Yenilenebilir Enerji Teşvikleri ve Uluslararası Ticaret

Dünya her geçen gün konvansiyonel enerji üretim yöntemlerinden yenilenebilir enerji yöntemlerine kaymakta. Elbette bu geçiş şirketler açısından çok yüksek miktarda yatırımlar gerektirdiği için birçok şirket bu geçişi yapmaya olağan ticari koşullar altında yanaşmamaktadır. Hal böyle olunca, devletlerin yenilenebilir enerjiye geçişi desteklemesi bir başka deyişle sübvanse etmesi gerekmektedir. Bu kapsamda ülkemiz de dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde yenilenebilir enerji yatırımlarının artması için devlet teşvikleri verilmektedir. Fakat, her ne kadar egemen devletler kendi politikalarını belirlemekte özgür olsa da imza attıkları uluslararası anlaşmalar bazen ellerini kollarını bağlamaktadır. Bu kapsamda, devlet teşvikleri anıldığında akla ilk olarak son günlerde çok ciddi eleştirilere de konu olan Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) hukukunun ayrılmaz bir parçası olan Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler Anlaşması (“SCM”), Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (“GATT”) ve Ticaretle Bağlantılı Yatırım Önlemleri Anlaşması (“TRIMs”) gelmektedir. Geçtiğimiz günlerde ise tam da bu konuları ve Amerika Birleşik Devletleri’nin (“ABD”) uygulamasını ele alan bir karar  yayınlandı.

Hindistan’ın talebi üzerine, ABD’nin yenilenebilir enerji sektöründeki uygulamalarını değerlendiren Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) nezdinde oluşturulan panel raporunu[1] yayımladı. 9 Eylül 2016’da Hindistan’ın müzakere talebi ile başlayan süreç sonucunda taraflar uzlaşamayınca 24 Nisan 2018 tarihinde oluşturulan panel raporunu bir yılı uzun bir süreden sonra yayınladı. Panel, ABD’nin 7 eyaleti[2] tarafından yenilenebilir enerji üretimini arttırmayı hedefleyen vergi avantajlarını ve devlet teşviklerini ele alarak ABD’nin Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması’nı ihlal ettiğini tespit etti.

 Uyuşmazlık Konusu Nedir?

ABD’nin uyuşmazlığa konu uygulamalarını özetlemek gerekir ise; yenilenebilir kaynaklardan elektrik üretimine geçen  üreticilere çeşitli devlet yardımları, vergi indirimleri ve geri ödemeleri öngörülmektedir. Ek olarak, yenilenebilir kaynaklardan elektrik üretimine geçişlerde teşviki sağlayan eyalette üretilen veya o eyalette kurulmuş tedarikçilerinden alınan ürünlerin kullanılması durumunda ek avantajlar öngörülmektedir. Örneğin; Michigan’da yenilenebilir enerji üretim santralleri tarafından üretilen her bir megawatt/saat elektrik için bir birim kredi kazanılmaktadır. Fakat enerji üretilen santrali, Michigan’da üretilen ekipmanlarla inşa edildiyse ya da santralde Michigan’da ikamet eden kişiler çalıştırılıyor ise 1/10 oranında ek kredi kazanılmaktadır. Dönem sonuna gelindiğinde ise bu krediler teşvik olarak üreticilere geri dönmektedir. Diğer bir örnekte ise, California eyaletinde yer alan elektrik tüketicilerinin kendi ihtiyaçlarını karşılayacak elektrik tesislerini kurmaları halinde çeşitli ödemeler öngörülmektedir. Ayrıca bu tesisin kurulmasında “California’lı tedarikçilerin” ya da “California menşeili” malların kullanması durumunda ekstra %20 ek ödeme öngörülmektedir. Tüm eyaletlerde teşvik sağlanan santrallerin ya da ürünlerin üretilmesi durumunda asgari bir teşvik/vergi avantajı öngörülmekte, öte yandan üretim sırasında teşviki sağlayan eyaletin mallarının kullanılması durumunda ekstra avantajlar sağlanmaktadır.

Söz konusu Panel raporuna konu olan uyuşmazlık esasında yenilenebilir enerji konusunda ABD ve Hindistan arasında ilk uyuşmazlık değil. 2016 yılında DTÖ Temyiz Organı India – Solar Cells[3] raporunda Hindistan’ın yenilenebilir enerji pazarındaki uygulamalarının ihlal teşkil ettiğini tespit etmişti. Bu bakımdan iki uyuşmazlığın hem uygulamalar hem de hukuki analizler bakımında benzer olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Yerli Ürün Kullanımı Neden Sorun Teşkil Ediyor?

Uluslararası ticaret sistemi esasında iki temel prensip üzerinde şekillenen karışık bir yapı olarak nitelendirilebilir. Sistem bir yandan iki ülke arasında ayrımcılık yapmayı yasaklarken (en çok kayrılan ulus kuralı) diğer yandan ise üye devletin ithal edilen ürünler ile yerel ürünler arasında ayrımcılık yapmasını (ulusal muamele kuralı) yasaklamaktadır. Bu kapsamda tüm DTÖ anlaşmalarında bu ilkelerin yansımaları niteliğinde hükümler öngörülmektedir.

US – Renewable Enegry uyuşmazlığında tam da yerel ürünler ile ithal ürünler arasında ayrımcılık yapılmasını engelleyecek hükümler (ulusal muamele kuralının yansımaları) olan GATT madde III:4, SCM madde 3.1(b) ve TRIMs madde 2.1 Panel tarafından ele alınmıştır. Belirtmek gerekir ki, Panel usul ekonomisi uygulayarak analizini sadece kapsamı en geniş olan GATT madde III:4 üzerinden gerçekleştirmiştir ve GATT madde III:4 kapsamında incelenmesi gereken üç husus olan (i) uyuşmazlığa konu ürünlerin benzer olup olmadığını, (ii) ürünleri satışını, satışa sürülmesini, alımını, taşınmasını, dağıtılmasını veya kullanılmasını etkileyen yasa, yönetmelik ya da zorunluluk olup olmadığını ve (iii) ithal ürünlere daha kötü muamele yapılıp yapılmadığını incelemiştir. 

