İngiltere ile Çalışıyorsanız 31 Ekim’i Not Edin!

Birleşik Krallık’ın üç yıl önce yola çıktığı Brexit macerası sona yaklaşıyor. Eski başbakan Theresa May, Brüksel ile yaptığı müzakereler sonucunda ortaya çıkan çekilme anlaşmasının İngiliz Parlamentosu tarafından bu sene üç kez reddedilmesi sonucunda istifa etmek zorunda kaldı. Theresa May’den koltuğu devralan dışişleri eski bakanı Boris Johnson ise Brexit hakkındaki sert tavırları ile tanınmakta. Boris Johnson, göreve geldikten hemen sonra Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden (“AB”) çıkış tarihi olan 31 Ekim’de masada bir anlaşma olsa da olmasa da Birleşik Krallık’ın AB’den çıkacağını belirtti. AB ise Theresa May ile müzakere edilen anlaşmanın göz önünde bulundurulacak tek anlaşma olduğunu belirtmekte. Hal böyle olunca, ufukta Birleşik Krallık için anlaşmasız bir ayrılık (“Hard-Brexit”) gözükmekte. 31 Ekim’de İngiltere’nin Brüksel’den aldığı ekstra süre dolacak ve tarafların bu tarihte bir anlaşma imzalamaması ya da yeni bir süre uzatımı olmaması durumunda Birleşik Krallık kendiliğinden AB’den çıkacak.

Birleşik Krallık’ın Gümrük Birliği’nden ve ortak pazardan ayrılması, geniş bir ticaret anlaşması ile de olsa; birçok sektörün operasyonları, yeni çıkacak olan mevzuattan etkilenecektir. Hard – Brexit’in elbette başta AB olmak üzere Birleşik Krallık’ın ticaret ortaklarının hepsini etkileyecek sonuçları ortaya çıkacak. Fakat AB ile Türkiye arasında 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe giren Gümrük Birliği Anlaşması, Brexit’i Türk ekonomisi için özel bir yere oturtuyor. Nitekim şu anda Gümrük Birliği uyarınca AB ile Türkiye arasında ithalat ve ihracatta gümrük vergileri uygulanmamakta ve miktar kısıtlamaları elimine edilmektedir. Ayrıca, Türkiye’ye uluslararası ticaret politikalarını AB ile uyumlu hale getirme yükümlülüğü getirilmiştir. Hâlihazırda Türkiye ile Birleşik Krallık arasındaki ticaret, Gümrük Birliği sayesinde gümrük vergileri olmadan seyretmekte fakat işler 31 Ekim’den sonra böyle olmayacak ve Birleşik Krallık ile Türkiye, daha dezavantajlı olan Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) kuralları kapsamında ticaret yapmaya başlayacak. Hani DTÖ kuralları iyi bir şeydi dediğinizi duyar gibiyiz!

DTÖ kuralları, esasında devletlere asgari bir kurallar seti sağlayarak uluslararası ticaretin daha da liberalleştirilmesi için devletlere açık kapılar bırakmaktadır. Bu kapsamda, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşmasının (“GATT”) XXIV. maddesi uyarınca devletler çeşitli şartlara uyarak uluslararası anlaşmalar sayesinde aralarındaki ticaretin liberalleşmesine katkıda bulunabilmektedir. GATT XXIV, bir istisna hükmü teşkil ederek normal şartlar altında anlaşmanın diğer hükümlerini ihlal edecek uygulamaların mazur görülmesini sağlamaktadır. GATT’in I. maddesinde düzenlenen en çok kayrılan ulus kaydı (Most Favored Nation) uyarınca DTÖ üyesi devletler, iki üye devlet arasında farklı muamele yapamamaktadır. Örneğin, Türkiye’nin Çin’den gelen cep telefonlarına %10 gümrük vergisi uygularken Güney Kore’den gelen cep telefonlarına %20 gümrük vergisi uygulaması ihlal teşkil etmektedir. Fakat Türkiye’nin Çin ile GATT madde XXIV’ün şartlarını sağlayacak şekilde bir uluslararası anlaşma yapması durumunda gümrük vergilerini dilediği şekilde indirme imkânı bulunmaktadır. Bunun bir örneği de AB ile Türkiye arasında yer alan Gümrük Birliği’dir.

Birleşik Krallık’ın AB’den çıkmasının aynı zamanda Gümrük Birliği’nden çıkması anlamına geldiğini göz önünde bulundurursak Hard – Brexit olması durumunda Türk malları 31 Ekim’den sonra Birleşik Krallık’a çok ciddi maliyetler ile ihraç edilecek. Aynı şekilde ithalatta da maliyetler artacak. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Örgütü (UNCTAD) tarafından hazırlanan raporda Hard – Brexit olması halinde tahmin edilebileceği üzere en büyük yarayı, AB’nin 34,5 milyar dolar ticaret hacmi kaybı ile yaşayacağı belirtiliyor. İlginç olan ise AB’den sonra en büyük yarayı Türkiye’nin alacağı ve 2,4 milyar dolarlık ticaret hacmi kaybedeceği belirtilmektedir[1]. Hâlihazırda daha yüksek gümrük vergileri ödeyen Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya ise Brexit’in kazananları olacak.

Türkiye’nin tüm ihracatının %7’lik kısmına tekabül eden 11,1 milyar dolarlık kısmını Birleşik Krallık’a[2] yaptığı göz önünde bulundurulursa 2,4 milyar dolarlık bir düşüş, Birleşik Krallık’a yapılacak ihracatın yaklaşık olarak %21,6 düşmesi anlamına gelecektir. Aynı zamanda, Birleşik Krallık’ın da Türkiye ile olan 13,6 milyar dolarlık ticaretinin bu durumunda etkileneceği düşünülür ise iki tarafın ticari ilişkileri açısından Hard – Brexit’in sonuçları ağır olacaktır.

Türkiye’nin ihracatını, sektörler bazında incelemek gerekir ise ihracatta 2018 yılında bayrağı 2,68 milyar dolar ile motorlu kara taşıtları çekmektedir. İkinci sırayı, 1,31 milyar dolar ile örme tekstil ürünleri çekerken üçüncü sırayı ise 1,2 milyar dolar ile elektrikli cihazlar çekmektedir. Her ne kadar Birleşik Krallık tarafından toplam ithalatın %87’sine tekabül eden kısma gümrük vergisi uygulanmayacağı belirtilse de[3] Türkiye’nin otomotiv ve tekstil ihracatının kalan %13’lük kısımda olması Türkiye ticaretini oldukça etkileyecektir. Ayrıca bu uygulamanın geçici bir durum olduğu da belirtilmelidir. Birleşik Krallık’ın dilediği zaman hiçbir gerekçe göstermeden %87’ye tekabül eden kısmını DTÖ nezdinde taahhüt edilen tavan oranlara kadar çıkarma yetkisi bulunmaktadır. Dolayısı ile ilerleyen zamanlarda gümrük vergileri sebebiyle Türkiye’nin ticareti daha da kısıtlanabilecektir. Türkiye ile Birleşik Krallık’ın neden bu etkileri elimine edecek bir ticaret anlaşması imzalamadığını sorguluyor olabilirsiniz. Bu noktada tekrardan konu AB ile Türkiye arasındaki Gümrük Birliği’ne gelmekte. Gümrük Birliği’nin hükümleri uyarınca Türkiye’nin AB’nin taraf olmadığı bir serbest ticaret anlaşmasına ya da başka bir gümrük birliğine taraf olması mümkün değil. Bu nedenle, Türkiye’nin Birleşik Krallık ile ticareti DTÖ kurallarının ötesine götürebilmesi için AB ile Birleşik Krallık arasında bir  anlaşma imzalanması gerekmektedir. Fakat Türkiye ile Birleşik Krallık, ticaret ilişkilerini güçlendirmek adına birçok ikili görüşmede bulundu. İki tarafın ilişiklerinin ilerleyen yıllarda da devam edeceğinin sinyallerini, İngiltere Uluslararası Ticaret Bakanı Liam Fox’un geçtiğimiz Haziran ayında Türkiye ziyaretinde verdiği demeçlerde de gözlemledik.

