Dünya Ticaret Örgütü’nde Temyiz Krizi: ABD, Uyuşmazlık Çözüm Mekanizmasına Kilit Vurdu!

9 Aralık 2019 tarihi itibarı ile Dünya Ticaret Örgütü’nün (World Trade Organization) Temyiz Organı’nda (Appellate Body) görev yapan üyelerin ikisinin (Ujal Singh Bhatia ve aynı zamanda başkanlık görevini yürüten Thomas R. Graham) daha görev süresi sona erdi. Böylelikle, DTÖ’nün Temyiz Organı’nda yalnızca tek bir üye kaldı. Son iki yıldır atamalara onay vermeyen ABD’nin DTÖ’nün uyuşmazlık çözüm mekanizmasını kilitleme yönündeki politikaları sebebiyle yeni üye atamaları yapılamıyor. Bu ne anlama geliyor? DTÖ’nün uyuşmazlık çözüm mekanizmasının sonu mu geldi? ABD’nin şikayetleri neler? Bundan sonra ne olacak gibi soruların özet niteliğindeki cevaplarını aşağıda bulabilirsiniz.

(1) DTÖ’nün Uyuşmazlık Çözüm Mekanizması ve Temyiz Organı’nın Mekanizma İçerisindeki Yeri

Devletler eliyle kurulup, devletlerin yetki alanlarına ve/veya bir takım faaliyetlerine sınırlamalar getiren uluslararası organizasyonların etkinliği gerek uluslararası ilişkiler gerekse de uluslararası hukuk literatüründe sık sık alevlenen bir tartışmadır. Genellikle askeri ve ekonomik açıdan güçlü devletlerin uluslararası organizasyonlar içerisinde yönlendirici konuma ulaşmak için bir rekabet içerisinde olmaları ve zaman zaman kendi içlerinde gruplaşarak organizasyonların kontrolünü paylaşmak üzere anlaşmaları doğal görünmektedir. Zira, uluslararası platformdaki çıkar birliklerini kontrol edebilmek devletlerin yalnızca dünya üzerindeki ömürlerini garanti altına almakla kalmaz, ayrıca iç politikada da önemli bir propaganda konusu teşkil eder. Bu nedenle uluslararası organizasyonlarda oluşumuna tanıklık ettiğimiz güç gruplarının egemenlik savaşı, bu organizasyonların varoluş nedenlerini ve gerçek işlevlerini sorgulamamıza yol açar.

Tam da bu sorgulamaların ortasında bir çeşit uluslararası yargı yetkisini haiz Dünya Ticaret Örgütü’nün nispeten etkin addedilen uyuşmazlık çözüm mekanizması, 1995 yılından beri önemli miktarda uluslararası ticaret uyuşmazlığını çözüme kavuşturarak küresel ticaret sisteminin en önemli unsurlarından biri haline gelmiştir.

DTÖ’nün uyuşmazlık çözüm sisteminin temel çalışma esasları DTÖ’nün Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’nda[1] belirlenmektedir. Buna göre, DTÖ üyesi devletler arasındaki DTÖ anlaşmalarından kaynaklanan uluslararası ticaret uyuşmazlıkları esas itibarı ile her somut olay özelinde Uyuşmazlık Çözüm Organı (Dispute Settlement Body) tarafından kurulan panellerde çözüme kavuşturuluyor. Panel kararları, temyiz edilmediği takdirde, Uyuşmazlık Çözüm Organı’nın alacağı uygulama kararı ile birlikte hukuken bağlayıcı nitelik kazanıyor. Panel kararlarının, temyiz edilmesi veya karara yönelik uygulama kararının tüm DTÖ üye devletleri temsilcilerinin bulunduğu Uyuşmazlık Çözüm Organı tarafından oybirliği ile reddedilmesi halinde karar, DTÖ’nün Temyiz Organı’na uyuşmazlığı bir üst merci olarak tekrar değerlendiriyor.

Temyiz Organı, 7 üyeden oluşuyor. Bununla birlikte, her bir uyuşmazlık bakımından rotasyon usulü ile belirlenen 3 üye uyuşmazlığı inceleyip, karara bağlıyor. Temyiz Organının kararlarının hukuken bağlayıcılık kazanabilmesi ve icra edilebilir hale gelebilmesi için Uyuşmazlık Çözüm Organı’nın uygulama kararı alması gerekiyor. Bu noktada belirtmek gerekir ki Temyiz Organının kararlarına ilişkin uygulama kararı (adoption) alınmasının veto edilmesi ancak oybirliği ile (negative consensus) mümkün olabiliyor. Dolayısıyla, Temyiz Organının kararının uyuşmazlık taraflarından en azından birinin lehine sonuç doğuracağı düşünüldüğünde, Temyiz Organı kararının uygulanmasının Uyuşmazlık Çözüm Organı’nda reddedilmesi yalnızca teorik bir ihtimal olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle uygulamada, Temyiz Organının kararlarını, uyuşmazlık çözüm mekanizmasının esasa ilişkin son halkası olarak görmek mümkündür. Elbette kararların uygulanmasına ya da uyulmaması sonucundan açılacak davalarda aynı süreçten geçmektedir.

Temyiz Organının kuruluş ve çalışma esasları Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı ile bu Mutabakat’a göre çıkarılmış olan Çalışma Usulleri’nde belirleniyor. Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’nın 17(2). maddesi uyarınca Temyiz Organı’nın üyeleri Uyuşmazlık Çözüm Kurulu tarafından tüm DTÖ üyelerinin oybirliği ile atanmaktadır. Temyiz Organı üyeleri, dört yıllık dönem için atanmaktadırlar ve görev süreleri yalnızca bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir.

Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’nın 17(6). maddesi uyarınca Temyiz Organı’nın incelemesi, somut uyuşmazlığın çözümü için oluşturulmuş olan panel kararında ortaya konan hukuki sorunlar ve panel tarafından geliştirilen hukuki değerlendirmelerin yerindeliği ile sınırlı. Diğer bir ifade ile Temyiz Organı, uyuşmazlığın hukuki kapsamını genişletemez ya da uyuşmazlık hakkında yeni deliller toplayamaz. Kaldı ki Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’nın 19(2). maddesi uyarınca DTÖ üyelerinin DTÖ anlaşmalarından kaynaklanan haklarını genişletecek veya daraltacak bir hukuki yorum yapma yetkisini de haiz değildir. Bu nedenle Temyiz Organı, panel tarafından ortaya konan hukuki çerçevede, panelin ulaştığı hukuki sonucun DTÖ anlaşmaları ile uyumluluğunu değerlendirmektedir.