İlk olarak ürünlerin farklı yerlerden gelmesinin benzerliklerini etkilemeyeceğini ve bu nedenle EC – Asbestos uyuşmazlığında Temyiz Organı tarafından ürünlerin benzerliğini değerlendirmek için uygulanan dört kriterin[4] incelenmesine hacet olmadığını belirterek söz konusu tüm ürünlerin benzer nitelikte olduğunu tespit etmiştir. İkinci olarak ise, söz konusu uygulamaların doğrudan enerji sektöründeki elektriğin satışını ve dağıtımını etkilediğini tespit etmiştir. Son olarak ise, yerel ürünlerin kullanılması durumunda ek teşvikler öngörülmesinden dolayı ithal ürünlere daha kötü bir muamele uygulandığını tespit etmiş ve söz konusu uygulamaları GATT madde III:4’e aykırı bulmuştur.

Yerel Ürün Kullanma Zorunluluğu Getirilmeseydi Ne Olurdu?

Yukarıda da belirtildiği üzere ABD’nin uygulamaları sadece GATT anlaşması anlamında değerlendirilmiştir. GATT bir yandan ticareti liberalleştirmeyi amaçlarken diğer yandan devletlerin arzu ettiği koruma rejimlerini uygulaması için de açık kapılar bırakmaktadır. Yenilenebilir enerji bakımından getirilen uygulamalar normal şartlarda GATT hükümlerini ihlal etse bile GATT madde XX (b) altında insan, hayvan veya bitki sağlığı veya hayatını korumaya yönelik uygulanıyor ise ve chapeau testi[5] olarak adlandırılan testi geçebiliyor ise GATT ihlali teşkil etmemektedir. TRIMs anlaşması istisna hükümleri[6] için GATT anlaşmasına atıf yaptığı için her benzer bir değerlendirmeyi TRIMs anlaşması altında da yapmak mümkün olacaktır. Fakat, GATT, TRIMS ve SCM anlaşması kıyaslandığında ise en dar hükümlerin SCM anlaşmasında olduğu değerlendirilmektedir.

SCM anlaşması altında devletlerin doğrudan ve dolaylı olarak özel sektöre fayda sağlayacak şekilde kaynak aktarımını yasaklayan hükümler öngörülmektedir ve herhangi bir istisna hükmü halihazırda mevcut değildir. Bu nedenle devletler tamamen ticari çıkarlarını bir kenara bırakıp mümkün olan en çevreci sübvansiyonları sağlasa bile SCM anlaşmasını ihlal etmekten kurtulamamaktadır. Dolayısı ile ABD’nin sağladığı sübvansiyonlarda yerel ürün kullanma zorunluluğu olmasaydı bile SCM anlaşması altında ihlal teşkil[7] edecekti. SCM anlaşmasının mevcut bu yapısı birçok üye devlet ve akademisyen tarafından eleştirilmektedir[8]. Nitekim, DTÖ’nün kuruluşu ile sonuçlanan uluslararası ticaret müzakerelerinin Uruguay ayağı sonucunda ortaya çıkan SCM anlaşması ilk beş yıl için uygulanmak amacıyla geçici hükümler öngörmekteydi. Bu hükümler kapsamında, SCM anlaşmasının 8.maddesinde şirketlerin çevre regülasyonlarına uyum sağlamak amacı ile işyerlerinde yapacakları değişiklilerin davaya konu olamayacağı belirtilmekteydi. 5 yılın sonunda ise üye devletlerin bu hükümleri genişleterek uygulamaya devam edeceği öngörülmekteydi. Fakat o tarihten bu yana, efektif bir müzakere sonucu elde edilemediği için günümüzde 1994 yılında öngörülen hukuki rejimden çok bir uzak noktada yer almaktayız. Haliyle SCM anlaşmasının bu yapısı günümüzde birçok kişi tarafından eleştirilere maruz kalmaktadır.

Sonuç olarak ticaret savaşlarına yön veren fakat hukuki analizler bakımında pek de şaşırtıcı olmayan bir kararın ülkemiz açısından da bazı yansımaları olacağını düşünmekteyiz. Öncelikle belirtmek gerekir ki, kabul edilmiş temyiz organı ve panel kararları hukuken bağlayıcı olmasa da üye devletler için bir haklı beklenti yaratmaktadır. Bu nedenle, Türkiye’de halihazırda yenilenebilir enerji santrallerine verilen teşviklerin de ABD uygulamasında olduğu üzere yukarıda belirttiğimiz sözleşmelere aykırılık teşkil etme riski bulunmaktadır.

Bu kapsamda DTÖ reformunun ABD’nin Temyiz Organı üyelerini atamasını engellemesi sonucunda gerçekleşeceğini düşündüğümüzde, başlayacak müzakerelerde yenilenebilir enerji ve işçi hakları gibi konuların tekrar gündeme geleceği ve uluslararası ticaret sisteminin kurallarının sosyal değerlere daha da önem verecek şekilde güçleneceğine inancımız tam. 


[1] Panel Raporu, United States – Certain Measures Relating to the Renewable Energy Sector, WT/DS510/R, yayın tarihi 27 Haziran 2019

[2] Söz konusu eyaletler; Washington, California, Montana, Connecticut, Michigan, Delaware, Minnesota’dan oluşmaktadır.

