Lokomotif Yolda Kaldı (!): Avrupa Komisyonu’ndan Siemens-Alstom İşlemine Ret Kararı

Tarih meraklıları hatırlayacaktır, trenlerin Franko-Germen diplomasisinde sembolik bir önemi vardır. Fransa’nın Alsas-Loren’i Almanya’ya kaybetmesi (1871) ile başlayan gerilim, Birinci ve İkinci Dünya savaşları ile yükselmiş ve iki ülke arasında gerek savaş alanında gerekse teknoloji ve ekonomi düzleminde müthiş bir rekabet baş göstermiştir. Oyunun birinci perdesini kapatan hadise ise 1918 yılının 11. ayının 11. gününün 11. saatinde, Almanya’nın Fransa’nın galibiyetini kabul eden bir ateşkes imzalaması olmuştur.

Fransa’nın Compiégne bölgesindeki bir tren vagonu içerisinde imzalanan bu anlaşmadan 22 yıl sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında, ateşkesin mağlup tarafı bu defa Fransa olmuş ve galibiyet sırası Almanya’ya gelmiştir. Bu sembolik imza törenini tarihi bir rövanşa çevirmek isteyen Hitler Almanya’sı ise 22 yıl önce kendi teslimiyetlerine sahne olan tren vagonunu, Fransa’da bir müzede iken ele geçirmiş ve 22 Haziran 1940’ta bu vagonun içerisinde Fransa’ya bir ateşkes anlaşması dikte etmiştir.

O günden bugüne kadar iki ülke arasındaki ilişkiler düzelmiş fakat bahse konu tren vagonunun tarih sahnesindeki önemi hiç azalmamıştır. O kadar ki, hala tarihi bir anıt olarak ziyaretçilerini ağırlayan bu tren vagonu, yakın zamanda bir başka tarihi olaya daha tanıklık etmiştir. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Almanya Başbakanı Angela Merkel, Birinci Dünya Savaşı’nın bitişinin 100. yılında düzenledikleri bir tören ile bu vagonu beraber ziyaret ederek buradan ortak işbirliği mesajları vermiştir.

Ne ilginçtir ki Fransa ve Almanya, bu iki ülkenin ulusal endüstri şampiyonlarını bir araya getiren bir başka “tren vakası”nda, bu sefer de farklı perspektiflerden politikacı, akademisyen ve işadamlarının rekabet hukukunun politika hedeflerinin yeniden belirlenmesine yönelik tartışmalarıyla gündeme gelmiştir.

İşlemi tanıyalım

Bildiğiniz üzere, Alman sanayi devi Siemens ile Fransız konglomerası Alstom, 2017 yılında hızlı tren ve sinyalizasyon ürünlerini de kapsayacak şekilde ulaştırma iş kollarını birleştirme kararı almıştı. Avrupa pazarının gördüğü en büyük devralmalardan olan bu işlem sonrasında oluşacak ve her iki şirketin ulaşım ekipman ve hizmetlerini Siemens’in kontrolü altında toplayacak olan yeni ekonomik birimin, yaklaşık 15 milyar Euro tutarındaki cirosu ile dünyanın ikinci büyük demiryolu şirketi olacağı tahmin ediliyordu.

Bahse konu ürünlerin Avrupa pazarındaki en büyük sağlayıcısı olan bu iki ulusal şampiyon ise işlemin arkasında yatan ekonomik rasyonelin pazarda mutlak bir pan-Avrupai endüstri devi oluşturmaktan ziyade Uzakdoğulu ve özellikle de Çin menşeli rakipleri karşısında hayatta kalma kaygısı olduğunu ifade ediyordu. Sektöre yakın iş çevreleri ise işlem sonrası oluşacak ve Kanada’lı ulaştırma devi Bombadier’in iki katı hacme ulaşacak kümülatif varlıkların, bu halde dahi Çin’in devlet destekli demiryolu şirketi CRRC’nin ancak yarısına tekabül edebileceğine dair öngörülerini paylaşıyordu.