(2) ABD Temyiz Organı’na Üye Atanmasını Neden Engelliyor?

1996 – 2018 yılları arasında Temyiz Organına giden 156 uyuşmazlığın 85’ine taraf (hem temyiz eden, hem de aleyhine temyiz edilen olarak) olan ABD[2], on yılı aşkın bir süredir Temyiz Organının çalışma esaslarını ve kararlarını sert bir şekilde eleştirmektedir. 2011’in başlarından beri bazı Temyiz Organı atamalarını veto eden ABD, 2011 yılının başlarında “rutin” olarak kabul edilen bir usul olan görev süresi uzatımını kendi adayı olan ve dünyanın önde gelen uluslararası ticaret hukukçularından biri olan Jennifer Hillman için sebep göstermeksizin reddetmiştir. Temyiz Organına karşı ABD’nin açtığı savaşın ilk ciddi adımı olarak yorumlanan bu vetonun ardından, 2016 yılında Obama yönetimi, Güney Kore’li üye Seung Wha Chang’ın görev süresi uzatımı kararını veto etmiştir. Bu veto kararının gerekçesi ise “Temyiz Organı üyeliğinin gereklerini yerine getirmemek” olarak açıklanmıştır.

2017 yılından beri Temyiz Organının çalışma esaslarına eleştirilerini sertleştiren ve DTÖ’nün uyuşmazlık çözüm sisteminin temelden değişmesi gerektiğini vurgulayan ABD, Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’nun Temyiz Organına yeni üye atama kararlarını düzenli bir şekilde veto etmektedir.

10 Aralık 2019 (Salı) tarihine gelindiğinde ABD’nin çabası nihayet meyvesini verdi ve DTÖ Temyiz Organı, karar yeter sayısını yitirerek yeni uyuşmazlıklar için kepenkleri indirmiş oldu. DTÖ’nün ana işlevlerinden birisi olan ve daha önce belirtildiği gibi uluslararası organizasyonlar içerisinde DTÖ’nün işlevini etkin bir şekilde yerine getirdiği yorumlarına sebep olan uyuşmazlık çözüm mekanizması bakımından “kilitleme (deadlock)” durumu yaratan bu stratejinin sebepler ne olabilir.

Konuyla ilgili çok sayıda yorum bulunmaktadır. ABD’nin sıklıkla dile getirdiği belki de en ciddi eleştiri, Temyiz Organının yetkisini aştığı yönünde. Bu durumun gerekçelerinden bir tanesi, Temyiz Organı üyelerinin uyuşmazlığın çözümüne odaklanmaktan ziyade, sorunlara odaklanıp DTÖ anlaşmaları çerçevesinde yeniden hukuk yaratmaya odaklanmaları. Bir diğer eleştiri, Temyiz Organı kararlarının kendi aralarında bağlayıcılığı olmamasına karşın, bağımsız ve somut olay özelinde değerlendirme yapılmaksızın içtihada bağlı kalarak karar verilmesine karşı yapılıyor.

ABD’nin şikayetçi olduğu konulardan birisi de Temyiz Organı kararlarının çoğunda somut uyuşmazlıkla ilgisi olmayan hukukî tespitlerin yapılması (obiter dicta). ABD, bu durumun DTÖ uyuşmazlıklarını olduğundan daha karmaşık gösterdiğini ve DTÖ üyelerini somut uyuşmazlığın ötesinde baskı altına alarak uyuşmazlık çözüm sürecinin amacının ötesine geçtiğinin altını çizmektedir.

İlaveten ABD, Temyiz Organı’nın karar verme süresinin Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’nda açıkça belirlenmiş olduğunu, Temyiz Organının kendi Çalışma Usulleri’ni yayınlamak suretiyle bu süreleri değiştiremeyeceğini; zira, böyle bir değişikliğin ancak DTÖ üyelerinin tamamının siyasi iradesi ile mümkün olabileceğini öne sürmektedir. Gerçekten de Temyiz Organının çoğu kararı, Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’ndan belirlenen 90 günlük maksimum karar verme süresinden daha uzun bir sürede alınabilmektedir.

Temyiz Organının karar yeter sayısını yitirmesi sonucu, görev süresi bitmiş olan üyelerin halihazırda görmekte oldukları uyuşmazlıkları görmeye devam edip etmeyecekleri tartışma konusuydu. Zira, bu konu da ABD’nin sert eleştiri yönelttiği usuli meselelerden biriydi. Temyiz Organının kendi çıkardığı Çalışma Usulleri, görev süresi biten üyelerin, görev süresinin bitme tarihi itibarı ile görmekte oldukları uyuşmazlıklarda görev almaya devam edebileceklerini düzenlemektedir. ABD’ye göre, Temyiz Organının Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı altında belirlenmiş olan Temyiz Organı üyeliği görev süresini değiştirme/genişletme yetkisi bulunmamaktadır. Bu yetkinin, ancak tüm DTÖ üyelerinin yer aldığı Uyuşmazlık Çözüm Organı’nda kullanılabileceği savunulmaktadır.

(3) Temyiz Organının Karar Almak İçin Yeterli Üyeye Sahip Olmaması Ne İfade Ediyor?

Yukarıda da açıklandığı üzere, Temyiz Organı, DTÖ’nün uyuşmazlık çözüm mekanizmasının son halkası durumunda. Bu halkada hareket imkanının kalmaması, dolaylı olarak uyuşmazlık çözüm mekanizmasını işlevsiz kılıyor. Zira, panelden çıkan kararın aleyhine sonuç yarattığı bir taraf, temyiz yoluna başvurmak suretiyle sistemi tıkayabilir. Temyiz Organının karar alamadığı durumlara ilişkin zımnî ret veya bir başka organın yetkilendirilmesi gibi bir usul söz konusu olmadığı için DTÖ’nün bu hafta itibarı ile uzun zamandır beklenen krizi yaşamaya başladığını söyleyebiliriz.

DTÖ’nün genel müdürü Roberto Azevedo’nun son açıklamalarından anladığımız kadarıyla, en kısa süre içerisinde krizin çözümü için yoğun bir çalışma takvimi oluşturulacak ve uyuşmazlık çözüm mekanizmasına yönelik değişikliklere ilişkin çok taraflı diyaloglar başlayacak.

