),
  • ikinci derece fiyat ayrımcılığı (versiyonlama) ve
  • üçüncü derece fiyat ayrımcılığı (grup fiyatlama).

Bu kapsamda birinci derece fiyat ayrımcılığı; her bir müşteriye, ödemeye razı oldukları tutarların en fazlası üzerinden fiyat teklif edilmesini ifade etmektedir. Bu yöntem içim müşteriler arası farklar çok iyi gözlemlenip fiyatlandırmaya yansıtılmalıdır. İkinci derece fiyat ayrımcılığında ise satıcı, aynı ürünün farklı versiyonları için farklı fiyatlar vermekte ve seçimi müşteriye bırakmaktadır. Burada ayrımcılık dolaylıdır ve bu faaliyet müşteriler hakkında sahip olunan bilgilere dayanmamaktadır. Son olarak, üçüncü derece fiyat ayrımcılığı, farklı müşteri grupları için farklı fiyatlandırmalar belirlenmesini ifade etmektedir. Burada fiyatlama bireysel davranışların değil grup tercihlerinin gözlemlenmesine dayanmaktadır.

BIAC’ın Görüşü

Uygulamanın esaslarına kısaca temas ettikten sonra, BIAC çatısı altındaki özel sektör temsilcilerinin görüşlerine geçtiğimizde; çevrimiçi fiyat farklılaşmalarının, fiziki mağazalarda sunulanlar ile benzer nitelikte kişiselleştirilmiş teklifler içerdiği yönünde önemli bir tespit paylaşıldığını görüyoruz. Aynı kapsamda, bu ikisinin bir kombinasyonu olarak, bazı şirketlerin müşterilerine çevrimiçi ortamda kendi indirimlerini seçme ve daha sonra bu indirimleri fiziki mağazalarda kullanma imkânı tanıması örneği paylaşılıyor.

Özel sektör temsilcilerinin dikkati çektiği bir başka önemli vurgu noktası ise fiziki mağazalarda uygulanan fiyatlandırma politikalarının, gerek müşteri beklentilerini gerekse geleneksel perakendecilerin beklenmedik sonuçlar ile karşılaşmasını engellemek açısından oldukça önemli olduğudur. Bu kapsamda, çok-kanallı bir değerlendirme yapılması hem fiziksel mağazalarda hem de çevrimiçi mecralarda inovasyonun ve yenilikçi yaklaşımların engellenmemesi için elzem olarak tespit ediyor.

Müşterilerin Yaklaşımı

Tüm bu dijital muharebe içerisinde müşterilerin karşı-davranışları (veya davranışsızlıkları) da BIAC’ın değerlendirdiği mülahazalar arasında. Bu kapsamda özel sektör temsilcileri, müşterilerin, fiyat kişiselleştirmesinin temelini oluşturan veri toplama faaliyeti karşısında pasif kalmak mecburiyetinde olmadıklarını belirterek satın alma davranışlarına dair bilgileri stratejik olarak bloke edebileceklerini değerlendiriyor. Bu amaca hizmet eden uygulamalara örnek olarak ise satın alımların geciktirilmesi, veri geçmişini muhafaza eden “çerezlerin” silinmesi veya alternatif e-posta adreslerinin kullanılması sunuluyor.

Öte yandan müşterilerin, fiyatların kişiselleştirilmesine dair harcanan tüm bu çabaya olumlu bakan tarafta da yer alabileceklerini belirten özel sektör temsilcileri, kişiselleşen fiyatlardan elde edilebilecek menfaatlerin, bu yaklaşımı güçlendireceğini vurguluyor. Bu kapsamda tedarikçilerin -genellikle- müşterilerini kişisel verilerini kullanıma açmaları yönünde ikna etmeye çalıştıkları ve bu amaçla ücretsiz üyelik gibi teşvik mekanizmaları kurdukları da değerlendiriliyor.

Uygulamanın Güncel Durumu ve Rekabet Hukuku Perspektifinden Değerlendirilmesi

Güncel uygulamalar değerlendirildiğinde ise BIAC, kişiselleştirilmiş fiyatların hâlihazırda oldukça kısıtlı durumlarda kullanıldığı yönünde bir gözlem paylaşıyor. Ayrıca, bahse konu uygulamanın rekabetçi süreçleri akamete uğrattığını gösteren bir örneğin de bulunmadığı vurgulanıyor.

Bu değerlendirmeyi bir adım ileri taşıyan özel sektör temsilcileri, kişiselleştirilmiş fiyatların bazı müşteriler açısından daha düşük fiyat uygulayarak bunları, aksi takdirde ulaşamayacakları mal ve hizmetlere kavuşturduğunu belirtiyor. Tüketici refahını artıran bir unsur olarak değerlendirilen bu durum ve benzeri pozitif geri dönüşlerin, bahse konu uygulamanın baskın unsuru olduğuna kanaat getiren özel sektör temsilcileri; tüketicilerin bu uygulamadan zarar görebileceklerinin ise ancak hâkim durumda teşebbüslerin söz konusu olduğu özel koşullar için gündeme gelebileceğini değerlendiriyor.

Rekabet politikaları ve tüketicinin korunması merceğinden bakıldığında ise BIAC, mevcut düzenlemelerin etkin olduklarını ve ilave bir şeffaflık getirilmesinin gerekli veya yararlı olmadığını değerlendiriyor.

Özel Sektörden Uyarılar

Yukarıdaki değerlendirmeleri kapsamında; yeni pazarlara giriş imkanını, mal ve hizmetlerde artan çeşitliliği ve araştırma maliyetlerinin azalmasını dijital ekonomide inovasyonun gerçek faydaları arasında sayan özel sektör temsilcileri, bu alana müdahale etmek isteyen otoritelerin bu faydaları göz ardı etmemesi gerektiğini not ediyor. Aşırı uygulamalardan kaçınılmasını savunan bu görüş kapsamında ayrıca, toplam refahın her daim gözetilmesi gerektiği değerlendiriliyor.

Aynı kapsamda, tüketiciler nezdinde oluşabilecek olası risklere müdahale ederken, dijital ekonomi için gereken yenilik dostu eko-sistemin zarar görmemesi gerektiği de vurgulanırken çevrimiçi pazarlar ile fiziki mağazalar arasındaki dengenin de gözetilmesi tavsiye ediliyor.