Öte yandan gümrük vergileri, Hard – Brexit kapsamında en ön planda tartışılmakta olsa da işin arka yüzünde ticaretin seyrini çok daha fazla etkileyebilecek değişiklikleri de beraberinde getirecektir. Özellikle ortak pazar anlayışından kaynaklı olarak İngiliz şirketlerinin Avrupa’da ve Avrupalı şirketlerin Birleşik Krallık’ta kompleks üretim ve dağıtım ağları bulunmaktadır. Ayrıca Birleşik Krallık’ın AB regülasyonlarıyla uyumlu davranma zorunluluğu ortadan kalkacağından finanstan ilaç sektörüne, hava yollarından otomotiv endüstrisine kadar birçok sektörde köklü değişiklikler öngörülmektedir.

Kısa vadede Hard – Brexit’in etkileri tüm dünya genelinde sert şekilde hissedilecek ve hâlihazırda Birleşik Krallık ile dirsek temasında bulunan AB ve Türkiye üzerindeki etkileri daha da hissedilir olacaktır. Sonuç olarak üzerinde güneş batmayan ülke 31 Ekim günü anlaşma olmadan Brexit’i gerçekleştir ise hepimizi farklı bir dünya karşılayacak ve uluslararası ticaretin tüm dinamikleri değişecek. Biz de herkes gibi gelişmeleri heyecanla ve yakından takip edeceğiz.


[1] UNCTAD Research Paper No.31 UNCTAD/SER.RP/2019/3

[2]https://www.trademap.org/tradestat/Bilateral.aspx?nvpm=1%7c792%7c%7c826%7c%7cTOTAL%7c%7c%7c2%7c1%7c1%7c2%7c1%7c1%7c1%7c1%7c1 Son erişim tarihi 08.08.2019

[3] https://www.gov.uk/government/news/temporary-tariff-regime-for-no-deal-brexit-published Son erişim tarihi 08.08.2019

Türkiye – ABD İlişkilerinde Yeni Bir Hukuki Boyut: CAATSA

Türkiye’nin Rusya’dan satın altığı S-400 hava savunma sistemlerinin, Türkiye’ye teslimatının başlamasının akabinde Amerika Birleşik Devletleri (“ABD”), üretim programı kapsamında ortaklarından biri olan Türkiye’nin F-35 savaş uçağı projesine katılımını askıya aldığını açıklamıştı. Türkiye ile ABD arasındaki diplomatik uyuşmazlığın hukuki boyutunda ise ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası’nın (Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act “CAATSA”) Rusya Federasyonu’nun ürettiği hava savunma sisteminin satın alınması sebebiyle Türk şirketlere ve kişilere uygulanabileceği ve buna ilişkin yaptırımların ABD’de müzakere edilmeye başladığı haberleri yerli ve yabancı basın dahil olmak üzere birçok mecrada büyük yankı uyandırdı. CAATSA’nın uygulama alanı, CAATSA kapsamındaki yaptırımların neler olduğu ve Türkiye’ye olası etkilerinin hukuki boyutuna ilişkin değerlendirmelerimizi aşağıda dikkatinize sunarız:

CAATSA’nın Uygulama Alanı

CAATSA, ABD Temsilciler Meclisi ve Senatosu tarafından çıkarılan ve Ağustos 2017’de ABD Başkanı Donald J. Trump tarafından onaylanarak yürürlüğe giren Fedaral bir kanundur. Amerika’nın hasım olarak nitelendirdiği devletlerle mücadelesi kapsamında bir yaptırımlar bütünü içeren CAATSA, esas itibarı ile İran, Kuzey Kore ve Rusya Federasyonu’na karşı uygulanmakta olan yaptırımların güçlendirilmesi amacıyla çıkarılmıştır.

CAATSA’nın Türkiye ile ilgili tartışmalara konu olan uygulama alanı ise Kanun’un “Rusya Federasyonu’na İlişkin Yaptırımlar, Terörle Mücadele ve Yasadışı Mali Kaynak Sağlama” başlıklı ikinci bölümünün ikinci kısmında yer alan 231. maddesi (Sec. 231) kapsamında düzenlenen “Rusya Federasyonu Hükümeti’nin istihbarat ve savunma sektörleri ile işlem yapan kişilere yaptırım uygulanması”na ilişkin hükümlerden kaynaklanmaktadır. CAATSA’nın 231. maddesi kapsamında ABD Başkanı, Rusya Federasyonu Hükümeti’nin istihbarat ve savunma sektörleriyle bağlantılı bir şekilde Rus Hükümeti ile doğrudan veya Rus Hükümeti adına veya temsilen hareket eden bir kişi ile işlem yapan kişilere CAATSA’nın 235. maddesinde sayılan yaptırımlardan beş veya daha fazla yaptırımı uygulayabilmektedir.

CAATSA’nın 231. maddesinin uygulanma koşulları şu şekilde özetlenebilir:

i. CAATSA, Rusya Federasyonu Hükümeti ile doğrudan veya Hükümet adına hareket eden gerçek ve/veya tüzel kişilerle önemli nitelikte işlem yapan gerçek ve/veya tüzel kişilere uygulanabilmektedir.
ii. Söz konusu kişilerin, bahse konu işlem, durum veya işlemden kaynaklanan sonuçlar hakkında bilgi sahibi olması ve/veya bilgi sahibi olabilecek durumda olması (knowingly) gerekmektedir.
iii. İşlem yapılan Rusya Federasyonu Hükümeti kavramı, Rusya Federasyonu Güvenlik Güçleri’nin istihbarat örgütleri ile Rusya Federasyonu’nun ulusal güvenlikten sorumlu organlarını da içermektedir.
iv. Yaptırım uygulanmasına sebep olan işlemin önemli nitelikte işlem olması gerekmektedir. Önemli nitelikte işlem değerlendirmesi yapılırken; ABD ulusal güvenliği ve dış politika çıkarları bakımından işlemin menfi sonuç doğurabilecek nitelikte olup olmaması, işlemin Rusya Federasyonu Hükümeti’nin istihbarat ve savunma sektörleriyle olan ilişkisinin gücü ve düzeyi, işlemin yapısı ve büyüklüğü gibi unsurlar dikkate alınmaktadır. Bu kapsamda, tamamen ve nihaî olarak sivil amaçlara ve/veya kullanıcılara hizmet eden ve istihbarat sektörü ile ilişkisi olmayan bir işlemin genel olarak önemli işlem olmadığı savunulabilecektir. Bununla birlikte, ilgili kriterler tüketici nitelikte olmayıp, somut olay bazlı değerlendirmelerde önemli işlemin tespiti bakımından farklı kriterler ortaya konabilecektir.