Bununla birlikte, gümrük vergilerini ve ticaret önlemlerini dış politikada yaptırım amaçlı kullanmayı gündeme getiren Trump yönetiminin DTÖ’nün sınırlayıcı kurallarından rahatsız olduğunu, bu nedenle de DTÖ’nün hareket kabiliyetini tekrar kazanmasının istenmediği de yapılan yorumlar arasında. Nitekim, yukarıda belirttiğimiz uluslararası organizasyonlarının güç odaklı yönetişim anlayışları, ABD’nin tek başına tüm DTÖ sistemini krize sokabilmesi ile perçinlenmiş görünüyor.

Çözümsüzlük halinin sürdürüleceği yönündeki yorumları destekleyecek ölçüde Avrupa Birliği’nin Çin’in de desteği ile uluslararası ticaret hukuku uyuşmazlıkları için alternatif çözüm mekanizmaları arayışı başlamıştı.

(4) Gündemdeki Potansiyel Çözüm Önerileri Nelerdir?

Gündemdeki ilk çözüm önerisi, hukukî metinlerin gözden geçirilip, Temyiz Organının yetki alanının daha net bir şekilde çizilmesi olarak karşımıza çıkıyor. Şunu belirtmek gerekir ki ABD’nin dile getirdiği esasa ve usule yönelik şikayetler, diğer birçok DTÖ üyesi tarafından da dile getirilen sorunları kapsıyor. Bu nedenle, söz konusu reformların gerçekleştirilmesi yönünde ortak irade oluşturulmasının beklendiği kadar zor olmayabileceği değerlendiriliyor.

Bununla birlikte ABD, bu yılın Ekim ayında yaptığı açıklama ile var olan kuralların devrimsel reformlarla değiştirilmesinden ziyade Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı metninin doğru yorumlanıp, genişletilmeden uygulanmasının ABD’nin endişelerini giderebileceğini ifade etmiştir.

Önerilerinden birisi, DTÖ’deki temyiz mekanizmasını tamamen ortadan kaldırmak. İlk olarak eski DTÖ genel müdürü Pascal Lamy tarafından ortaya atılan bu öneri, çok fazla DTÖ üyesi tarafından destek görmedi. Bununla birlikte, bazı DTÖ üyeleri, kendi aralarındaki uluslararası ticaret hukuku uyuşmazlıkları bakımından temyize gidilmeyeceğine ilişkin çift taraflı mutabakat metinleri (bilateral understandings) imzalamaya başladılar (Örn: Endonezya – Vietnam).

Krizin aşılabilmesi için var olan mekanizma içerisinde uygulanması gündemde olan bir diğer çözüm, Uyuşmazlık Çözüm Mutabaktı’nın 25. maddesinde düzenlenen tahkim yolunun, temyiz aşaması gibi kullanılmasıdır. Bu çözüm yolunun etkinlik kazanabilmesi için uyuşmazlık taraflarının açık irade beyanları ile tahkim kurulu kararına, Temyiz Organı’nın kararının hukukî etkisini bahşetmiş olmaları ve bu yönde bir anlaşma yapmış olmaları gerekmektedir.

Benzer bir geçici çözüm önerisi olarak Kanada ve Avrupa Birliği, 2019 yılının Temmuz ayında, kendi aralarındaki uluslararası ticaret hukuku uyuşmazlıkları bakımından DTÖ nezdindeki temyiz yolunun kullanılmayacağını, bunun yerine eski Temyiz Organı üyelerinden oluşturulacak hakem heyetlerinin temyiz incelemesi yapacağını açıkladılar. 2019 yılının Ekim ayına gelindiğinde ise Avrupa Birliği ile Norveç arasında da Kanada modeliyle bire bir aynı geçici tahkim mekanizmasının kurulduğu açıklandı. Bu gelişmeyle birlikte, Avrupa Birliği’nin, işlevsiz kılınan Temyiz Organı’nın boşluğunu doldurmak üzere ikili anlaşmalarla bir tahkim ağı kurmaya çalıştığı yorumları su yüzüne çıkmaya başladı.

Uluslararası ticaret hukuku tarihinin en büyük krizlerinden biri olarak görülen DTÖ Temyiz Organı Krizi’nin nasıl sonlandırılacağı, uluslararası ilişkilerde müzakereyi öne koyan liberal teorinin geçerliliğini ne kadar sürdürdüğünü, DTÖ ve DTÖ uyuşmazlık çözüm mekanizmasında ne gibi değişikliklere yol açacağını hep birlikte göreceğiz.


[1] Understanding on Rules and Procedures Governing the Settlement of Disputes – Dispute Settlement Understanding.

[2] Detaylı içerik için: https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/ab_reports_e.htm

ABD Yaptırımları Yazı Dizisi I – Bana Bir Şey Olmaz Deme! İhracat Kontrolü (EAR) Uygulamalarının Kapsamı ve Dikkat Edilmesi Gerekenler

Amerika Birleşik Devletleri (“ABD”) katma değerli üretimler ve yüksek ticaret hacmi ile dünya ekonomik peyzajında önemli bir yer tutmaktadır.  Sanayi ürünlerinden bilişim teknolojilerine kadar pek çok farklı segmentte üretim yapan ABD, toplam ihracatın da önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu bağlamda Türkiye ile de önemli bir ticaret hacmine sahip olan ABD, ülkemiz iş çevreleri açısından önemli bir dış ticaret kanalı teşkil etmektedir. Hal böyle olunca, ABD ile yapılacak ticaretin hukuki boyutu da önem kazanmaktadır. Artan ticaret hacimleri ile her geçen gün daha fazla uygulama alanı bulan ABD yaptırım rejimi ise ABD ile dirsek temasına sahip teşebbüsleri -varlığından haberdar dahi olmadıkları- birtakım yaptırım riskleri ile karşı karşıya bırakmaktadır. Yolsuzlukla mücadeleden ihracatın kontrolüne, teknoloji hırsızlığından askeri kullanımlı ürünlerin ticaretine kadar pek çok farklı alanı ilgilendiren bu yaptırımlar sonucunda, ağır para cezaları ile hürriyeti bağlayıcı hapis cezaları gündeme gelmektedir.