[3] Temyiz Organı Raporu, India – Certain Measures Relating to Solar Cells and Solar Modules, WT/DS456/AB/R, kabul tarihi 14 Ekim 2016

[4] Herhangi bir uyuşmazlıkta ürünlerin benzer olup olmadığı; ürüne ilişkin tüketici zevkleri ve alışkanlıkları, ürünlerin fiziksel karakterlerinden kaynaklanan farklılıklar, ürünün son kullanım amaçları ve ürünlerin tarife sınıflandırması incelenerek değerlendirilmektedir.

[5] Chapeau testi altında bir önlemin uygun bulunabilmesi için o önlemin uygulanmasının aynı koşulların mevcut olduğu ülkeler arasında keyfi ya da gereksiz ayrımcılığa sebebiyet vermemesi ya da uluslararası ticareti gizli şekilde kısıtlama amacı gütmemesi gerekir. Bkz. Temyiz Organı Raporu, United States – Standards for Reformulated and Conventional Gasoline, WT/DS2/AB/R, kabul tarihi 20 Mayıs 1996.

[6] Bkz. TRIMs madde3.

[7] Bu değerlendirmede ABD’nin davaya konu olan uygulamalarının SCM madde 5 altında olumsuz etkiler yarattığı ve madde 2 altında spesifik olduğu kabul edilmiştir.

[8] Daha detaylı analiz için Luca Rubini, ‘Ain’t Wastin’ Time No More: Subsidies for Renewable Energy, The SCM Agreement, Policy Space, and Law Reform’, 2012, 15 Journal of International Economic Law, 525.

Asya Pasifik’ten gelişmeler!

Geçtiğimiz hafta Dentons Singapur ofisindeki rekabetçilerden Nicole Teo ile birlikte Tokyo’da gerçekleştirilen Uluslararası Barolar Birliği’nin (International Bar Association – IBA) sene ortası rekabet konferasında; Japonya, Kore, Çin, Hong Kong, Singapur, Filipinler, Avustralya, Hindistan rekabet dünyasının önemli isimlerinin yanı sıra Avrupa ve Amerika’dan pek çok düzenleyici, hukukçu ve ekonomistin deneyimlerini tartışma fırsatını yakaladık.

Konferansta rekabet dünyasının yakından takip ettiği online pazarlar, teknoloji devleri ve dijital platformlara yönelik rekabet hukuku değerlendirmeleri, uluslarası ticaret politikaları ile rekabet politikalarının etkileşimi, hâkim durumun özellikle fiyatlama yoluyla kötüye kullanılması, karteller ve pişmanlık başvuruları bakımından trendler ile karmaşık bildirim yükümlülüğü analizleri ve bildirimlere yönelik izlenimler paylaşıldı.

Oldukça bilgilendirici ve heyecanlı geçen konferansta edindiğimiz değişik bazı bilgileri ve dünya genelindeki rekabet eğilimlerine dair gerçekleştirilen tartışma özetlerini sizlere de aktarmazsak olmaz.

Biraz genel bilgi…

Rekabet politikaları ve kurallarının uygulanması bakımından özelllike otoriteler arasında uluslararası ve bölgesel işbirliklerinin önemi gün geçtikçe artıyor. Buna karşın, ülkeler arası uygulamalar farklılık gösterebiliyor. Örneğin; Asya Pasifik bölgesinde nispeten uzun süredir rekabet mevzuatına sahip olan ülkelerden biri olan Japonya’da, henüz düne kadar avukat-müvekkil gizliliği kabul edilmiyordu. Geçen hafta Japonya Rekabet Kanunu’nda yapılan değişiklik sonrasında kartel dosyalarıyla sınırlı olmak üzere Japonya da avukat-müvekkil gizliliği ilkesini benimsemiş oldu.

Karteller ve pişmanlık başvuruları trendleri

Kartellere uygulanan cezalar sıkılaştırılırken ve pek çok farklı ülke idari para cezası yanı sıra cezai yaptırım da öngörürken, kartellerin deşifresinde en önemli mekanizmalardan biri olan pişmanlık başvurularının ve dolayısıyla kartel bulgularının dünya genelinde düşüşte olduğu gözlemleniyor. Bu düşüşün temel sebepleri arasında pişmanlık protokollerine ve prosedürlerine yönelik şeffaflığın gittikçe azalması, kartel davranışının tespitine yönelik standartların değişmesi, uzun soluklu – yüksek maliyetli ve belirsiz nitelikteki tazminat davalarında artışlar gibi unsurlar sıralanıyor.

Öyle ki, Japonya’da pişmanlık başvuruları 110’lardayken 70’lere düşmüş durumda. Singapur gibi daha çok uluslararası kartellere yönelik pişmanlık başvurularının gerçekleştirildiği ve bu kapsamda uluslarası kartel soruşturmalarının yürütüldüğü ülkelerde ise global trendin etkilerini görmek mümkün. Bu noktada, dünya genelinde hâkim olan düşüş eğiliminin tersine Avustralya’da pişmanlık başvurularının ve kartel soruşturmalarının gün geçtikçe arttığı gözlemleniyor.

Dünya genelindeki seyre karşılık ise pişmanlık başvuruları yanı sıra ihbar mekanizmaları geliştirilmesi, piyasanın yakından takibini sağlamak adına yatırımlar yapılması gibi konular önem kazanan noktalar olarak öne çıkıyor. Avrupa’da uygulamaya konulan ve online olarak anonim bir şekilde kartel uygulamalarının ihbar edilmesini kolaylaştıran whistleblowing toolu yanı sıra özellikle Asya Pasifik ülkelerinde ihbarcılara yönelik yüksek ödüller öngören mekanizmaların geliştirilmesi dikkat çeken noktalardan biri! Örneğin; Singapur’da kartel uygulamalarını ihbar eden kişilerin yüz bin dolara kadar ödüllendirilmesi mümkün. Söz konusu araçlar dışında rekabet otoritelerinin gün geçtikçe veri analizi gerçekleştiren uzmanlara, iktisatçılara ve yapay zekâya yatırım yaptığı gözlemleniyor.