CAATSA Yaptırımlarının Uygulanma Zorunluluğu

CAATSA yaptırımlarının uygulanması esas itibarı ile zorunludur. Bununla birlikte, ABD’nin ulusal güvenlik çıkarları açısından gerekli olması halinde ABD Başkanı, yaptırım uygulanmasından feragat edilmesine ilişkin yazılı kararını ilgili kongre komitesinin incelemesine sunmak suretiyle yaptırım uygulanmamasını sağlayabilir.

İlaveten, CAATSA yaptırımlarını tetikleyen işlemlerin önemli ölçüde azaldığına ilişkin belgelerin ABD Başkanı tarafından ilgili kongre komitesine gönderilmesinin akabinde ABD Başkanı, ilgili komitenin erteleme talebini ve bu talebe dayanak bilgi, belge ve bulguları incelemesini müteakip CAATSA yaptırımlarının uygulanmasının ertelenmesine karar verebilir.

Ayrıca ABD Başkanı, yaptırım uygulanan kişinin, (i) yaptırıma konu faaliyetler içerisinde bulunmadığını veya bu faaliyetlerin durdurulması için esaslı ve kanıtlanabilir adımlar attığını ve (ii) gelecekte benzer faaliyetlere girişilmeyeceği hususunda güvenilir taahhütler aldığını ortaya koymak suretiyle yaptırımların uygulanmasına son verebilir.

CAATSA Kapsamında Uygulanabilecek Yaptırımlar

ABD Başkanı, CAATSA’nın 235(a).maddesinde sayılı on iki yaptırımdan beş veya daha fazlasını 231. madde kapsamında uygulayabilmektedir. Bu yaptırımlar şu şekilde sıralanabilir:

1. ABD İhracat-İthalat Bankası’nın Desteğinin Kesilmesi: ABD Başkanı, yaptırım uygulanan kişilere yönelik olarak ABD İhracat-İthalat Bankası’na, bu kişilerin mal ve hizmet ihracatı ile ilgili hiçbir garanti, sigorta, kredi artırma, kredi artırıma katılım taleplerine onay vermemesi yönünde talimat verebilir.
2. İhracat Yaptırımı: ABD Başkanı, yaptırım uygulanan kişinin herhangi bir mal veya teknoloji ihracatına yönelik olarak, ABD Hükümeti’nin öncül incelemesinin ve onayının zorunlu olduğu hallerde, ABD Hükümeti’ne, söz konusu kişinin ihracat faaliyetlerine ilişkin herhangi bir lisans, izin veya yetki vermemesi yönünde talimat verebilir. Bu talimat, İhracat Yönetim Kanunu (the Export Administration Act of 1979), Silah İhracatı Denetim Kanunu (the Arms Export Control Act) ve Atomik Enerji Kanunu (Atomic Energy Act of 1954) kapsamındaki ABD Hükümeti’nin lisans, izin veya yetki sağlama kararlarına da uygulanabilmektedir.
3. ABD Finansal Kurumlarından Alınan Kredilerin Engellenmesi: İnsani yardım faaliyetleriyle iştigal eden kişiler ve bu faaliyetler için sağlanan kredi ve borçlar hariç olmak üzere, ABD finansal kurumlarının yaptırım uygulanan kişilere 12 aylık periyotlar için toplam 10.000.000 ABD Dolarından fazla kredi veya borç vermesi engellenebilir.
4. Uluslararası Finans Kuruluşlarından Alınan Kredilerin Engellenmesi: ABD Başkanı, uluslararası finans kuruluşlarında söz ve oy hakkına sahip ABD temsilcilerinin (veya yöneticilerinin) yaptırım kapsamındaki kişiler tarafından bu kuruluşlardan talep edilen finansal imkanlara ilişkin olumsuz oy vermesi yönünde talimat verebilir.
5. Finans Kuruluşlarına Yönelik Yasakların Öngörülmesi: Yaptırım uygulanan kişinin bir finans kuruluşu olması durumunda, bu kuruluşun ABD piyasalarındaki işlemlerine çeşitli kısıtlamalar getirilebilir veya bu kuruluşların ABD’nin devlet tahvilleri üzerinden işlem yapması engellenebilir.
6. İhale Yaptırımı: ABD Hükümeti’nin yaptırım uygulanan kişi ile bu kişinin sağladığı mal ve hizmetlere ilişkin herhangi bir sözleşmesel ilişki içerisine girmesi ve bu kişilerden kamu alımı yapmasının önüne geçilebilir.
7. Yabancı Para Birimine İlişkin Yaptırımlar: ABD yargı yetkisine tabi olan işlemler bakımından, yaptırım uygulanan kişinin menfaati dahilinde bulunan yabancı para birimi ile işlem yapılması engellenebilir.
8. Bankacılık İşlemlerine İlişkin Kısıtlamalar: ABD yargı yetkisine tabi olmak koşuluyla, yaptırıma konu kişinin yararına olan finansal kuruluşlar arasında veya bu kuruluşlar aracılığıyla ya da bu kuruluşlara gerçekleştirilecek ödeme veya kredi aktarımı işlemleri yasaklanabilir.
9. Mülkiyete İlişkin Kısıtlamalar: ABD yargı yetkisine tabi olması şartı ile yaptırım uygulanan kişinin mülke ilişkin tüm işlemleri kısıtlanabilir. Bu kişinin halihazırda elinde bulunan mülkleri üzerindeki mülkiyet haklarının kullanımı engellenebilir.
10. Yaptırıma Konu Kişilere Yönelik Yatırımların ve Diğer Borçlanma Araçlarının Engellenmesi: ABD’li gerçek veya tüzel kişilerin yaptırıma tabi kişilere yatırım yapmaları, bu kişilerden kayda değer miktarda hisse veya herhangi bir borçlanma aracı satın almaları yasaklanabilir.
11. Yaptırıma Konu Tüzel Kişilerde Görev Yapan Çalışanlara Yönelik Kısıtlamalar: Yaptırıma konu tüzel kişilerin çalışanlarının veya yöneticilerinin yahut kontrol sahibi hissedarlarının ABD vize başvurularının reddedilmesi sağlanabilir ve bu kişilere ABD’ye giriş yasağı getirilebilir.
12. Yaptırıma Konu Tüzel Kişilerin Yöneticilerine Karşı Kısıtlamalar: Yaptırıma konu tüzel kişilerin yöneticilerine ya da çalışanlarına veyahut sahip oldukları benzer yetkilerle bu kişilere benzer görev ifa eden kişilere de CAATSA’nın 235. maddesinde öngörülen yaptırımlardan herhangi birinin veya birkaçının uygulanmasına karar verilebilir.

CAATSA Yaptırımlarının Türkiye’ye Uygulanması

Yukarıdaki açıklamalar ışığında CAATSA’nın bir devlete karşı doğrudan uygulanamayacağı ileri sürülebilir, zira söz konusu yaptırımlar ekseriyetle ticarî nitelikte olup (gerçek kişilere uygulanabilecek yaptırımlar söz konusu olsa da) aslen tüzel kişileri hedef almaktadır.