ABD yaptırımlarının belirleyici özelliklerinden bir diğeri ise uygulama kapsamının coğrafi sınırlamalara tabi olmamasıdır. Kanunların, egemen devletlerin siyasi sınırları ötesinde sonuç doğurmasına alışık olmayan hukuk sistemleri açısından yanıltıcı olabilen bu uygulama; kapsamına giren unsurları dünyanın herhangi bir köşesinde denetleyebilmekte ve cezalandırabilmektedir. Alışık olunanın aksine, kapsamlı bir sınır ötesi erişime sahip olan bu yaptırımlar, özellikle ABD ile yoğun çalışan şirketler ile bunların yetkililerinin, şahsi ve kurumsal sorumluluklarını gündeme getirebilmektedir. Yaptırıma maruz kalan kişi ve kurumların, çoğu zaman kapsama girdiklerinin farkında olmadığı düşünüldüğünde, bu alandaki hukuki farkındalık ve önleyici tedbirler de önem kazanmaktadır.

Bu itibarla belirtmek gerekir ki, ABD ile iş yapan, ABD içerisinde iş yapan, ABD menşeli olup da başka ülkelerde iş yapan teşebbüsler ile ABD menşeli ürün veya teknolojilerle üretim yapan şirketler ve bunların pay sahipleri ile yöneticileri; kapsama giren unsurların başında gelmektedir. Dolayısıyla, ABD ile ticari, coğrafi veya organik herhangi bir temas noktasına sahip tüm oyuncuların veya ABD ile doğrudan bir bağı olmamasına rağmen bu sayılan unsurlar ile iş yapan üçüncü tarafların; gerek kurumsal gerekse şahsi olarak ABD yaptırımları ile yüzleşmemek adına bu uygulamaları tanımaları ve alınabilecek önlemleri tetkik etmesinde fayda bulunmaktadır.

Bu bağlamda, burada birincisini arz ettiğimiz “ABD Yaptırımları Yazı Dizisi” ile bu çok boyutlu ve multidisipliner konuyu ele alıp hem teorik çerçeveyi hem de uygulama trendlerini anlatarak kimlerin hangi durumlarda nelere dikkat etmesi gerektiği konularına değineceğiz. Bu dizinin ilk çalışması kapsamında ise pek çok ABD yaptırımının temelini oluşturan ihracat kontrolü rejimini inceleyerek bu uygulamanın detaylarına ışık tutacağız.

İhracat kontrol rejimi

Malların ve hizmetlerin serbest dolaşımı üzerine kurulu bir düzen olan serbest piyasa ekonomisinde, geçtiğimiz yüzyılda yaşanan teknolojik gelişme ve inovasyonun da etkisiyle ticaretin seyrinde ciddi yapısal değişiklikler gerçekleşmiştir. İletişim ve çevrim içi bağlılığın artması sonucu açılan yeni ticaret kanalları, ekonomik düzen üzerinde değişikliklere sebep olduğu gibi bu düzeni düzenlemekten sorumlu hukuk kurallarına da etki etmiştir. Beşeri ve sosyal ilişkilerin medeni ve ticari boyutlarını düzenleyen normatif hukuk sistemi ise düzenlemeyi amaçladığı öğelerde yaşanan bu gelişmelere duyarsız kalmamış ve ortaya çıkan bu yeni ilişki türlerine ilişkin yeni düzenlemeler oluşturmuştur.

Bir başka deyişle, dış ticarette yaşanan gelişmeler sonucu ortaya çıkan yeni ürünler, yeni ihracat metodlarını da beraberinde getirmiştir. Hal böyle olunca, gerek konvansiyonel ihracatı gerekse gelişmekte olan yöntemleri yakından takip ederek değişen şartlar karşısında uyarlanabilir bir esnekliğe sahip kontrol mevzuatlarına duyulan ihtiyaç da artmıştır. Bu kodifikasyon ekolünün en köklü ve kapsamlı temsilcilerinin başında ise anglo-amerikan hukuk sistemi gelmektedir. Gerçekten de, uluslararası mukayeseli hukukun ihracat kontrolüne ilişkin kaynaklarının da başında gelen ABD mevzuatı, gerek uygulama alanının genişliği gerekse içeriksel temelleri itibariyle mevcut uygulamalara yön vermektedir. Silikon vadisi gibi teknoloji üslerini bünyesinde barındıran ABD açısından ise bu tür düzenlemeler elzem hale gelmektedir.

Malların ve hizmetlerin yanında meta dataların da ihracat konusu yapıldığı ve teknoloji transferleri ile know-how aktarımları üzerinden yepyeni ihracat kanallarının oluşturulduğu yaratıcı yıkım süreçleri karşısında, tüm bu ihtiyaçları aynı merkezden regüle edebilen ve ihracat faaliyetini coğrafi yer değiştirmenin ötesinde tanımlayarak uygulama alanı bulan ABD rejiminin bu amaçla kullandığı mevzuatın başında ise İhracat Yönetimi Düzenlemeleri (Export Administration Regulation – “EAR”) gelmektedir.

Bu anlamda düzenlediği ilişkilerin jeopolitik konumları gereği geniş bir ufuk ve etki alanını haiz EAR’ı yakından incelemek, hem benzer kodifikasyonların ülkemizdeki görünümlerini etkin biçimde idrak ve icra edebilme hem de ABD ile herhangi bir temas noktasına sahip şirketler için hukuki öngörülebilirliği artırmak açısından fayda sağlayacaktır.  

Genel bakış

EAR, ulusal güvenlik sebepleri, dış politika ya da belli yerli ürünlerin korunması için, malların ve teknolojilerin ihracını kontrol eden ve ABD federal hükümeti tarafından kodifiye edilmiş bir mevzuat olarak karşımıza çıkmaktadır. Endüstri ve Güvenlik Ofisi (Bureau of Industry and Security – “BIS”) tarafından icra edilen bu kurallar bütünü, ürünlerin teknik özelliklerine, gidecekleri ülkelere, son kullanıcı profillerine ve ürünün son kullanımına bağlı olmak kaydıyla çeşitli izin yükümlülükleri öngörmektedir. Hangi ürünlerin ihracatının izne bağlandığına ilişkin bilgiler ise birtakım ürün sınıflandırmalarına göre yapılmakta ve bu kapsamda oluşturulan tablolar üzerinden takip edilmektedir. Ayrıca mevzuatın kendisi de hangi ürünlerin izin gerektireceğine veya ihracat rejimi ile uyum için yapılması gerekenlere dair kılavuzluk eden hükümler içermektedir.

