Rekabet Hukukunda Yargıya Erişim Hakkı: Danıştay, İdare Mahkemesi’nin Davayı İlgililere İhbar Etmemesi Sebebiyle İdare Mahkemesi’nin İptal Kararını Bozdu!

Rekabet Hukukunda Yargıya Erişim Hakkı: Danıştay, İdare Mahkemesi’nin Davayı İlgililere İhbar Etmemesi Sebebiyle İdare Mahkemesi’nin İptal Kararını Bozdu!

Rekabet Kurulu, Congresium ATO Uluslararası Kongre ve Fuar Merkezi’ni (“Congresium”) işleten Ankara Uluslararası Kongre ve Fuar İşletmeciliği Merkezi A.Ş. (“Ankara Fuar”) hakkında yürütülen soruşturma kapsamında, A ve A Fuarcılık Organizasyon ve Ticaret Ltd. Şti’nin (“A ve A”) 2014 yılında yaptığı mobilya fuarı düzenleme başvurusunun Ankara Fuar tarafından reddedilmesinin rekabet hukuku anlamında mal vermenin reddi şeklinde ortaya çıkan hakim durumun kötüye kullanılması ihlali olup olmadığını incelemiş ve 06.11.2013 tarih ve 13-62/861-368 sayılı kararı ile soruşturma açılmasına gerek olmadığını karara bağlamıştı.

Bunun üzerine, şikâyetçi A ve A tarafından açılan iptal davası neticesinde Ankara 3. İdare Mahkemesi (“İdare Mahkemesi”), soruşturma açılmamasına ilişkin kararda hukuka uygunluk bulunmaması nedeniyle Rekabet Kurumu kararının iptaline karar vermiştir. İdare Mahkemesi’nin kararını, Danıştay önünde temyiz eden Rekabet Kurumu, beklediği sonuca belki de hiç beklemediği bir yoldan ulaştı. Danıştay, İdare Mahkemesi’nin iptal kararını, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun (“İYUK”) 31. maddesine aykırılık dolayısıyla, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (“AİHS”) 6. maddesi ve Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle bozdu[1].

Danıştay 13. Daire’nin 27 Aralık 2018 tarihinde verdiği karar, Rekabet Kurulu’nun kararlarına karşı açılan iptal davalarında daha önce de Danıştay kararlarında yer verilmiş olan davanın ihbarı müessesesinin önemi ve nasıl uygulanması gerektiğine bir kez daha ışık tutmaktadır.

İdari Yargılama Usulünde Davanın İhbarı

İYUK’un 31. maddesinin 1. fıkrası, “…hakimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekilleri, feragât ve kabul, teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım hallerinde ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sükûnunu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemler ile elektronik işlemlerde” 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun[2] (“HMK”) hükümlerinin uygulanacağını hükme bağlamaktadır. Bununla birlikte, anılan madde çerçevesinde “davanın ihbarı ve bilirkişi seçimi”nin Danıştay, mahkeme veya hâkim tarafından re’sen yapılacağı belirtilmiştir. Bu kapsamda, her ne kadar HMK’nın davanın ihbarı konusunda atıf yapılan 61. maddesinde yer alan düzenleme, davanın ihbarını taraflara bırakmış olsa da, İYUK’un 31/1. maddesinde öngörülen ayrıksı düzenleme neticesinde, idari yargılamada davanın ihbarının Danıştay, mahkeme veya hakim tarafından re’sen yapılması gerektiği açıktır.

İlaveten, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“AİHM”), 9 Aralık 2018 tarihli Menemen Minibüsçüler Odası v. Türkiye kararında[3], İYUK’un 31. maddesinin doğrudan doğruya ilgilinin mahkemeye erişim hakkını etkileyen bir hüküm olduğunu ve bu nedenle AİHM’in AİHS’in 6. maddesi çerçevesindeki hukuka uygunluk denetiminin kapsamına girdiğini açıkça ortaya koymuştur.

Danıştay 17. Daire’nin bir kararında ise AİHM’in Menemen Minibüsçüler Odası v. Türkiye kararına atıf yapılarak “…adil yargılanma hakkının uygulanabilir ve etkili olarak hayata geçirilebilmesi adına, hak arama özgürlüğü ve mahkemeye erişim hakkının, kararın sonucundan doğrudan etkilenen müdahiller açısından da temin edilmesi, diğer taraftan kanun yollarına başvuru hakkını da kapsayacak şekilde kabul edilmesi gerekliliği”nin altı çizilmiştir.

Özetle, AİHM’in Menemen Minibüsçüler Odası v. Türkiye kararındaki yaklaşımı Danıştay’ın birçok kararında[4] benimsenmiş ve İYUK’un 31. maddesi kapsamında idari bir davanın, hakim tarafından, ilgili üçüncü kişiye ihbar edilmemesi, hem AİHS’in 6. maddesi hem de Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında adil yargılanma hakkının ve hak arama özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirilmektedir.

Danıştay 13. Daire Kararının Önemi

Danıştay 13. Daire’nin 27 Aralık 2018 tarihinde verdiği kararı, esas itibarı ile Danıştay’ın İYUK’un 31. maddesine yönelik yerleşik yaklaşımı ile uyumluluk arz etmektedir. Bununla birlikte, idare hukukunun doğası gereği Rekabet Kurumu’nun davalı, şikayetçilerin davacı sıfatı ile yer aldıkları iptal davalarında, bu davalara konu önaraştırmalar/soruşturmalar kapsamında hakkında önaraştırma/soruşturma yürütülen teşebbüsün iptal davalarındaki hukukî menfaatinin altının çizilmesi bakımından önem arz etmektedir. Danıştay, yargıya erişim hakkının etkin kullanımının temin edilebilmesi adına, haklarına müdahale edilen bir kimsenin açık ve kesin bir şekilde bu işleme itiraz edebilmesi ve bu itirazların mahkemece tartışılıp incelenebilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Bu kapsamda, İdare Mahkemesi’nin Ankara Fuar hakkında soruşturma açılmaması yönündeki Rekabet Kurulu’nun kararını iptal eden kararının, Rekabet Kurumu tarafından yeniden inceleme yapılması ve Ankara Fuar hakkında soruşturma açılması sonucunu doğuracak olması sebebiyle, Ankara Fuar’ın, taraf sıfatını haiz olmamasına rağmen, davada hukukî menfaatinin olduğu Danıştay tarafından açıkça ortaya konmuştur. 

