TÜSİAD’ın üçüncü e-ticaret raporu çıktı!

Şahin ARDIYOK, Emin KÖKSAL

TÜSİAD’ın 2014 yılında yayınladığı e-ticaret konulu ilk rapor, Türkiye’deki e-ticaret için durum tespiti yapan bir çalışmaydı[1]. E-ticareti dijital pazarların odak noktasına koyan bu raporda Türkiye için atılması gereken adımlar da yer almıştı. 2017 yılında çıkan ikinci rapor ise e-ticaretteki gelişmelerin yanında, perakende olarak nitelendirilebilecek B2C e-ticarete odaklanan bir rapor olarak hazırlanmıştı[2]. TÜSİAD’ın geçtiğimiz günlerde yayınladığı üçüncü rapor ise B2C’nin yanında B2B e-ticarete, e-ihracata ve tamamen dijital olarak verilen hizmetlere odaklanmış bir çalışma olarak karşımıza çıkıyor[3].

E-ticaretin gelişiminin birçok faktöre bağlı olduğunu, bunların içerisinde internet kullanımının yaygınlığının, lojistik olanakların, ödeme sistemlerinin, tüketici algısının vb. koşulların önemli olduğunu biliyoruz. TÜSİAD’ın ilk iki raporu bu faktörler konusunda iyi birer referans kaynağı olurken, söz konusu üçüncü raporun e-ticaretteki gelişmelere e-ihracat, sosyal medya ve B2B e-ticaret konusunda ilave boyutlar kattığını söylemek mümkün.

Rapor yapısal olarak, önce dünyada ve sonra Türkiye’de (1) e-ticaret hacmi üzerinde etkili olan faktörlerdeki gelişmeleri, (2) e-ticaret ekosistemindeki değişimi inceliyor. Ekosistem içerisindeki değişimi ele alırken yasal düzenlemelerdeki (regülasyon) değişikliklere önemli bir yer ayrıldığı görülüyor. Bu blogu okuyanların ilgi alanını düşünerek, rapordaki diğer konuları bir kenara bırakıp yasal düzenlemeler alanındaki tespitlere kısa kısa değinmek isteriz.

Bazıları bu blogda da yer alan düzenlemelerin başında, Hindistan’da yerel e-ticaret oyuncularını küresel oyuncuların rekabetinden korumak amacıyla Amazon, Flipkart gibi önemli pazaryeri oyuncularına getirilmesi düşünülen kısıtlayıcı düzenlemeler yer alıyor[4].

Yine Asya kıtasından devam edersek, e-ticaretin en gelişmiş olduğu ülkelerden biri olan Çin’de son dönemde önemli yasal düzenlemelerin gündemde olduğu tespiti yapılıyor. E-ticaret platformlarının rekabeti engelleyici fiillerine cezalar gelirken, kullanıcıların ürün ve hizmetler konusundaki deneyimlerini yansıtan kullanıcı yorumlarına dair yeni düzenlemelere dikkat çekiliyor.

ABD’de ise firmaların ürünlerinin satışının gerçekleştirdiği eyalette fiziksel bir ofisi veya mağazası olmasa dahi çevrimiçi satışlardan ilgili vergilerin alınmasına ilişkin düzenlemeler getirildiğine değiniliyor.

Avrupa kıtasına geldiğimizde ise e-ticareti ilgilendiren en önemli gelişme olarak, 2018 yılı ortasında Genel Veri Koruma Tüzüğü’nün (General Data Protection Regulation – GDPR) yürürlüğü girmesi ortaya konuyor. Söz konusu tüzüğün 3. maddesinde öngörüldüğü şekliyle, GDPR’nin AB üyesi ülkelerde kurulu olan veya AB pazarına ürün veya hizmet sunan firmalara uygulanıyor olması, e-ticareti doğrudan etkileyecek bir faktör olarak sunuluyor[5].

Türkiye için yapılan değerlendirmelerde e-ticaret alanındaki düzenlemelere dair gelişmelerin başında 2016’da yasallaşan Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) geliyor[6]. Raporda özel bir bölüm ayrılan KVKK düzenlemeleri için iki tespit dikkati çekiyor. Bunlardan ilki KVKK’nın B2B e-ticaret paydaşları için nasıl uygulanacağına dair bir kılavuzun gerekliliğine, ikincisi ise kişisel verilerin saklanması için bulut bilişim kullanımına dair belirsizliğe işaret ediyor.

