Ticaret Savaşında Yeni Cephe: Naylon ve Poliamid İplikler

Burak Bedük

Donald Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri (“ABD”) Başkanı seçilmesinden bu yana dünya “ticaret savaşları” alanına doğru evrilmeye başladı.  Bir taraftan ABD’nin çelik ve alüminyum ürünlerine ek vergileri diğer taraftan Çin’in misillemeleri Dünya Ticaret Örgütü’nün (“DTÖ”) temel prensibi olan ticareti liberalleştirmeye sekte vurmakta. Dünyanın en büyük ekonomilerinin savaşında her ülke en az yarayı almak adına hiçbir zaman olmadığı kadar korumacı önlemleri göz önünde bulundurmakta. Ülkeler DTÖ hukuku kapsamında korunma önlemleri, damping ve sübvansiyona karşı önlemler ve diğer enstrümanlar kapsamında gümrük duvarlarını yükseltmeye başladı. Türkiye ise küresel ticaret savaşında ateş hattında kalan demir – çelik ürünlerine 1 Ekim 2018 tarihi itibariyle korunma önlemi kapsamında %25 ek gümrük vergisi uygulamaya başladı.[1]  Ticaret savaşının yansımaları devam ederken Türkiye 30 Aralık 2018 tarihinde yeni bir korunma önlemi soruşturmasına daha başladı. Resmi Gazetede yayınlanan tebliğ[2] ile naylon ve poliamidlerden oluşan iplikler (“İplik”) hakkında korunma önlemi soruşturması (“Soruşturma”) açıldı.

Olası bir korunma önleminin etkileri neler olacak?

Soruşturma, 5402 Gümrük Tarife Pozisyonu (“GTP”) altında yer alan 5 farklı naylon ve poliamidlerden oluşan iplik hakkında yürütülmekte. Türkiye 2017 yılı rakamları göz önünde bulundurulduğunda 5402 GTP altında 1,684 milyar dolar değerinde ürün ithal ederek dünyada bu GTP altında en çok ürün ithal eden ülke sıfatını kazandı.[3] Bu GTP altındaki ihracatta ise dünyadaki 16,179 milyar dolarlık ihracat içerisinde Türkiye 605 milyon dolarlık bir payla dokuzuncu sırada.[4] Rakamlar incelendiğinde Türkiye’deki iplik ihtiyacının 2017 yılında yerel üreticiler tarafından karşılanamadığı açıkça görülmekte. Dolayısıyla Soruşturma sonucunda koruma önlemi uygulanması kararı verilir ise zaten iplikleri ülke dışından ithal etmek zorunda kalan yerel üreticiler iplikleri pazarda daha yüksek fiyatlardan almak zorunda kalacaklardır.

Olası bir korunma önlemi kararı bu iplikleri kullanan tekstil, halı, mobilya sektörü gibi birçok sektörü etkileyecektir. Korunma önlemi sonucunda uygulanacak ek gümrük vergilerinden bu ürünleri Türkiye’ye ithal eden yerli – yabancı şirketler doğrudan etkilenecektir. Ayrıca Türkiye’de bu iplikleri satın alarak ürün üreten firmalar ise yükselen iplik fiyatlarından dolaylı olarak etkilenecektir. Olası bir korunma önlemi uygulanması, Türkiye’de bu iplikleri üreten yerli üreticilere piyasada büyük bir rekabet avantajı sağlayacaktır.

Nedir bu korunma önlemi?

Korunma önlemleri en basit tanımıyla aşırı ithalattan etkilenen yerel üreticileri korumak için ithal mallara getirilen ekstra yükümlülükleri ifade etmektedir. Türkiye’nin taraf olduğu Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması[5] (“GATT”) ve DTÖ Korunma Önlemleri Anlaşması (“KÖA”)[6] uluslararası ticaret sistemini geliştirmek ve güçlendirmek için korunma önlemlerinin uygulanmasına ilişkin ana ilkeleri ortaya koymaktadır. Ayrıca KÖA altındaki uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilmesi kapsamında yayınlanan İthalatta Korunma Önlemleri Hakkında Bakanlar Kurulu Kararı ve İthalatta Korunma Önlemleri Yönetmeliği ilgili ulusal mevzuat olarak uygulamaya esas teşkil etmektedir.

KÖA madde 2.1 ve GATT madde XIX uyarınca taraf devletler, öngörülemeyen bir şekilde mutlak ya da nispi olarak artış gösteren ithalat sonucunda ithal edilen mala benzer veya doğrudan rakip ürünleri üreten yerli üreticilerin ciddi zarar görmesi ya da bu yönde bir tehdit oluşması durumunda, söz konusu ürünleri korumak için korunma önlemi uygulama hakkına sahiptir. Bu hak uyarınca taraf devletler, normal şartlar altında GATT madde II kapsamında aşılması ihlal teşkil eden gümrük vergisi hadlerini aşarak ek gümrük vergisi uygulama hakkı kazanmaktadır. Ancak korunma önlemi uygulanması için temel olarak üç şart aranmaktadır: (i) ithalatta öngörülemeyen bir artış, (ii) ciddi zarar veya tehdidi ve (iii) artan ithalat ve zarar arasında illiyet bağı olması gerekmektedir. Bahsi geçen şartların her birinin İplik Soruşturmasında ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir aksi takdirde Türkiye’nin korunma önlemi uygulaması DTÖ nezdinde şikayete konu olabilir.

İlk olarak ithalatta öngörülemeyen bir artışın yaşanması gerekmektedir. ABD- Çelik Korunma Önlemi[7] davasında Temyiz Organı ithalattaki artışın güncel, ani, keskin ve kayda değer olması gerektiğini belirtmiştir. Söz konusu değerlendirme yapılırken ithalat rakamlarının yerel üretimle kıyaslaması yapılması gerekir, nitekim aynı zamanda artan yerel üretim korunma önlemi uygulanmasının gerekli olmadığını ifade ediyor olabilir. Bu sebeple Soruşturmada güncel rakamların ekonomistler tarafından etraflıca analiz edilmesi gerekmektedir.