Bu kapsamda, Türkiye’de kurulu şirketler açısından da önemli bir risk teşkil edebilen bu sınırlamalar, özellikle ABD ile ticareti olan veya ABD menşeli ürünlerin, Türkiye’de veya başka ülkelerde, ithalatını veya ihracatını gerçekleştiren şirketler açısından farkındalık ve dikkat gerektirmektedir. İlk etapta yalnızca ürünlerin menşe ülkeden ihracatını yapan şirketlerin veya bu şirketlerin alıcılarının sorunu gibi gözükebilen bu hükümler, geniş doğrudan ve dolaylı uygulamaları ile dağıtım ve satış zincirinin farklı seviyelerinden pek çok şirkete etki edebilmektedir.

Hal böyle olunca, ABD ile bağlantılı ticari faaliyetler yürüten iş insanlarının, öncül bir refleks olarak bahse konu mevzuat kapsamında sunulan ürün listelerini kontrol etmesinde ve kapsama girme ihtimali doğuran tüm ürün grupları için danışmanlık ve önleyici tedbir almasında fayda bulunmaktadır.

Uygulamanın kapsamı

İhracat kavramı bakımından kapsam

Bu itibarla, EAR’ın uygulama kapsamının belirlenmesi açısından en önemli hususların başında ihracat kavramının nasıl tanımlandığı gelmektedir. Konvansiyonel olarak ürün veya hizmetlerin ülke dışarısına çıkartılması ekseninde şekillenen ihracat faaliyetleri, ticareti yapılan emtianın türü ve niteliğine göre farklılık gösterebilmektedir. Bu açıdan da kapsamı geniş tutan EAR rejimi; eşya, ürün, kargo ile gönderilen, yanında bulundurmak suretiyle uçak ile taşınan ürünler ile faks yoluyla iletilen belgeler ya da internet üzerinden indirilen yazılım, e-posta yoluyla iletilen ya da telefon konuşmasında paylaşılan bilgi ve teknolojileri de düzenleme alanına dâhil etmektedir.

Aynı şekilde, bahse konu eşyanın, ABD’yi geçici süreliğine terk etmesi dahi EAR anlamında ihracat olarak değerlendirilebilmektedir. EAR rejiminin ihracat tanımını alışılagelen kapsamın dışını çıkaran bir başka özellik ise teknoloji aktarımlarına ilişkin getirdiği kurallardır. Bu doğrultuda, EAR’ın kapsamına giren teknolojik bilgi ve alt yapıların yabancı menşeli bir kişi veya kuruluşa aktarılması durumu da ihracat olarak değerlendirilmektedir. Kendisine teknoloji aktarımı yapılan kişi veya kuruluşun ABD sınırları içerisinde olması ise bu durumu değiştirmemektedir. Bir başka deyişle, bahse konu teknoloji fiziksel olarak ABD sınırlarını terk etmemiş olsa dahi, yabancı menşeli bir kişi veya kuruluşa aktarılmış olmakla birlikte ihracat gerçekleşmiş sayılmakta ve aktarılan teknolojinin niteliğine göre EAR rejimi devreye girebilmektedir.

Ülke sınırları dışına çıkmamasına rağmen ihracat olarak değerlendirilebilecek durumların bir diğer örneği ise yine EAR rejimi kapsamında kontrole tabi bilgi olarak sınıflandırılan bilgilerin aktarılmasıdır. Teknoloji transferlerine benzer şekilde, bahse konu bilgilerin, ABD’de bulunan ve mevzuat kapsamında “ABD kişisi” statüsüne sahip olmayan kişi ve kurumlar ile paylaşılması da EAR anlamında ihracat olarak değerlendirilebilecektir. Ayrıca bu paylaşımın ister ABD’de ister yurt dışında olsun; sosyal bir ortamda veya bir eğitim kurumunda verilen bir ders esnasında sözlü veya görsel de dâhil olmak üzere gerçekleştirilmiş olması da bu durumu değiştirmemektedir.

Teknoloji transferleri ve kontrole tabi bilgilerin aktarılması konusunda oldukça katı bir tutum belirleyen EAR rejiminin, bu tür hassas transferleri gözlemlerken alıcının tabiiyetine endeksli bir değerlendirme yaptığı görülmektedir. Alıcının yabancı statüsünde bir kişi veya kuruluş olması durumunda ise bahse konu aktarım (fiziken ABD içerisinde gerçekleştirilse bile) ihracat olarak addedilip denetlemektedir.

Öte yandan, EAR rejimi yalnızca alıcının statüsü üzerinden değil ürünlerin niteliği üzerinden de değerlendirmeler yapabilmektedir. Ürün bazında yapılan ayrıştırmaya verilebilecek örneklerin başında ise çift kullanımlı ürünler gelmektedir. Bu ürünler EAR rejimi kapsamında hem askeri uygulamalar hem de sivil uygulamalarda kullanılabilecek ürünler olarak tanımlanmaktadır. Bir başka deyişle, sivil kullanım amacıyla üretilen ve fakat askeri ve taktiksel kullanımlar açısından da elverişli olan ürünler EAR rejimi içerisinde bu kapsama girmekte ve İhracat Kontrolü Sınıflandırma Numarasına tabi olmaktadır.

Kişiler bakımından kapsam

EAR’ın uygulama kapsamanın belirlenmesi bakımından ihracat kavramı gibi geniş bir kapsam alanı sunan bir başka kıstas da kişiler bakımından ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda, ihracat olarak değerlendirilebilecek durumların herhangi birine katılan tüm taraflar EAR rejimine tabii tutulmuşlardır. Bu kişiler yalnızca ihracatçıları değil; ihracata katılan nakliye firmalarını, taşıyıcıları, alıcıları ve tüm diğer katılımcıları da içerir. 

Daha önce de belirtildiği üzere, EAR yaptırımları yalnızca ABD’deki taraflara değil, aynı zamanda yabancı ülkelerdeki; EAR’a tabi işlemlerde yer alan kişilere de uygulanır. Bu bakımdan düzenlemenin, yabancı kişi ve kuruluşları da fiziken ABD içerisinde bulunmasalar dahi önemli risklerle karşı karşıya bıraktığı dikkat çekmektedir.

Ticari Kontrol Listesi (CCL), İhracat Kontrolü Sınıflandırma Numarası (ECCN) ve yaptırımlar

Bir ürünün ihracat iznine tabii olup olmadığını anlamak adına dikkate alınacak birincil kaynak, EAR kapsamında hazırlanan Ticari Kontrol Listeleri (Commerce Control List – “CCL”) olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu listeler üzerinden ise ihracat izni aşamasında kullanılmak üzere bahse konu ürünlere atanmış İhracat Kontrolü Sınıflandırma Numaralarına (Export Control Classification Number-“ECCN”) ulaşılmaktadır. Dolayısıyla, ticarete konu ürün grupları üzerinden CCL ve ECCN değerlendirmesi yapılarak ihracat izni gerekliliğine dair öncül bir fikir edinilebilmektedir.