Sonuç olarak, BIAC’ın, rekabet ve tüketici politikalarını düzenleyen otoritelerin müdahalelerine ılımlı baktıklarını, bu müdahalelerin koordinasyon içerisinde yapılması gerektiğini ve gelişmekte olan uygulamalar ile müşterilerin eğitilmesi gereken muhtemel durumların gözlemlenmesi gerektiği vurgulanıyor.

Rekabet İktisadı Yükselişini Sürdürüyor: ACE Konferansı’ndan Notlar – 2

Rekabet İktisadı Birliği’nin (Association of Competition Economics – “ACE”) yıllık konferansına ilişkin ikinci yazıda, geçtiğimiz yıl farklı ülkelerin rekabet otoriteleri tarafından alınan ve karar süreçlerinde iktisadi analizin önemli rol oynadığı çeşitli kararların tartışıldığı oturumlara yönelik izlenimlerimi aktaracağım. Öncesinde, söz konusu oturumların işleyişi hakkında kısa bir bilgi vermenin faydalı olacağını düşünüyorum. Söz konusu oturumların ve genel olarak konferansın güzel yanı, bir önceki yılın öne çıkan ve sayısal analiz kullanılan kararlarının düzenlenen paralel oturumlarda rekabet otoritelerinde, özel sektörde ve üniversitelerde çalışan iktisatçılar tarafından tartışılması.  Bu oturumlarda, kararı alan rekabet otoritesinin temsilcisi yaptıkları iktisadi analizi, diğer tarafta yer alan özel sektör temsilcisi (RBB, Oxera, Compass gibi iktisat alanında çalışan danışmanlık şirketleri) yaptıkları savunmaya yönelik analizi veya rekabet otoritesi tarafından yapılan analizi nasıl eleştirdiklerini anlatırken akademisyenler de değerlendirmelerini ve varsa konuya ilişkin çalışmalarını anlatıyor. Böylelikle, tartışılan konuya ilişkin olarak bütüncül bir bakış açısı oluşturma ve tüm taraflara soru yöneltme imkânı oluşuyor.

Bu sene de konferansta eşzamanlı yürütülen paralel oturumlarda, rekabet otoritelerinin aldığı çeşitli kararlar iktisatçılar tarafından farklı perspektiflerden ele alındı. Ben bu paralel oturumlardan önemli olduğunu düşündüğüm, bu senenin ve muhtemelen önümüzdeki birkaç yılın tartışmalı konularından biri olacak “aşırı fiyat” ile birlikte, “uyumlu eylem” ve “ilgili coğrafi pazar tanımı”na yönelik oturumlara katıldım. Bu yazıda da sizlere söz konusu oturumlarda tartışılan ve dikkat çekici olduğunu düşündüğüm tespitlere yer vereceğim.

“Aşırı Fiyat”a ilişkin oturumdan öne çıkanlar başlıklar

Bu panelde İtalya Rekabet Otoritesi’nin Aspen hakkında vermiş olduğu aşırı fiyat kararı, Mike Walker (İngiltere Rekabet Otoritesi) moderatörlüğünde İtalya Rekabet Otoritesi Baş Ekonomisti Antonio Butta, Paolo Buccirossi (Lear) ve Yossi Spiegel (Tel-Aviv Üniversitesi) tarafından tartışılmıştır.

İtalya Rekabet Otoritesi’nin değerlendirmesi

  • Aspen dosyası, İtalya’daki üçüncü aşırı fiyat soruşturması ve ilk defa ceza kararı verildi.
  • Aspen tarafından üretilen ilaçlar özellikle belirli yaşın üzerindeki hastalar için gerekli kanser ilaçları. Söz konusu ilaçlar A kategorisinde kabul edilerek fiyat konusunda çeşitli düzenlemelere tabi ve bu ilaçların alıcısı İtalya SGK’sı. Aspen şirketi öncelikle ilaçlarının A kategorisinden çıkartılması için müzakereler yürütüyor. Ancak, başarılı olamayınca İtalya’da ürün satışı yapmamakla tehdit ediyor. Bu süreçte yaşanan fiyat artışları ise İtalya Rekabet Otoritesi tarafından inceleniyor ve aşırı fiyat tespiti yapılarak şirkete yaklaşık 5 milyon Euro’luk bir ceza veriliyor.
  • İtalya Rekabet Otoritesi; Aspen’in giriş engeli olmayan, inovasyonun olmadığı yarı-regüle bir pazarda tek sağlayıcı olduğunu, İtalya SGK’sının fiyatlar üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığını ve aslında Aspen’i dengeleyecek bir alım gücünün bulunmadığını tespit ederek şirketin hâkim durumda olduğunu belirtiyor.
  • Fiyatın aşırı olup olmadığının tespitini yaparken ise brüt kar marjı katkısı ve fiyat-maliyet marjını inceliyor ve farklı ürünler için belirli (aşırı) artış oranları tespit ediyor. Ki bu oranların %100’ün üzerinde hatta bazı durumlarda %250 düzeyinde olduğunu görüyoruz. Ancak, Aspen’in gerçekleştirdiği artışlar bu rakamların da üzerinde.
  • Bu artışın adil olup olmadığı değerlendirilirken ise aynı şirketin fiyatlarının zaman içerisindeki seyri (eski fiyatların da maliyetleri karşıladığı görülüyor şeklinde bir çıkarımda bulunuluyor), fiyat artışı için ekonomik bir gerekçenin olmaması, hastalara ve/veya İtalya SGK’sına yansıtılan bir faydanın olmaması, ürünün ve şirketin özellikleri ile SGK ile yapılan görüşmelerdeki tehditkâr tavırlar dikkate alınıyor.
  • “Ekonomik değer” tespitinde ise maliyet bazlı benchmark yaparken p=mc’nin beklenmediği ama bunun çok üzerinde bir tablo ile karşılaşıldığı, talep yanlı faktörlerin (tüketici bu ürüne ne kadar ödemek istiyor) dikkate alındığı ve çeşitli fiyat benchmarklarının yapıldığı görülüyor.
  • Fiyat karşılaştırmalarında zamansal karşılaştırma, diğer ülkelerdeki Aspen fiyatları, benzer diğer ürünlerin fiyatları ve normal şartlar altında ve etkin rekabetin varlığı halinde fiyatların nasıl olması gerektiği dikkate alınmış.
  • İhlal kararının ardından İtalya Rekabet Otoritesi, sadece bu uygulamayı durdurması yönünde şirkete bilgi vermiş. Ancak, rekabet otoritesinin düzenleyici bir rol üstlenmek istemediği ve bu nedenle, Aspen’e hangi fiyatı uygulaması gerektiğini söylemekle yükümlü olmadığı belirtildi. Son olarak, İtalya Rekabet Otoritesi temsilcisi soruşturma sonrası fiyatların düştüğünü belirtti.