Raporda, Türkiye’deki düzenlemelere dair yer alan diğer konulara baktığımızda ise iki konunun gözümüze çarptığını söyleyebiliriz. Bunlardan ilki, internet ortamında verilen reklam hizmetlerinin gelir/kurumlar vergisi stopajı kapsamına alınması. Diğeri ise yurt dışındaki e-ticaret platformlarından yapılan satın alma işlemlerinde bedeli 22 Avroyu aşmayan ürünlere tanınan vergi muafiyetinin yürürlükten kaldırılması.

Raporda değinilmeyen, fakat Türkiye’deki e-ticaret hacmi üzerinde etkili olabilecek son dönemde gerçekleştirilen bir diğer değişikliği de biz ekleyelim. Rekabet Kurulu, geçtiğimiz Nisan ayında Dikey Anlaşmalara İlişkin Kılavuz’da bir revizyona gitmişti. Hatırlatmak gerekirse bu revizyonla, marka sahiplerinin internet satışlarına getirdiği kısıtlamalar ve çeşitli e-ticaret platformlar tarafından kullanılan “en çok kayrılan müşteri” (EKM) şartları konusunda önemli tespitlerde bulunulmuştu[7].


[1] TÜSİAD. (2014). Dijital Pazarın Odak Noktası e-Ticaret: Dünya’da Türkiye’nin Yeri, Mevcut Durum ve Geleceğe Yönelik Adımlar. Erişim tarihi 03.07.2019, https://tusiad.org/tr/yayinlar/raporlar/item/download/8575_2aa6e4ca543c2375304fd4d4edf532a5.

[2] TÜSİAD. (2017). Dijitalleşen Dünyada Ekonominin İtici Gücü: E-Ticaret. Erişim tarihi 03.07.2019, https://tusiad.org/tr/yayinlar/raporlar/item/download/8595_8e317197ef6a8179195e319a5668a7a0.

[3] TÜSİAD. (2019). E-Ticaretin Gelişimi, Sınırların Aşılması ve Yeni Normlar. Erişim tarihi 03.07.2019, https://tusiad.org/tr/yayinlar/raporlar/item/download/9228_dd99423af3c375774e32203b5a3e6daa.

[4] Bkz. ÇINAR, G. (4 Nisan 2019). Hindistan’da doğrudan yabancı yatırımın kuralları değişiyor: Çevrimiçi platformların başı yine dertte! Rekabet Regülasyon. Erişim tarihi 25.04.2019, http://www.rekabetregulasyon.com/hindistanda-dogrudan-yabanci-yatirimin-kurallari-degisiyor-amazonun-basi-yine-dertte/.

[5] Bkz. CANBEYLİ, A. (20 Mayıs 2019). Kişisel Verilerin Korunması Alanında Yol Gösterici Gelişmeler: İngiltere Ses Kaydı ve Diğer Biyometrik Verilerin İşlenmesi Konusunda GDPR’ı Nasıl Uyguluyor?. Erişim tarihi 25.04.2019, http://www.rekabetregulasyon.com/kisisel-verilerin-korunmasi-alaninda-yol-gosterici-gelismeler-ingiltere-ses-kaydi-ve-diger-biyometrik-verilerin-islenmesi-konusunda-gdpri-nasil-uyguluyor/.

[6] Bkz. SÜTLÜ, S. (4 Nisan 2018). Kişisel Verileri Koruma Kurumu’ndan İki Yeni Tebliğ! Erişim tarihi 25.04.2019, http://www.rekabetregulasyon.com/kisisel-verileri-koruma-kurumundan-iki-yeni-teblig/.

[7] Bkz. YEŞİLYAPRAK, D. (14 Mayıs 2018). “Yeni Kılavuz Çıktı Hanım” – Evet de Yeni Kılavuz Neden Bahsediyor? Erişim tarihi 25.04.2019 http://www.rekabetregulasyon.com/yeni-kilavuz-cikti-hanim-evet-de-yeni-kilavuz-neden-bahsediyor/.

Geleneksel Bilgi Üniversitesi Uygulamalı Rekabet Hukuku Seminerlerine Hazır Mısınız?

Türkiye’de rekabet hukuku alanındaki usta isimlerin katkılarıyla 2011 yılından bu yana süren Bilgi Üniversitesi Rekabet Hukuku Seminerleri, 19 Şubat’ta başlıyor!

Piyasa ekonomisinin rekabet hukuku kuralları çerçevesinde nasıl evirildiğini deneyimler üzerinden anlatan ve 12 hafta sürecek seminerlere, BASEAK Rekabet ve Regülasyon ekibinden tanıdık simalar 8. ve 9. haftalarda konuşmacı olarak katılacak.