Bu itibarla ECCN, Ticaret Kontrol Listesi’ndeki (CCL) ürünleri tanımlamak için kullanılan beş karakterlik alfa-sayısal sınıflandırma teşkil etmektedir. Özel olarak ABD ihracat kontrolü mevzuatına tabi olan ürünlerin tanımlanmasında kullanılan bu kodlara sahip ürünlerin ihracat iznine ihtiyaç duyması gerekebilecektir. Eğer ihraç edilmek istenen ürün bu listede yer alıyorsa, ulusal güvenlik, teknolojik, dış ilişkiler, nükleer bozulma, kimyasal ya da biyolojik silahlar, anti terörizm, suç kontrolü, kısıtlı arz gibi sebeplerden ötürü kontrol amacıyla ECCN koduna tabi kılınmış olabilmektedirler.

Bu itibarla, CCL kapsamında bulunan ürün grupları temel olarak aşağıdaki on kategori altında sınıflandırılmaktadır:

  • Nükleer materyaller, ekipmanlar ve malzemeler
  • Elektronikler
  • Bilgisayarlar
  • Telekomünikasyon ve bilgi güvenliği
  • Lazerler ve sensörler
  • Navigasyon ve aviyonikler
  • Denizcilik
  • Tahrik sistemleri, uzay araçları

CCL’de listelenmiş olan ürün ve teknolojiler için bir ayrım veya muafiyet uygulanmadıkça hedef ülkeye, alıcı tarafa ve son kullanıma bağlı olarak ihracat iznine ihtiyaç duyulabilir. Ambargo ülkelerinin dâhil olduğu durumda ise ihracat izni; OFAC yaptırımları kapsamında iptal edilebilecektir. Dolayısıyla sistem, bu aşamada bizi OFAC rejimine yönlendirmektedir. ABD yaptırımları arasında önemli bir yer tutan OFAC ise terörist eylemler, uyuşturucu kaçakçılığı ve bunlara benzer eylemleri önlemek amacıyla belirli ülkelere ticari yaptırımlar öngören bir uygulama getirmektedir. Bu yazımız kapsamında daha fazla detaya girmemekle birlikte, OFAC yaptırımları ile bunlara uyum için izlenmesi gereken adımları takip eden haftalarda ayrı bir yazıda ele alacağız. OFAC rejimi için ufak bir parantez açmamızın ardından belirtmek gerekir ki, EAR rejimi ile uyum sağlanmaması durumunda bahse konu ihracat faaliyetlerini tamamlamak mümkün olmazken bu kurallara aykırılık halinde ağır para cezaları ve cezai sorumluluklar gündeme gelmektedir.

Öngörülen yaptırımlar

Düzenlemede yer verilen yaptırımlara gelince, EAR rejimi ile uyumlu olmayan ihracat faaliyetleri bakımından hem cezai hem de idari olmak üzere ağır cezalar öngörülmüştür. Yer verilen cezai yaptırımlar, ilgili kişilerin ihlali kasıtlı olarak gerçekleştirmeleri veya ihlalden haberdar olmalarına ve gerçek kişi veya kurum olmalarına göre farklı şekillerde düzenlenmiştir. Bu bağlamda kasıtlı bir ihlal olması halinde, ilgili kuruma ihlal başına, maksimum $1,000,000 veya ihraç ürünlerinin değerinin beş katından hangisi daha fazla ise onun ceza olarak verileceği düzenlenmiştir. Kasıtlı bir ihlalde bulunan gerçek kişiler bakımından ise ihlal başına maksimum $250,000 ve 10 yıla kadar hapis cezası veya her ikisi birlikte uygulanacaktır. Burada açacağımız bir parantez ile kasten ihlalde bulunma ile ihlalden haberdar olma kavramlarını açıklamak önem arz etmektedir. Düzenlemeye göre kasıtlı ihlal halinde, söz konusu ürünlerin, ulusal güvenlik veya dış politika nedenleriyle ihracatın yasaklandığı bir ülkenin menfaati için kullanılacak olması veya ürünlerin varacağı veya varması arzulanan hedefin bu ülkelerden biri olduğunun bilinmesi söz konusudur. İhlalden haberdar olunması durumunda ise eylem kasıtlı olarak yerine getirilmiş olmakla beraber kanunları çiğnemeye yönelmiş belirli bir niyet yoktur.

Kişilerin ihlalden haberdar olmaları halinde ise ilgili kuruma maksimum $50,000 veya ihraç ürünlerinin değerinin beş katından hangisi daha fazla ise onun ceza olarak verilmesi; ihlal edenin gerçek kişi olması durumunda ise ihlal başına maksimum $50,000 ve 5 yıla kadar hapis cezası veya her ikisinin birlikte verilmesi düzenlenmiş bulunmaktadır.

EAR yaptırımlarının diğer bir kolunu oluşturan idari yaptırımların da yine ağır para cezaları içerdiği dikkat çekmektedir. Buna göre, EAR’ın getirdiği yükümlülüklere aykırı davranarak ihlalde bulunan kurumlar için ihlal başına maksimum $1,000,000 ve kurum bünyesinde bulanan gerçek kişiler bakımından ise ihlal başına $100,000’a kadar idari para cezası verilebileceği düzenlenmiştir. Benzer şekilde, ihlali gerçekleştiren gerçek kişiler için ise ihlal başına, maksimum $250,000 idari para cezasının veya 10 yıla kadar hapis cezasının veya her ikisinin birlikte verilmesinin söz konusu olduğu görülmektedir.

Bunlara ek olarak idari yaptırımlar arasında sayılabilecek bir başka uygulama ise ihraç ayrıcalıklarının reddidir. Buna göre, ihlalde bulunanlar, ihraç ayrıcalıklarının BIS tarafından 10 yıla kadar reddedilmesine de maruz bırakılabilir. İhraç ayrıcalıklarının reddi, kişinin EAR’a tabii olan herhangi bir ihraç faaliyetine, herhangi bir şekilde dâhil olmasını engeller. Ayrıca, diğer kurumlar ve gerçek kişiler için de, reddedilmiş bir kişi ile herhangi bir şekilde EAR kapsamında olan bir ihraç faaliyetine girilmesi yasadışıdır. Görüldüğü üzere EAR ile uyumluluğun sağlanabilmesi için son derece sıkı ve ağır bir yaptırım rejimi düzenlenerek caydırıcılık etkisi arttırılmıştır.