Bununla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Rusya Federasyonu’nun savunma sanayi ve teknoloji şirketi Rostec ile S-400 hava savunma sistemlerinin Türkiye’ye satışına ilişkin yapmış olduğu işlemin, CAATSA yaptırımlarını tetikleyebilecek “önemli bir işlem” potansiyeline sahip olduğu da ileri sürülebilecektir. Zira, söz konusu işlem, Rusya Federasyonu Hükümeti’nin savunma sektörüne ilişkin olup, Türkiye’ye S-400 satışını gerçekleştiren Rostec, CAATSA’nın Rusya Federasyonu Hükümeti’nin istihbarat ve savunma sektörleriyle bağlantılı bir şekilde Rus Hükümeti ile doğrudan veya Rus Hükümeti adına veya temsilen hareket eden bir kişi ile işlem yapan kişilere yaptırım uygulanmasını öngören 231(e).maddesi kapsamında sayılan şirketlerden birisidir.

20 Eylül 2018 tarihinde ABD İçişleri Bakanı Mike Pompeo, daha önce Çin Halk Cumhuriyeti’nin Rusya Federasyonu’nun savunma sektöründeki önemli bir ihracatçısı olan Rosboronexport’tan satın aldığı S-400 sistemleri ve SU-35 uçakları sebebiyle Çin şirketlerinin CAATSA kapsamında yaptırımlara tabi tutulduğunu açıklamıştır. Bu doğrultuda, bir başka Rus savunma sanayi şirketi olan Rostec üzerinden yapılan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin S-400 alımlarının CAATSA yaptırımlarını tetiklemesi olası görünmektedir.

Öte yandan, ABD için stratejik bir rakip olan Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı CAATSA yaptırımları devreye sokulurken dahi, yaptırımların, S-400 ve SU-35 alımlarına ilişkin işlemle bağlantılı olan kurum ve kişilerle sınırlı tutulmaya çalışıldığı göz önünde bulundurulduğunda, bir NATO müttefiki olan ve savunma sanayiine yönelik ABD’nin sürekli bir ilişki içerisinde bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne karşı uygulanacak olan potansiyel yaptırımların da belirli hedeflere yönelmesi beklenebilecektir.

Yukarıda da bahsedildiği üzere CAATSA’nın 231. maddesi kapsamında yaptırımların uygulanması hukuken zorunludur ve yaptırımların uygulanması kararı verilmeden önce herhangi bir erteleme veya feragat olanağı bulunmamaktadır. Bununla birlikte, oldukça politik bir zemin üzerinde yükselen CAATSA’nın Türkiye’ye uygulanmasına ilişkin siyasî müzakerelerin sürdüğü anlaşılmaktadır. Bu nedenle, istisnaî nitelikte bir uygulama ile CAATSA yaptırımlarının Türk şirketlere ve kişilere karşı uygulanması hayata geçmeden CAATSA’nın 231(b) ve 231(c). maddeleri kapsamında feragat veya erteleme müesseselerinin devreye sokulması da gündemdeki yerini korumaktadır. CAATSA’nın 216(a)(1). maddesi uyarınca ABD Başkanı’nın erteleme veya feragat kararlarını almadan önce buna ilişkin raporlarını Kongre’nin incelemesine sunma zorunluluğu bulunmaktadır. Her halükarda Türk şirketlerinin ve/veya Türkiye’deki gerçek kişilerin CAATSA yaptırımlarına tabi tutulması halinde yukarıda sayılı on iki yaptırımdan en az beşinin bu şirketlere uygulanması söz konusu olacaktır. Bu durumun ABD’nin birçok alanda işbirliği yaptığı ve NATO müttefiki olan Türkiye Cumhuriyeti’nin savunma sanayii bakımından olumsuz sonuçlar doğurabileceği açıktır.

Avrupa Birliği Dikey Anlaşmalar Tebliğ’ini güncelliyor: YSFB, EKM ve seçici dağıtım gündemde!

Emin Köksal

Avrupa Birliği’nin (AB) Dikey Anlaşmalar Tebliği’ne ilişkin Ekim 2018 tarihinde başlayan değişiklik sürecinde yeni gelişmeler yaşandı. On yıla yakın bir süredir uygulanan mevcut tebliğ, Mayıs 2022 itibari ile yürürlükten kaldırılacak. Komisyon, grup muafiyeti eşikleri, internet satışları gibi konuları ele alarak yeni tebliği dijital çağa uygun hale getirmeyi hedefliyor.

Geçtiğimiz ay, tedarik ve üretim zincirinin farklı seviyelerinde faaliyet gösteren teşebbüsler arasında yapılan dikey anlaşmalara AB rekabet kurallarının nasıl uygulanacağını düzenleyen Dikey Anlaşmalara İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği’nin revize edilmesine dair kamuoyundan görüş alınmıştı. Geçtiğimiz günlerde ise, ERA Avrupa Hukuku Akademisi’nde “Dikey Sınırlamalar: Güncel Konular ve Zorluklar” başlıklı bir konferans düzenlendi. mlex’de haber olan bu konferans kapsamında, yeniden satış fiyatının belirlenmesi (YSFB), seçici dağıtım sistemleri ve en çok kayrılan müşteri (EKM) koşulu olmak üzere dağıtım faaliyetini ilgilendiren tartışmalı konular ele alındı. Konferansa ayrıca, Komisyon’un rekabet politikası yetkilisi Mariele Scholz da katkı sağladı.

Scholz’un yorumlarından ilki EKM koşulu ile ilgiliydi. Scholz, EKM koşulunun önemli ve tartışmalı konular arasında yer aldığını belirtti. Hatırlatma yapmak gerekirse, EKM koşulu, sağlayıcı tarafından, diğer alıcılara önerilen en uygun fiyat ve sözleşme koşullarının, sözleşme tarafı alıcıya da önerilmesi yükümlülüğünü ifade etmektedir. AB içinde en önemli görüş ayrılığı, EKM koşuluna ilişkin yaklaşımlarda görülüyor. Özellikle Booking.com ve Expedia gibi seyahat siteleri, ‘geniş EKM’ koşulu uygulayarak otellerin başka platformlara daha uygun koşullar sunmasını engelliyor. Ancak, bu uygulama, birçok ulusal otorite tarafından ihlal olarak kabul ediliyor. Öte yandan otellerin kendi web sitelerinde sundukları koşulları platformlar için de sunmalarına dair ‘dar EKM’ koşuluna ise daha sıcak bakılıyor. Fakat yakın tarihte, benzer bir koşul, Alman rekabet otoritesi tarafından ihlal olarak kabul edilmişti. Tüm bu gelişmeler, “tartışmada hareketliği” göstermekle birlikte, EKM koşulunun uyumlu şekilde uygulanma zorunluluğunu da beraberinde getiriyor.

Konferansta ayrıca, küçük ve orta ölçekli işletmeler için dağıtım kurallarının karmaşıklığına ilişkin endişeler de dile getiriliyor ve bunların uygulanabilir bir şekilde düzenlenmesi gerektiği belirtiliyor. Scholz, birçok teşebbüsün, seçici dağıtım sistemlerinde uyguladığı kuralların gidişatının endişe verici olduğunu söylüyor. Söz konusu kurallar marka sahiplerinin mağazaların görünümünden, müşteri hizmetlerine, hangi ürünlerin çevrimiçi ve çevrimdışı satılacağına kadar birçok konuda kontrol imkânı veriyor. Buradaki temel eleştiri, mevcut kuralların serbestliğinin marka sahiplerinin koşulları belirlerken çok kısıtlayıcı olmalarına yol açtığı yönünde.