8. haftada ekibimizin lideri Av Şahin Ardıyok yanı sıra ekibimizin iktisatçılarından Evren Sesli, “Rekabet Hukuku Bakımından Elektrik Tedarik Piyasalarında Davranışsal Ekonomi ve Kamu Politikaları: Rekabet Kurulu’nun Son Dönemdeki Soruşturmaları” konusunu ele alacak. Uzun yıllardır “Regülasyon Ekonomisi ve Hukuk” ile “Enerji Hukuku ve Politikası” derslerini veren Ardıyok ve son dönemde Enerjisa ile Bereket Soruşturmalarında hem hukuki hem iktisadi savunmalar sunan ekipte bulunan ve Rekabet Kurumu geçmiş olan Evren Sesli elektrik piyasalarına dair tüketici menfaati ile yatırımcı motivasyonunu kamu yararı ve davranışsal iktisat perspektifinden değerlendirecek. Sunumda halihazırda yeni başlatılan Sektör Araştırmasına yönelik düşüncelere de yer verilecek.

9. haftada ise ekibimizin Of-Counsel iktisatçısı Doç Dr. Emin Köksal ile Counsel’ı Av. Bora İkiler, son zamanlarda rekabet hukuku camiasında en dikkat çekici alanlardan biri olarak öne çıkan dijital platformları inceleyecek. Platform ekonomisi alanında oldukça önemli bir bilgi birikimine ve know-how’a sahip Köksal ve İkiler, bu konuyu “Dünyada ve Türkiye’de Platformlara Yönelik Güncel Rekabet Politikaları: ABD’de Amex, AB’de Google Shopping ve Türkiye’de Sahibinden Kararları” adlı sunumlarında hem hukuki hem de iktisadi bakış açısıyla irdeleyecek.

19 Şubat -14 Mayıs tarihlerinde her Salı saat 19:00 -21:30 arasında Bilgi Üniversitesi Santral Kampüs’te gerçekleşecek olan seminerlere herhangi bir ücret ödemeden genel katılım sağlayabilir ya da sertifika programına kayıt olabilirsiniz. Aman sertifikalı katılım için erken indirim tarihini kaçırmayın, sonrasında pişman olursunuz – 25 Ocak 2019 tarihine kadar %40 oranında erken kayıt indiriminden yararlanabilirsiniz!

Daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Bilgi Rekabet Hukuku Sertifika Programı’na kayıt olmak için son günler !

Doç. Dr. Kerem Cem Sanlı koordinatörlüğünde İstanbul Bilgi Üniversitesi Rekabet Hukuku ve Politikası Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından sekizincisi düzenlenecek Rekabet Hukuku Sertifika Programı’nın tarihi yaklaşıyor! 3 Kasım-15 Aralık 2018 tarihleri arasında Cumartesi günleri 09.30-12.30 / 13.30-16.30 arasında gerçekleşecek programa ekibimizin liderlerinden Şahin Ardıyok, iktisatçı uzmanlarından Dr.Emin Köksal yanı sıra değerli Dr. Pınar Artıran’ın da konuşmacı olarak katılıyor.

Rekabet dünyasının gözde isimlerinin pek çok konuda deneyimleri ile beraber teorik ve akademik yaklaşımları paylaşacağı bu programa kayıtlı olmak için son günler sizleri bekliyor. Kış soğuğunda haftasonumu verimli değerlendirmek, biraz da network ağımı genişletmek isterim diyenler Cuma gününe kadar (21 Eylül 2018) programa kaydolarak erken kayıt indiriminden (%40) faydalanabilirsiniz.

Programa dair detaylı bilgilere aşağıdaki linklerden erişim sağlayabilirsiniz:

https://www.bilgi.edu.tr/tr/etkinlik/8143/rekabet-hukuku-sertifika-programi/

https://rhm.bilgi.edu.tr/media/2018/8/17/Program%20v2.pdf

Gemi batarken dümende kim vardı?: Avrupa Birliği’nden hakim şirket sorumluluğunu genişleten bir yaklaşım

Avrupa Komisyonu’nun yüksek voltajlı kablo üreticilerine yönelik yürüttüğü soruşturma sonucu tesis ettiği ceza, Lüksemburg’daki Genel Mahkeme’nin 12 Temmuz 2018 tarihinde verdiği karar ile onandı. Hatırlayacağınız üzere, 2 Nisan 2014 tarihinde Komisyon, Asya ve Avrupa kökenli kablo üreticisi teşebbüsler hakkında başlattığı kartel soruşturmasını tamamlamış ve teşebbüslere toplam 302 milyon Euro tutarında ceza kesmişti.