İkinci koşul ise bir zarar analizini gerekli kılmaktadır. KÖA madde 4 ciddi zararı yerli sanayinin durumunda belirgin genel bir bozulma olarak nitelendirmektedir. Ciddi zarar tehdidi ise mevcut bilgilere dayanarak açıkça öngörülebilen zarar tehdidi olarak değerlendirilmektedir.  ABD – Kuzu[8] davasında Temyiz Organı ciddi zarar veya zarar tehdidini değerlendirilmesi yapılırken ilgili her türlü unsurun incelenmesi gerektiğini aksi bir durumun KÖA 4. maddesinin ihlali olarak değerlendirileceğini belirtmiştir. Dolayısıyla Soruşturmada Türkiye’de İplik üreten yerli üreticilerin ciddi zarara maruz kaldıkları ya da ciddi zarar tehdidi altında kalıp kalmadıkları değerlendirilirken ithalat dışı unsurlar da göz önünde bulundurulmalıdır.

Son olarak ise illiyet bağı değerlendirmesinin yapılması gerekmektedir. Bu doğrultuda söz konusu ürünlerin Türkiye’ye ithalatında artış olsa bile bu artış ile zarar veya zarar tehdidi arasında doğrudan bir ilişki olması gerekir. . ABD – Buğday Gluteni [9]davasında Temyiz Organı artan ithalatın tek başına yerel üreticileri ciddi tehdit edecek potansiyelde olması gerektiği ve zarara yol açan diğer unsurların bu değerlendirmeden ari tutulması gerektiğini belirtmiştir.. Benzer şekilde İplik Soruşturmasında da yerel üreticileri zor duruma sokan dövizdeki artış, ülkemizin içerisinde bulunduğu ekonomik durum gibi ithalat dışında gelişmelerin değerlendirmede dikkate alınması gerekir.

Ticaret Bakanlığı İthalat Genel Müdürlüğü her soruşturmada yapmak zorunda olduğu gibi naylon ve diğer poliamidlerden iplikler hakkında yürütülen soruşturmada da esasa ilişkin Korunma Önlemleri Anlaşmasında öngörülen şartların varlığını gözetecektir.  Nitekim bu şartlar Türkiye tarafından küresel ticareti liberalleştirmek amacıyla Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca yürürlüğe konulmuştur.

Diğer yandan, esasa ilişkin beyanda bulunmak isteyen kişilerin Soruşturmada ilgili taraf sayılabilmeleri için 28 Ocak 2018’e kadar gerekli belgeleri sunmaları gerekmekte olduğunu hatırlatmakta fayda görüyoruz.


[1] 138 sayılı ve 1 Ekim 2018 tarihli Demir – Çelik Ürünleri İthalatında Geçici Korunma Önlemi Uygulanmasına İlişkin Cumhurbaşkanlığı Kararı. Buradan ulaşılabilir.

[2] 30641 sayılı ve 30 Aralık 2018 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 2018/9 numaralı İthalatta Korunma Önlemlerine İlişkin Tebliğ. Buradan ulaşılabilir.

[3]https://www.trademap.org/tradestat/Country_SelProduct_TS.aspx?nvpm=1%7c%7c%7c%7c%7c5402%7c%7c%7c4%7c1%7c1%7c1%7c2%7c1%7c2%7c1%7c1 Son erişim 9 Ocak 2019

[4]https://www.trademap.org/tradestat/Country_SelProduct_TS.aspx?nvpm=1%7c%7c%7c%7c%7c5402%7c%7c%7c4%7c1%7c1%7c2%7c2%7c1%7c2%7c1%7c1 Son erişim 9 Ocak 2019

[5] The General Agreement on Tariffs and Trade, https://www.wto.org/english/docs_e/legal_e/gatt47_01_e.htm, Son erişim 9 Ocak 2019

[6] Agreement on Safeguards, https://www.wto.org/english/docs_e/legal_e/25-safeg_e.htm, Son erişim 9 Ocak 2019

[7] Appallate Body Report, United States – Definitive Safeguard Measures on Imports of Certain Steel (2003), para. 390.

[8] Appallate Body Report, United States – Safeguard Measures on Imports of Fresh, Chilled or Frozen Lamb Meat from New Zeland and Australia (2001), para. 103.

[9] Appallate Body Repot, United States – Definitive Safeguard Measures on Imports of Wheat Gluten from the European Communities (2001), para. 70.

Geleneksel Bilgi Üniversitesi Uygulamalı Rekabet Hukuku Seminerlerine Hazır Mısınız?

Türkiye’de rekabet hukuku alanındaki usta isimlerin katkılarıyla 2011 yılından bu yana süren Bilgi Üniversitesi Rekabet Hukuku Seminerleri, 19 Şubat’ta başlıyor!

Piyasa ekonomisinin rekabet hukuku kuralları çerçevesinde nasıl evirildiğini deneyimler üzerinden anlatan ve 12 hafta sürecek seminerlere, BASEAK Rekabet ve Regülasyon ekibinden tanıdık simalar 8. ve 9. haftalarda konuşmacı olarak katılacak.

8. haftada ekibimizin lideri Av Şahin Ardıyok yanı sıra ekibimizin iktisatçılarından Evren Sesli, “Rekabet Hukuku Bakımından Elektrik Tedarik Piyasalarında Davranışsal Ekonomi ve Kamu Politikaları: Rekabet Kurulu’nun Son Dönemdeki Soruşturmaları” konusunu ele alacak. Uzun yıllardır “Regülasyon Ekonomisi ve Hukuk” ile “Enerji Hukuku ve Politikası” derslerini veren Ardıyok ve son dönemde Enerjisa ile Bereket Soruşturmalarında hem hukuki hem iktisadi savunmalar sunan ekipte bulunan ve Rekabet Kurumu geçmiş olan Evren Sesli elektrik piyasalarına dair tüketici menfaati ile yatırımcı motivasyonunu kamu yararı ve davranışsal iktisat perspektifinden değerlendirecek. Sunumda halihazırda yeni başlatılan Sektör Araştırmasına yönelik düşüncelere de yer verilecek.