Öte yandan, YSFB uygulamalarının bütüncül bir yaklaşımla yasaklanmasının günümüz ekonomisinde hala geçerli olup olmadığı da konferansta sorgulan konular arasında yer alıyor. Scholz ise, Komisyon’un bu konudaki takdir yetkisinin önceki içtihat ve emsaller ile sınırlı olduğunu belirtiyor.

Hatırlatmak gerekirse, Türkiye’de Mart 2018’de hazırlıkları iki yıla yakın süren ve yukarda tartışılan konuları içeren “Dikey Anlaşmalara İlişkin Yeni Kılavuz” güncellenmişti. Yeni kılavuz, özellikle internet üzerinden yapılan satışlar bakımından ve EKM koşuluna ilişkin değerlendirmeler bakımından AB’deki bazı uygulamalara kıyasla yenilikler barındırmasıyla ön plana çıkmıştı.

Son olarak, AB’de değişiklikler için öngörülen takvim ise şu şekilde: 2020 yılının ikinci çeyreğinde yeni tebliğe ilişkin çalışma belgesi yayınlanacak ve mevcut tebliğin yürürlükten kaldırılmasına kadar geçen zamanda ise etki analizi yapılacak.

Genelleştirilmiş Tercihler Sistemi’nin Kriterleri Fazla mı Genel?: ABD, Türkiye ve Hindistan Ekseninde Uluslararası Ticaretin Seyri

Bugüne kadar uluslararası ticaretin hukuki boyutunu değerlendirdiğimiz pek çok yazı paylaştık. Calder’in Mobile’ımisali kendi denge noktasını haiz iktisadi disiplinlere hukuk zerk ettiğimiz her düzlemde olduğu gibi, uluslararası ticaretin regülasyonunda da hukukçulara bıçak sırtı bir vazife yüklenmektedir. Özellikle, son dönemde ivmelenen ticaret savaşları ikliminde baş gösteren karşılıklı misillemeler, bu düzenlemeleri manşetlerden inmez hale getirmiştir. Makro düzeyde devletlerarası ve mikro düzeyde teşebbüsler açısından pek çok sonuç doğuran ve yakın dönem uluslararası ticaretine karakterini veren bu yüksek maliyetli satranç oyununda son hamle, bu defa ülkemizi de yakından ilgilendirecek şekilde Amerika Birleşik Devletleri’nden (“ABD”) geldi.

Kosta Rika’daki çiftliklerde yetişen bir ananasın, hasat edildiği hafta bizlerin tabaklarında olmasından tutun da bu yazıyı sizlere ulaştırmak için kullanılan ara yüze kadar günlük hayatımızda karşımıza çıkan zaruri veya tercihli pek çok ihtiyacımızın, malların ve hizmetlerin uluslararası dolaşımı sayesinde karşılandığını düşündüğümüzde, bu çarkın nasıl işleyeceğini düzenleyen hukuk kurallarına riayetin önemi de artıyor. Dolaşıma çıkan hammadde ve yarı mamullerin pek çok endüstri için ana girdi kaynağı olduğunu da değerlendirerek uluslararası ticaretteki bu yüksek debinin önemine dikkat çektikten sonra, dilerseniz oyunun son perdesinde yaşananları değerlendirmeye geçebiliriz.

Sistemi tanıyalım

ABD Ticaret Temsilciliği, 4 Mart 2019 tarihinde yaptığı duyuru ile Genelleştirilmiş Tercihler Sistemi (Generalized System of Preferences) (“GTS”) kapsamında Türkiye’ye ve Hindistan’a tanınan imtiyazların kaldırılması yönündeki değerlendirmesini belirtmiştir.[1] ABD Başkanı Donald J. Trump’ın Kongre’ye yazdığı yazıya dayanan metinde, Türkiye’nin sistemden çıkarılmasının sebebi gayrisafi milli gelirin artması, yoksulluğun azalması ve ihracat çeşitliliğindeki artış olarak gösterilirken Hindistan açısından bu sebep ticaret engelleri uygulayarak Amerika menşeli malların Hint pazarına erişimine engel olunması şeklinde belirtiliyor.

Gelişmiş ülkeler tarafından, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere sağlanan bir tür imtiyaz olan GTS rejimi, gelişmiş ülkelerin objektif kriterler belirlemesini ve bu kriterlere uyan devletlere bazı ürünleri gümrük vergisi ödemeden ihraç etme imkânı tanımasını içeriyor. İmtiyazı sağlayan ülkenin ise bu imtiyazdan yararlanmanın koşullarını ve hangi ürünlerin gümrük vergilerinden muaf olacağını belirlemek ve gerekli gördüğü durumlarda bu hususlarda değişiklik yapmak konularında takdir yetkisi bulunuyor.

Bu rejimin uygulayıcıları arasında bulunan ABD ise 1970’li yılından beri sürdürdüğü GTS rejimi kapsamında bu imtiyazlardan yararlanacak ülkelerin taşıması gereken birtakım koşullar ileri sürüyor. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 120 civarı ülkeyi içeren bu sistem kapsamında 4.000 civarı ürün, imtiyazlardan istifade ederek ABD’ye ihraç ediliyor.

ABD’nin getirdiği temel koşullar arasında, lehine imtiyaz tahsis edilecek ülkenin ABD tahkim kararlarını tanıması veya komünist düzene tabi olmaması gibi unsurlar yer alırken, bazı konulardaki değerlendirme yetkisi de başkana bırakılıyor. İşçi haklarına duyulan saygı, Amerika menşeli mallarının imtiyaz sağlanacak ülkenin pazarına girişinin zorlaştırılmış olmaması, ülkenin ekonomik gelişmişlik seviyesi, fikri haklara tanınan korumalar başta olmak üzere çeşitli alanlarda değerlendirme yapma yetkisine sahip olan ABD başkanı, bu değerlendirmeler ile uyum sağlayıp sağlamadığına bakarak bir ülkenin sisteme dâhil edilmesine veya sistemden çıkartılmasında karar verebiliyor. Sisteme dâhil olan ülkeler ise; endüstriyel ürünlerden tekstil ürünlerine kadar birçok ürünü avantajlı şekilde ABD’ye ihraç edebiliyor.

Eşit davranma yükümlülüğü ve GTS

Bildiğiniz üzere, uluslararası ticaretin regülasyonu konusunda devletlerarası düzenlemelere nezaret eden en önemli kuruluş Dünya Ticaret Örgütü’dür (“DTÖ”). Üye devletler, taraf oldukları birtakım anlaşmalar ile ticari ilişkilerini kurala bağlarken, DTÖ ise bu kuralların oluşumunu ve etkin biçimde uygulanmasını temin ediyor. Temellerini, tüm ülkeler için eşit mesafede ve öngörülebilir bir sistem kurma ihtiyacından alan bu oluşumun, niteliği gereği savunmanlığını yaptığı başlıca prensipler ise en çok kayırılan ulus (most favoured nation) ve ulusal muamele (national treatment) kuralları ile ifadesini buluyor. Üye devletlerden gelen mal ve hizmetlere ilişkin uygulamaların, başka üye devletlerden gelen mal ve hizmetler ile bunların ulusal pazardaki karşılıklarına nazaran ayrımcı muameleye tabi tutulmasını engellemek amacıyla ortaya çıkarılan bu kurallar, temel bir anlatımla; bir üye devlete sağlanan avantajın, diğeri açısından de geçerli olmasını ve üye devletlerden ithal edilen ürünlerin, ulusal ürünlere nazaran daha dezavantajlı bir pozisyona sokulmamasını içeriyor.