Avrupa Komisyonu’nun değerlendirmesi

Tüm bu tartışmalar altında yaptığı öncül değerlendirmede Komisyon, işlemin sinyalizasyona ilişkin bazı pazarlarda tartışmasız bir pazar lideri oluşturacağını ve yüksek hızlı tren pazarında ise hâkim duruma yol açacağını dile getirmişti. Bu nedenle, pazardan önemli bir rakibin eksileceğine değinen Komisyon, işlemin tren işletmecileri ile altyapı yöneticilerinin de aralarında bulunduğu müşterileri, farklı tedarikçi ve ürün seçeneklerinden mahrum bırakacağına yönelik endişelerini sıralamıştı. Yeterli düzeyde taahhütler verilmediği takdirde işlemin sinyalizasyon sistemleri ve yeni nesil yüksek hızlı trenler pazarlarında fiyatların yükselmesi sonucu doğuracağını da değerlendirmelerine ekleyen Komisyon, tarafların bu rekabet hukuku endişelerini gidermesi amacıyla sunduğu taahhütleri incelemişti.

Eş zamanlı olarak sektör paydaşlarından gelen açıklamalar ise planlanan işlemin yenilikçiliği azaltarak rekabete zarar vereceği yönünde endişeler içeriyordu. İşlem sonrası pazarın küçük rakiplere kapanabileceğinden ve tüketicilerin artan fiyatlar karşısında azalan tercihler ile karşılaşacaklarından bahseden paydaşlar, işlemi bu açılardan kaygı verici bulmuştu.

Önemli bir güvenlik ekipmanı olan sinyalizasyon sistemlerine ve tren teknolojilerine olan yatırımın Avrupa için elzem olduğunu değerlendiren Komisyon, iklim dostu ve çevreci tren sistemlerinin gelişimi için yeniliğin önemini de vurgulayarak bu endişeler karşısında tarafların tatminkâr taahhütler vermekten imtina ettiğini belirterek işlemi reddettiğini açıkladı. Her ne kadar Komisyon, Siemens/Alstom kararı ile birlikte son yıllarda dört işlem hakkında ret kararı[1] vermiş olsa da Komisyon’un karar istatistikleri incelendiğinde[2] ret kararının aslında istisnai bir duruma işaret ettiğini görüyoruz.

Temel rekabet hukuku endişeleri ve küresel rekabetin durumu

Komisyon’un bu tartışmalı işleme ilişkin temel rekabet hukuku endişeleri neydi diye baktığımızda ise karşımıza işlem sonrası iki pazarda oluşması beklenen rekabet kısıtları çıkıyor:

(i) Sinyalizasyon sistemleri açısından işlem sonrası kurulacak ekonomik yapının; ETCS gibi bazı ana hat sistemleri ve bağımsız iç kilit sistemleri ile metrolarda kullanılan CBTC sistemlerinde Avrupa’da tartışmasız pazar lideri olması bekleniyordu.

(ii) Yüksek hızlı trenler açısından ise pazardan önemli bir tedarikçinin eksilmesine sebep olacak işlem sonucunda tarafların oldukça yüksek bir pazar payına ulaşacakları ve bu durumun tüketiciler nezdinde rekabeti kısıtlayacağı tespit edilmişti.

Tarafların, bu endişeler karşısında işlemin ne tür etkinlik kazanımları oluşturacağına dair yeterli argüman sunmadıkları belirtilirken, bahse konu pazarlarda işlem sonrası ayakta kalan rakiplerin oluşturacağı rekabetçi baskının, etkin rekabetin tesisi için yeterli olmadığı da değerlendiriliyor.

Küresel rekabetin potansiyel gelişimini de analiz ettiğini belirten Komisyon; (i) yüksek hızlı trenler açısından öngörülebilir gelecekte Çin menşeli bir rekabet baskısının olası olmadığını belirtirken, (ii) sinyalizasyon sistemleri açısından ise Çin şirketlerinin henüz herhangi bir ihaleye girmeye çalışmadıklarını ve Avrupa altyapı pazarında muteber bir tedarik opsiyonu haline gelmelerine daha çok vakit olduğunu belirtiyor.

Tarafların taahhütleri

Taahhütlerin, rekabetçi endişeleri kalıcı biçimde gidermesi gerektiğini belirten Komisyon, taraflar arasında doğrudan rekabet kaybının olduğu durumlarda genellikle yapısal elden çıkarmaların[3] daha kabul edilebilir olduğuna dikkat çekiyor.

(i) Sinyalizasyon sistemlerine ilişkin sunulan taahhüt; Siemens ve Alstom varlıklarının bazılarının tamamen bazılarının ise kısmen devredilmesi ile başka bazı varlıkların ise lisanslanmasını içermekteydi. Bunun yanı sıra, bazı iş sahalarının ayrılmasını ve birtakım personelin transfer edilmesi de teklif edilenler arasındaydı.