Bu doğrultuda, Danıştay 13. Daire’nin İdare Mahkemesi’nin iptal kararını usul yönünden bozan kararı, rekabet hukuku yönünden yargısal denetim açısından da “usul, esasın güvencesidir” ilkesini öne çıkaran önemli bir karar olarak karşımıza çıkıyor.


[1] Danıştay 13. Daire’nin anılan kararına şuradan ulaşıabilir: https://www.rekabet.gov.tr/Safahat?safahatId=0682a86e-1968-4dd6-828a-c577e98d3528

[2] İYUK’un 31. maddesinin 1. fıkrasının lafzında esas itibarı ile 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’na (“HUMK”) atıf yapılmaktadır. Bununla birlikte, HMK’nın 447. maddesinin 2. fıkrası uyarınca mevzuatta HUMK’a yapılan yollamalar, HMK’nın bu hükümlerin karşılığını teşkil eden hükümlerine yapılmış sayılır. Bu kapsamda, İYUK’ta HUMK’a yapılan tüm yollamalar, bu yazı kapsamında doğrudan HMK’ya yapılmış gibi ele alınmaktadır.

[3] AİHM’in 9 Aralık 2018 tarihli Menemen Minibüsçüler Odası v. Türkiye kararına ilişkin Fransızca ana metne ve kararın Türkçe özet çevirisine şu adresten ulaşılabilir: https://hudoc.echr.coe.int/eng#{“itemid”:[“001-90120”]}

[4] Danıştay 17. Daire’nin 27.01.2016 tarih ve E.2015/13451, K.2016/372 sayılı kararı; Danıştay 17. Dairenin 08.05.2015 tarih ve E.2015/9316, K.2015/1943 sayılı kararı; Danıştay 13. Daire’nin 11.09.2014 tarih ve E.2014/770 sayılı kararı; Danıştay 13. Daire’nin 03.07.2014 tarih ve E.2014/1271 sayılı kararı.

Davetlisiniz: Dijital Çağda Türkiye İçin Fırsat Arayışları

Her ülke için olduğu gibi Türkiye için de dijitalleşmenin ve dijital dünya aktörlerinin önemi şüphesiz çok büyük. İnovasyon ekseninde şekillenen bu dijital çağda rekabet politikası başta olmak üzere kamu politikalarının yadsınamaz bir önemi var. Bu öneme binaen düzenlenen “Dijital Çağda Türkiye İçin Fırsat Arayışları: Kamu Politikaları, İnovasyon ve Büyüme” adlı konferans, kamu ile özel sektörün fikir alışverişinde bulunabileceği ve iki tarafın da birbirine beklentileri ile öngörülerini aktarabilecekleri bir ortam olacak. ICC’nin (International Chamber of Commerce) ve TOBB’un (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) ev sahipliğinde düzenlenen bu konferansa ilgilenenleri bekliyoruz.

Açılışını Ticaret Bakanı Sn. Ruhsar Pekcan, TOBB Başkanı Sn. Rıfat Hisarcıklıoğlu ve Rekabet Kurumu Başkanı Sn. Ömer Torlak’ın yapacağı konferansta, ICC Milli Komitesi’nde de yer alan Regülasyon ve Rekabet Departmanı lideri Ortak Avukat Şahin Ardıyok aktif olarak yer alacak ve dijital dünyayı yakından ilgilendiren meseleleri dile getirecek.

Birkaç panel şeklinde gerçekleşecek konferansın ayrıntılı içeriğine buradan erişebilirsiniz. Konferansın panel başlıkları ise şöyle:

  • Dijital Çağda Kamu Politikaları: Nasıl bir İnovasyon ve Regülasyon Politikası?
  • Dijital Çağda Rekabet Politikası: Rekabet Nasıl Sağlanacak?
  • Dijital Çağda Türkiye için Fırsatlar: Büyüme ve Kalkınma Nasıl Hızlandırılabilir?
  • Dijital Çağda Ekonomide Dönüşüm: Firmalar ve Bireyler için Fırsatlar, Yeni İş Modelleri

Son kayıt tarihi 22 Mart olan konferansa buradan kaydolabilirsiniz.

Bir karar da BTK’dan geldi! Türksat artık diğer işletmecilere ait altyapıları kullanabilecek

Bildiğiniz üzere Türksat, kendi ve diğer uydular üzerinden her türlü uydu haberleşmesini gerçekleştiren operatörlerden biri. Bu çerçevede Türksat, mevcut kablo altyapısı üzerinden abonelerine kablo TV ve genişbant Internet hizmeti sunuyor. Sizlere geçmiş yazılarımızda duyurduğumuz son dönemdeki Rekabet Kurulu’nun bireysel muafiyet kararlarına paralel olarak Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu (“BTK”) da Türksat ve telekomünikasyon şirketleri arasındaki işbirliğine yeşil ışık yaktı.

Türksat, BTK’ya yaptığı başvuru aracılığıyla diğer işletmeci şebekelerine erişim ve alt marka yönetimiyle mobil hizmetlerin satışı-pazarlanmasına ilişkin talepte bulunmuştu.