Online pazarlar, teknoloji devleri, dijital platformlar

Rekabet alanında pek çok ülkenin gözü özellike e-ticaret alanına ilişkin kısıtlamalarda.

Avrupa’da gerçekleştirilen sektör incelemesinde de gözlemlendiği üzere, online dünyanın gelişimiyle dikey kısıtlamalar öne çıkıyor. Online dünyaya penetrasyonun artışı ile beraber fiyatlarda şeffaflığın hızla arttığı ve bu bakımdan hem tüketici hem farklı seviyelerdeki piyasa oyuncuları nezdindeki fiyat takibinin kolaylaştığı aşikâr. Söz konusu gelişmelere karşın özellikle, yeniden satış fiyatının tespiti ve bölgesel kısıtlar gibi konuların uzun bir süreden sonra tekrar gündeme oturduğu gözlemleniyor. Bu doğrultuda, online algoritma kullanımları, online trafiği şekillendiren markalara yönelik keyword kullanımı, websitesi yönlendirmeleri gibi konular Avrupa ve Amerika yanı sıra Asya-Pasifik bölgesinde de revaçta.

Bu noktada önem kazanan bir başka konu ise özellikle hızla güç kazanan ve hakim duruma gelen, hakim durumunu güçlendiren teşebbüslerin davranışlarına yönelik incelemeler. Sadece Amerika’da değil  Avrupa genelinde de pek çok incelemeye konu Amazon, Google gibi teknoloji devleri, Japonya, Hindistan gibi ülkelerde de incelemeye tabi!

Hakim durumun kötüye kullanılması ve fiyatlamalar

Hakim durumda olan teşebbüsler bakımından önem kazanan konulardan biri bedavaya sunulan hizmetler. İnternet kullanımındaki artış ile dijital dünyanın çehresinin genişlediği günümüzde, tüketicilerin pek çok bilgi vererek bedava ve anında elde edilen hizmetlere erişim sağladığı gözlemleniyor. Ancak, elde edilen bilgiler ile karşılaştırıldığında sunulan hizmetin ne kadar dengeli olduğu tartışmalı – işte bu noktada acaba hâkim durumdaki teşebbüsler bakımından sömürücü ya da dışlayıcı stratejiler mi benimseniyor konusu rekabet dünyasında kafaları kurcalıyor.  Bu bakımdan; veri ticareti, verinin maliyeti, kullanımı ve sunulan hizmet karşısında ilişkisi, zamanlama gibi hususların fiyatlamalar bakımından orantılı mı yoksa orantısız mı olduğu ve haksız bir uygulamanın benimsenip benimsenmediği ve davranışların rekabetçi mi yoksa rekabeti kısıtlayıcı mı olduğunun değerlendirilmesinde önemli olduğu belirtiliyor.

Karmaşık birleşme-devralmalar ve bildirim analizi

Birleşme-devralmalar ile ilgili olarak pek çok farklı ülkede tartışılan başlıklar ise şu şekilde sıralanıyor:

  • Bildirim analizi nasıl yapılacak?
  • Bildirime tabi karmaşık birleşme-devralma işlemleri bakımından  bildirim zorunluluğu olmayan ülkeler için  doğru adımlar nasıl belirlenecek?
  • Gun jumping uygulamaları etkin şekilde nasıl engellenecek?
  • Kontrol kavramının net bir şekilde anlaşılması ve süreçlerde kullanımı,
  • Geçerli taahhüt mekanizmalarının belirlenmesi,
  • Korunan sektörler hakkında bilinçli olarak hareket etme ve
  • tüm bu hususları göz önüne alarak strateji belirleme.

 Bu noktada, özellikle farklı ülkeleri etkileyen işlemlerde işlemin ilk aşamalarından itibaren rekabet hukuku analizini gerçekleştirmek önemli. Örneğin; tarafların büyüklükleri ve işlemden beklentileri doğrultusunda, işlem için öngörülen süreleri de dikkate alarak  carve out teknikleri konuşulabilir – ancak Çin gibi carve out uygulamalarına izin verilmeyen ülkeler bakımından bilgi sahibi olmak önemli!

Bu noktada, farklı ülkelerde farklı süreçlerin ve analizlerin gerçekleştiğini bilip  işlemleri bu gözle değerlendirmek ve işleme ilişkin sözleşmelerde, rekabet hukuku bakımından işlemin değerini dahi etkileyebilecek unsurları göz önüne alarak ilgili hükümlere yer vermek önem kazanıyor.

Uluslarası ticaret politikaları ile rekabet politikalarının etkileşimi

Rekabet hukuku bakımından ticaret savaşlarının etkilediği alanlar ilgili pazar analizi, birleşme-devralma incelemeleri ve taahhüt sistemleri olarak öne çıkıyor. Bu doğrultuda, özellikle korumacı ve ulusalcı bir yaklaşımın globalleşme ile çakıştığı, çok taraflı politikalar karşısında tek taraflı politikalara ağırlık yüklendiği durumlarda, piyasaların bazı oyunculara ve oyunlara ne derece serbest ve hoşgörülü yaklaştığı rekabet politikalarını da doğrudan etkiliyor.