Bu taahhüt karşısında Komisyon; transfer edilecek varlıkların alıcısının, birtakım lisans ve servis anlaşmaları açısından işlem sonrası oluşuma bağlı kalmaya devam edeceğini değerlendiriyor. Bu sebeple transfer edilecek varlıkların, alıcısına kendi başına etkin ve bağımsız biçimde rekabet etme imkânı vermeyeceğini belirten Komisyon, taahhüdü yetersiz buluyor.

(ii) Yüksek hızlı trenlere ilişkin sunulan taahhüt; Alstom’un Pendolino isimli trenini elden çıkartmayı veya -buna alternatif olarak- Siemens’in Valero yüksek hızlı tren teknolojisini lisanslamayı teklif etmişti.

Bu taahhüdü değerlendiren Komisyon, elden çıkartılması önerilen Pendolino treninin, rekabetçi endişelerin yoğunlaştığı hızlara çıkmaya elverişli olmadığını tespit ediyor. Valero teknolojisinin lisans ile kullanıma açılmasına ilişkin olarak ise bahse konu lisansın pek çok kısıtlayıcı hükme ve kapsam dışı bırakmaya tabi olduğunu belirten Komisyon, bu lisansın muhtemel alıcılara yeni bir yüksek hızlı tren geliştirmeleri için gereken imkânı ve motivasyonu sağlamayacağını değerlendiriyor.

Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında hareket eden Komisyon, taahhütler neticesinde işlem sonrası oluşacak Siemens-Alstom yapısının karşısında kayda değer bir rekabet gücü teşkil edilmeyeceğinden bahisle taahhütleri yetersiz görüyor ve işlemin reddine karar veriyor.

Karara ilişkin tepkiler 

Komisyon’un tutumuna dair tartışmalar devam ederken kararın, Avrupa’da farklı yankılar uyandırdığını görüyoruz. Karar, Fransız siyasi elitleri arasında tepki ile karşılanırken Maliye Bakanı Bruno Le Marie; işlemin reddedilmesinin ağır bir siyasi hata olacağını belirtiyor. Avrupa Birliği rekabet kurallarının modern dünyanın jeopolitik gerçeklerini yansıtmadığı görüşünde olan Fransız ekolü, Avrupa Birliği’nin kural-temelli sisteme duyduğu yoğun inancı eleştirerek diğer ekonomilerin bu kurallara riayet etmediklerini ve Komisyon’un tavrının Avrupa’dan çok Çin ekonomisine faydalı olduğunu vurguluyor.

Alman siyasi erkinin de benzer şekilde müdahaleci bir tavır sergilediği görülürken, Ekonomi Bakanı Peter Altmaiser’in, Avrupa endüstrisinin uluslararası rekabet gücüne sahip şampiyonlara ihtiyacı olduğunu vurgulaması ve Siemens-Alstom işleminin desteklemek için her şeyin yapılması gerektiğini belirtmesi dikkat çekmektedir. 

Diğer taraftan, Komisyon’un kararında belirleyici olan bir başka önemli faktör ise pek çok üye devletin ulusal rekabet otoritelerinden gelen olumsuz görüşler olmuştur. Özellikle, siyaset cephesinden farklı bir pozisyon alan Alman rekabet otoritesinin işleme ilişkin olumsuz bir tavır takınmasının, Komisyon’un kararında etkili olduğu düşünülüyor. Benzer şekilde, Komisyon’un işleme ilişkin nihai incelemesi esnasında, müşteriler ve rakipler ile pek çok ticaret ve sanayi birliğinden gelen olumsuz görüşlerin de karar üzerinde etkili olmuş olabileceği belirtiliyor.

Öte yandan, Komisyon’un da kendi içerisinde çelişkiler barındırdığı gözlenirken, bazı Alman ve Fransız yetkililerin, işlemin rekabetçi etkileri değerlendirilirken Çin tehdidinin de dikkate alınması gerektiğini savunmaları da dikkat çekiyor.