BTK, yaptığı inceleme sonucunda, Türksat’ın talebine ilişkin nihai kararını verdi.

Verilen karar göre, Türksat, Kablo TV altyapısı üzerinden sunduğu hizmetleri, artık teknik imkânlar dâhilinde diğer işletmecilere ait xDSL, xPON, FTTX vb. kablolu altyapılara veri akış erişimi, toptan al/sat ve benzeri modellerle erişim sağlayarak da sunabilecek.

Kararda ayrıca Türksat’ın alt marka yöntemiyle mobil hizmetlerin satışı-pazarlanmasının, Elektronik Haberleşme Sektörüne İlişkin Yetkilendirme Yönetmeliği’nin 19. maddesine aykırı olmayacak şekilde yürütülmesi gerektiği ifade edilmiştir. Bu kapsamda Türksat, belirli yükümlülüklere tabi olmak kaydıyla, alt marka yöntemiyle satış ve pazarlama faaliyetlerini de gerçekleştirebilecek. Karara göre ayrıca:

  • Türksat, kendisi tarafından sunulduğu izlemini oluşturabilecek satış ve pazarlama yöntemlerini kullanmamalıdır.
  • Türksat, her türlü satış ve pazarlama faaliyetinde hizmeti sunan mobil şebeke işletmecisini açıkça belirtmelidir.
  • Türksat, herhangi bir şekilde al-sat vb. bir iş modeli ile mobil hizmetlerin yeniden satışını yapmamalıdır.
  • Türksat, ilgili diğer mevzuattan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmelidir.

Sonuç olarak, Türksat, bundan böyle sunduğu hizmetleri Kablo TV dışında kablolu altyapılarla sağlayabilecek ve alt marka yöntemiyle satış ve pazarlama gerçekleştirebilecektir.

Türksat ve telekomünikasyon şirketleri arasındaki işbirliğine ilişkin yeni gelişmeler oldukça sizlere duyurmaya devam edeceğiz.

Kararın tam metni için tıklayınız.

Lokomotif Yolda Kaldı (!): Avrupa Komisyonu’ndan Siemens-Alstom İşlemine Ret Kararı

Tarih meraklıları hatırlayacaktır, trenlerin Franko-Germen diplomasisinde sembolik bir önemi vardır. Fransa’nın Alsas-Loren’i Almanya’ya kaybetmesi (1871) ile başlayan gerilim, Birinci ve İkinci Dünya savaşları ile yükselmiş ve iki ülke arasında gerek savaş alanında gerekse teknoloji ve ekonomi düzleminde müthiş bir rekabet baş göstermiştir. Oyunun birinci perdesini kapatan hadise ise 1918 yılının 11. ayının 11. gününün 11. saatinde, Almanya’nın Fransa’nın galibiyetini kabul eden bir ateşkes imzalaması olmuştur.

Fransa’nın Compiégne bölgesindeki bir tren vagonu içerisinde imzalanan bu anlaşmadan 22 yıl sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında, ateşkesin mağlup tarafı bu defa Fransa olmuş ve galibiyet sırası Almanya’ya gelmiştir. Bu sembolik imza törenini tarihi bir rövanşa çevirmek isteyen Hitler Almanya’sı ise 22 yıl önce kendi teslimiyetlerine sahne olan tren vagonunu, Fransa’da bir müzede iken ele geçirmiş ve 22 Haziran 1940’ta bu vagonun içerisinde Fransa’ya bir ateşkes anlaşması dikte etmiştir.

O günden bugüne kadar iki ülke arasındaki ilişkiler düzelmiş fakat bahse konu tren vagonunun tarih sahnesindeki önemi hiç azalmamıştır. O kadar ki, hala tarihi bir anıt olarak ziyaretçilerini ağırlayan bu tren vagonu, yakın zamanda bir başka tarihi olaya daha tanıklık etmiştir. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Almanya Başbakanı Angela Merkel, Birinci Dünya Savaşı’nın bitişinin 100. yılında düzenledikleri bir tören ile bu vagonu beraber ziyaret ederek buradan ortak işbirliği mesajları vermiştir.

Ne ilginçtir ki Fransa ve Almanya, bu iki ülkenin ulusal endüstri şampiyonlarını bir araya getiren bir başka “tren vakası”nda, bu sefer de farklı perspektiflerden politikacı, akademisyen ve işadamlarının rekabet hukukunun politika hedeflerinin yeniden belirlenmesine yönelik tartışmalarıyla gündeme gelmiştir.

İşlemi tanıyalım

Bildiğiniz üzere, Alman sanayi devi Siemens ile Fransız konglomerası Alstom, 2017 yılında hızlı tren ve sinyalizasyon ürünlerini de kapsayacak şekilde ulaştırma iş kollarını birleştirme kararı almıştı. Avrupa pazarının gördüğü en büyük devralmalardan olan bu işlem sonrasında oluşacak ve her iki şirketin ulaşım ekipman ve hizmetlerini Siemens’in kontrolü altında toplayacak olan yeni ekonomik birimin, yaklaşık 15 milyar Euro tutarındaki cirosu ile dünyanın ikinci büyük demiryolu şirketi olacağı tahmin ediliyordu.

Bahse konu ürünlerin Avrupa pazarındaki en büyük sağlayıcısı olan bu iki ulusal şampiyon ise işlemin arkasında yatan ekonomik rasyonelin pazarda mutlak bir pan-Avrupai endüstri devi oluşturmaktan ziyade Uzakdoğulu ve özellikle de Çin menşeli rakipleri karşısında hayatta kalma kaygısı olduğunu ifade ediyordu. Sektöre yakın iş çevreleri ise işlem sonrası oluşacak ve Kanada’lı ulaştırma devi Bombadier’in iki katı hacme ulaşacak kümülatif varlıkların, bu halde dahi Çin’in devlet destekli demiryolu şirketi CRRC’nin ancak yarısına tekabül edebileceğine dair öngörülerini paylaşıyordu.