Amerika-Çin arasındaki ticaret savaşları ortamında özellikle, Amerika’da Çin menşeili şirketlere yönelik uygulamalar yanı sıra söz konusu gelişmelerin Avrupa’daki işleyişi de etkilediği gözlemleniyor. Bu bakımdan, yakın zamanda Avrupa Komisyonu’nun Siemens-Alstom Kararı ses getiren bir örnek! Öyle ki, söz konusu kararda ilgili pazarın Avrupa sınırlarını aşarak dünya olarak tanımlanması gerektiği, zira ulusal şampiyonların esasen Çin menşeili şirketler olduğu ve dünya genelinde rekabet ettiği argümanları öne sürülmüştü. Buna karşın Çin’in pazar lideri olmasının sebebinin ülkenin coğrafi olarak oldukça büyük olması ve Avrupa’daki ulusal şampiyonların teknoloji bakımından avantajlı olması gibi unsurlar ele alınarak işleme izin verilmemişti.  Bu karar ise Çin pazarının hafife alındığı ve bu bakımdan rekabetçi etkilerin tekrar revize edilmesi gerektiği yönündeki pek çok yorumu da beraberinde getirdi. Katıldığımız konferansta gördük ki Japonya gibi ülkeler de söz konusu yoruma katılan ülkeler arasında yer alıyor.

Genelleştirilmiş Tercihler Sistemi’nin Kriterleri Fazla mı Genel?: ABD, Türkiye ve Hindistan Ekseninde Uluslararası Ticaretin Seyri

Bugüne kadar uluslararası ticaretin hukuki boyutunu değerlendirdiğimiz pek çok yazı paylaştık. Calder’in Mobile’ımisali kendi denge noktasını haiz iktisadi disiplinlere hukuk zerk ettiğimiz her düzlemde olduğu gibi, uluslararası ticaretin regülasyonunda da hukukçulara bıçak sırtı bir vazife yüklenmektedir. Özellikle, son dönemde ivmelenen ticaret savaşları ikliminde baş gösteren karşılıklı misillemeler, bu düzenlemeleri manşetlerden inmez hale getirmiştir. Makro düzeyde devletlerarası ve mikro düzeyde teşebbüsler açısından pek çok sonuç doğuran ve yakın dönem uluslararası ticaretine karakterini veren bu yüksek maliyetli satranç oyununda son hamle, bu defa ülkemizi de yakından ilgilendirecek şekilde Amerika Birleşik Devletleri’nden (“ABD”) geldi.

Kosta Rika’daki çiftliklerde yetişen bir ananasın, hasat edildiği hafta bizlerin tabaklarında olmasından tutun da bu yazıyı sizlere ulaştırmak için kullanılan ara yüze kadar günlük hayatımızda karşımıza çıkan zaruri veya tercihli pek çok ihtiyacımızın, malların ve hizmetlerin uluslararası dolaşımı sayesinde karşılandığını düşündüğümüzde, bu çarkın nasıl işleyeceğini düzenleyen hukuk kurallarına riayetin önemi de artıyor. Dolaşıma çıkan hammadde ve yarı mamullerin pek çok endüstri için ana girdi kaynağı olduğunu da değerlendirerek uluslararası ticaretteki bu yüksek debinin önemine dikkat çektikten sonra, dilerseniz oyunun son perdesinde yaşananları değerlendirmeye geçebiliriz.

Sistemi tanıyalım

ABD Ticaret Temsilciliği, 4 Mart 2019 tarihinde yaptığı duyuru ile Genelleştirilmiş Tercihler Sistemi (Generalized System of Preferences) (“GTS”) kapsamında Türkiye’ye ve Hindistan’a tanınan imtiyazların kaldırılması yönündeki değerlendirmesini belirtmiştir.[1] ABD Başkanı Donald J. Trump’ın Kongre’ye yazdığı yazıya dayanan metinde, Türkiye’nin sistemden çıkarılmasının sebebi gayrisafi milli gelirin artması, yoksulluğun azalması ve ihracat çeşitliliğindeki artış olarak gösterilirken Hindistan açısından bu sebep ticaret engelleri uygulayarak Amerika menşeli malların Hint pazarına erişimine engel olunması şeklinde belirtiliyor.

Gelişmiş ülkeler tarafından, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere sağlanan bir tür imtiyaz olan GTS rejimi, gelişmiş ülkelerin objektif kriterler belirlemesini ve bu kriterlere uyan devletlere bazı ürünleri gümrük vergisi ödemeden ihraç etme imkânı tanımasını içeriyor. İmtiyazı sağlayan ülkenin ise bu imtiyazdan yararlanmanın koşullarını ve hangi ürünlerin gümrük vergilerinden muaf olacağını belirlemek ve gerekli gördüğü durumlarda bu hususlarda değişiklik yapmak konularında takdir yetkisi bulunuyor.

Bu rejimin uygulayıcıları arasında bulunan ABD ise 1970’li yılından beri sürdürdüğü GTS rejimi kapsamında bu imtiyazlardan yararlanacak ülkelerin taşıması gereken birtakım koşullar ileri sürüyor. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 120 civarı ülkeyi içeren bu sistem kapsamında 4.000 civarı ürün, imtiyazlardan istifade ederek ABD’ye ihraç ediliyor.