Danışmanlık şirketinin değerlendirmesi

  • Aspen, 1950’li-1960’lı yıllarda kar amacı gütmeyen bir şirket olarak faaliyet göstermiş olup aslında fiyatlarının seyrine bakıldığında o günden bu yana önemli bir değişim olmadığını görüyoruz. Hatta o günkü fiyatlar sadece enflasyon oranında bile artırılsaydı bugünkü fiyatların çok daha üzerinde olması gerekirdi. Dolayısıyla, bu fiyat düzeyinin aşırı fiyat olarak nitelendirilmesi mümkün değil.
  • Aspen dosyasında tersine selofan yanılgısı[1] durumu söz konusudur ve bu durum pazarın olması gerekenden çok daha dar tanımlanmasına yol açmıştır. Ayrıca, hem rekabet otoritesi hem de Aspen’in yaptığı mülakat sonuçları, uzmanların/doktorların aynı içerikte başka ürünler olduğunu kabul ettiğini, bu ürünlerin sadece daha pahalı olduğunu gösteriyor. Öte yandan, yaşlı ve güçsüz hastalar için Aspen ürünlerinin ikamesinin olmadığı doğru ama bunlar marjinal sayıda ve dolayısıyla pazar tanımında belirleyici oluşturamaz.
  • Tek alıcının olduğu bir piyasa yapısında bu oyuncunun alım gücü olmadığını söylemek mümkün değil. Ayrıca, piyasada başka oyuncu olmamasının ve inovasyon yapılmamasının nedeni ürünün fiyatının çok ucuz olması.
  • Ekonomik değer kavramının ne olduğu tartışmaya çok açık bir konu ve belirttiğimiz gibi bu ürünlerin zaman içerisindeki fiyat seyrine bakmak bile bunu görmek için yeterli.
  • Maliyet üstü yaklaşımı oldukça tartışmalı ve Aspen özelinde maliyet üstünde kalan bölümün yıllar içerisinde yapılan yatırımların doğru şekilde dağıtılması ile oldukça azaldığını görüyoruz.
  • İtalya Rekabet Otoritesi’nin fiyattaki oransal artışı nasıl yorumladığını değerlendirmek oldukça güç. Zira rekabet otoritesi bir ürün için %232’lik fiyat artışını normal karşılarken başka bir ürün için %257’lik artışı aşırı olarak değerlendiriyor.

Akademisyenin değerlendirmesi

  • İsrail’de aşırı fiyatın olmadığını belirten akademisyen bu konunun daha çok mahkemelere yapılan başvurularda konu edildiğini belirtiyor.
  • Başlangıç için belirli bir ölçekte yatırım gerektiren işlerde daha sonra teknolojik gelişmeler ve öğrenme eğrisinin etkisi ile bu maliyetlerin düşmesi olağanken maliyetin doğru şekilde dağıtılması konusunun beraberinde birçok tartışma getirebileceğini ifade ediyor. Bu noktada aslında incelenen şirketin yıllar içerisinde hiç zarar açıklamamasının fiyatlarının maliyet üstü olduğunu göstermek için yeterli olduğunu söylüyor. İlaveten, Aspen’in yaptığı %300 ila %1500 arasında değişen fiyat artışlarının bir şeylerin ters gittiğinin bir göstergesi olarak kabul edilebileceğini ifade ediyor.
  • Öte yandan, Aspen’in bu süreçte herhangi bir ürün geliştirmemesi, doğrudan GSK’dan aldığı ürünleri satması, SGK ile yaptığı müzakerelerden memnun kalmaması sonrası kanser hastalarına ürün tedarik etmemekle tehdit etmesinin tip 1 hatadan kaynaklanabilecek olası bir hatanın yol açacağı sonuçları göğüslemek için yeterli görülebileceğini ve rekabet otoritesinin bu incelemeyi yapmasının kaçınılmaz olduğunu söylüyor.
  • Aspen’in öne sürdüğü marjinal tüketici tanımının bu ürün özelinde geçerli olamayacağını ve fiyat artışını bu oranda bu kadar hızlı bir şekilde yapabilmesinin de Aspen’in piyasadaki gücünün bir göstergesi olduğunu belirtiyor.
  • Bu dava özelinde aslında bir tekel ile monopsonun karşı karşıya geldiğini ama SGK’nın konunun kanser hastaları olması nedeniyle risk alamadığı tartışılıyor.
  • “İktisadi değer” kavramı aslında hukukçuların icat ettiği bir kavram bunun iktisatta teorik düzeyde bir karşılığı yok. Aspen’in iddia ettiği gibi bunu fiyata eşitlemek mümkün değil belki rekabetçi fiyat düzeyine eşitlenmesi konuşulabilir ama tekelin fiyatını nasıl konumlandıracağız sorusu cevaplanmamış olur veya dikey ürün farklılaştırmasının olduğu piyasalarda bu sorunun cevabı nasıl verilecek.
  • Aşırılık kadar adalet kavramı da önemli. Bu gibi kavramları tartışırken tam teşhisi koymak zor ama adili tanımlayamasak bile bir şeyin adil olmadığını anlayabiliriz.