Avrupa Komisyonu’nun değerlendirmesi

Tüm bu tartışmalar altında yaptığı öncül değerlendirmede Komisyon, işlemin sinyalizasyona ilişkin bazı pazarlarda tartışmasız bir pazar lideri oluşturacağını ve yüksek hızlı tren pazarında ise hâkim duruma yol açacağını dile getirmişti. Bu nedenle, pazardan önemli bir rakibin eksileceğine değinen Komisyon, işlemin tren işletmecileri ile altyapı yöneticilerinin de aralarında bulunduğu müşterileri, farklı tedarikçi ve ürün seçeneklerinden mahrum bırakacağına yönelik endişelerini sıralamıştı. Yeterli düzeyde taahhütler verilmediği takdirde işlemin sinyalizasyon sistemleri ve yeni nesil yüksek hızlı trenler pazarlarında fiyatların yükselmesi sonucu doğuracağını da değerlendirmelerine ekleyen Komisyon, tarafların bu rekabet hukuku endişelerini gidermesi amacıyla sunduğu taahhütleri incelemişti.

Eş zamanlı olarak sektör paydaşlarından gelen açıklamalar ise planlanan işlemin yenilikçiliği azaltarak rekabete zarar vereceği yönünde endişeler içeriyordu. İşlem sonrası pazarın küçük rakiplere kapanabileceğinden ve tüketicilerin artan fiyatlar karşısında azalan tercihler ile karşılaşacaklarından bahseden paydaşlar, işlemi bu açılardan kaygı verici bulmuştu.

Önemli bir güvenlik ekipmanı olan sinyalizasyon sistemlerine ve tren teknolojilerine olan yatırımın Avrupa için elzem olduğunu değerlendiren Komisyon, iklim dostu ve çevreci tren sistemlerinin gelişimi için yeniliğin önemini de vurgulayarak bu endişeler karşısında tarafların tatminkâr taahhütler vermekten imtina ettiğini belirterek işlemi reddettiğini açıkladı. Her ne kadar Komisyon, Siemens/Alstom kararı ile birlikte son yıllarda dört işlem hakkında ret kararı[1] vermiş olsa da Komisyon’un karar istatistikleri incelendiğinde[2] ret kararının aslında istisnai bir duruma işaret ettiğini görüyoruz.

Temel rekabet hukuku endişeleri ve küresel rekabetin durumu

Komisyon’un bu tartışmalı işleme ilişkin temel rekabet hukuku endişeleri neydi diye baktığımızda ise karşımıza işlem sonrası iki pazarda oluşması beklenen rekabet kısıtları çıkıyor:

(i) Sinyalizasyon sistemleri açısından işlem sonrası kurulacak ekonomik yapının; ETCS gibi bazı ana hat sistemleri ve bağımsız iç kilit sistemleri ile metrolarda kullanılan CBTC sistemlerinde Avrupa’da tartışmasız pazar lideri olması bekleniyordu.

(ii) Yüksek hızlı trenler açısından ise pazardan önemli bir tedarikçinin eksilmesine sebep olacak işlem sonucunda tarafların oldukça yüksek bir pazar payına ulaşacakları ve bu durumun tüketiciler nezdinde rekabeti kısıtlayacağı tespit edilmişti.

Tarafların, bu endişeler karşısında işlemin ne tür etkinlik kazanımları oluşturacağına dair yeterli argüman sunmadıkları belirtilirken, bahse konu pazarlarda işlem sonrası ayakta kalan rakiplerin oluşturacağı rekabetçi baskının, etkin rekabetin tesisi için yeterli olmadığı da değerlendiriliyor.

Küresel rekabetin potansiyel gelişimini de analiz ettiğini belirten Komisyon; (i) yüksek hızlı trenler açısından öngörülebilir gelecekte Çin menşeli bir rekabet baskısının olası olmadığını belirtirken, (ii) sinyalizasyon sistemleri açısından ise Çin şirketlerinin henüz herhangi bir ihaleye girmeye çalışmadıklarını ve Avrupa altyapı pazarında muteber bir tedarik opsiyonu haline gelmelerine daha çok vakit olduğunu belirtiyor.

Tarafların taahhütleri

Taahhütlerin, rekabetçi endişeleri kalıcı biçimde gidermesi gerektiğini belirten Komisyon, taraflar arasında doğrudan rekabet kaybının olduğu durumlarda genellikle yapısal elden çıkarmaların[3] daha kabul edilebilir olduğuna dikkat çekiyor.

(i) Sinyalizasyon sistemlerine ilişkin sunulan taahhüt; Siemens ve Alstom varlıklarının bazılarının tamamen bazılarının ise kısmen devredilmesi ile başka bazı varlıkların ise lisanslanmasını içermekteydi. Bunun yanı sıra, bazı iş sahalarının ayrılmasını ve birtakım personelin transfer edilmesi de teklif edilenler arasındaydı.

Bu taahhüt karşısında Komisyon; transfer edilecek varlıkların alıcısının, birtakım lisans ve servis anlaşmaları açısından işlem sonrası oluşuma bağlı kalmaya devam edeceğini değerlendiriyor. Bu sebeple transfer edilecek varlıkların, alıcısına kendi başına etkin ve bağımsız biçimde rekabet etme imkânı vermeyeceğini belirten Komisyon, taahhüdü yetersiz buluyor.

(ii) Yüksek hızlı trenlere ilişkin sunulan taahhüt; Alstom’un Pendolino isimli trenini elden çıkartmayı veya -buna alternatif olarak- Siemens’in Valero yüksek hızlı tren teknolojisini lisanslamayı teklif etmişti.