GTS rejimini bu mercek altında incelediğimizde, bu temel prensiplerle ve Gümrük Tarifleri ve Ticaret Genel Anlaşmasının (“GATT”) I. maddesi ile çelişir nitelikte olduğu duyumsanıyor. Zira bahse konu hüküm, anlaşmaya taraf bir devletin, DTÖ üyesi devletlere farklı gümrük vergileri uygulamasını yasaklıyor.

Öte yandan, hukuk ve ekonominin bir araya geldiği her alanda olduğu gibi burada da hukuk kuralları, düzenlemeye çalıştıkları devletlerarası iktisadi ilişkiler bütününün ihtiyaçları karşısında eviriliyor ve ülkelerin ekonomik etkinlikleri ekseninde karakterini bulan bir istisna ortaya çıkıyor. Gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkelerin sahip oldukları farklı düzeylerdeki ekonomik etkinliğin artırılmasını amaçlayan bu istisna, esasen 1979 yılında alınan GATT’a taraf olan ülkelerin aldığı bir karara dayanıyor. Takip eden süreç içerisinde pek çok tartışmaya konu olan bu uygulama, 1994 yılındaki Uruguay turundan sonra DTÖ sisteminin de bir parçası haline geliyor ve Yetki Hükmü (Enabling Clause) olarak bilinen kurum ile ayrımcılık karşıtı ana omurgadan ayrışan bir istisna olarak yeni sistemde varlığını sürdürüyor.

Ekonomik temelli bir pozitif ayrımcılık öngören bu sistem ile gelişmekte olan ülkelerden gelen ürünlere farklı veya daha iyi muamele uygulanmasının önü açılırken gelişmiş ülkelerin de bu avantajları sağlarken DTÖ kurallarını ihlal etmeyecekleri temin ediliyor. Uluslararası mukayeseli hukukun, ticaretin liberalleşmesine ve ekonomik büyümeye katkı sağlama arzusunun da bir görünümü olan istisna, bu niteliği gereği herhangi bir uluslararası kuralın ihlal edilmesine sebep olmadan uygulanabiliyor. Avrupa Birliği ile Kanada ve Japonya gibi ülkeler, hâlihazırda GTS rejimini uygulayan gelişmiş ekonomilerin başında geliyor.

DTÖ’nün karar insicamı

Uluslararası ticarette etkinlik kazanımını amaçlayan GTS uygulamasının, bu amacına ulaşabilmesi için sistem içerisinde objektif kuralların belirlenmesi ve gelişmekte olan ülkeler arasında farklı muamele yapılmaması gerekiyor. DTÖ Temyiz Organı da GTS kapsamındaki ülkeler arasında ayrımcılık yapılmasına karşı tavır sergiliyor ve bu pozisyonunu karar insicamının bir parçası haline getiriyor. (EC- Tariff Preferences[2]). Ayrıca DTÖ’nün, Avrupa Komisyonu’nun 2003 yılında bazı tekstil ve ilaç ihraçlarına ilişkin Hindistan’a tanınan GTS imtiyazlarını devre dışı bırakmasına karşı başlatılan benzer bir süreç kapsamında Hindistan lehine karar verdiği de biliniyor.

Hal böyle olunca, ABD’nin, Hindistan ve Türkiye’yi sistemden çıkarmasının altında yatan sebepler de önem kazanıyor. Zira Türkiye veya Hindistan tarafından başlatılacak olası bir DTÖ yargılamasındaki belirleyici faktörün; Türkiye’nin ve Hindistan’ın sistemden çıkarılmasının objektif ve kabul edilebilir gerekçelere dayanıp dayanmadığı hususu olacağa benziyor.

Türkiye cephesi

Kapsam dışına çıkarmaya ilişkin açıklama, Türkiye’de oldukça tepki ile karşılandı. Konuya ilişkin yaptığı ilk açıklamada, Ağustos ayından beri devam eden gözden geçirme süreci sonrası Türkiye’nin GTS programından çıkarılması hususunda değerlendirme yapan Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan; “2018 yılı 11 aylık döneminde ABD’nin GTS kapsamında dünyadan yaptığı toplam 20.9 milyar dolarlık ithalatta Türkiye’nin 1.74 milyar dolarlık ve yüzde 8.2’lik payla beşinci tedarikçi ülke konumunda olduğunu” belirtirken kararın ABD’li firmaları da olumsuz etkileyeceğini kaydetti[3].

Türkiye-ABD arasında belirlenen 75 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefi ile de çeliştiği değerlendirilen bu kararın, Türkiye’nin ekonomik olarak yeterince geliştiğine ve artık GTS sisteminden yararlanmaya elverişli olmadığına dayandığı açıklanıyor. Türkiye’nin, sistem kapsamında ticaret yaptığı sektörlerin başında otomotiv, mücevherat, tarımsal ürünler, plastik ve makine aksamlarının geldiği biliniyor.

ABD’nin bu yaklaşımının ekonomik izdüşümünün ise sınırlı olacağına ve ülkeyi fazla etkilemeyeceğine dair iktisadi değerlendirmeler paylaşılırken, otomotiv sanayii temsilcilerinden de benzer açıklamalar geliyor. ABD’ye olan satışların, otomotiv sektörünün 32.2 milyar dolar düzeyinde seyreden yıllık ihracatı içerisinde yalnızca yüzde üç civarı bir payı olduğunu belirten sektör temsilcileri, Türkiye’nin bu durumdan ciddi biçimde etkilenmeyeceğini kaydediyor[4]. Buna karşın farklı bir pozisyon alan mücevher sektörünün temsilcileri ise 300 milyon dolar civarında seyreden ihracatlarının yarıya düşebileceği konusunda uyarıda bulunuyor[5]. Yeni durumda, otomotiv sektöründe yüzde iki buçuk mücevheratta ise yüzde beş buçuk oranında bir maliyet artışı bekleniyor.

Hindistan cephesi

Alınan karar ile yaklaşık iki bin ürün için tanınan ve yüzde bir ila altı arasında değişen oranlarda sağlanan ihracat kolaylıklarından yoksun kalacak olan Hindistan hükümeti de konuya ilişkin benzer bir tavır takınıyor ve bahse konu imtiyazların yıllık 190 milyon dolar düzeyinde bir ticareti etkilediğini vurgulayarak bunların devre dışı kalmasının önemli bir etkisi olamayacağını belirtiyor. Öte yandan, hükümetin yaptığı bu açıklamaları yanlış ve yanıltıcı bulan bazı çevreler, Hindistan’ın GTS rejiminin bir numaralı lehtarı olduğunu ve bu imtiyazlardan faydalanan işlemlerin hacminin 5.6 milyar dolara ulaştığını savunuyor[6].

Hindistan hükümetinin, konuya ilişkin DTÖ’ye başvuru yapmayı değerlendirdiği de kulislerde konuşulurken, DTÖ nezdinde bir çözümü uzun ve etkinsiz bulan çevrelerin, meselenin ikili diyalog konusu yapılmasını istedikleri de basına yansıyan haberler arasında[7].