9. haftada ise ekibimizin Of-Counsel iktisatçısı Doç Dr. Emin Köksal ile Counsel’ı Av. Bora İkiler, son zamanlarda rekabet hukuku camiasında en dikkat çekici alanlardan biri olarak öne çıkan dijital platformları inceleyecek. Platform ekonomisi alanında oldukça önemli bir bilgi birikimine ve know-how’a sahip Köksal ve İkiler, bu konuyu “Dünyada ve Türkiye’de Platformlara Yönelik Güncel Rekabet Politikaları: ABD’de Amex, AB’de Google Shopping ve Türkiye’de Sahibinden Kararları” adlı sunumlarında hem hukuki hem de iktisadi bakış açısıyla irdeleyecek.

19 Şubat -14 Mayıs tarihlerinde her Salı saat 19:00 -21:30 arasında Bilgi Üniversitesi Santral Kampüs’te gerçekleşecek olan seminerlere herhangi bir ücret ödemeden genel katılım sağlayabilir ya da sertifika programına kayıt olabilirsiniz. Aman sertifikalı katılım için erken indirim tarihini kaçırmayın, sonrasında pişman olursunuz – 25 Ocak 2019 tarihine kadar %40 oranında erken kayıt indiriminden yararlanabilirsiniz!

Daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

BTK 2019 İŞ PLANINI YAYINLADI: Kişisel Verilerin Korunmasına ilişkin yeni bir Yönetmelik yolda!

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu (“BTK”) geçtiğimiz günlerde 2019 iş planını yayınladı. Her yıl gerçekleştirilen rutin işlerin yanında bu yıl dikkat çekilmesi gereken planlar şu şekilde:

Yeni Bir Kişisel Verilerin Korunması Yönetmeliği Yolda!

BTK 2019 iş planında, Elektronik Haberleşme sektöründe kişisel verilerin işlenmesi ve gizliliğin korunmasına ilişkin bir yönetmelik çıkarılmasına karar verdi. İlgili yönetmelikte Elektronik Haberleşme Kanunu’nun 51. maddesindeki hususların netleştirilmesi ve konuya ilişkin ikincil bir düzenlenmenin yapılmasının amaçlandığı belirtildi.

2019’un Mayıs ayında tamamlanması planlanan yönetmeliğin tüketici mağduriyetini asgari seviyeye indirmeyi hedeflediği vurgulandı.

Gözüken o ki kişisel verilerin korunması alanında telekomünikasyon şirketlerini yeniden yoğun bir gündem bekliyor.

Yerli Ürün Portalı

2019 iş planında ayrıca, yerli ve milli ürün portalının ve sektörel yetenek matrisinin oluşturulmasının planlandığı belirtildi. Kurulacak olan bu portal ile üretici ve işletmeciler arasında iletişim kanallarının açılması ve karşılıklı işbirliğinin artırılması amaçlanıyor.

Portalın Ağustos ayında tamamlanması öngörülüyor.

Yetkilendirme Yönetmelik’inde değişiklik

BTK ayrıca, 05.12.2017 tarihli ve 30261 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 7061 sayılı Bazı Vergi Kanunları ile Diğer Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun hükümleri ve Kurumun diğer düzenleme ihtiyaçları çerçevesinde Elektronik Haberleşme Sektörüne İlişkin Yetkilendirme Yönetmelik’inde değişiklik yapılmasını planlamakta.

Aralık ayında tamamlanması planlanan çalışmanın, Kurum’un etkin düzenleme yapabilme yetkinliğini artırması hedefleniyor.

Bunun dışında 2019 iş planında öngörülen diğer hususlara dair bilgi almak için tıklayınız.

RekabetRegülasyon ailesi olarak 2019’un tüm kurumlar adına iyi bir yıl olmasını dileriz.

OECD Üyelerinde Özel Sektör Temsilcileri Avukat-Müvekkil Gizliliği Hakkında Neler Söylüyor: Türkiye bu işin neresinde?

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) Çalışma Gruplarının toplantısı 26 Kasım 2018 tarihinde Paris’te gerçekleşti. 3. Çalışma Grubu’nun gündeminde, Türkiye’deki Rekabet Hukuku süreçleri bakımından da son derece büyük önem taşıyan avukat-müvekkil gizliliği müessesesi vardı. Her yıl olduğu gibi bu sene de toplantıdan önce, rekabet otoritelerinin yanı sıra özel sektör temsilcilerinin de (Business at OECD (BIAC)) görüşleri[1] alındı.

Gelen yorumlara göre avukat-müvekkil gizliliğinin çoğu üye ülkede gereğince uygulanmadığı anlaşılıyor. Bunun ana sebeplerinden biri ise gizlilik müessesinin temelini Rekabet Hukukundan almıyor olması. Diğer bir  deyişle, temel bir hak olan savunma hakkının uzantısı olarak ortaya çıkan gizlilik, uluslararası düzenlemeler, ülkelerin anayasası ve ceza kanunlarıyla düzenleniyor. Rekabet düzenlemelerinde açıkça yer almaması nedeniyle söz konusu müessesinin rekabet süreçlerinde uygulanması bakımından çoğunlukla mahkemeler belirleyici oluyor.

Özellikle günümüzde rekabet otoritelerinin geniş soruşturma yetkileri kullanması nedeniyle özel sektör temsilcileri, avukat-müvekkil gizliliğinin daha etkin uygulanıyor olması gerektiğini savunuyor.

Bilgi taleplerinin sıklığı ve talep edilen bilginin kapsamı artıyor!