Bu taahhüdü değerlendiren Komisyon, elden çıkartılması önerilen Pendolino treninin, rekabetçi endişelerin yoğunlaştığı hızlara çıkmaya elverişli olmadığını tespit ediyor. Valero teknolojisinin lisans ile kullanıma açılmasına ilişkin olarak ise bahse konu lisansın pek çok kısıtlayıcı hükme ve kapsam dışı bırakmaya tabi olduğunu belirten Komisyon, bu lisansın muhtemel alıcılara yeni bir yüksek hızlı tren geliştirmeleri için gereken imkânı ve motivasyonu sağlamayacağını değerlendiriyor.

Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında hareket eden Komisyon, taahhütler neticesinde işlem sonrası oluşacak Siemens-Alstom yapısının karşısında kayda değer bir rekabet gücü teşkil edilmeyeceğinden bahisle taahhütleri yetersiz görüyor ve işlemin reddine karar veriyor.

Karara ilişkin tepkiler 

Komisyon’un tutumuna dair tartışmalar devam ederken kararın, Avrupa’da farklı yankılar uyandırdığını görüyoruz. Karar, Fransız siyasi elitleri arasında tepki ile karşılanırken Maliye Bakanı Bruno Le Marie; işlemin reddedilmesinin ağır bir siyasi hata olacağını belirtiyor. Avrupa Birliği rekabet kurallarının modern dünyanın jeopolitik gerçeklerini yansıtmadığı görüşünde olan Fransız ekolü, Avrupa Birliği’nin kural-temelli sisteme duyduğu yoğun inancı eleştirerek diğer ekonomilerin bu kurallara riayet etmediklerini ve Komisyon’un tavrının Avrupa’dan çok Çin ekonomisine faydalı olduğunu vurguluyor.

Alman siyasi erkinin de benzer şekilde müdahaleci bir tavır sergilediği görülürken, Ekonomi Bakanı Peter Altmaiser’in, Avrupa endüstrisinin uluslararası rekabet gücüne sahip şampiyonlara ihtiyacı olduğunu vurgulaması ve Siemens-Alstom işleminin desteklemek için her şeyin yapılması gerektiğini belirtmesi dikkat çekmektedir. 

Diğer taraftan, Komisyon’un kararında belirleyici olan bir başka önemli faktör ise pek çok üye devletin ulusal rekabet otoritelerinden gelen olumsuz görüşler olmuştur. Özellikle, siyaset cephesinden farklı bir pozisyon alan Alman rekabet otoritesinin işleme ilişkin olumsuz bir tavır takınmasının, Komisyon’un kararında etkili olduğu düşünülüyor. Benzer şekilde, Komisyon’un işleme ilişkin nihai incelemesi esnasında, müşteriler ve rakipler ile pek çok ticaret ve sanayi birliğinden gelen olumsuz görüşlerin de karar üzerinde etkili olmuş olabileceği belirtiliyor.

Öte yandan, Komisyon’un da kendi içerisinde çelişkiler barındırdığı gözlenirken, bazı Alman ve Fransız yetkililerin, işlemin rekabetçi etkileri değerlendirilirken Çin tehdidinin de dikkate alınması gerektiğini savunmaları da dikkat çekiyor.

Massimo Motta önderliğinde bir araya gelen rekabet iktisatçıları ise yayınladıkları bildiri ile yapılan bu tartışmalardan hareketle rekabet politikasının politik çekişmelerden uzak olarak belirlenmesi gerektiğini belirttiler. İktisatçılar bu açıklamalarında; devralmalarla etkinlik doğuracak ve inovasyona imkân verecek daha rekabetçi bir yapı oluşturulmadığı sürece rekabet politikalarından sapılarak ortaya çıkarılan ulusal şampiyonların belki kısa vadede daha karlı olabileceğini ancak uzun dönemde hem rakipleri ile rekabet edemeyeceğini hem de tüketicilere herhangi bir katkı sunamayacağını ve Avrupa’nın daha az değil daha çok rekabete ihtiyacı olduğunu dile getirdiler.

Tartışmalı kararın arkasındaki isim olan Rekabet Komiseri Margrethe Vestager ise Avrupa merkezli şampiyon şirketler oluşturmak adına rekabet kurallarının göz ardı edilemeyeceğini kaydederken, Brüksel’deki yetkililer de konuya ilişkin öncül tepkilerinde; rekabet hukuku kurallarını esnetmenin, Çin’e karşı tedbir almak için doğru bir yöntem olup olmadığı yönünde endişelerini dile getiriyor.

Sonuç

Tüm bu gelişmeler çerçevesinde belirtmek gerekir ki, Komisyon’un kararı, Avrupa iş ve rekabet hukuku çevrelerinde birtakım tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Rekabet hukuku kurallarının, mutlak bir yaklaşım ışığında tavizsiz uygulanması ile bilinen Komisyon’un; “tekelleşmenin tüketici refahını azaltacağına” dair değerlendirmeleri karşısında, “asıl tüketici refahının Avrupa piyasasını yaklaşan Çin tehdidinden korumak” olduğunu savunan görüşler, tartışmayı hukuk ve ekonomi alanlarında disiplinler arası bir zemine çekmektedir. Gerçekten de, siyaset erki ile ekonomi diplomasisi tarafından da yakından takip edilen bu tartışmalar, devletler arası regülasyon iradesinin ulusal menfaatler ile ilişkisini küresel ticaretin jeopolitik evrimi karşısında yeniden sorgulamaya açmaktadır. Özellikle, rekabet hukuku kurallarının gerçek amacını sorgulayan ve bu kuralların, güncel jeopolitik riskler karşısında ortaya çıkabilecek “yüksek (ulusal) menfaatler” lehine yeniden yorumlanabilip yorumlanamayacağı ekseninde devam eden tartışmaların, rekabet hukuku pratiğinin gelişimi açısından ne tür bir katma değer sunacağı merak konusudur. Bu kapsamda, mehaz uygulamada devam eden tartışmaların, ülkemiz rekabet hukuku rejiminde kendisine ne şekilde yer bulacağını da yakından takip edeceğiz.