Hindistan’ın kapsam dışı bırakılmasının gerekçesi olarak Amerika menşeli malların Hint pazarına erişimine engel olunması gösterildiği düşünüldüğünde; Hindistan’ın son dönemde e-ticarete ilişkin getirdiği uygulamaların Amazon gibi Amerika menşeli şirketlerin Hint pazarına girişini güçleştirmesi, olası bir DTÖ sürecinde ABD otoriteleri nezdinde argüman olarak kullanılabileceğe benziyor.

Sonuç

GTS rejimi kapsamında Türkiye’ye (ve Hindistan’a) sağlanan birtakım uluslararası ticaret imtiyazlarının geri alınması, ülkemiz ile ABD arasında dolaşımda olan ürünler açısından maliyeti artırarak pek çok ticaret dalını zora sokacağa benziyor. ABD’nin bu tek taraflı uygulaması karşısında, devletlerarası düzeyde yetki sahibi DTÖ’ye başvurma hakkına sahip olan Türkiye’nin ise; bu başvuru kapsamındaki başarı şansı, ABD uygulamalarının ayrımcı nitelikte olduğunun tespit edilmesine dayanıyor.

Ayrımcılık niteliği belirleyici faktör olarak kendisini ayrıştırırken, yapılması gereken ilk değerlendirme ise ABD’nin kapsam dışı bırakma yaklaşımına dair ileri sürdüğü gerekçelendirmenin objektif olup olmadığıdır. Türkiye’nin gayrisafi milli gelirin artması ve yoksulluğun azalması sebebiyle artık GTS kapsamında ele alınamayacağına dair yapılan değerlendirmenin ne derece objektif olduğu ise ancak inter pares (eşitler arasında) bir değerlendirme ile anlaşılabilecektir. Dolayısıyla, olası bir yargılamada bu unsura odaklanacak olan DTÖ organları, GTS imtiyazlarından istifade eden Malezya ve Endonezya ile özellikle G20 üyesi olan Brezilya gibi ülkelerin gelişmişlik düzeyleri ve ekonomik refahını Türkiye parametreleri ile karşılaştıracak ve ABD’nin sergilediği farklılaşan yaklaşım için rasyonel bir ekonomik gerekçe olup olmadığını irdeleyecektir.  


[1] https://ustr.gov/about-us/policy-offices/press-office/press-releases/2019/march/united-states-will-terminate-gsp

[2] Panel Report, European Communities – Conditions for the Granting of Tariff Preferences to Developing Countries, WT/DS246/14, para. 7.129

[3] http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/bakan-pekcandan-abdnin-karariyla-ilgili-aciklama-41138388

[4] https://www.dunya.com/sektorler/otomotiv/gumruksuz-ticaretin-iptali-turkiyeyi-nasil-etkiler-haberi-440662

[5] http://www.fortuneturkey.com/abd-yaptirimi-mucevher-sektorunu-vurabilir

[6] https://economictimes.indiatimes.com/news/economy/foreign-trade/view-us-trade-snub-should-be-wake-up-call-for-india/articleshow/68280805.cms

[7] https://economictimes.indiatimes.com/news/economy/foreign-trade/india-considers-moving-wto-against-us-over-withdrawal-of-import-sops/articleshow/68291352.cms

Rekabet Hukukunda Dikey Anlaşmaların Son 10 Yılındaki Gelişmelerde İnternet Satışları ve MFC Koşulları Gündemde

Daha önce blog’da duyurusunu gerçekleştirdiğimiz “Rekabet Hukukunda Dikey Anlaşmaların Son 10 Yılı”nı ele alan ve Bilgi Üniversitesi’nin Rekabet Hukuku ve Politika Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen konferans geçtiğimiz günlerde gerçekleşti. Pek çok farklı akademisyen yanı sıra pek çok farklı sektörden hukuk müşavirinin ilgisini çeken konferansta ekibimizin lideri Şahin Ardıyok ile iktisatçı of-counselımız Emin Köksal en cafcaflı konuları ele aldı.

Konferansın genel seyri nasıldı?

İki oturumdan oluşan konferansta açılış konuşmasını Bilgi Üniversitesi’nin Rekabet Hukuku ve Politika Uygulama ve Araştırma Merkezi Direktörü Kerem Cem Sanlı gerçekleştirdi. Konuşmasında son 10 yılda teknoloji, internet kullanımı, perakendecilik – lojistik – dağıtım alanlarında değişen trendlere değinen Sanlı, mevcut durumda alıcı gücünün önem kazandığını belirterek değişen koşullar ile farklı seviyelerde artan, baskılanan rekabeti anlattı. Türkiye’de son 10 yılda önemli değerlendirmelerin en çok öne çıktığı pazarların bira ve akaryakıt pazarları olduğunu belirten Sanlı, günümüzde çoğu 4. madde incelemesi bakımından potansiyel 6. madde incelemesinin de önem kazandığı, dikey kısıtlamalar bakımından yeniden satış fiyatının tespiti açısından genellikle zımnen bir rule of reason analizi gerçekleştirildiği ve buradaki değerlendirme eşiklerinin oldukça yukarıya çekildiğini, pasif satış değerlendirmesi gibi değerlendirmelere ilişkin olarak “9/3” görüş gönderelim yaklaşımının benimsendiği yönündeki gözlemlerini paylaştı.

Sanlı, daha sonrasında internet satışları bakımından dikey anlaşmalar ve kısıtları ele alan ilk oturumu başlatmak üzere Rekabet Kurumu Daire Başkanı, Mehmet Yanık’ı sahneye çağırdı. Bahse konu oturumda internet satışlarını üç farklı bakış açısı tarafından inceleyen üç farklı sunum gerçekleştirildi. Bu kapsamda, internet satışlarına yönelik hukuki yanı sıra iktisadi değerlendirmeler Türkiye’de özellikle Dikey Anlaşmalara İlişkin Yeni Kılavuz’un da benimsenmesiyle ortaya çıkan gelişmeler ve Avrupa Birliği’ndeki örnekler esas alınarak aktarıldı.

Söz konusu sunumlar öncesinde, Mehmet Yanık özellikle internet satışları bakımından Türkiye’de benimsenen Dikey Anlaşmalara İlişkin Yeni Kılavuz da yer alan düzenlemelerin Avrupa Birliği’ndeki uygulamalar ile mukayese edilmemesi gerektiğini, Kurul’un “internet üzerinden gerçekleştirilen satışlar pasif satış teşkil eder” anlayışından yola çıkarak ve farklı paydaşlar arasındaki dengeleri gözetilerek bir düzenleme oluşturulduğunun altını çizdi.

Konferansın ikinci oturumu ise akademisyen ve uygulamacı Prof. Dr. Yılmaz Aslan tarafından yürütüldü. Bu kısımda bir tarafta son 10 senede gelişen münhasırlık uygulamaları ile yeniden satış fiyatı uygulamaları örnek Rekabet Kurulu kararları ışığında ele alınırken, diğer tarafta yakın zamanda Rekabet Kurulu yanı sıra diğer ülkelerde gündem konusu olan en çok kayırılan müşteri (MFC) koşuluna dair rekabet hukuku açısından yaklaşımın nasıl geliştiği anlatıldı.

İlk oturumda Emin Hoca neler anlattı?