Sunum sonrası tartışmalar

  • Aşırı fiyat bugüne kadar çok fazla uygulanmamış bir ihlal türü olabilir ama rekabet kanunlarında yer alan bir ihlal tanımı yokmuş gibi yapamayız. Bu nedenle tartışmalı olsa bile herhangi bir rekabet otoritesinin bu şekilde bir fiyat artışına müdahale etmemesi çok güç. Peki, aşırı olmayan fiyat nasıl belirlenecek, mahkemelere zarar temin için gidildiğinde nasıl bir hesaplama yapılacak konuları hala belirsizliğini koruyor.
  • Genelde tüketici ürünlerinde aşırı fiyat örneğini çok fazla göremiyoruz. Çünkü bu ürünlerde aşırılık kadar hakkaniyet konusu hem tüketici hem de şirket prestiji için önemli. Bu noktada adil fiyatlama kavramı ekonomik değerin ötesinde bir önem taşıyor.
  • Bu tarz müdahalelerin artmasının inovasyonu caydırmayacağını söyleyemeyiz. Fiyat artışlarına müdahale sadece bu incelemenin muhatabını değil yatırım yaparak bu işe girmek ve kazanç elde etmek isteyen diğer şirketleri de caydıracaktır.

“Uyumlu Eylem”e ilişkin oturumdan öne çıkanlar başlıklar

Bu panelde Sırbistan Rekabet Otoritesi’nin ayçiçek yağı pazarındaki uyumlu eyleme ilişkin yaptığı iktisadi analiz Alexis Walckiers (Belçika Rekabet Otoritesi) moderatörlüğünde Sırbistan Rekabet Otoritesi’nden Sinisa Milosevic, Jelena Popovic Markopoulos, Dragan Loncar (Peterhof Danışmanlık) ve Paolo Buccirossi (Lear) tarafından tartışılmıştır.

Sırbistan Rekabet Otoritesi’nin değerlendirmesi

  • Sırbistan’da sadece iktisadi delillere dayalı olarak ihlal tespitinde bulunulan ilk dosya.
  • Sırbistan ay çiçek yağı üretiminde dünyada dokuzuncu sırada ve bu pazarda faaliyet gösteren beş şirketten ikisi aralarında yaptıkları bir anlaşma ile üretimi outsource Sırbistan’da hala muafiyet başvurusu zorunluluğu olmasına rağmen bildirilmeyen bu anlaşma, rekabet otoritesinin gündemine geliyor ve anlaşma yoluyla taraflar arasında stratejik konularda bilgi değişimi olup olmadığına bakmak üzere bir inceleme başlatılıyor.
  • Anlaşma öncesi-anlaşma dönemi-anlaşma sonrasını kapsayan dört yıllık veriler taraflardan alınarak yapılan analizlerde kullanılıyor. Maliyet-fiyat seyri, fiyat artışlarının enflasyon odaklı artırılması durumunda ne olacağı ve yapılan regresyon ile taraflar arasında anlaşma olmaması halinde oluşacak fiyatlar ile anlaşma sonrası mevcut fiyatlar inceleniyor. Yapılan analiz sonuçları anlaşma sonrası fiyat artışlarının daha yüksek ve belirgin olduğunu gösteriyor.
  • Fiyat dışı etkilere bakıldığında ise anlaşma sonrası tarafların üretim düzeylerinin düştüğü ve bu durumun da kaçınılmaz olarak fiyat artışı şeklinde tüketiciye yansıtıldığı belirtiliyor.
  • Yine temel hammadde kalemi olan tohumda anlaşma öncesi-anlaşma-anlaşma sonrası dönemlerde artış olmasına rağmen ayçiçek yağı fiyatlarının sadece bu dönemde tohum fiyatlarındaki artışın iki katı kadar arttığı görülmüş.

Danışmanlık şirketinin değerlendirmesi

  • Pazarı tespit etmek üzere rekabet otoritesi tarafından yapılan piyasa araştırması, hayvansal yağ üretiminin daha çok geleneksel yöntemlerle yapılması ve geleneksel satış kanallarının kullanılması nedeniyle hatalı sonuç verdi ve pazardaki ikame ilişkisi doğru bir şekilde tespit edilemedi.
  • Yine pazar tanımında ve pazarın özellikleri değerlendirilirken ürün özellikleri, ortak kullanım amaçları ve perakende düzeyindeki fiyatların seyri yeterince dikkate alınmadı. Ayrıca fason yapılan üretimler ve private label markalar pazarda önemli yer tutarken yapılan analizlerde bunların etkisinin göz ardı edilmesi yanıltıcı sonuçlara yol açtı.
  • Pazarın bütününde inceleme konusu dönemde gerçekleşen genel fiyat artış seyrinin ayrıştırılması gerekirdi.
  • Anlaşmanın diğer tarafının maliyet yapısı ve fiyat seyri dikkate alınsa, yapılan işbirliği neticesinde önemli etkinlik kazanımları olduğu tespit edilecekti.