[1] Komisyon’un Siemens/Alstom dışında yakın dönemdeki red kararları: Heidelberg-Cemex (2017), London Stock Exchange-Deutsch Börse (2017) ve Hutchison UK-Telephonica UK (2016

[2] Birleşme ve devralmaların kontrolü rejiminin yürürlüğe girdiği 1990 yılından 18 Nisan 2018 tarihine kadar Komisyon’un hakkında ret kararı verdiği yalnızca 27 işlem bulunduğu görülüyor.

[3] BASF-Solvay, Gemalto-Thales, Linde-Praxiar ve GE-Alstom ile Holcim-Lafarge örneklerinde olduğu gibi.

YENİ BİR VERİ İHLALİ BİLDİRİMİ: Aman çalışanlarınıza dikkat!

Kişisel Verileri Koruma Kurumu’na (“KVKK”) yapılan veri ihlali bildirimlerinin sayısı her geçen gün artmaya devam ediyor. Bu sefer ki başvuru ise ING Bankasından geldi. İhlale konu olayın ilk tespiti ise Türkiye Bankalar Birliği tarafından (“TBB”) yapılmış. Nitekim KVKK’nın internet sitesinde yapılan duyuruya göre TBB tarafından Risk merkezi nezdinde ING Bankası çalışanı tarafından yapılan sorguların şüpheli olduğu bildirilmiştir.

Bunun üzerine ING Bankası tarafından başlatılan incelemede, ilgili kişinin banka uygulaması olan Finsoft sisteminde üzerinde tanımlı yetkileri uyarınca Ticari Nitelikli Kredi Bildirimi ve Paylaşımı (“KRM”) sorgusu yapamadığı halde, yetkilendirme sistemini devre dışı bırakacak bir yöntem ile yetki aşımı yaparak TBB Risk Merkezi web sitesine Banka kullanıcı olarak doğrudan erişim sağlayabildiği tespit edildi. ING Bankası tarafından bu eyleme iştirak eden veya benzer şekilde hareket eden başka bir personelin bulunmadığı açıklamasına yer verildi.

This image has an empty alt attribute; its file name is Corp-Gov-Getty.jpg


Bununla birlikte 2018 yılı boyunca ihlale sebebiyet verin ING Bankası çalışanının pek çok TC kimlik numarası (“TCKN”) ve vergi kimlik numarası (“VKN”) bilgileriyle sorgular yaptığı ve söz konusu sorgular sonucu oluşan verilerin elektronik haberleşme yollarıyla Banka dışına sızdığı bildirildi.

ING Bank’ın yaptığı incelemeler sonucunda sistemde yapılan sorgularda şirketler dışında gerçek kişi tacirlerin bilgilerinin de yer aldığı ve bilgilerine ulaşılan hem tüzel kişi hem de gerçek kişi tacirlerin büyük çoğunluğunun ING Bank’ın müşterisi olmaması sebebiyle TCKN ve VKN verilerinin dışarıdan temin edildiği anlaşıldı. Bankanın müşterisi olan az sayıda şirketin VKN bilgilerinin ise dışarıdan gelen listelerden alındığı tahmin ediliyor.

Veri ihlalini gerçekleştiren şahsın ulaştığı kayıtların, bireysel nitelikli kredi kayıtları olmadığı, gerçek kişi ve tüzel kişi tacirlere sorgu yapabilen KRM kayıtları olduğu belirtildi. Ancak KRM kayıtlarında çek rapor sorgusunun da seçilmesi halinde raporlanan bilgiler arasında, ilgili firmanın Bankalar nezdindeki kredi limiti, risk ve teminat bilgileri, ibraz edilen çeklerin adedi, vadesi ve tutarı, geçmiş döneme ilişkin ciro bilgisi, ortaklık yapısı ve ortaklarının TCKN bilgilerine gibi oldukça detaylı bilgiler yer alıyor. Bu kapsamda, 1.172 adet gerçek kişi ticari işletmenin KRM raporlarının ve bu ticari işletmeler bünyesindeki toplam 19.055 gerçek kişinin TCKN ve isim bilgilerinin sızdırılmış olduğu raporlandı.

ING Bank Kurul’a sunduğu yazıda, veri ihlalini gerçekleştiren şahsın yetki denetimini devre dışında bırakmak için kullandığı yöntemin engellendiğini ve bu güvenlik açığını gidermek üzere değerlendirmeler gerçekleştirildiğini bilgilerine yer verdi. Veri güvenliği ihlalinden etkilenen gerçek kişi ticari işletmelere mevzuat gereği yapılacak bildirimlerin usul ve içeriğine ilişkin olarak ING Bank ile TBB Risk Merkezi arasındaki çalışma sürüyor.

Rakipler arası işbirliği artık eskisinden daha kolay!

Rekabet Kurulu, işbirliği yapma planları içerisinde olan rakip teşebbüsleri yakından ilgilendiren bir muafiyet kararına imza attı. Superonline tarafından yapılan bildirimde Superonline ve Türksat’ın birbirlerine kendi şebekeleri üzerinden toptan seviyede veri akış erişimi hizmeti, TV hizmeti ve destek hizmetleri sunmasına yönelik anlaşmaya muafiyet tanınması talep edildi.