Genel Mahkeme’nin kararı, kesilen cezayı onamakla kalmıyor ve ihlale taraf şirketlerden Prisman’ın o dönemki yatırımcılarından olan Goldman Sachs’ı da cezaya ortak eden Komisyon’un bu tutumunu destekliyor. Yatırım bankalarının, portföylerinde yer alan şirketlerin dahil olduğu rekabet ihlalleri üzerinde belirleyici etkisi olabileceğine ilişkin değerlendirmeler yapan Komisyon, soruşturma sonucunda Goldman Sach’a 37,3 milyon Euro ceza kesmişti.

Yatırım fonları ve bankaların, yatırım yaptıkları portföy şirketleri açısından hakim şirket sorumluluğunu genişleten bu yaklaşımın, Genel Mahkeme tarafından onanması ise rekabet hukuku çevrelerinde ilgi uyandırdı. İhlalin içeriğine ve Goldman Sachs’ın belirleyici etkisine ilişkin tespitleri aşağıda değerlendiriyoruz.

Bildiğiniz üzere Komisyon, aralarında Prysmian, Nexans, Frukawa, Sumitomo, Hithachi ve ABB’nin de bulunduğu kablo üreticilerine, neredeyse küresel düzeyde bir kartel ağı kurmaları nedeniyle soruşturma başlatmıştı. Komisyon’un bulgularına göre kartel, Avrupa, Japonya ve Güney Kore menşeli üreticiler arasında, oldukça geniş bir coğrafi alanda uygulanmış ve 1999 yılını takip eden 10 yıl boyunca yürürlüğünü sürdürmüştü. Toprak altı ve deniz altı yüksek voltaj kabloları alanında etki gösteren oluşumun, pazar paylaşımı ve müşteri paylaşımı yoluyla belirli bölgelerdeki projeler açısından rekabeti kısıtladığı ve bu yolla küresel düzlemde rekabetçi süreçlere etki ettiği de yapılan değerlendirmeler arasında yer alıyordu. Komisyon’un, 2014’te verdiği ve Genel Mahkeme önündeki temyize konu olan ceza kararı ile sonuçlanan soruşturma, gerek ihlalin süresi ve etki gösterdiği coğrafi alan gerekse kartel üyelerinin kendi bölgelerinin en temel üretim şirketleri olması açısından önem kazanmaktaydı.

Kurumsal yatırımcılar tarafından ilgiyle beklenen mahkeme kararının ise, finans dünyası ve bankalar açısından kablo sektörünün akıbetinden daha önemli bir anlamı bulunuyor. 2014 yılında verdiği karar ile sıra dışı bir adım atan Komisyon, yatırım bankası Goldman Sachs’ın kartel üyelerinden Prysmian’daki yatırımının kendisine belirleyici etki sağladığını savunmuş ve Goldman Sachs’a ihlalden dolayı hakim şirket sorumluluğu atfetmişti. 12 Temmuzda verilen kararın, Komisyon’un bu tutumu karşısında Genel Mahkeme’nin değerlendirmesini bekleyen kurumsal yatırımcılar açısından da uyarı niteliğinde olduğu değerlendiriliyor.

Genel Mahkeme’ye sunduğu açıklamalarda, Prysmian’daki katılımının yalnızca yatırım amaçlı olduğunu belirten Goldman Sachs, bu kapsamda bir hakim şirketten ziyade sade bir yatırımcı olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. İhlalin gerçekleştiği dönemde, kendi yönetimindeki GS Capital Partners isimli fon üzerinden Prysmian’da pay sahibi olan Goldman Sachs’ın, bu pay sahipliğinin yalnızca finansal yatırım amaçlı olduğu yönündeki savunması ise Genel Mahkeme tarafından reddedildi. İhlalin gerçekleştiği dönemde Prysmian’ın kendisinin etkisi ve yönlendirmesi haricinde hareket edebildiğini savunan yatırım bankasının bu yönde sunduğu argümanları da yetersiz gören Genel Mahkeme, Komisyon’un 37,3 milyon Euro tutarındaki cezasının arkasında durdu.

Avrupa Birliği’nin geçmiş kararlarını incelediğimizde, kartel soruşturmalarında yalnızca ihlale karışan yerel iştirak ile yetinilmediğini ve ihlal esnasında bu iştirakin direksiyonunda bulunan hakim şirketin de cezanın kapsamına dahil edilebildiğini görebiliriz. Finansal yatırımcıların, ihlal üzerinde belirleyici etki sergilediklerinden bahisle kartel soruşturmalarına dahil edilmesi ise, hakim şirket sorumluluğu kavramına uzak olmayan Avrupa uygulaması açısından dahi sık karşılaşılan bir durum değil.