Özel sektör raporu, avukat-müvekkil gizliliğinin önemini savunurken temel olarak günümüzde rekabet otoriteleri tarafından gönderilen bilgi taleplerinin sıkılığına ve talep edilen bilginin hacminin her geçen gün artıyor olmasına dikkat çekiyor. Talep edilen bilgilerin sağlanması için tanınan sürenin de kısa olması nedeniyle istenen tüm bu belgeler için detaylı bir gizlilik analizi yapılmasının teşebbüsler için büyük bir iş yükü yarattığına dikkat çekiliyor. Örneğin DG Competition nezdindeki süreçler bakımından belgelerin üzerinde “Avukat-müvekkil gizliliği” veya “Ticari Sır İçeren Belge” ifadesi yer alması yeterli görülmüyor. Teşebbüs tarafından sağlanan her türlü belge ve bilgi açısından teker teker gizlilik değerlendirmesi yapılması ve talep edilen gizliliğin dayanağının belirtilmesi gerekiyor (privilege log). Bu noktada dahi DG Competition belge ve bilgileri inceleyerek gizlilik talebini reddetme yetkisini elinde tutuyor.

Rapor bu durumun adli bilişim (Forensic IT) yoluyla bilgi toplama yöntemlerinin yaygınlaşması ile daha da ciddi bir hal alacağına dikkat çekiyor. Bu yöntemlerin kullanıldığı durumlarda alınan bilgi ve belge sayısının da artması nedeniyle teşebbüsler tarafından, kısa bir zamanda sağlıklı bir gizlilik değerlendirmesi yapılması neredeyse imkansız hale gelecek. Bu durum aynı zamanda teşebbüslerin uyum programları yürütmekten vazgeçmesi veya dışarıdan hukuki danışmanlık almaktan imtina etmesi gibi istenmeyen bazı sonuçlara da yol açacak.

Bu noktada özel sektör raporu, yarışan iki menfaat olarak rekabet otoritelerinin sağlıklı bir soruşturma yürütebilmesi için ihtiyaç duyduğu bilgiye ulaşması ile kişilerin temel savunma hakkını vurguluyor. Özel sektör bu iki menfaatin karşı karşıya geldiği durumlarda, söz konusu temel hakkın korunması için orantılı her türlü önlemin alınması gerektiğini ileri sürüyor. Buna göre rekabet otoritelerinin daha hedef odaklı bilgi taleplerinde bulunması ve otorite ile teşebbüs arasında düzenli ve sağlıklı bir iletişim sağlanması önem taşıyor.

Hangi durumlarda gizlilik korumasından feragat etmiş sayılıyoruz?

Özel sektör raporunda vurgulanan temel noktalardan bir diğeri de günümüzde pek çok teşebbüsün, faaliyetlerinin uluslararası niteliği nedeniyle birden fazla ülkenin hukuk sistemine tabi olması.

Avukat-müvekkil gizliliğine yönelik ortak bir uygulama bulunmaması özellikle pek çok farklı hukuk sistemi kapsamında faaliyet gösteren teşebbüsler açısından büyük sorun yaratıyor. Buna göre bir hukuk sisteminde gizlilik kapsamında değerlendirilen bilgi ve belgeler için söz konusu gizlilik, diğer bir hukuk sisteminde tanınmıyor. Örneğin, Amerikan hukuk sistemi kurum avukatı (in-house counsel) ile iletişimlerin de gizlilik hükümlerinden faydalanacağını kabul ederken Avrupa Komisyonu gizliliği yalnızca bağımsız ve Avrupa hukuk sistemi kapsamında meslek icra etmeye yetkili, baroya kayıtlı avukatlarla yapılan iletişimler açısından tanıyor.

Birden fazla hukuk sistemine tabi olan teşebbüsler hakkında yürütülen incelemeler bakımından rekabet otoritelerinin işbirliği yapması da söz konusu olabiliyor. Bu gibi durumlarda bir ülkede gizlilik kapsamına girmeyen ve bu nedenle teşebbüsten elde edilen bir bilgi ve belgenin, bu bilgi ve belgeler açısından gizlilik tanıyan bir rekabet otoritesi ile paylaşılmasında özellikli bir durum ortaya çıkıyor. Söz konusu belgelerin, gizliliği tanımayan rekabet otoritesi ile zorunlu olarak paylaşılması, bu belgelere gizlilik tanıyan Rekabet Hukuku nezdinde bu haktan feragat edildiği anlamına geliyor mu? Aralarında FTC’nin de bulunduğu birkaç rekabet otoritesi, bu durumlarda paylaşımın zorunlu olduğu ve bu nedenle feragat niteliğinde olmadığı yönünde açıklama yapmış durumda. Özel sektör temsilcileri, diğer rekabet otoritelerini de benzer açıklamalarda bulunmaya ve teşebbüsler bakımından gerekli güvenceleri sağlamaya davet ediyor.

Kurum avukatları (in-house counsels) Rekabet Hukuku kurallarına uyum sağlamakta büyük rol oynuyor!

Özel sektör raporunda avukat-müvekkil gizliliğinin kurum avukatları bakımından tanınmaması da eleştiriliyor. Buna göre bağımsız avukatlar hukuki danışmanlık için tek yetkili olamayacağı gibi, kurum avukatları teşebbüslerin özellikle Rekabet Hukuku kurallarına uyum sağlaması bakımından son derece önemli rol oynuyor. Günümüzde pek çok teşebbüsün rekabet kurallarına uyumu sağlamak amacıyla bir kurum avukatı atadığı ve kişilerin hukuki danışmanlık alacağı kişiyi seçmek konusunda serbest olduğu dikkate alındığında, söz konusu gizliliğin kurum avukatları açısından tanınmıyor olması mantıklı görünmüyor. Hukuki danışmanlığın yalnızca bağımsız ve harici kaynaklardan temin edilmesi de teşebbüsler üzerinden büyük mali yük yaratıyor.

Avrupa’daki yargı mercilerinin şu zamana kadar oturmuş uygulaması kurum avukatlarının gizlilikten yararlanamayacağı yönünde olmakla birlikte özel sektör temsilcileri, Komisyon’un yeni bir düzenleme ile bu avukatlar açısından da avukat-müvekkil gizliliğinin tanınmasına karar verebileceğini vurguluyor.