Kurul, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu’nun (“BTK”) da görüşünü almak suretiyle ilgili muafiyet başvurusunu inceledi. Yapılan inceleme neticesinde ilgili ürün pazarı “toptan sabit genişbant erişim hizmetleri pazarı” olarak tanımlanmış, ancak ilişki değerlendirilirken “perakende sabit genişbant erişim hizmetleri pazarı” ve “ödemeli dijital TV yayıncılığı pazarı” üzerindeki etkilerine de bakılmıştır.


Kurul tarafından yapılan bireysel muafiyet incelemesinde, söz konusu işbirliğinin Türk Telekom’un hakim durumda olduğu ilgili pazarda Türksat ve Superonline’nın aynı bölgeye birden fazla altyapı kurulması için katlanılacak maliyeti azaltarak çifte yatırım maliyetinin önüne geçip maliyet tasarrufu sağlayacağı tespitinde bulunuldu.


Söz konusu yatırım maliyetlerinin düşmesi neticesinde genişbant internet pazarında rekabetçi yapının gelişeceği, böylelikle ilgili teşebbüslerin daha hızlı ve kaliteli internet erişimi hizmeti sunma şansına erişeceği belirtildi.
Bu doğrultuda, toptan seviyede yapılan işbirliği ile sunulan hizmet kalitesinde yaşanacak olan artışın perakende pazara yansıması ile birlikte, tüketici nezdinde de doğrudan olumlu sonuçlar doğuracağı vurgulanıp, daha uygun koşul ve fiyatlarla ilgili ürünlerin nihai tüketiciye ulaştırılabileceğine dikkat çekildi.


Yine yukarıdaki açıklamalara paralel olarak, Türk Telekom’un gerek perakende gerek toptan sabit genişbant hizmetleri pazarlarındaki pazar payı dikkate alındığında ilgili pazarın söz konusu işbirliği ile sağlanan maliyet tasarrufu ile daha da rekabetçi bir yapıya kavuşacağı değerlendirildi.


Rekabetin zorunlu olandan fazla sınırlanıp sınırlanmadığına ilişkin olarak ise, söz konusu işbirliğinin başka teşebbüslerle de yapılabileceği, ayrıca ilgili işbirliğinin yalnızca toptan seviyede yapıldığı belirtilerek, perakende seviyede rekabetin zorunlu olandan fazla sınırlanmayacağı ifade edildi.


Böylelikle, bireysel muafiyet şartları çerçevesinde yapılan değerlendirmede Kurul, rakipler arasındaki işbirliğinin ilgili şartları taşıması nedeniyle rekabetçi bir endişe doğurmayacağı sonucuna ulaştı.


Bu kararın akabinde aynı konuda Vodafone ile Türksat arasındaki işbirliğine de Kurul tarafından izin verildiğini belirtmek isteriz.


Kararın tam metni için tıklayınız.

REKABET HUKUKUNDA VEKİLE TEBLİĞ ZORUNLULUĞU

Bilindiği üzere resmi bir işlem hakkında bilgilendirme niteliği taşıyan belgelere “tebligat”, bu belgelerin teslim edilmesine dayalı uygulamaya da “tebliğ” denilmektedir. Hukuki işlem süreci tebligatın gelmesiyle başlamakta; bu kapsamda hak kaybına uğrama, itiraz ve/veya dava hakkını kaybetme vb. aleyhe durumların çıkabileceğinden dolayı tebligatın geçerliliği için usul ve yasaya uygun olarak yapılması önem arz etmektedir. Yakın zamanda Rekabet Kurumunca bazı karar ve bilgi isteme yazılarının vekile tebliğ edilmesi gerekirken asıl konumunda olan teşebbüse yapıldığını gözlemlemeye başladık – dolayısıyla biz de naçizane düşüncelerimize yer veren bu blog yazısını yazmanın faydalı olacağını düşündük. 

Rekabet Kanunu’nun ‘Tebligat’ başlığı altındaki 61. maddesinde şu ifade yer alıyor:

“Bu Kanun uyarınca ilgili taraflara yapılacak bildirimler, 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümlerine göre yerine getirilir.’’

Öte yandan, fiil ehliyetine sahip özel ve tüzel kişiler (Rekabet hukukundaki adı ile “teşebbüsler” diyelim) Rekabet Kurumunca yapılan önaraştırma, soruşturma ve birleşme/devralma gibi konuları ve davaları bizzat takip etmeyip, kendisini vekil ile temsil ettirebiliyor. Bu durumda, anılan konularla ilgili tüm tebligatların vekile yapılması gerektiğinden, birçok işlemin tamamlanıp hüküm ifade edebilmesi için, söz konusu işlemlerin vekile usulüne uygun olarak tebliğ edilmesi gerekiyor.

Bu noktada, vekile tebliğin yasal dayanağını, Rekabet Kanunu’nun yollamada bulunduğu 7201 sayılı Kanun’un “Vekile ve Kanuni Mümessile Tebligat” başlıklı 11. maddesi oluşturuyor. Anılan maddede ise, “mealen vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligatın vekile yapılacağı, vekil birden çok ise bunlardan birine tebligat yapılmasının yeterli olduğu, eğer tebligat birden fazla vekile yapılmış ise, bunlardan ilkine yapılan tebliğ tarihinin asıl tebliğ tarihi sayılacağı, avukat tarafından takip edilen işlerde, avukatın bürosunda yapılacak tebligatların da resmi çalışma gün ve saatleri içinde yapılacağı” hükme bağlanıyor. Tebligat Kanunun Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin 18.maddesinde de aynı doğrultuda hükümler yer alıyor. Bu kapsamda önemli olan nokta tebligatın hem asıla hem de vekile yapıldığı durumlarda geçerli bir tebliğ söz konusu olduğu; ancak, ilgili sürelerin vekile yapılan tebliğ tarihinden itibaren işlemeye başladığı.