Akademisyenin değerlendirmesi

  • Rekabet otoritesinin amaç değil etki bazlı bu ihlal tespiti oldukça cesur bir müdahale ancak sunulan bilgilerden görülebildiği kadarıyla iki tarafın analizlerinde de temel bazı sıkıntılar söz konusu.
  • Öncelikle, pazar tanımı konusunda iki tarafın da yeterince güçlü olduğunu göremiyoruz. Bunun temelinde ise ikame ilişkisinin sadece fiyat analizlere dayandırılması var. Salt fiyat seyri ve ürünler açısından eş zamanlı hareketler ikame ilişkisini ortaya koymak için yeterli değil. Kaldı ki bu incelemede ilgili pazar tanımı üzerinde bu kadar durmak gerekli değildi.
  • Rekabet otoritesinin kararı incelendiğinde bilgi değişimi, uyumlu eylem, kısmi uyumlu eylem ve hatta rakip sayısının azalmasına bağlı olarak tek taraflı etkiler kavramlarının hangisinin ne şekilde kullanıldığını veya aslında bu kavramlardan hangisinin incelendiğini tam olarak anlayamıyoruz. Bu da incelemenin teorik çerçevesini belirlemek açısından sıkıntılı bir duruma yol açıyor.
  • İhlal tespiti-uyumlu eylem ilişkisine baktığımızda ise homojen ürün kavramının tam olarak doğru bir şekilde kullanılmadığını görüyoruz. Tek bir ürün var ancak birçok farklı marka ve bunların belirlediği farklı fiyatlar söz konusu.
  • Yine piyasadaki tüm şirketler için benzer maliyet yapılarına sahipler tespitinde bulunmak zor görünüyor. Çünkü temel maliyet kalemi tohumun maliyetlerdeki yeri %70 ila %90 arasında değişiyor ki bu aynı maliyet yapısından söz etmek için oldukça geniş bir aralık.
  • Anlaşmanın fiyatlar üzerindeki etkisini incelerken fiyat artışlarının maliyet artışlarından daha yüksek olması tek başına yeterli kabul edilemez. Maliyet dışı kalemlerin bu artışları açıklayıp açıklamadığına daha dikkatli bakılmalı.
  • Yapılan regresyonda oto-korelasyon sıkıntısı olabilir. “But-for” fiyatlar sadece geçmiş fiyat verisi üzerinden regresyonlarda kullanıldığından o dönem için geçerli fakat bugün etkili olmayan faktörlerin etkisi yanıltıcı şekilde sonuçlara yansıtılabilir ve bunun sonucunda ulaşılan taraflar arasında yapılan anlaşma fiyat artışına neden oldu sonucu doğru olmayabilir.
  • Piyasada hem rekabet otoritesi hem savunma tarafından tespit edilen ve anlaşma taraflarından daha yüksek fiyat artırmış şirketlerin varlığı daha dikkatli incelenmeli. İhlal olduğu iddia edilen fiyat artışının tek gerekçesi şirketler arasındaki anlaşma değil, piyasanın geneline etki eden bir gelişme olabilir.

“İlgili Coğrafi Pazar”a ilişkin oturumdan öne çıkanlar başlıklar

Bu panelde Almanya Rekabet Otoritesi’nin çimento pazarındaki devralma işlemine ilişkin yaptığı iktisadi analiz Bojana Ignjatoviv (RBB) moderatörlüğünde Arndt Chritiansen (Almanya Rekabet Otoritesi), Rainer Nitsche (E.CA) ve Kai-Uwe Kuhn (CRA, East Anglia Üniversitesi) tarafından tartışılmıştır.

Almanya Rekabet Otoritesi’nin değerlendirmesi

  • Çimento pazarında faaliyet gösteren Opterra ve Schwenk arasındaki devralmayı incelemek üzere ilgili coğrafi pazar tanımında kullanılan klasik çemberlere[2] alternatif bir yöntem kurgulandı. Böylelikle, inceleme konusu devralma işleminden doğrudan etkilenecek müşteriler belirlenmeye çalışıldı.
  • Tüm çimento fabrikalarının 2014-2015 yılına ait sevkiyat verileri incelendi. Beş basamaklı posta kodları oluşturularak coğrafi işaretleme yapıldı. Daha sonra tarafların tek tek veya birlikte en az %20 pazar payına sahip olduğu bölgeler aynı harita üzerinde farklı renk kodları ile işaretlendi. İncelemede, her şirketin ayrı ayrı %20 paya sahip olduğu yerler öncelikle dikkate alınarak farklı renklendirildi. Bu işaretlenen alanların bir kısmı klasik çember yöntemiyle yapılan analizle ötüşürken bazı noktaların farklılaştığı görülüyor ancak, mevcut analiz üzerinden değerlendirmeye devam ediliyor.

Süreç içerisinde çimento şirketleri tarafından önerilen taahhütler ile belirli müşteriler için rekabet etmeme yükümlülüğüne, uzun dönemli sözleşme yapma zorunluluğuna ve müşterilerin taleplerinin karşılanması konusunda belirli şartların kabul edilmesine yönelik öneriler getiriliyor. Ancak, rekabet otoritesi tarafından yapılan incelemeler sürerken taraflar işlemden vazgeçiyorlar.

Danışmanlık şirketinin değerlendirmesi

  • Çimento pazarı açısından mesafe ve müşterinin konumu gibi yerleşik birçok uygulamada dikkate alınan önemli özellikler bu çalışmada Almanya rekabet otoritesi tarafından göz ardı ediliyor.
  • Örneğin, belirli bir fabrikanın doğusundaki müşterinin batısındakine göre daha fazla alternatif üretici seçeneğine sahip olduğu gerçeği bu görüşte ve hatta zaman zaman klasik çember yaklaşımındaki hesaplamalarda dikkate alınmıyor.
  • %20’lik pazar payı eşiğinin sektörün veya oyuncuların hangi özellikleri dikkate alınarak hesaplamalara dâhil edildiğini göremiyoruz.
  • İşlem taraflarının tek başına veya birlikte sahip oldukları bu pazar paylarının rekabet otoritesi tarafından hangi gerekçelerle farklı değerlendirmelere tabi tutulduğunu da tespit etmemiz mümkün olmadı.

[1] Rekabet otoriteleri tarafından çimento sektörüne yönelik yapılan ilgili coğrafi pazar değerlendirmelerde kullanılan fabrikanın bulunduğu noktadan itibaren belirlenen 250-300 km ile çevrelenen bölgeler.

[2] İlgili pazar tanımlamalarında ürün fiyatında meydana gelecek “küçük ama önemli ve kalıcı” artışın etkisi değerlendirilirken dikkate alınması gereken kavramlardan biri olan “selofan yanılgısı” kavramı, 1956 yılında ABD’deki DuPont davasında ortaya çıkmıştır. Buna göre hâlihazırda piyasadaki fiyatın rekabetçi seviyenin çok üstünde olması durumunda, ürünler arasında gerçek bir ikame ilişkisi olup olmamasından bağımsız olarak herhangi bir fiyat artışı, talepte diğer ürünlere doğru bir kaymaya yol açacak ve ilgili pazarın olması gerekenden daha geniş tanımlanmasına yol açacaktır.