Anlaşılacağı üzere özel sektör temsilcileri, avukat-müvekkil gizliliğinin kapsamının baroya kayıtlı kurum avukatlarını da kapsayacak şekilde genişletilmesi gerektiğini savunuyor. Bununla birlikte, bilgi ve belgelerin gizlilikten yararlanıp yararlanamayacağına yönelik uyuşmazlıkların mahkemeler gibi bağımsız bir karar merci tarafından çözümlenmesi gerektiği savunuluyor.

Peki biz ne aşamadayız?

Hatırlayacağınız üzere, bu yılın başlarında bir teşebbüs hakkında yürütülen soruşturma kapsamında Rekabet Kurumu, teşebbüsün ofisinde yerinde inceleme gerçekleştirmiş ve teşebbüsün

harici avukatları tarafından hazırlanan Rekabet Hukuku ile ilgili bir raporunun kopyasını almıştı. Daha sonra İdare Mahkemesi’nde açılan dava sonucunda, Rekabet Hukukunda açık bir düzenleme olmamasına rağmen bu belgelerin de avukat-müvekkil gizliliğinden faydalanacağı açıklığa kavuşturulmuştu. Bizler de sürecin tüm detaylarını makalemiz ile sizlerle paylaşmıştık.

Göreceğiniz üzere uluslararası boyutta gizlilik müessesinin kurum avukatlarını kapsayacak şekilde genişletilmesi ve Rekabet Uyum Programlarının önemi konuşulurken biz hala gizliliğin Rekabet Hukukunda uygulanabilir olup olmadığını ve uyum programlarının kanunu dolanma yolu olarak kullanılıp kullanılmadığını tartışıyoruz. En kısa zamanda uluslararası düzeyde tanınan korumaya erişebilmek ve temel bir hak olarak avukata erişim ve savunma hakkını güvence altına alabilmek dileğiyle.

OECD toplantısında tartışılan diğer konular hakkında bilgi sahibi olmak için yazılarımızı takip edin…

 

[1] Özel sektör temsilcileri tarafından hazırlanan rapora buradan ulaşabilirsiniz.

Spread the Word: Retail Minus is Recognized by the TCA

It is well-known fact that the infrastructure and transaction costs are quite high for the undertakings who operates in the broadband internet access services market. Thus, it is crystal clear that the recent regulations of the Information and Communication Technologies Authority (“ICTA”) do not help to change this fact by imposing heavy legislative burden to the market players.

Maybe that is why …

Approximately one year ago, Vodafone applied to the Turkish Competition Authority (“TCA”) to request an exemption for the agreement which stipulates network sharing on the wholesale fiber data stream access and support services with Superonline. After a yearlong examination, the TCA decided to grant the individual exemption to the agreement. But most importantly, the retail minus method is recognized by the TCA for the first time.

Let’s take a closer look…

Before digging into the rationale behind the acquired individual exemption, it is worth to mention the relevant product market and the agreement in question.

The TCA emphasized that the agreement is directly associated with several markets at both the wholesale and retail level. Therefore, the relevant product market is defined as;

  • wholesale broadband internet services market
  • wholesale fixed fiber broadband internet access services market and
  • retail fixed broadband internet access services market.

Speaking of the agreement…

It should be noted that the parties of the agreement are competitors both in the wholesale and retail market. Both sides have its own fiber infrastructure and both of them offer fixed broadband internet services to end users. More specifically, Superonline, who is the affiliate company of Turkcell – the biggest mobile operator-, has the second largest fiber network.  On the other hand, Vodafone is more active in mobile network and however its network infrastructure is not wide-spread.

Therefore, the cooperation should be taken into under consideration in line with the horizontal relationship between the competitors.

In addition, as the agreement stipulates the sharing of the infrastructure which is an essential facility for the activities in the retail market, vertical implications come into question as well.

As the Türk Telekom is incumbent operator and it has the largest fiber network in Turkey with a 79% of market share in fiber infrastructure prevalence, parties of the agreement require access to the infrastructure of Türk Telekom in order to enlarge their fiber network.

Therefore, the main purpose of the agreement is to enhance the service network of the parties by sharing their fiber infrastructure and cooperation in the new infrastructure construction.

In this respect, the performance of the agreement requires continuous cooperation and information exchange between the parties.

What was the rationale behind the decision?

It is given that Superonline can only use 60% of its fiber infrastructure capacity. With this respect, the TCA simply noted that the cooperation allows the parties to access higher capacity utilization rates.

Therefore, infrastructure sharing between Vodafone and Superonline will increase the power of the competitors against Türk Telekom and strengthen the competition in the market. In addition, it may diversify the preferences of the potential subscribers. Thus, TCA also stated that the parties will have 16% cost advantage compared to potential cooperation with the Turk Telekom.

Another positive implication of the cooperation is the investment incentive premium. Accordingly, the parties will entitle to a premium at the rates specified by the number of subscribers and the number of households ready for sale. The TCA stated that it will foster the motivation of the parties to invest in the infrastructure.

On the other hand, the TCA emphasized that the cooperation in the support services will contribute the quality standard of the services offered to consumers in Turkey. Thus, it will allow the consumers to choose between different service providers when they are not satisfied with the received services.

In its analysis, the TCA noted that parties do not stipulate any exclusivity or non-competition clause in the agreement. Accordingly, parties can solely provide services in the retail market. In this respect, TCA considered that the agreement does not intend to anti-competitive cooperation and market sharing between the parties. Therefore, it is concluded that the agreement does not exceed its purpose.

What about the common infrastructure company?

In addition, the agreement includes the establishment of a common infrastructure company in order to make the new infrastructure investments in one hand. As the contemplated company has not been established yet, the TCA decided that the related provision is not evaluable at this stage.