ABD’nin getirdiği temel koşullar arasında, lehine imtiyaz tahsis edilecek ülkenin ABD tahkim kararlarını tanıması veya komünist düzene tabi olmaması gibi unsurlar yer alırken, bazı konulardaki değerlendirme yetkisi de başkana bırakılıyor. İşçi haklarına duyulan saygı, Amerika menşeli mallarının imtiyaz sağlanacak ülkenin pazarına girişinin zorlaştırılmış olmaması, ülkenin ekonomik gelişmişlik seviyesi, fikri haklara tanınan korumalar başta olmak üzere çeşitli alanlarda değerlendirme yapma yetkisine sahip olan ABD başkanı, bu değerlendirmeler ile uyum sağlayıp sağlamadığına bakarak bir ülkenin sisteme dâhil edilmesine veya sistemden çıkartılmasında karar verebiliyor. Sisteme dâhil olan ülkeler ise; endüstriyel ürünlerden tekstil ürünlerine kadar birçok ürünü avantajlı şekilde ABD’ye ihraç edebiliyor.

Eşit davranma yükümlülüğü ve GTS

Bildiğiniz üzere, uluslararası ticaretin regülasyonu konusunda devletlerarası düzenlemelere nezaret eden en önemli kuruluş Dünya Ticaret Örgütü’dür (“DTÖ”). Üye devletler, taraf oldukları birtakım anlaşmalar ile ticari ilişkilerini kurala bağlarken, DTÖ ise bu kuralların oluşumunu ve etkin biçimde uygulanmasını temin ediyor. Temellerini, tüm ülkeler için eşit mesafede ve öngörülebilir bir sistem kurma ihtiyacından alan bu oluşumun, niteliği gereği savunmanlığını yaptığı başlıca prensipler ise en çok kayırılan ulus (most favoured nation) ve ulusal muamele (national treatment) kuralları ile ifadesini buluyor. Üye devletlerden gelen mal ve hizmetlere ilişkin uygulamaların, başka üye devletlerden gelen mal ve hizmetler ile bunların ulusal pazardaki karşılıklarına nazaran ayrımcı muameleye tabi tutulmasını engellemek amacıyla ortaya çıkarılan bu kurallar, temel bir anlatımla; bir üye devlete sağlanan avantajın, diğeri açısından de geçerli olmasını ve üye devletlerden ithal edilen ürünlerin, ulusal ürünlere nazaran daha dezavantajlı bir pozisyona sokulmamasını içeriyor.

GTS rejimini bu mercek altında incelediğimizde, bu temel prensiplerle ve Gümrük Tarifleri ve Ticaret Genel Anlaşmasının (“GATT”) I. maddesi ile çelişir nitelikte olduğu duyumsanıyor. Zira bahse konu hüküm, anlaşmaya taraf bir devletin, DTÖ üyesi devletlere farklı gümrük vergileri uygulamasını yasaklıyor.

Öte yandan, hukuk ve ekonominin bir araya geldiği her alanda olduğu gibi burada da hukuk kuralları, düzenlemeye çalıştıkları devletlerarası iktisadi ilişkiler bütününün ihtiyaçları karşısında eviriliyor ve ülkelerin ekonomik etkinlikleri ekseninde karakterini bulan bir istisna ortaya çıkıyor. Gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkelerin sahip oldukları farklı düzeylerdeki ekonomik etkinliğin artırılmasını amaçlayan bu istisna, esasen 1979 yılında alınan GATT’a taraf olan ülkelerin aldığı bir karara dayanıyor. Takip eden süreç içerisinde pek çok tartışmaya konu olan bu uygulama, 1994 yılındaki Uruguay turundan sonra DTÖ sisteminin de bir parçası haline geliyor ve Yetki Hükmü (Enabling Clause) olarak bilinen kurum ile ayrımcılık karşıtı ana omurgadan ayrışan bir istisna olarak yeni sistemde varlığını sürdürüyor.

Ekonomik temelli bir pozitif ayrımcılık öngören bu sistem ile gelişmekte olan ülkelerden gelen ürünlere farklı veya daha iyi muamele uygulanmasının önü açılırken gelişmiş ülkelerin de bu avantajları sağlarken DTÖ kurallarını ihlal etmeyecekleri temin ediliyor. Uluslararası mukayeseli hukukun, ticaretin liberalleşmesine ve ekonomik büyümeye katkı sağlama arzusunun da bir görünümü olan istisna, bu niteliği gereği herhangi bir uluslararası kuralın ihlal edilmesine sebep olmadan uygulanabiliyor. Avrupa Birliği ile Kanada ve Japonya gibi ülkeler, hâlihazırda GTS rejimini uygulayan gelişmiş ekonomilerin başında geliyor.

DTÖ’nün karar insicamı

Uluslararası ticarette etkinlik kazanımını amaçlayan GTS uygulamasının, bu amacına ulaşabilmesi için sistem içerisinde objektif kuralların belirlenmesi ve gelişmekte olan ülkeler arasında farklı muamele yapılmaması gerekiyor. DTÖ Temyiz Organı da GTS kapsamındaki ülkeler arasında ayrımcılık yapılmasına karşı tavır sergiliyor ve bu pozisyonunu karar insicamının bir parçası haline getiriyor. (EC- Tariff Preferences[2]). Ayrıca DTÖ’nün, Avrupa Komisyonu’nun 2003 yılında bazı tekstil ve ilaç ihraçlarına ilişkin Hindistan’a tanınan GTS imtiyazlarını devre dışı bırakmasına karşı başlatılan benzer bir süreç kapsamında Hindistan lehine karar verdiği de biliniyor.

Hal böyle olunca, ABD’nin, Hindistan ve Türkiye’yi sistemden çıkarmasının altında yatan sebepler de önem kazanıyor. Zira Türkiye veya Hindistan tarafından başlatılacak olası bir DTÖ yargılamasındaki belirleyici faktörün; Türkiye’nin ve Hindistan’ın sistemden çıkarılmasının objektif ve kabul edilebilir gerekçelere dayanıp dayanmadığı hususu olacağa benziyor.