Genel Mahkeme’nin kararındaki değerlendirmeler, Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın (ABAD) son yıllarda benimsediği uygulama ile paralellik gösteriyor. Komisyon’un, kolin klorür üreticisi kimyasal şirketler aleyhine ceza kesmesi üzerine görülen temyiz dosyasında ABAD, rekabet ihlallerinde hakim şirketin sorumluluğu konusunda önemli değerlendirmeler yapmıştı. Akzo Nobel’in temyiz başvurusu kapsamında konuyu inceleyen ABAD, grubun bünyesinde yer alan beş firmanın ihlale taraf olduğunu ve Akzo Nobel’in, grubun hakim şirketi olarak, bunların hepsinde (dolaylı veya doğrudan) %100 pay sahibi olduğunu tespit etmişti. Daha sonra belirleyici etki konusunu ele alan ABAD, ihlale karışan iştirakin paylarının tamamına sahip olan hakim şirketin, bu iştirakin faaliyetleri üzerinde belirleyici etkiye sahip olacağına karar vermişti. İhlale taraf iştirakleri üzerindeki hakimiyetinin yalnızca pazardaki ticari faaliyetleri ile sınırlı olduğunu belirten Akzo Nobel ise, bu hakimiyetin ticari faaliyetlerin ötesine geçecek şekilde genişletilmesinin “kusursuz sorumluluk” anlamına geleceğini ve Avrupa rekabet hukuku prensiplerine aykırı olacağını savunmuştu. Bu savunma karşısında ABAD, tarafların aynı ekonomik bütünlük içerisinde yer aldığını ve hakim şirketin, ihlale doğrudan dahil olmasa da, belirleyici etki gösterme kabiliyeti dolayısıyla sorumlu tutulabileceğinden bahisle burada “kusursuz sorumluluk” olmadığını belirtmişti.

ABAD’ın bu tutumu, Komisyon’un, özellikle kartel soruşturmalarında, iştirakin tek sahibi konumunda olan hakim şirketin, bu iştirak üzerinde belirleyici etki sahibi olduğu karinesiyle hareket etmesinin önünü açmıştı. Akzo Nobel’de ortaya konan bu prensibi takip eden Genel Mahkeme ise konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede; Goldman Sachs’ın Prysmian’ın oy haklarının tamamını kullanabilmesi dolayısıyla belirleyici etkiye sahip olduğunu ve bu etkinin, Prysmian’ın tek pay sahibi olsaydı elde edeceği etki ile aynı nitelikte olduğunu belirtti.

Akzo Nobel’den farklı olarak iştirakin paylarının tamamına sahip olmayan Goldman Sachs’ın, yine de Prysmian’ın oy haklarının tamamını kullanabildiğini ve pay sahipliğinin de %80 – %90 arasında değişen oranlarda olduğunu belirten Genel Mahkeme, ABAD’ın Akzo Nobel açısıdan aradığı kriterlerin burada da sağlandığına kanaat getirdi.

Goldman Sachs’ın, Prysmian üzerindeki belirleyici etkisini tespit ederken değerlendirilen tek unsur pay oranı ve oy haklarını kullanabilme imkanı da değildi. Genel Mahkeme, belirleyici etkiyi değerlendirirken; Goldman Sachs’ın Prysmian’ın yönetim kuruluna üye atama haklarını, bu üyelerin Prysmian’ın stratejik komitelerindeki pozisyonunu ve etkileri ile yatırım bankasının hissedarları toplantıya çağırma imkanını da göz önünde bulunduran kapsamlı bir değerlendirme yapmış.

Öte yandan, tek pay sahibi konumundaki hakim şirketin belirleyici etkiye sahip olacağı yönündeki karinenin, teşebbüsler açısından savunma olanaklarını da kısıtlayabilecek nitelikte olduğu da karara getirilen eleştiriler arasında. Zira bahse konu karine karşısında ispat yükü üzerine kalan teşebbüs tarafı, kendisini belirleyici etkinin yokluğunu kanıtlamaya çalışırken bulabiliyor. Bir olgunun yokluğunu kanıtlamanın, varlığını kanıtlamaya nazaran önemli ölçüde daha zor olduğunu düşündüğümüzde, teşebbüs tarafının buradaki ispat faaliyetine bir sıfır geride başladığını söylemek de yanlış olmayacaktır.