Bunlara karşılık, BIS’te yer alan İhracat Yürütme (Export Enforcement), EAR’ı ihlal etmiş olabileceğini düşünen tarafların gönüllü olarak bildirimde bulunmak suretiyle (voluntary self-disclosures – “VSD”) başvuru yapmalarını teşvik etmektedir. VSD’ler, tarafların, ABD’nin ihracat kontrol gereklilikleriyle uyum içinde olma niyetinin önemli bir göstergesidir. Bu yola başvuran tarafların, ihlaller ilk ortaya çıktığında bir ilk açıklamada bulunmaları ve ardından 180 gün içinde tam bir açıklama getirmeleri beklenir. Maksimum para cezaları üzerinden %50 ceza indirimi ile ödüllendirilen bu gönüllü kendini-ihbar yolu sayesinde BIS ile işbirliği kuvvetlendirilmiş ve birçok ihlal davası henüz açılmadan sonlandırılmış olmaktadır. Başvurulara ilişkin teknik detayların ise yine her faaliyet bazında bireysel olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

EAR ile uyumluluk sağlanması için dikkate alınması gerekenler

Her ne kadar geniş kapsamlı bir düzenleme ile pek çok kişi ve kurum çeşitli yükümlülükler, para cezaları ve cezai sorumluluklar altında bırakılmış olsa da BIS tarafından, EAR ile uyumluluğun sağlanabilmesi amacıyla çeşitli uyumluluk eğitim ve programları da oluşturulmuştur. Buna ilişkin İhracat Yönetimi Uyum Programı (Export Management Compliance Program – “EMCP”) kurallarına, BIS’in Uyumluluk ve Eğitim sekmesi altındaki www.bis.doc.gov adresindeki web sitesinden erişilebilmektedir.

Yazılım ve teknoloji dâhil olmak üzere kontrole tabii çoğu ürünün ihracatında, BIS’den lisans almak zorunluluğunun bulunduğu daha önce belirtilmişti. Dolayısıyla, öncelikle faaliyetiniz için bir lisans gerekip gerekmediğini belirlerken şu soruların cevaplanması önemlidir:

  • Ne ihraç ediliyor?
  • Ürün nerede ihraç ediliyor?
  • Ürünü kim alacak?
  • Ürün nasıl kullanılacak?

Ardından ve son olarak, BIS’in değerlendirmelerinde göz önünde tuttuğu önemli birkaç noktaya da  kısaca işaret etmek gerekirse, ABD ile bağlantılı ticari faaliyetler yürüten kişilere yol gösterebilecek sekiz prensip şu şekilde sıralanabilir:

  • Yönetsel olarak kararlılık göstermek ve etkili bir program oluşturmak ve sürdürmek:
    • Uyum politikalarını ve prosedürlerini aleni olarak desteklemek
    • Yeterli kaynak sağlamak
    • İhracat uyum eğitimi vermek
  • Sık sık risk değerlendirmeleri yaparak kuruluşunuzun potansiyel güvenlik açıklarını tespit etmek ve azaltmak.
  • Yetki, sınıflandırma, ruhsatlandırma ve taramaya ilişkin İhracat Yetkilendirme politikalarını belirlemek ve uygulamak.
  • Kayıt tutmada bireylere rol atamak ve prosedürlerin EAR § 762.4’teki gereklilikleri karşıladığından emin olmak.
  • Politika ve prosedürlerin ne kadar iyi uygulandığını ve güçlendirilmeleri gereken yerleri tespit için düzenli denetim yapmak.
  • İhracat ihlallerinin nasıl önleneceği ve ihlal bulunduğunda düzeltici eylemlerin nasıl yapılacağı da dâhil olmak üzere bir program uygulamak.

Avrupa Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri Arasında Neler Oluyor: Airbus Davası Ekseninde Gümrük Düzenlemeleri ve Uluslararası Ticaretin Seyri

Son zamanlarda uluslararası ticaret yazılarımızda bir ilk, en yüksek, en uzun gibi ifadeleri çok kez okumaya başladınız. Ticaret savaşlarının geldiği bu noktada söz konusu ifadelerin uzun süre daha yazılarımızı süsleyeceğini söylemenin yanlış olmayacağı düşüncesindeyiz. Bu yazımızda ise Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) nezdinde düzenlenen bir tahkim yargılamasından kazanılan en yüksek miktar ile huzurunuzdayız.

2 Ekim 2019 tarihinde 2004 yılından bu yana Amerika Birleşik Devletleri (“ABD”) ve Avrupa Birliği (“AB”) arasında sürmekte olan Airbus davalarının[1] sonuna gelindi. Tahkim kararı konu hakkında verilmiş beşinci karar niteliğinde.

Uyuşmazlığın Geçmişi

İlk iki karar davanın esasına ilişkin olup Avrupa Birliği üyesi Almanya, Fransa, Birleşik Krallık ve İspanya’nın Airbus SAS ve Airbus LCA’ye (“Airbus”) verdiği devlet teşviklerinin Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (General Agreement on Tariffs and TradeGATT”) ve Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler Anlaşması (Agreement on Subsidies and Countervailing MeasuresSCM”) ile uyumlu olup olmadığını incelemekte. 2010 yılında yayınlanan ilk panel kararında Panel, yaklaşık 40 yıl boyunca dört devlet tarafından Airbus’a A300 modelinden A380 modeline kadar birçok uçağın üretilmesi, geliştirilmesi için 300’ün üzerinde teşvik verildiğini tespit edilmiş olup Airbus’ın söz konusu teşvikler olmadan ayakta kalamayacağı tespit etmiştir. Ayrıca, söz konusu teşvikler aracılığı ile 2001 ile 2006 arasında Airbus’ın Boeing’e karşı rekabetçi güç kazandığı belirlenmiş ve başta Avusturalya, Brezilya, Çin, Tayvan, Kore Cumhuriyet, Meksika ve Singapur’a satılan uçakların teşviklerden ciddi şekilde etkilendiği tespit edilmiştir. Panel kararı 21 Temmuz 2010 tarihinde hem AB hem de ABD tarafından temyize götürüldüğünde ise Temyiz Organı benzer yönde tespitlerde bulunarak Uyuşmazlıklar Çözümü Organı’na (Dispute Settlement BodyDSB”) AB’nin teşviklerini DTÖ kuralları ile uyumlu hala getirmesi için tavsiyede bulundu.