Türkiye cephesi

Kapsam dışına çıkarmaya ilişkin açıklama, Türkiye’de oldukça tepki ile karşılandı. Konuya ilişkin yaptığı ilk açıklamada, Ağustos ayından beri devam eden gözden geçirme süreci sonrası Türkiye’nin GTS programından çıkarılması hususunda değerlendirme yapan Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan; “2018 yılı 11 aylık döneminde ABD’nin GTS kapsamında dünyadan yaptığı toplam 20.9 milyar dolarlık ithalatta Türkiye’nin 1.74 milyar dolarlık ve yüzde 8.2’lik payla beşinci tedarikçi ülke konumunda olduğunu” belirtirken kararın ABD’li firmaları da olumsuz etkileyeceğini kaydetti[3].

Türkiye-ABD arasında belirlenen 75 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefi ile de çeliştiği değerlendirilen bu kararın, Türkiye’nin ekonomik olarak yeterince geliştiğine ve artık GTS sisteminden yararlanmaya elverişli olmadığına dayandığı açıklanıyor. Türkiye’nin, sistem kapsamında ticaret yaptığı sektörlerin başında otomotiv, mücevherat, tarımsal ürünler, plastik ve makine aksamlarının geldiği biliniyor.

ABD’nin bu yaklaşımının ekonomik izdüşümünün ise sınırlı olacağına ve ülkeyi fazla etkilemeyeceğine dair iktisadi değerlendirmeler paylaşılırken, otomotiv sanayii temsilcilerinden de benzer açıklamalar geliyor. ABD’ye olan satışların, otomotiv sektörünün 32.2 milyar dolar düzeyinde seyreden yıllık ihracatı içerisinde yalnızca yüzde üç civarı bir payı olduğunu belirten sektör temsilcileri, Türkiye’nin bu durumdan ciddi biçimde etkilenmeyeceğini kaydediyor[4]. Buna karşın farklı bir pozisyon alan mücevher sektörünün temsilcileri ise 300 milyon dolar civarında seyreden ihracatlarının yarıya düşebileceği konusunda uyarıda bulunuyor[5]. Yeni durumda, otomotiv sektöründe yüzde iki buçuk mücevheratta ise yüzde beş buçuk oranında bir maliyet artışı bekleniyor.

Hindistan cephesi

Alınan karar ile yaklaşık iki bin ürün için tanınan ve yüzde bir ila altı arasında değişen oranlarda sağlanan ihracat kolaylıklarından yoksun kalacak olan Hindistan hükümeti de konuya ilişkin benzer bir tavır takınıyor ve bahse konu imtiyazların yıllık 190 milyon dolar düzeyinde bir ticareti etkilediğini vurgulayarak bunların devre dışı kalmasının önemli bir etkisi olamayacağını belirtiyor. Öte yandan, hükümetin yaptığı bu açıklamaları yanlış ve yanıltıcı bulan bazı çevreler, Hindistan’ın GTS rejiminin bir numaralı lehtarı olduğunu ve bu imtiyazlardan faydalanan işlemlerin hacminin 5.6 milyar dolara ulaştığını savunuyor[6].

Hindistan hükümetinin, konuya ilişkin DTÖ’ye başvuru yapmayı değerlendirdiği de kulislerde konuşulurken, DTÖ nezdinde bir çözümü uzun ve etkinsiz bulan çevrelerin, meselenin ikili diyalog konusu yapılmasını istedikleri de basına yansıyan haberler arasında[7].

Hindistan’ın kapsam dışı bırakılmasının gerekçesi olarak Amerika menşeli malların Hint pazarına erişimine engel olunması gösterildiği düşünüldüğünde; Hindistan’ın son dönemde e-ticarete ilişkin getirdiği uygulamaların Amazon gibi Amerika menşeli şirketlerin Hint pazarına girişini güçleştirmesi, olası bir DTÖ sürecinde ABD otoriteleri nezdinde argüman olarak kullanılabileceğe benziyor.

Sonuç

GTS rejimi kapsamında Türkiye’ye (ve Hindistan’a) sağlanan birtakım uluslararası ticaret imtiyazlarının geri alınması, ülkemiz ile ABD arasında dolaşımda olan ürünler açısından maliyeti artırarak pek çok ticaret dalını zora sokacağa benziyor. ABD’nin bu tek taraflı uygulaması karşısında, devletlerarası düzeyde yetki sahibi DTÖ’ye başvurma hakkına sahip olan Türkiye’nin ise; bu başvuru kapsamındaki başarı şansı, ABD uygulamalarının ayrımcı nitelikte olduğunun tespit edilmesine dayanıyor.

Ayrımcılık niteliği belirleyici faktör olarak kendisini ayrıştırırken, yapılması gereken ilk değerlendirme ise ABD’nin kapsam dışı bırakma yaklaşımına dair ileri sürdüğü gerekçelendirmenin objektif olup olmadığıdır. Türkiye’nin gayrisafi milli gelirin artması ve yoksulluğun azalması sebebiyle artık GTS kapsamında ele alınamayacağına dair yapılan değerlendirmenin ne derece objektif olduğu ise ancak inter pares (eşitler arasında) bir değerlendirme ile anlaşılabilecektir. Dolayısıyla, olası bir yargılamada bu unsura odaklanacak olan DTÖ organları, GTS imtiyazlarından istifade eden Malezya ve Endonezya ile özellikle G20 üyesi olan Brezilya gibi ülkelerin gelişmişlik düzeyleri ve ekonomik refahını Türkiye parametreleri ile karşılaştıracak ve ABD’nin sergilediği farklılaşan yaklaşım için rasyonel bir ekonomik gerekçe olup olmadığını irdeleyecektir.  