Doğal konumları gereği iştiraklerinin hareketlerinden haberdar olmak ve imkan bulduğu ölçüde onların davranışlarını kontrol etmek eğiliminde olan hakim şirketlerin bu tutumu, özellikle stratejik yatırımcılar açısından olağan karşılanabilir. Bunun sebebi ise, stratejik yatırımcıların sektöre dair iç görülerinin olması ve yatırım yaptıkları şirketler ile sürdürülebilir bir iştirak ilişkisi kurmayı hedeflemeleri. Yatırım bankaları ve sermaye fonları açısından ise durum her zaman bu şekilde gelişmiyor. Yatırım firmaları, farklı sektörlerden şirketlere çeşitli yatırımlar yaparak bir yatırım portföyü oluşturmakta ve bu portföy şirketlerini belirli bir süre elde tutup kara geçirdikten sonra yeniden stratejik alıcıların ellerine bırakabilmektedir. Genel Mahkeme’nin Goldman Sachs kararında aldığı pozisyonun ise yatırım firmalarının, yalnızca yatırımcı olarak katıldıkları şirketler üzerinde belirleyici etkileri bulunmadığı yönündeki savunmalarının önünü kesebileceği de değerlendiriliyor.

Yatırım firmalarının, iştiraklerinin stratejileri belirlenirken dümende olup olmadıkları ve muhtemel bir ihlal üzerinde -destekleyici veya engelleyici- bir etki gösterip gösteremeyeceklerini ise her olay kapsamında ayrıca değerlendirmek gerekiyor. Nitekim, Akzo Nobel kararında ABAD’da benzer bir değerlendirme yapmış ve iştirakin hakim şirketten bağımsız hareket edebilme yetisinin, ekonomik, yapısal ve hukuki özellikler kapsamında olay bazında değerlendirilmesi gerektiğini belirterek bu değerlendirme için gereken unsurların bir liste olarak önceden belirlenemeyeceğini vurgulamıştır.

Henüz gerekçeli kararı yayınlanmayan bu değerlendirmeler ile Genel Mahkeme, ABAD’ın 2009 yılında Akzo Nobel kararı ile temellerini attığı prensipleri takip ederken, kurumsal yatırımcıların belirleyici etki gösterebildikleri ölçüde rekabet ihlallerinden sorumlu tutulabilecekleri yaklaşımını da teyit ediyor. Buna ek olarak, ABAD’ın 2009’da belirlediği prensipleri bir adım ileriye taşıyan Genel Mahkeme, iştirak üzerinde %100 pay sahibi olunmadığı durumlarda dahi; oy haklarının tamamını kullanabilmek ve yönetim kurulu ile icrai komitelere etki edebilmek unsurları üzerinden belirleyici etki karinesinin işletilebileceğini de gözler önüne seriyor. Kurumsal yatırımcıları, rekabet hassasiyetlerini artırmak zorunda bırakacak bu tutum ihlale taraf şirketlerin arkasındaki kontrol yapısının peşine düşen soruşturmacıların da elini kuvvetlendirerek özellikle kartel soruşturmalarında daha yayılmacı bir tutum izleyebilmelerinin önünü açacağa benziyor.

Vitol-OMV POAŞ işiyle BASEAK ödülü kaptı!

Hollandalı Vitol’ün Petrol Ofisi’ni OMV’den devralmasına ilişkin işleme yönelik süreçte OMV’yi temsil eden BASEAK, Şirketler Ekibi ile Rekabet ve Regülasyon Ekibi’nin katkılarıyla bir başarıya daha imza attı ve geçtiğimiz günlerde CEE Legal Matters’ın 2017’de Türkiye’deki “Yılın İşi” (Deal of the Year) ödülünü aldı.

Ekibimizin hem enerji regülasyonu hem de rekabet alanındaki deneyimlerini pekiştirdiği ve beauty contest şeklinde başlayan bu projede, olası alıcıların özellikleri detaylı bir şekilde incelenerek özellikle rekabet tarafında oldukça gelişmiş bir gun jumping önleme sistemi kurgulandı. Sistem due diligence gerçekleştirirken yatay ve dikey nitelikteki potansiyel alıcıların rekabet hukuku bakımından hassas olarak değerlendirilemeyecek bilgileri haiz olacağı şekilde kurgulandı.

Aklınızda “Gun jumping neydi?”, “Bu tür işlerde gun jumping neden önemli?” gibi sorular varsa, şöyle buyrun …

Türkiye REACH Yönetmeliği (KKDİK) Yürürlüğe Giriyor

Sizlerin de hatırlayacağı üzere Çevre ve Şehircilik Bakanlığı (“Bakanlık”) tarafından hazırlanan ve Türkiye’nin REACH Yönetmeliği olarak da anılan Kimyasalların Kaydı, Değerlendirilmesi, İzni ve Kısıtlanması Hakkında Yönetmelik (“KKDİK”) 23 Haziran 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmıştı. KKDİK ile getirilen düzenlemelerin yürürlüğe girmesine ilişkin olarak ise, özel tarihlerle belirlenen kademeli bir sistem öngörülmüştü. KKDİK’nin özel yürürlük tarihi belirlenmeyen hükümleri ise 23 Aralık 2017 tarihinde yürürlüğe giriyor.