Emin Köksal, internet satışları bakımından dikey sınırlamaların iktisadi bakış açısıyla nasıl ele alınması gerektiğine değinmeden önce mevcut durumda dünya genelinde artan e-ticaret eğilimine yönelik verileri paylaştı ve günümüzde ticari inovasyonun önemini vurguladı. Bu noktada, hukuk kurallarının değişen trendler ile uyumlu olması gerektiğini önemle belirten Köksal, özellikle platformların yüzleştiği kısıtlamalara değindi.

Köksal, konuşmasında kar maksimizasyonu güdüsüyle hareket etme ile bedavacılık sorunsalı ve ortak standart ve marka imajı belirleme arasında ince bir çizgi olduğunu ve bu yönde dengeli bir değerlendirme yapılması gerektiğini belirterek, özellikle internet satışları bakımından dikey kısıtlamaların inovasyonu öldürmeyecek şekilde düzenlenmesi gerektiğinin altını çizdi.

Şahin Ardıyok konuşmasında hangi konulara değindi?

Konferansın ikinci oturumda tartışmalara katılan Şahin Ardıyok ise, mevcut durumda Türkiye’de iktisaden gerekenden fazla dikey anlaşmaların ve kısıtlamaların bulunduğu yönündeki gözlemlerine yer verdikten sonra gelişen internet ile gündeme oturan ve çoğu zaman etkinlik arttırıcı nitelendirilen MFC koşullarını anlattı.

MFC koşullarının pozitif ve negatif etkilerine değinen Ardıyok, konuşmasında Amerika yanı sıra pek çok Avrupa Birliği ülkesindeki uygulamaları inceledi. Bu noktada Ardıyok, söz konusu uygulamalarda taahhüt mekanizmasının uygulanmasından hareketle, rekabet hukukunda özellikle e-ticaret oyuncuları bakımından yeni yeni inceleme alanına giren söz konusu MFC koşullarına yönelik herhangi bir yaptırım öngörülmediğinin altını çizerek Rekabet Kurulu’nun dünyada söz konusu uygulamalara yönelik yaptırım öngören ilk rekabet otoritelerinden olduğunu ve bu yönde ilk düzenleme getiren otoritelerden biri olduğunu hatırlattı.

Türkiye’de özellikle e-ticaret sektöründe açılan ilk MFC soruşturması olan ve 6. madde kapsamında incelenerek MFC davranışlarının hakim durumu kötüye kullanmasına yol açtığını sonucuna varılan Yemek Sepeti soruşturmasından bilfiil deneyimlerini aktaran Şahin Ardıyok daha sonrasında konuşmasında Booking.com’un 4. madde kapsamında ele alınan MFC davranışlarına ilişkin Kurul’un değerlendirmelerine yer verdi. Ardıyok, konuşmasını Dikey Anlaşmalara İlişkin Yeni Kılavuz’da getirilen yenilikleri açıklayarak sonlandırdı.

İnternet sınırlamaları gündemde

Amerika’da ünlü telekomünikasyon şirketi olan AT&T’nin sınırsız sunmayı taahhüt ettiği internet hizmetinin hızını kesince Federal Ticaret Komisyonu (FTC – Federal Trade Commission) ayaklanmış ve AT&T’ye yönelik dava açmıştı. Ancak açılan dava FTC’nin yetki sınırlarında olmaması sebebiyle 3 yargıcın bulunduğu bir panelde Temyiz Mahkemesi tarafından reddedilmişti. Yakın zamanda ise Temyiz Mahkemesi davayı tam bir panelde tekrar inceleyeceğini açıkladı.

AT&T 2007 yılında iPhone alanlara sınırsız internet paketi sunmaya başlamış; ancak 2010 yılında bu hizmeti yeni müşterilere sunmayı bırakmıştı. 2010 yılına kadar sınırsız internet paketine sahip müşterilerine ise “grandfathering customers” adı altında aynı hizmeti sunmaya devam edeceğini taahhüt etmişti. Ancak 2011 itibariyle sınırsız internet paketi sahipleri internet hızının aşırı derecede azaldığını fark edince, AT&T’ye şikayetler akmaya başladı.

FTC ise Ekim 2014’te bu değişikliklere el atma girişiminde bulundu ve AT&T’ye yönelik dava açtı. FTC’nin şikayetinde yer alan bulgulara göre AT&T Ekim 2011’den itibaren farklı bölgelerde farklı veri eşikleri uygulamaya, bahse konu veri eşiklerini aşan müşterilerin ise internet hızını kesmeye başlamıştı. Bu dönemde özellikle New York, San Francisco gibi kalabalık ve telekomünikasyon hizmetlerinin yoğun olarak kullanıldığı şehirlerde nispeten daha düşük eşikler uygulayan AT&T, Mart 2012 itibariyle ise şebekeler özelinde (örneğin 3G bağlantısı kullananlar için farklı, LTE bağlantısı kullananlar için farklı olmak üzere) veri eşikleri belirlemiş ve belirlenen eşiklerin aşılması halinde sınırsız internet paketine sahip müşterilerin internetini yavaşlatmaya başlamıştı.

Açılan dava başlangıçta FTC’nin internet servis sağlayıcıları üzerinde herhangi bir yetkisi olmadığı değerlendirilerek 3 kişilik bir panel tarafından reddedilse de, geçtiğimiz ay FTC’nin şikayetinin tüm panel tarafından tekrar incelemeye alınacağı yönünde karar alındı. Bu noktada, özellikle FTC’nin yetkisinin AT&T gibi internet hizmeti sunan ortak sağlayıcı niteliğindeki telekomünikasyon şirketlerine genişleyip genişlemeyeceği, genişlemesi halinde Federal İletişim Komisyonu (FCC – Federal Communications Commission) ve FTC’nin yetkilerinin hangi alanlarda çarpışacağı tartışma konusu.

FCC, 2015 yılı öncesine benzer şekilde FTC’inin yetkilerinin genişletilmesi konusunda destek çıkıyor. Zira geçen haftalarda “Internet Özgürlüğünün Yeniden Sağlanması” adı altında yayınladığı Düzenleme Önerisinde (Notice of Proposed Rulemaking – WC Docket No. 17-108 on Restoring Internet Freedom), 2015 yılında genişbant internete erişim hizmetlerinin ortak telekomünikasyon sağlayıcı hizmeti olarak tanımlanması ile birlikte FTC’nin internet servisi sağlayıcıları üzerindeki yetkisini kaybetmesine sıcak bakılmadığı, FTC’nin bu yöndeki yetkilerine yeniden kavuşmasının faydalı olacağı yönünde öneriler bulunuyor.

Türkiye’de ise internet sınırlaması Kültür ve Turizm Bakanlığı öncülüğünde yürütülen dijital telif hakkı ihlalleriyle mücadele kapsamında gündeme oturdu.

Yakın zamanda tartışma konusu olan 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı Taslağı’nda ise korsan film ve dizilerin dijital ortamda yayılmasına yönelik olarak internet hızını yavaşlatma cezası öngörülüyor. Bu kapsamda, 2 uyarı sonrasında 6 aya kadar internet yavaşlatma cezası getirilmesi planlanıyor. 3 Mayıs tarihinde kamuoyu görüşüne açılan Kanun Tasarısı Taslağı’na görüş verme süresi bu haftanın başında bitti. Bahse konu düzenlemenin nasıl şekilleneceğini önümüzdeki günler gösterecek.