Finally, the retail minus method…

The TCA highlighted that the cooperation has the potential to increase in the prices at the retail level. In response, Vodafone referred the so-called “retail minus method” which is about the margin available to a potential competitor created by the subtraction of specific cost components. For example, if the final product price is 100$ and the incumbent avoids cot of 30$ by not supplying the customer itself, then the access charge should be 70$. Therefore, entrance will be efficient if the costs are less than 30$

In this respect, Vodafone claimed that it is inevitable to cause a correlation between the wholesale and retail tariffs in order to establish commercially viable cooperation.

The Vodafone also demonstrated that the cooperation will help the parties to prevent from the potential exclusionary behaviors of the Turk Telekom who is in the dominant position in the market.

From 5 to 3 years

Lastly, the TCA decided to decrease the duration of the contract to the 3 years as it considered that the developments in the fiber infrastructure set out in Article 5 of the Competition Act.

Demeterin Çığlığına Themisin Cevabı: Avrupa Birliğinde Gıda Tedarik Zincirindeki Haksız Ticari Uygulamaların Önüne Geçmek İçin Yapılan Çalışmalar

Gıda sektörüne ilişkin olarak son günlerde enflasyonla mücadele önlemleri kapsamında gıda fiyatlarının enflasyonist etkilerini azaltmak amacıyla hazırlanan yeni hal yasa tasarısı üzerindeki tartışmalar aklımıza Avrupa Birliğinde yaşanan gelişmeleri getirdi. Avrupa Komisyonun geçen Nisan ayında, uzun zamandır beklenen gıda sektöründeki tacirler arasındaki haksız ticari faaliyetleri engellemeye yönelik sunmuş olduğu direktif tasarısını getirdi. Her ne kadar bizim hal yasa tasarımız ile;

  • Ülke genelindeki hal sayısının ciddi oranda indirilmesi
  • Hallerinin kurulması, yönetimi, işletilmesi Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği koordinasyonunda her bölgedeki yerel yönetim ve ilgili kurumlara verilmesi
  • Hal komisyonculuğunun kaldırılması ancak komisyoncuların tüccar olarak devam edebileceği
  • Ürün tasnifi, standartlaşma ve bölgesel ürünlerin markalaşmasını sağlayacak altyapıların kurulması
  • Üretim bölgelerinde ihtiyaca uygun olarak ürün toplama merkezleri kurulması
  • Ürün fiyatını üreticiler ve üretici birliklerince belirlenmesinin

hedeflendiği ifade edilse de, Avrupa Komisyonun tasarısı ile aralarında gıda sektöründeki haksız bir takım uygulamalara ilişkin olarak ciddi bir yaklaşım farklılığının olduğu yadsınamaz. Söz konusu yaklaşım farklılığına değinmek adına bu yazımızda spotları “Gıda Tedarik Zincirindeki Tacirler Arasında Yapılan Haksız Ticari Uygulamalarına İlişkin Direktif Taslağına” tutmayı yerinde görüyoruz.

Gıda sektöründeki haksız uygulamalar 2000’li yılların başından beri Avrupa’da tartışılan bir konudur. Avrupalı çiftçilerin iddia ettiği üzere, gıda zincirinde üretilen her 100 değerin 51’i perakendecilere, 28’i ürünleri işleyenlere ve sadece 21’i ise üreticilerin payına düşmektedir. Bu noktada dikkatler bilhassa “sözleşmesel ilişkiler” ve “alıcı gücü” üzerinde yoğunlaşmıştır. Bununla birlikte, konuya ilişkin olarak Nisan ayındaki direktif taslağına kadar 2013 yılında hazırlanan raporu bir kenara koyacak olursak, Birlik düzeyinde herhangi bir önlem alınmadığını ve gıda sektöründeki haksız ticari uygulamaları engellemeye yönelik önlemlerin üye ülkeler seviyesinde kaldığını ifade etmek gerekir. Üye ülkelerin uygulamaları ise yeknesaklıktan uzaktır. Bilhassa, “işletmelerin ölçekleri” ve “gıdanın” tanımı hususunda farklı uygulamalar ve yaklaşımların mevcut olması çokuluslu şirketlere manevra kabiliyeti (“forum shopping”) tanımaktadır. Hemen belirtelim ki tasarının amaçlarından bir tanesi de hiç kuşkusuz, asgari düzeyde de olsa üye ülke uygulamaları arasında bir eşgüdüm sağlanmasıdır.

Avrupa Birliğinde, gıda tedarik zincirindeki tacirler arasında yapılan haksız ticari uygulamalarını engelleme noktasında taslağa kadarki süreçte üye ülkelerin çabaları dışında gerçekleşen en dikkat çekici gelişme ise, 2013 yılında oluşturulan Tedarik Zinciri İnisiyatifidir (“SCI”). Ancak, özel bir girişim olan inisiyatif her ne kadar farkındalığın arttırılmasında yararlı olmuşsa da kamu erkinden yoksun olması, soruşturma ve yaptırım yetkilerinin olmaması istenilen neticelerin elde edilmesini ister istemez güçleştirmiştir.

Gelinen noktada ise, Birlik tarafından bahse konu direktif ile probleme Birlik nezdinde kamusal bir müdahale yapılmak suretiyle, gıda tedarik zincirinde büyük işletmeler karşısında pazarlık gücü zayıf olan çiftçiler veya küçük ve orta ölçekli üreticiler aleyhine bozulan dengenin yeniden tesis edilmesi amaçlanmaktadır. Kapsam dahilinde olacak işletmelerin büyüklüğüne ilişkin taslak ile getirilen kriter ise, alıcının küçük ve orta ölçekli bir işletme olduğu ancak, satıcının küçük ve orta ölçekli işletme olmadığı durumları[1] direktif kapsamına dahil etmektir.

Bahse konu taslak ile özetle; çabuk bozulan gıda ürünlerinin satış sözleşmelerinde yer alan uzun vadeler, son dakikada sözleşmenin iptaline ilişkin hükümler, tek taraflı ve geçmişe etkili olarak sözleşmenin koşullarında bir taraf lehine değişiklik yapılmasına imkan veren hükümler ve tedarikçileri ziyan olmuş ürünler için ödeme yapmaya zorlayan hükümler gıda sektöründe haksız ticari uygulamalar olarak nitelendirilerek yasaklanmıştır.