Peki KKDİK ne gibi düzenlemeler getiriyor?

Avrupa Komisyonu’nun REACH Tüzüğü’ne benzer olarak KKDİK, Türkiye pazarındaki ürünler için birtakım kısıtlama ve yükümlülükler getiriyor. Bunlardan en önemlisi ise kayıt yükümlülüğü.  Buna göre, 31 Aralık 2013 tarihinden önce, yıllık 1 ton veya daha fazla miktarda imal veya ithal edilen tüm maddelerin 31 Aralık 2023 tarihine kadar kayıt altına alınması gerekiyor. Söz konusu kayıt yükümlülüğü kapsamında imalatçı veya ithalatçıların 31 Aralık 2020 tarihine kadar Bakanlığın internet sayfasında yer alan Kimyasal Kayıt Sistemi aracılığıyla kayıt başvurusunda bulunması bekleniyor. Kayıt süreci ise 31 Aralık 2020 tarihini takiben başlayacak ve 31 Aralık 2013 tarihinde tamamlanacak.

Yürürlüğe giren yönetmelik ile eşyalar için de bildirim ve kayıt yükümlülüğü öngörülüyor. Eşya içindeki ham maddelerden bazıları için bildirim yükümlülüğü getirilirken, yıllık bir tonu geçen kısmı için ise yine kayıt yükümlülüğü bulunuyor.

KKDİK’in yürürlüğe girmesiyle yürürlükten kalkacak yönetmeliklerden biri olan Zararlı Madde ve Karışımların Kısıtlanması ve Yasaklanması Hakkında Yönetmelik ile düzenlenen kısıtlamaların kapsamı ise oldukça genişliyor. Maddelerin kullanılmasını ve/veya piyasaya arzını kısıtlayan, bazı maddeleri ise tamamen yasaklayan kısıtlamaların, kademeli olarak farklı tarihlerde yürürlüğe girmesi öngörülüyor. Özel tarih belirlenmeyenler ise, Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği 23 Aralık 2017 tarihi itibariyle uygulanmaya başlayacak.

Belirli kriterleri taşıyan zararlı maddelerin piyasaya arzı veya kullanımı ise, imalatçı, ithalatçı ya da alt-kullanıcılar tarafından belirtilen süreler içinde izin alınmadığı takdirde tamamen yasaklanacak.

Bu doğrultuda, 23 Aralık 2017 tarihini takiben imalatçı ve ithalatçıların, imal veya ithal edilen madde ve eşyaların KKDİK kapsamına girip girmediğini yakından takip etmesi ve gerekli kayıt ve izin işlemlerini gerçekleştirmesi önem taşıyor.

Açık İnternet Kuralları Sona mı Eriyor?

“Şebeke Tarafsızlığında Galip FCC” başlıklı yazımız üzerinden henüz altı ay geçmiş olsa da ABD telekomünikasyon sektörüne ilişkin değişiklikler hız kesmeden devam ediyor. İlgili yazıda, FCC’nin aldığı karar ile şebeke tarafsızlığı ilkeleri çerçevesinde öngörülen “Açık İnternet Kuralları” kapsamında İnternet Servis Sağlayıcılarına (İSS), şeffaflık yükümlülüğü ile internet trafiğini kapatma ve makul olmayacak şekilde ayrımcılık yapma yasağı getirdiğinden bahsetmiştik.

Ancak rüzgar tersine döndü ve ABD telekomünikasyon otoritesi FCC, Nisan ayı sonunda oldukça tartışmalı bir düzenleyici işlem taslağı yayımladı. “Notice of Proposed Rulemaking” (NPRM) olarak anılan düzenleyici işlem taslağının ismi ise internet özgürlüğünün yeniden tesis edilmesi anlamına gelen “Restoring Internet Freedom”.  ABD’de söz konusu NPRM’nin, anıldığı gibi internet özgürlüğünü sağlayıp sağlamayacağı yönünde tartışmalar hararetli bir şekilde devam ediyor.

Öncelikle değişiklik taslağı ile değiştirilmek istenen mevcut hukuki çerçeveden bahsetmemiz gerekir. FCC 2015 yılındaki “Açık İnternet Kuralları” kararıyla internet servis sağlayıcılarının kamu hizmetlerine uygulanan tarzda düzenleyici kurallara tabi tutulmasını öngörmüştü. Ancak düzenleyici otorite Nisan ayı sonunda yapmış olduğu resmi açıklamada internet hizmetlerinin bu tarz düzenlemelere tabi tutulmasının inovasyon ve korumayı amaçladığı açık internet üzerinde büyük bir tehdit oluşturduğunu belirtti.