Bu noktada DTÖ kurallarının ve uyuşmazlık çözümlerinin bağlayıcılığı konusunda bir parantez açmakta fayda görüyoruz. Fark ettiğiniz üzere, Panel ve Temyiz Organı üye devletler hakkında hüküm kurmamakta, sadece uygulamalarının GATT ve diğer anlaşmalarla uyumlu olup olmadığını inceleyerek tavsiyelerde bulunmaktadır. DSB ise kararın kabul edilmemesine karşı bir oy birliği olmaması (negative consensus) durumda kararı kabul ederek tarafların karara uyması gerektiğini ilan etmektedir. Tarafların kararlara uymaması ya da gereğini tam olarak yerine getirmemesi durumunda ise DTÖ anlaşmalarının bir nevi usul kurallarını düzenleyen Uyuşmazlıkların Çözümü Anlaşması’nın (Understanding on Rules and Procedures Governing the Settlement of Disputes DSU”) 21. maddesinin 5. fıkrasına uyarınca taraflar esasa ilişkin kararın nasıl uygulanması gerektiğine ilişkin yeni bir uyuşmazlık başlatabilmektedir.

Airbus uyuşmazlığı da DSU 21.5 sürecin geçen bir başka uyuşmazlık oldu. Bu doğrultuda AB’nin alınan kararla uyumlu davranıp davranmadığını inceleyen Temyiz Organı, AB’nin tek koridorlu olan ve Boeing’in 737 uçakları ile rekabet içerisinde olan A320 uçağına verdiği teşvikleri gerekli zaman içerisinde sonlandırdığını öte yandan çift koridorlu uçaklara sağladığı teşvikleri hala sürdürdüğünü ve söz konusu teşviklerin ABD’nin çıkarlarını olumsuz etkilemeye devam ettiğini tespit etmiştir.

Tahkim Kararı

AB’nin DTÖ kurallarının ihlal ettiğini ve yargılamalar sonucunda teşviklerinin GATT ve SCM anlaşmaları ile uyumlu hale getirmediği tespit edildikten sonra ise ABD elinde kalan son kozunu oynayarak daha önceden başlatılmış olan DSU madde 22 altında açılmış yargılamanın sonuçlandırılmasını talep etti. Söz konusu hüküm uyarınca yapılan yargılamalarda DTÖ üyesi devletlerin daha önce verilmiş olan kesinleşmiş karar uymaması durumunda diğer DTÖ üyesi devlete gümrük vergilerini hukuka uygun bir şekilde arttırma yetkisi tanınmaktadır.

Bu blog yazımıza da konu olduğu üzere DSU madde 22 yargılaması uyarınca gerçekleştirilen yargılama sonucunda hakem heyeti, AB’nin Airbus’a sağladığı teşviklerin etkisini ortadan kaldırmak üzere ABD’ye yıllık yaklaşık 7.5 milyar Dolar ek gümrük vergisi uygulama hakkı tanıdı. Kararın uyuşmazlıkların nihai sonucu niteliğinde olduğu için bir başka temyiz yargılaması olmayacak ve ABD tarafından yapılan açıklamada 18 Ekim itibari ile AB’den gelen ürünlere uygulanacak olan gümrük vergilerinin yükseltilmesi planlanıyor[2].

Gümrük vergisi uygulanması planlanan sektörlerin başında sizin de tahmin edeceğiniz üzere havacılık sektörü geliyor[3]. Bu kapsamda, ABD her ne kadar gümrük vergilerini %100 oranında arttırmaya yetkili olsa da ilk safhada havacılık sektöründe kullanılan bazı ürünlere uygulanan gümrük vergileri %25 oranında arttırılacak. Havacılık sektöründen sonra ek gümrük vergisi getirilmesi planlanan sektör ise şaşırtıcı şekilde birtakım gıda ürünleri. Bu ürünler arasında; İskoç viskileri, Fransız peynirleri, İtalyan şarapları gibi tüm dünyanın damağında tat bırakan ürünler de yer alıyor.

Madalyonun Ters Yüzü Boeing

Elbette havacılık sektöründe teşvik alan tek şirket Airbus değil. DTÖ yargılamalarına[4] konu olmuş bir başka teşvik ise ABD’nin Boeing’e sağladığı teşvikler ve söz konusu yargılama 5 Haziran 2019 tarihinden beri DSU 22 aşamasında. Dolayısı ile ufukta Boeing’e verilen teşvikler sebebiyle ABD menşeili ürünlere ek vergiler gözükmekte.

ABD’nin açıklamalarına karşı AB tarafından yapılan açıklamada AB’nin ek gümrük vergisi uygulama hakkı elde etmesinden birkaç ay uzaklıkta olduğu ve her iki devletin ticaret engellerini arttırmasının hiçbir tarafa fayda sağlamayacağı belirtildi. Bu kapsamda, AB dünya üzerindeki en karmaşık sektörlerden biri olan havacılık sektörünün düzenlenmesi için ABD ile başarısız görüşmeler gerçekleştirdiğini fakat kapısının her zaman açık olduğunu satır aralarına ekledi. Öte yandan, ABD’nin ek gümrük vergilerini uygulaması durumunda AB’nin de aynı şekilde cevap vermekten başka seçeneği olmayacağının da altını çizdi.

Sonuç olarak, Airbus’a verilen teşvikler 18 Ekim itibari ile ABD’de mukim viski, şarap ve peynir severleri ciddi şekilde etkilemeye başladı. Yakın zamanda ise AB’de yaşayan kişilerin birçok Amerikan menşeili ürünü daha yüksek fiyatlarla alacağını bugünden öngörebiliyoruz. ABD’de yaşıyorsanız buzdolabınızı şimdiden Fransız peynirleri ile doldurmayı değerlendirebilirsiniz.


[1] DS316: European Communities and Certain member States — Measures Affecting Trade in Large Civil Aircraft

[2] https://ustr.gov/about-us/policy-offices/press-office/press-releases/2019/october/us-wins-75-billion-award-airbus Son erişim tarihi 17.10.2019

[3]https://ustr.gov/sites/default/files/enforcement/301Investigations/Notice_of_Determination_and_Action_Pursuant_to_Section_301-Large_Civil_Aircraft_Dispute.pdf Son erişim tarihi 17.10.2019

[4] DS353: United States — Measures Affecting Trade in Large Civil Aircraft — Second Complaint