Rekabet İktisadı Yükselişini Sürdürüyor: ACE Konferansı’ndan Notlar – 1

Rekabet iktisadı alanında çalışan ekonomistler, 15-16 Kasım 2018’de iktisat alanında dünyanın en köklü okullarından biri kabul edilen Bologna Üniversitesi’nin ev sahipliğinde Rekabet İktisadı Birliği’nin (Association of Competition Economics – “ACE”) yıllık konferansında biraraya geldi. 2003 yılından beri düzenlediği yıllık konferanslarla rekabet iktisadı alanında çalışmalar yürüten ACE, kamu ve özel sektörde çalışan rekabet iktisatçıları ile akademisyenleri bir araya getirerek rekabet hukuku alanındaki güncel davalarda yapılan iktisadi analizlerin tartışılmasına olanak sağlıyor.

ACE’nin bu seneki yıllık konferansına da 27 ülkeden toplam 276 iktisatçı katıldı. Son dört yıldaki toplantılara katılmış biri olarak bu rakamın son yıllardaki en yüksek katılımlardan birine işaret ettiğini söyleyebilirim. Katılımcıların ülkelere göre dağılımına baktığımızda, başta İngiltere (62 kişi) ve Danimarka (41 kişi) olmak üzere kuzey Avrupa ülkelerinin ciddi bir ağırlığı olduğunu görüyoruz. Ayrıca konferans katılımcılarının çalıştığı sektörler dikkate alındığında; 23 rekabet otoritesi, 21 iktisadi danışmanlık şirketi ve 27 üniversite ile araştırma merkezinin temsilcilerinin oturumlara iştirak etti. Öte yandan ACE, Avrupa merkezli bir işbirliği platformu olmasına rağmen bu seneki konferansın katılımcıları arasında ABD, Kanada, Meksika ve İsrail temsilcileri de vardı ve söz konusu ülke temsilcileri açılış ve kapanış oturumlarında konuşmacı olarak görev aldılar. Tüm bu tablo birlikte değerlendirildiğinde, rekabet iktisadına yönelik ilginin artarak devam ettiği ve bu alanda çalışma yapan iktisatçıların sayısının her geçen gün daha da arttığı görülüyor.

Tüm katılımcıların dinleyici olarak iştirak ettiği oturumlarda, hem özel sektör hem de kamuda çalışmalar yapmış iktisatçılar ve akademisyenler tarafından son on beş yılda rekabet iktisadı alanında yaşanan önemli değişim ve dönüşüm süreçleri ele alındı ve geleceğe yönelik politika önerileri tartışıldı. Bu ilk yazıda sizlere bu tartışmalardan öne çıkan başlıkları aktaracağım. Önümüzdeki hafta yayımlanacak yazıda ise farklı ülke uygulamalarının, rekabet otoritesi ve özel sektörde çalışan iktisatçılar ile akademisyenler tarafından tartışıldığı oturumlarda ele alınan, son yılların önemli ve tartışmalı konularından aşırı fiyat, uyumlu eylem ve ilgili coğrafi pazar başlıklarındaki dikkat çekici tespitlere yer vereceğim.

Açılış Paneli’nden öne çıkanlar başlıklar

Compass Lexecon’dan Lorenzo Coppi’nin yönettiği ve konuşmacıların John Fingleton (Fingleton Associates, İrlanda Rekabet Otoritesi eski başkanı, İngiltere Rekabet Otoritesi eski baş ekonomisti), Renée Duplantis (Brattle Group, Kanada Rekabet Otoritesi eski baş ekonomisti), Massimo Motta (Pompeu Fabra Üniversitesi, AB Komisyonu eski baş ekonomisti) ve Fiona Scott-Morton (Yale School of Management, ABD Adalet Bakanlığı’nda eski danışman) olduğu açılış oturumunda rekabet iktisadının son 15 yıldaki gelişimi tartışıldı. Bu oturumda konuşmacılar,  rekabet alanında şekil bazlı yaklaşım yerine daha fazla tek taraflı etkilerin ve etkinliklerin önem kazandığı dönüşüm sürecini ve rekabet iktisadının bu çalışmalara nasıl katkı sağladığını ve hangi alanlarda farklı tekniklerin geliştirilmesinin önemli olduğunu özellikle kendi ülkelerindeki uygulamalardan yola çıkarak tartıştılar.

Konuşmacıların tamamı şu anda üniversitelerde veya danışmanlık şirketlerinde çalışmalarına rağmen belirli süreler kendi ülkelerinin rekabet otoritelerinde de görev yaptıklarından konuları farklı bakış açılarıyla ele alarak daha etkin analizler için uygulamanın nasıl şekillenebileceği konusundaki görüşlerini farklı perspektiflerden değerlendirmelerle zenginleştirerek aktardılar. Konuşmalarda öne çıkan noktaları aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:

  • AB ve ABD’deki düzenlemelere ve içtihatlara baktığımızda bazı uygulama farklılıkları olmasına rağmen aslında temelde, benzer iktisadi gerekçelere dayalı farklı uygulama tercihleri olduğunu görüyoruz. Her iki otoritede de iktisadi tespit değişmemekle birlikte bu tespitin yol açtığı durumların daha müdahaleci veya daha piyasa ekonomisine dayalı yöntemlerle çözülmesi yolunda bir seçim söz konusu. Bu seçimlerde siyasi konjonktürün ve politikaların etkisini yadsımamız ise mümkün değil.
  • İngiltere’deki rekabet uygulamasına baktığımızda diğer ülkelere kıyasla her zaman iktisat yaklaşımının daha fazla merkeze alındığını görüyoruz. Bunda dünyadaki birçok otoriteden farklı olarak yıllar öncesinde doktoralı bir iktisatçının rekabet otoritesinde başkan olarak görev yapmış olmasının veya sadece bu tercihin bile önemli olduğu söylenebilir.
  • Kanada uygulaması ise iktisadın, rekabet hukuku alanın da uygulanması konusunda kendine özgü çeşitli yaklaşımlar barındırıyor. Örneğin, Kanada’da temyiz mahkemesi tarafından bile zaman zaman iktisadi etkinlik argümanlarının dikkate alındığını ve bunun sayısal olarak tespitini beklediğini görüyoruz. Bu tablo ise rekabet otoritesini kaçınılmaz olarak iktisadi argümanları dikkate almaya ve sunulan çalışmaların doğruluğunu test etmeye yönlendiriyor. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, Kanada’daki etkinlik anlayışı dünyadaki diğer belli başlı uygulamalardan farklı, işlem sonrasında oluşan etkinliğin tüketiciye yansıtılması gerekmiyor. Örneğin, ABD ve Kanada’da izin alması gereken bir işlem geçtiğimiz günlerde Kanada’da onaylanırken ABD’de elde edilen kazanımların tüketiciye yansıtılmaması nedeniyle reddedildi.
  • İktisadi analiz özellikle birleşme ve devralma değerlendirmelerinde oldukça önemli. Bir dönem özellikle, telekomünikasyon şirketleri tarafından yapılan satın almalarda çok fazla yatırım yapma güdüsü üzerinde durulduğundan genel olarak devralma işlemleri değerlendirilirken işlemin yatırım yapma güdüsü üzerindeki etkisi, oluşacak sinerjiler ölçümlenmeye çalışıldı. Yine benzer şekilde, işbirlikçi etkilerden çok tek taraflı etkiler üzerinde duruldu ve çalışmalar bu alanlara yoğunlaştırıldı. Ancak, bugüne baktığımızda işbirlikçi etkiler, dikey etkiler ve özellikle inovasyon etkisi çok önemli. Bunlar çalışması zor ama gündem dışı bırakılmaması ve göz ardı edilmemesi gereken konular. Bu konularda geliştirilecek tekniklere ve yapılacak doğru hesaplamalara olan ihtiyaç her geçen gün artıyor.
  • Etkinliği sayısallaştırma görevinin rekabet otoritelerinde mi yoksa taraflarda mı olduğu da aslında tartışılmaya açılması gereken bir konu. İşlemle ilgili en ayrıntılı ve teknik bilgiler işlem taraflarında ve işlemi gerçekleştirmek isteyenler de aynı kişiler. Dolayısıyla, bu konuda gerekli dokümanları ve hesaplamaları rekabet otoritelerine sunma görevi de bu kişilerde olabilir. Rekabet otoriteleri de kendi iktisatçıları ile bu bilgilerin doğruluğunu test etmeli ve manipüle edilmediğinden emin olmalı. Kanada’daki sistem buna en yakın örnek olarak gösterilebilir.
  • Yapılan rekabet değerlendirmelerinde sayısallaşmanın/iktisat kullanımın artması aynı zamanda rekabet otoritelerinin üzerindeki politik belirleyicilerin rolünü azaltıyor. Bu olumlu bir durum ancak, geçen 15 yılın ardından belki de iktisatçılar olarak neye odaklanmamız gerektiğini tekrar tartışmaya açmalıyız. Bugüne kadar işlemler ve onların doğurduğu olası etkiler üzerinde duruldu. Artık aslında bu işlemlerin yapılmasının ne kadar gerekli olup olmadığına veya bu işlemlerin beklenilen sonuçları doğurup doğurmadığına odaklanabiliriz. Bir başka deyişle, bu işlemlerin değerlendirilmesinde izlenecek politikanın belirlenmesinde daha aktif rol alınabilir. Bugün artık biliyoruz ki aslında gerçekleştirilen birçok devralma işlemi çeşitli nedenlerle ortalama 5-6 yıllık süreler içinde taraflar açısından da beklenilen sonuçları doğuramıyor. Rekabet otoritelerinin elinde yeterli bilgi ve yetişmiş insan kaynağı olduğundan farklı önceliklerin ve hedeflerin denkleme dâhil edilmesinde fayda var.
  • Bununla bağlantılı olarak başta ABD olmak üzere toplumdaki eşitsizlik arttıkça bunun şirketler ve kamu kurumları açısından yarattığı baskı ve fatura artıyor. Bu durum ise beraberinde tüketici faydası nasıl tanımlanmalı tartışmalarını getiriyor. Kimi taraflar sadece fiyat etkisine odaklanıp inovasyonun yarattığı faydaların dikkate alınmaması gerektiğini savunurken kimileri de fiyat-kalite-inovasyonun birbirinden ayrılmaz bir şekilde etkinlik tanımını oluşturduğunu ileri sürüyor. Son dönemdeki tartışmaların bir başka odak noktası ise çalışanların ve çalışan haklarının bu işlemlerden nasıl etkilendiği konusu. Bu sebeple, piyasadaki rekabet ve çalışan haklarını dikkate alarak etkinlik/tüketici refahı kavramını yeniden tanımlamak gerekebilir. Shapiro’nun bu konudaki önerisi olan “tüketici standardının/refahının korunması” tabiri dikkate alınabilir.
  • Geçmiş uygulamalar dikkate alındığında hâkim durum davalarında iktisadi analize yeterince yer verilmediğini veya iktisadın bu alanda kullanımının yeterince irdelenmediğini görüyoruz. Bildiğiniz gibi ABD’de monopol tanımının AB’ye göre farklılığı, dışlayıcı uygulamaların çok istisnai hallerde uygulanması söz konusu. Ancak yine son yıllarda tüm sektörlerde artan ortalama fiyatların ve birçok sektörde azalan rekabetin bu uygulamaları da tartışmaya açması mümkün.

Ayrıca, aşırı fiyat konusu hala çok fazla çalışmanın yapılmadığı bir alan ve buradaki “hakkaniyet/adil olma” kavramı tıpkı çalışan hakları gibi yakın zamanda önem kazanabilir.