Ayrıca Tasarıyla, sözleşme kurulduğunda herhangi bir şüpheye mahal vermeyecek şekilde aksi kararlaştırılmamış ise;

  • Satılmayan gıda ürünlerinin iadesini
  • Depolama ve sergi için yapılan ödemeleri,
  • Promosyon ödemelerini,
  • Pazarlama ödemelerini,

yasaklamaktadır. Zira burada sayılan fiiller kural olarak haksız uygulama olarak nitelendirilememekle birlikte, duruma göre haksız uygulamaya dönüşebilme potansiyeline sahip uygulamalardır.

Diğer yandan, halen taslağın kapsamı ile ilgili tartışmaların da devam ettiği görülmektedir. Nitekim bir kesim parlamenter bahse konu taslak ile korunması gerekenlerin çiftçiler ile küçük ve orta ölçekli işletmeler olması gerektiğini savunurken diğer bir kesim ise, taslağın kapsamının uluslararası büyük firmaları da kapsayacak şeklide tüm tedarikçileri içermesi gerektiğini savunmaktadır. Tartışılan bir diğer husus ise, direktifin uygulanmasının ne şekilde yapılması gerektiğidir. Bazı parlamenterler direktifin uygulanmasını takip etmek amaçlı birlik düzeyinde bir düzenleyicinin yetkilendirilmesi gerektiğini ileri sürmekte iken, bazıları böyle bir yetkilendirmeden önce direktifin uygulanmasını ve uygulamaya ilişkin bir uygulama ve verimlilik değerlendirmesine yönelik bir raporlamanın neticesinde gerekli adımların atılmasını savunmaktadırlar. Bunula birlikte, taslağın şu anki haline göre her üye devlet taslağın yürütülmesi ile ilgili olarak, konuya ilişkin olarak şikâyet üzerine veya re’sen denetim yapma yetkisini haiz bir kamu kurumu tesis etmekle yükümlü kılınmıştır. Bahse konu kurumların yaptırım yetkileri ise taslakta, ihlalin süresini ve ağırlığını da gözetmek suretiyle, etkili, orantılı ve caydırıcı nitelikte olmalı şeklinde betimlenmiştir. Ancak, uygulanacak yaptırımları belirlenmesi hususu da üye devletlere bırakılmıştır. Bunula birlikte, taslak uyarınca üye devletler konuya ilişkin uygulamalarına yönelik olarak yıllık raporlama yapmakla yükümlü kılınmıştırlar.

Avrupa Birliğinde, gıda sektörünün kendine özgü özelliklerinden dolayı ortaya çıkan ve çoklukla domino etkisi nedeniyle küçük ve orta ölçekli işletmelerin veya çiftçilerin maruz kaldıkları zararlar ve haksız ticari uygulamalara ilişkin olarak bu işletmecileri temsilen bereket tanrıçası Demeterin çığlığına adalet tanrıçası Themisin tepkisinin ne olacağını kısa bir süre içerisinde göreceğimizi düşünüyorum.

Bizim tarlalarımızda da parlayan güneşin çiftçilerimizi de aydınlatması temennisiyle!

 

[1] Avrupa Birliği hukukuna göre küçük işletmeler; 50 ve daha az çalışanı olan ve yıllık cirosu 10 milyon Euro’nun altındaki işletmelerdir. Orta ölçekli işletmeler ise; 250 ve daha az çalışanı olan ve yıllık cirosu 50 milyon Euro’nun altındaki işletmelerdir.

Rekabet hukuku uygulamalarında ABD merkezli küresel düzen arayışı

Şahin Ardıyok, Emin Köksal

Her ne kadar ülkeden ülkeye farklılık gösterse de diğer hukuk kuralları ile karşılaştırıldığında rekabet hukuku kurallarının uluslararası benzerliğin görece yüksek olduğu söylenebilir. Bunda 19. yüzyılın sonlarında modern anlamda ilk rekabet yasası olarak kabul edebileceğimiz ABD’deki Sherman Yasası’nın 20. yüzyılda birçok ülke tarafından örnek alınmasını payı büyüktür. Bugün geldiğimiz noktada, iki maddeden oluşan bu yasanın hemen hemen tüm ülkelerin ve AB gibi ülkeler üstü oluşumların rekabet ile ilgili yasalarının temelini oluşturduğunu görüyoruz.

21. yüzyılda ise Rekabet hukuku kurallarındaki bu benzerliğin uygulamalara da yansıyabilmesi ve bir ahenk içinde işleyebilmesi için çabalar devam ediyor. Ülkelerin rekabet otoritelerinin görüş alışverişinde bulunduğu ICN (Intenational Competition Network) ve rekabet meseleleri de dahil birçok alanda ülkelerin işbirliği içinde bulunduğu OECD’nin bu alanda öne çıkan platformlar olduğunu görüyoruz.

Geçtiğimiz günlerde bunlara bir yenisin eklenmesi konusunda bizzat ABD makamlarınca bir girişimde bulunuldu. Geçtiğimiz Haziran ayında, ABD Adalet Bakanlığı’nın rekabet ile ilgili birimi (DoJ, Department of Justice), rekabet ile ilgili kuralların, süreçlerin ve uygulamaların uluslararası düzeyde uyumlaştırılmasını hedefleyen bir inisiyatif önerdi[1]. ABD rekabet otoritesi FTC ve diğer ülke rekabet otoritelerinin de dahil olmasının beklendiği bu inisiyatifin amacının ise, rekabet hukuku uygulamaları alanında çok taraflı katılımın sağlanacağı bir çerçeve[2] yaratmak olduğu anlaşılıyor.