Dolayısıyla, Tebligat Kanunun ve anılan Yönetmeliğin yukarıda açıklanan emredici hükümleri karşısında, vekil varken asıla (ilgili teşebbüse) yapılan tebligat geçersiz sayılıyor – yani sanki böyle bir tebligat yok (!), hiç yapılmamış gibi değerlendiriliyor. Ek olarak şunu hatırlatalım ki, tebligat vekil adına çıkarılmış fakat usulüne uygun olarak tebliğ edilmemişse bu durumda usulsüz tebligat söz konusu oluyor. Bu bakımdan usulsüz tebligat ile geçersiz tebligatın birbirinden farklı olduğunu dipnot olarak düşelim.

Diğer taraftan, tebligatın geçersiz yani yok hükmünde olması halinde neler oluyor bunlara bakalım…

Öncelikle bu durumda süreler başlamayacak. Dolayısıyla yapılan tebligat, teşebbüsten bilgi isteme, ona bir ödev yükleme şeklinde ise, teşebbüs bu nedenle bir ceza veya yaptırımla karşı karşıya kalmayacak.

Nitekim Rekabet Kurulu’nun; bilgi ve belge talep ettiği yazının geç yanıtlanması üzerine raportörlerce teşebbüse idari para ceza verilmesi yolundaki önaraştırma raporuna rağmen tebligatın vekil varken teşebbüse yapıldığı gerekçesiyle idari para cezası verilmesine yer olmadığına yönelik bir kararı[1] mevcut. Benzer bir şekilde, Danıştay 13. Dairesi’nin de sözlü savunma davetiyesine ilişkin tebligatın teşebbüsün vekili varken ilgili teşebbüse yapılması nedeniyle sözlü savunma toplantısına ilgili teşebbüs ve vekili, katılamadığı için, bu usulü eksiklik nedeniyle Kurulca verilen nihai kararı iptal ettiği bir karar[2] bulunuyor.

Yukarıda açıkladığımız hükümler çerçevesinde, Rekabet Kurulu’nun her türlü kararının veya yazısının yasa ve usule uygun tebliğ edilmesi bağlamında eğer teşebbüsün vekili varsa mutlaka vekile yapılması zorunlu!  

Aksi halde teşebbüsün vekili varken teşebbüse tebligat yapılması halinde bu tebligat geçersiz yani “yoklukla muallel” bir tebligat olacak. Bunun sonucunda da karar nihai kararsa 2577 sayılı İYUK 11. maddeye göre itiraz süresi veya doğrudan doğruya dava açılması için dava açma süresi başlamayacak. Bunun dışında, Rekabet Kurumunca yapılan tebligat bilgi veya belge isteme şeklinde bir yazı ise bu durumda ilgili teşebbüse Rekabet Kanunu’nun 14. maddesi anlamında bir yükümlülük yüklenemeyeceği için, Kanun’un 16. maddenin 1/c fıkrasına göre idari para cezası tesisi de mümkün olmayacak.  

Ancak şunu da ayrıca belirtelim ki, belirtilen tebligatlar teşebbüse gönderilmesine rağmen vekil tarafından öğrenildiği beyan edilirse, bu durumda Tebligat Kanunun 32. maddesinin 2. fıkrasına göre, vekilin tebligatı öğrendiğini beyan ettiği tarih itibariyle tebligatın doğuracağı hukuki sonuçlar işlemeye başlayacak.

Rekabet hukukunda, teşebbüsün vekili varsa her türlü tebligatın vekile yapılacağı doğrultusundaki yasal hükümler, bu konudaki Danıştay kararları ve yine bu yöndeki Rekabet Kurulu kararları karşısında bu konu tartışmasız olmasına rağmen, Rekabet Kurumu son günlerde bazı yazı ve kararlarının tebligatını vekil yerine teşebbüse çıkarıyor. Bu uygulama bir taraftan yukarıda da belirttiğimiz gibi tebligatı geçersiz yani yok hükümsüz kılıyor diğer taraftan ise doğru tebligatın yapılmasına dair süreç zaman alacak bir unsur olarak öne çıkıyor. Bu kapsamda söz konusu uygulamaların belki teşebbüslerin hak kaybına, Rekabet Kurumu’nun da zaman kaybına yol açabileceğini unutmamak gerekiyor!  


[1]Rekabet Kurulu’nun 25.08.2011 tarih ve 11-46/1133-398 sayılı kararında raportörlerce idari para cezası verilmesi yoluyndaki görüşe karşı; Önaraştırma kapsamında, Kurum tarafından Tüsan’a gönderilen 10.08.2011 tarihli yazıda, 16.08.2011 günü mesai bitimine kadar cevap verilmesinin gerektiği belirtilerek, ek bazı bilgi ve belgeler istenmiştir. Anılan şirket tarafından, ek bilgi yazısı kapsamındaki bilgiler, üç gün gecikmeli olarak 19.08.2011 tarihinde Kurum kayıtlarına intikal ettirilmiştir. Ancak dosya mevcudu bilgilerden, anılan yazının 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 11. maddesinde açıklanan, “vekil tarafından takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır” hükmüne aykırı olarak, tebligatın Tüsan vekili yerine Tüsan’a yapıldığı anlaşıldığından, bu çerçevede, söz konusu teşebbüse, talep edilen bilgi ve belgelerin Kuruma süresi içinde gönderilmediği gerekçesiyle idari para cezası verilmesine olanak bulunmadığı kanaatine varılmıştır.’’ deniliyor.

[2] Danıştay 13.Dairesinin 06.12.2011 gün ve E.2008/3453 K. 2011/5609 sayılı Kararı