Baş Ekonomistler Paneli’nden öne çıkan başlıklar

Bu panelde AB Komisyonu’nda ilk kez baş ekonomist olarak görev yapan ve şu anda Almanya Başbakanı’nın ekonomi danışmanlığı görevinde bulunan Lars-Hendrik Roller ile AB Komisyonu’nun hâlihazırdaki baş ekonomisti Tommaso Valletti, AB Komisyonu’nda ekonomist olarak göre yapan ilk ekipte yer alan kişilerden Hans Friederiszick (CA) moderatörlüğünde kamu karar alma süreçlerinde iktisadın yerini tartıştılar. Oturumda öne çıkan bazı noktalar aşağıda özetlenmiştir:

  • Bugüne kadar geçerli olan tek ülke ve bu ülkenin rekabet politikaları açısından yapılan değerlendirmelerin yerini, artık biraz daha tamamlayıcı ve diğer ülkelerle olan ilişkileri de dikkate alan tercihlerin belirleyici olduğu politikaların almasını beklemek mümkün.
  • Bu eğilimle birlikte iktisatçılar ve onlar tarafından gerçekleştirilen analizlerin daha fazla gündeme geleceğini ve tartışma argümanlarının bu çerçevede şekilleneceğini söyleyebiliriz.
  • Bu durum ise bugüne kadar çok fazla incelenmeyen konuların da iktisadi olarak incelenmesini gerekli kılabilir. Aslında 2003 yılında başladığımız nokta ile kıyaslarsak bugün AB’de ve pek çok rekabet otoritesinde bu konuda yeterince bilgi birikimi ve yetişmiş insan kaynağının oluştuğunu söyleyebiliriz.
  • İktisadın kullanımı arttıkça gündeme gelecek başlıklardan biri de doğru iletişim bir başka deyişle karmaşık analizleri basit dille karşı tarafa aktarma sanatı olacaktır. Rekabet alanının tarafları arttıkça yapılan analizleri de aralarında politikacıların da bulunduğu daha geniş bir kesime doğru şekilde aktarmak önem kazanacaktır.
  • Rekabet alanına yönelik olarak politika yapıcılarla olan ilişkilerde genellikle, tüketici faydası kavramını açıklamakta güçlük yaşanabiliyor. Çünkü politikacıların odağı çoğunlukla piyasadaki rekabet düzeyi olabiliyor. Ancak, son dönemde gelir dağılımına yönelik tartışmalar ve bu tartışmaların siyasi alana yansıması bu önceliklerin de değişmesine sebebiyet verebilecektir.

Spread the Word: Retail Minus is Recognized by the TCA

It is well-known fact that the infrastructure and transaction costs are quite high for the undertakings who operates in the broadband internet access services market. Thus, it is crystal clear that the recent regulations of the Information and Communication Technologies Authority (“ICTA”) do not help to change this fact by imposing heavy legislative burden to the market players.

Maybe that is why …

Approximately one year ago, Vodafone applied to the Turkish Competition Authority (“TCA”) to request an exemption for the agreement which stipulates network sharing on the wholesale fiber data stream access and support services with Superonline. After a yearlong examination, the TCA decided to grant the individual exemption to the agreement. But most importantly, the retail minus method is recognized by the TCA for the first time.

Let’s take a closer look…

Before digging into the rationale behind the acquired individual exemption, it is worth to mention the relevant product market and the agreement in question.

The TCA emphasized that the agreement is directly associated with several markets at both the wholesale and retail level. Therefore, the relevant product market is defined as;

  • wholesale broadband internet services market
  • wholesale fixed fiber broadband internet access services market and
  • retail fixed broadband internet access services market.

Speaking of the agreement…

It should be noted that the parties of the agreement are competitors both in the wholesale and retail market. Both sides have its own fiber infrastructure and both of them offer fixed broadband internet services to end users. More specifically, Superonline, who is the affiliate company of Turkcell – the biggest mobile operator-, has the second largest fiber network.  On the other hand, Vodafone is more active in mobile network and however its network infrastructure is not wide-spread.

Therefore, the cooperation should be taken into under consideration in line with the horizontal relationship between the competitors.

In addition, as the agreement stipulates the sharing of the infrastructure which is an essential facility for the activities in the retail market, vertical implications come into question as well.

As the Türk Telekom is incumbent operator and it has the largest fiber network in Turkey with a 79% of market share in fiber infrastructure prevalence, parties of the agreement require access to the infrastructure of Türk Telekom in order to enlarge their fiber network.

Therefore, the main purpose of the agreement is to enhance the service network of the parties by sharing their fiber infrastructure and cooperation in the new infrastructure construction.

In this respect, the performance of the agreement requires continuous cooperation and information exchange between the parties.

What was the rationale behind the decision?

It is given that Superonline can only use 60% of its fiber infrastructure capacity. With this respect, the TCA simply noted that the cooperation allows the parties to access higher capacity utilization rates.

Therefore, infrastructure sharing between Vodafone and Superonline will increase the power of the competitors against Türk Telekom and strengthen the competition in the market. In addition, it may diversify the preferences of the potential subscribers. Thus, TCA also stated that the parties will have 16% cost advantage compared to potential cooperation with the Turk Telekom.

Another positive implication of the cooperation is the investment incentive premium. Accordingly, the parties will entitle to a premium at the rates specified by the number of subscribers and the number of households ready for sale. The TCA stated that it will foster the motivation of the parties to invest in the infrastructure.

On the other hand, the TCA emphasized that the cooperation in the support services will contribute the quality standard of the services offered to consumers in Turkey. Thus, it will allow the consumers to choose between different service providers when they are not satisfied with the received services.

In its analysis, the TCA noted that parties do not stipulate any exclusivity or non-competition clause in the agreement. Accordingly, parties can solely provide services in the retail market. In this respect, TCA considered that the agreement does not intend to anti-competitive cooperation and market sharing between the parties. Therefore, it is concluded that the agreement does not exceed its purpose.

What about the common infrastructure company?

In addition, the agreement includes the establishment of a common infrastructure company in order to make the new infrastructure investments in one hand. As the contemplated company has not been established yet, the TCA decided that the related provision is not evaluable at this stage.

Finally, the retail minus method…

The TCA highlighted that the cooperation has the potential to increase in the prices at the retail level. In response, Vodafone referred the so-called “retail minus method” which is about the margin available to a potential competitor created by the subtraction of specific cost components. For example, if the final product price is 100$ and the incumbent avoids cot of 30$ by not supplying the customer itself, then the access charge should be 70$. Therefore, entrance will be efficient if the costs are less than 30$

In this respect, Vodafone claimed that it is inevitable to cause a correlation between the wholesale and retail tariffs in order to establish commercially viable cooperation.

The Vodafone also demonstrated that the cooperation will help the parties to prevent from the potential exclusionary behaviors of the Turk Telekom who is in the dominant position in the market.

From 5 to 3 years

Lastly, the TCA decided to decrease the duration of the contract to the 3 years as it considered that the developments in the fiber infrastructure set out in Article 5 of the Competition Act.