[1] https://ustr.gov/about-us/policy-offices/press-office/press-releases/2019/march/united-states-will-terminate-gsp

[2] Panel Report, European Communities – Conditions for the Granting of Tariff Preferences to Developing Countries, WT/DS246/14, para. 7.129

[3] http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/bakan-pekcandan-abdnin-karariyla-ilgili-aciklama-41138388

[4] https://www.dunya.com/sektorler/otomotiv/gumruksuz-ticaretin-iptali-turkiyeyi-nasil-etkiler-haberi-440662

[5] http://www.fortuneturkey.com/abd-yaptirimi-mucevher-sektorunu-vurabilir

[6] https://economictimes.indiatimes.com/news/economy/foreign-trade/view-us-trade-snub-should-be-wake-up-call-for-india/articleshow/68280805.cms

[7] https://economictimes.indiatimes.com/news/economy/foreign-trade/india-considers-moving-wto-against-us-over-withdrawal-of-import-sops/articleshow/68291352.cms

Son Dönemin Popüler Tartışması: Yenilenebilir Enerjide Yerli Ekipman Kullanımına Bağlanan Teşvik Mekanizmaları

Artan nüfusa bağlı olarak enerjiye olan talep de gün geçtikçe artıyor. Kömür, petrol, doğalgaz, nükleer gibi yenilenemez enerji kaynaklarının hem çok ciddi çevre kirliliğine yol açması hem de sınırlı ve özellikle belirli bölgelerde ulaşılabilir olmaları, maalesef artan enerji ihtiyacını tam olarak karşılayabilir nitelikte görülmüyor.

Bu noktada yenilenebilir enerji kaynaklarına olan ilginin artmasına ise şaşmamak gerekiyor. Nitekim güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, hidroelektrik enerjisi, dalga enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynakları doğaya çok daha az zarar verirken çevre kirliliğini de minimum seviyeye indiriyor. Ek olarak söz konusu kaynakların ‘yenilenebilir’ oluşu ise, bu kaynakların hiçbir zaman tükenmemesi sebebiyle sınırsız kullanım vadediyor.

Tüm bu olumlu özelliklerin varlığına rağmen yenilenebilir enerji kaynaklarından ‘yeterli’ derecede yararlanılamadığı da aşikar. Aslında bunun birçok sebebi var. Öncelikle yenilenebilir enerji kaynaklarının çoğu düzensiz ve dolayısıyla elektrik enerjisine dönüşümü nispeten daha zor. Örneğin rüzgar enerjisinden yararlanabilmek için rüzgara, güneş enerjisini kullanabilmek için güneş ışınlarına ihtiyacımız var. Dolayısıyla doğa şartlarının elverişli olmadığı zamanlarda (örneğin rüzgarın olmadığı veya havanın bulutlu olduğu) söz konusu kaynaklardan elektrik enerjisi kullanabilmek mümkün değil. Diğer bir sebep ise yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanabilmek için kurulması gereken tesis ve ekipmanların oldukça maliyetli olması. Kabaca bir hesaplamayla çoğu zaman özellikle fosil yakıtlardan enerji elde edilmesi, yenilenebilir enerji kaynaklarına kıyasen daha kolay ve az maliyetli olabiliyor.

Yine de yenilenebilir enerji kaynaklarının olumlu ve çevre dostu etkilerinin ağır basması, söz konusu enerji kaynaklarına dayalı elektrik enerjisi üretimine ağırlık verilmesi sonucunu doğuruyor. Bu noktada ülkeler, bu kaynaklara dayalı elektrik enerjisi üretimini arttırabilmek amacıyla, çok çeşitli teşvik mekanizmaları uyguluyorlar. Genel olarak bu teşvik mekanizmaları uzun dönemli ve sabit fiyatlı alım garantisi olarak karşımıza çıkıyor.

Son yıllarda yenilenebilir enerjide en çok tartışılan konu ise, yenilenebilir enerji ekipmanlarında yerli üretim malların kullanılması sonucu verilen teşvikler. Yakın zamanda Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Kanada – Temyiz Mahkemesi kararı[1] ile birlikte gündeme gelen ve yenilenebilir enerji ekipmanlarında yerli ekipman kullanılması şartına bağlanan teşvik mekanizmaları oldukça tartışmalı. Hatırlatmak gerekirse DTÖ’ye şikayette bulunan Japonya ve Avrupa Birliği, Kanada’nın yenilenebilir enerji sektöründe elektrik üreten belirli ekipmanların teşvikten (Feed-in Tariff) yararlanmasına yönelik uygulamanın, Ticaretle Bağlantılı Yatırım Tedbirleri Anlaşması (TRIMS), Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) ile Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler (SCM) hükümlerine aykırı olduğunu belirtmişti. Temyiz Mahkemesi de kararında söz konusu uygulamanın Article III:8’de yer verilen ve devlet alımlarına yönelik tanınan muafiyetten yararlanamayacağını belirterek Panel bulgularını onamıştı.

Şimdi ise benzer bir konu Hindistan’ın Amerika’yı şikayeti üzerine Panel önüne geliyor. Hindistan, Amerika’nın Washington, California, Montana, Massachusetts, Connecticut, Michigan, Delaware ve Minnesota eyaletlerinde uygulamaya koyduğu ve yenilenebilir enerji üretiminde yerli ürün kullanımı zorunluluğu ve buna bağlı teşviklerin, TRIMS, GATT ve SCM hükümlerine aykırılık teşkil ettiğini ifade ederek Panel kurulmasını talep etti. Türkiye’nin de üçüncü taraf olarak katıldığı uyuşmazlık, 21 Mart tarihinde Panel’in kurulmasıyla birlikte devam ediyor[2].

 

[1] https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/412_426abr_e.pdf

[2] https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/cases_e/ds510_e.htmr