Taslak değişiklik kapsamında öngörülen hususlardan ilki, genişbant internete erişim hizmetlerinin yeniden bilgi hizmetleri kapsamında değerlendirilmesi ve bu kapsamda söz konusu hizmete ilişkin düzenleyici yapının daha yumuşak bir çerçeveye oturtulması. Ayrıca taslak metin kapsamındaki değişiklikler arasında mobil genişbant internete erişim hizmetlerinin ticari mobil hizmetler kapsamı dışına çıkartılması öngörülmekte. Değişiklik kapsamında atılması planlanan bir başka adım ise “Internet Conduct Standard” adı altında öngörülen kuralın kaldırılması. Söz konusu kural ile internet servis sağlayıcılarının sunduğu genişbant internete erişim hizmetlerine makul olmayan sebeplerle müdahalede bulunması yasaklanmakta ve aynı şekilde müşterilere dezavantaj yaratılmasının engellenmesi amaçlanmaktaydı. Ancak taslak değişiklik kapsamında FCC’nin söz konusu kuralı, belirsizliğe sebep olduğu gerekçesiyle gözden geçirmeyi amaçladığı görülüyor.

Ayrıca değişiklik metni ile FCC, İSS’lerin müşterilerine sağladığı hizmetlere ilişkin mevcut “Bright Line Rules” kurallarının değişitirilmesi veya kaldırılmasına yönelik  ilgili tarafların görüşlerini talep ediyor.  Söz konusu kurallar İSS’lerin, sağlanan içeriğe ve internet trafik akışına müdahele edilmesini ve bedeli karşılığında belirli internet trafiğine öncelik tanınmasını yasaklıyor. Bu kuralların değiştirilmesi ile şebeke tarafsızlığı ilkesinin büyük ölçüde son bulacağı değerlendirilmekte. Öte yandan FCC Başkanı Ajit Pai taslak değişikliğin kabul edilmesi halinde söz konusu kurallara ilişkin denetim yetkisinin yeniden Federal Ticaret Komisyonu’na (FTC) devredilmesi konusunda çaba gösterileceğini belirtti. Zira, Açık İnternet Kuralları’nın yürürlük tarihine kadar söz konusu kurallara ilişkin yetki FTC’deyken, ilgili düzenlemenin  yürürlüğe girdiği 2015 yılından sonra Amerikan Federal Mahkemesi FTC’nin İSS’ler üzerinde bu türden bir yetkisi bulunmadığı kararını vermişti.

Son olarak taslak değişiklik kapsamında genişbant internete erişim hizmetlerine ilişkin FCC’nin öncül düzenleme yapmasının gerekli olup olmadığının analiz edilmesi ve bu doğrultuda bir fayda- maliyet analizi gerçekleştirilmesi önerisi mevcut.

Değişiklik kapsamında benimsenen amaçlar doğrultusunda internet üzerindeki hükümet kontrolünün azaltılması ve internet üzerindeki pazar odaklı politikaların yeniden tesis edilmesi planlanıyor. Düzenleyici otorite bu sayede internete ilişkin altyapı yatırım oranlarındaki düşüşün önüne geçilebileceğini ve internete ilişkin inovasyonun artacağı kanaatinde.

FCC, 18 Mayıs tarihli toplantısında, taslak değişikliğin görüşüleceğini duyurdu. Bu doğrultuda Amerikan gündeminde ilgili değişikliği destekleyen ve bu değişikliğe karşı çıkan görüşlerin karşılıklı beyan edildiği görülüyor. Örneğin Amerikan Senatosu çoğunluk lideri Mitch McConnell yaşanan gelişme neticesinde; “Obama yönetimindeki 8 yıl boyunca Amerikan ekonomisine her açıdan zarar veren bu ekonomik suikastten geri dönülmesi yönünde cesur bir karar alması” sebebiyle Başkan Pai’yi tebrik etti.

Öte yandan değişiklik karşıtı tarafın temsilcileri ise temel olarak söz konusu düzenlemelerin kaldırılması ile tüketicilerin internet hizmetleri açısından önemli bir korumadan mahrum bırakılacağını vurgulayarak, yayımlanan taslağı FCC ve iş çevreleri arasında gerçekleştirilen, tüketicilere yönelik bir kumpas olarak nitelendirmekte.

Şebeke tarafsızlığını etkileyecek bu taslağın uygulanıp uygulanmayacağı ise FCC’nin 18 Mayıs’ta gerçekleştireceği toplantı neticesinde ortaya çıkacak.