Şimdiye kadar yapılan açıklamalara bakıldığında bu inisiyatifin 140’tan fazla ülke rekabet otoritesinin gönüllü bir şekilde, soruşturma süreçlerinden birleşme incelemelerine, uyum programlarından uygulanan yaptırımlara kadar bir dizi alanda evrensel denebilecek standartların belirlenmesi konusunda yeni bir çaba başlatmak amacında olduğu izlenimi ediniliyor[3].

DoJ, başlangıç olarak ticaret anlaşmalarındaki rekabete dair bölümleri, ICN ve OECD gibi kuruluşların tavsiye dokümanlarını ve kılavuzlarını incelemesi sonunda belirli alanlarda temel prensipleri belirlemeye çalışmış. Bu alanlardan bazılarının ayrımcılık yapmama, şeffaflık, zamanında çözümleme, gizlilik ilkeleri, çıkar çatışması, uygun bildirim, savunma hakkı, hukuki danışmanlığa erişim, yargısal denetim olduğu görülüyor[4]. Henüz kamuoyuna sunulmuş bir belge olmadığı için bu temel prensiplerin nasıl şekilleneceği sonraki aşamalara kalmış durumda.

Tasarımı itibariyle bakıldığında ise -mevcut bilgilerden- inisiyatifin bir anlaşmadan çok rekabet otoriteleri arasında uyumlaştırmayı sağlayacak bir çerçeve şeklinde dizayn edildiği izlenimi ediniliyor. Bazı kaynaklar, ülkelerin uyum göstermesi konusunda bir bağlayıcılık olamamakla bilirlikte, bir özendirme mekanizmasının varlığından bahsediyor[5].

Ancak bu inisiyatife ilk tepki geçtiğimiz günlerde Avrupa Komisyonu’ndan geldi. Temel eleştiri, rekabet uygulamaları için yeni bir uluslararası çerçevenin gerekliliğinin sorgulanması üzerineydi. Ayrıca, AB üyesi ülkelerin bu inisiyatife katılmalarının önündeki yasal engeller de ileri sürülen bir diğer meseleydi. Açmak gerekirse, bir Komisyonu yetkilisi, DoJ’nin bu girişiminin “bozulamamış bir şeyi tamir etme”ye benzediğini ve söz konusu inisiyatifin ilave bir oluşuma gerek kalmadan ICN veya OECD çerçevesinde gerçekleştirilebileceğini belirtti. Ayrıca, Alman rekabet otoritesinin ve aynı zamanda ICN yürütme kurulunun başındaki Andreas Mundt ise, Almanya’nın tek başına böyle bir inisiyatife katılma yetkisi olmadığını söyledi[6].

Ancak, ABD otoritelerinin AB olmadan da bu inisiyatifi hayata geçirme konusunda kararlı olduklarını söylemek mümkün. Öyle ki, Güney Amerika, Asya ve tabi ki Kuzey Amerika’daki güçlü destekle, çok yakında inisiyatifin amaçlarını ve yol haritası ortaya koyacak dokümanın kamuoyu ile paylaşılması bekleniyor. Bunun yanında, inisiyatifin var olan kurum veya kuruluşların gereksiz bir tekrarından ziyade, rekabet uygulamalarındaki süreçlere ilişkin norm ve taahhütlerin daha sıkı bir şekilde uygulanabilir olmasının aracı olacağı beyan ediliyor[7].

Buradaki yorumumuz ABD’nin, karşısındaki dengeleyici güç olan AB’ye karşı konumunu koruma konusunda bir refleks gösterdiği yönünde. Avrupa kıtası dışındaki ülkeler ile bu inisiyatife yön vermeye çalışması da  bu görüşümüzü destekleyen bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. ABD’nin bu insiyatifi hayata geçirmekte gözden kaçırılmaması gereken bir diğer motivasyonu ise ABD’li teknoloji şirketlerinin son dönemde Avrupa Komisyonu tarafından verilen kararlarla yaptırımlara muhattap olması olabilir.

Önümüzdeki günlerde gerek AB gerekse ABD tarafında atılacak adımlar ve söylenecek sözlerin bu inisiyatifin kaderinin belirleyeceğini değerlendirmek mümkün. Bizler Türkiye’yi de yakından ilgilendireceğini düşündüğümüz bu gelişmelerin takipçisi olarak gelişmeleri bu blogtan sunmaya devam edeceğiz.

 

[1] DELRAHIM, M. (1 Haziran 2018). Remarks on Global Antitrust Enforcement at the Council on Foreign Relations. Erişim tarihi 25 Kasım 2018, https://www.justice.gov/opa/speech/assistant-attorney-general-makan-delrahim-delivers-remarks-global-antitrust-enforcement.

[2] MFP, Multilateral Framework on Procedures in Competition Law Investigation and Enforcement.

[3] BARTZ, P. D., ANDERSON, D., JONES, S. N., SEMMES, J. C. (11 Haziran 2018). DOJ Launches Global Antitrust Enforcement Framework, Erişim tarihi 23 Kasım 2018, http://www.blplaw.com/expert-legal-insights/articles/doj-launches-global-antitrust-enforcement-framework#page=1.

[4] DELRAHIM, M. (1 Haziran 2018). Remarks on Global Antitrust Enforcement at the Council on Foreign Relations. Erişim tarihi 25 Kasım 2018, https://www.justice.gov/opa/speech/assistant-attorney-general-makan-delrahim-delivers-remarks-global-antitrust-enforcement.

[5] GRAHAM, V. (1 Haziran 2018). Justice Department Sets Goal for Global Antitrust Framework. Erişim tarihi 25 Kasım 2018, https://www.bna.com/justice-department-sets-n73014476179/.

[6] ACTON, M. (12 Kasım 2018). US global antitrust initiative runs into EU skepticism, but DOJ vows to push ahead. Erişim tarihi 23 Kasım 2018, https://mlexmarketinsight.com/insights-center/editors-picks/antitrust/cross-jurisdiction/us-global-antitrust-initiative-runs-into-eu-skepticism,-but-doj-vows-to-push-ahead.

[7] A.g.e.