Massimo Motta önderliğinde bir araya gelen rekabet iktisatçıları ise yayınladıkları bildiri ile yapılan bu tartışmalardan hareketle rekabet politikasının politik çekişmelerden uzak olarak belirlenmesi gerektiğini belirttiler. İktisatçılar bu açıklamalarında; devralmalarla etkinlik doğuracak ve inovasyona imkân verecek daha rekabetçi bir yapı oluşturulmadığı sürece rekabet politikalarından sapılarak ortaya çıkarılan ulusal şampiyonların belki kısa vadede daha karlı olabileceğini ancak uzun dönemde hem rakipleri ile rekabet edemeyeceğini hem de tüketicilere herhangi bir katkı sunamayacağını ve Avrupa’nın daha az değil daha çok rekabete ihtiyacı olduğunu dile getirdiler.

Tartışmalı kararın arkasındaki isim olan Rekabet Komiseri Margrethe Vestager ise Avrupa merkezli şampiyon şirketler oluşturmak adına rekabet kurallarının göz ardı edilemeyeceğini kaydederken, Brüksel’deki yetkililer de konuya ilişkin öncül tepkilerinde; rekabet hukuku kurallarını esnetmenin, Çin’e karşı tedbir almak için doğru bir yöntem olup olmadığı yönünde endişelerini dile getiriyor.

Sonuç

Tüm bu gelişmeler çerçevesinde belirtmek gerekir ki, Komisyon’un kararı, Avrupa iş ve rekabet hukuku çevrelerinde birtakım tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Rekabet hukuku kurallarının, mutlak bir yaklaşım ışığında tavizsiz uygulanması ile bilinen Komisyon’un; “tekelleşmenin tüketici refahını azaltacağına” dair değerlendirmeleri karşısında, “asıl tüketici refahının Avrupa piyasasını yaklaşan Çin tehdidinden korumak” olduğunu savunan görüşler, tartışmayı hukuk ve ekonomi alanlarında disiplinler arası bir zemine çekmektedir. Gerçekten de, siyaset erki ile ekonomi diplomasisi tarafından da yakından takip edilen bu tartışmalar, devletler arası regülasyon iradesinin ulusal menfaatler ile ilişkisini küresel ticaretin jeopolitik evrimi karşısında yeniden sorgulamaya açmaktadır. Özellikle, rekabet hukuku kurallarının gerçek amacını sorgulayan ve bu kuralların, güncel jeopolitik riskler karşısında ortaya çıkabilecek “yüksek (ulusal) menfaatler” lehine yeniden yorumlanabilip yorumlanamayacağı ekseninde devam eden tartışmaların, rekabet hukuku pratiğinin gelişimi açısından ne tür bir katma değer sunacağı merak konusudur. Bu kapsamda, mehaz uygulamada devam eden tartışmaların, ülkemiz rekabet hukuku rejiminde kendisine ne şekilde yer bulacağını da yakından takip edeceğiz.


[1] Komisyon’un Siemens/Alstom dışında yakın dönemdeki red kararları: Heidelberg-Cemex (2017), London Stock Exchange-Deutsch Börse (2017) ve Hutchison UK-Telephonica UK (2016

[2] Birleşme ve devralmaların kontrolü rejiminin yürürlüğe girdiği 1990 yılından 18 Nisan 2018 tarihine kadar Komisyon’un hakkında ret kararı verdiği yalnızca 27 işlem bulunduğu görülüyor.

[3] BASF-Solvay, Gemalto-Thales, Linde-Praxiar ve GE-Alstom ile Holcim-Lafarge örneklerinde olduğu gibi.

Rekabet soruşturmalarında ses kayıtlarının delil niteliği nedir?

Rekabet Otoritelerinin teşebbüsler hakkında yürüttüğü soruşturmalar kapsamında telefon görüşmelerinin delil olarak kullanılmasına yönelik uygulamalar artarken biz de Rekabet Kurumu’nun bu konudaki tutumunu araştıralım istedik. Telefon görüşmelerine yönelik ses kayıtlarının yürümekte olan bir soruşturmada delil olarak kullanılmasına yönelik uygulama en yakın zamanda kurumsal krediler pazarında faaliyet gösteren 13 banka hakkında yürütülen soruşturmada karşımıza çıkmıştı. Hatırlayacağınız üzere Rekabet Kurulu 2017 yılında, pişmanlık başvurusu üzerine başlayan soruşturma kapsamında bankaların kredi sözleşmelerine ilişkin faiz, vade gibi koşullara dair rekabet açısından hassas bilgilerin değişiminde bulunduğu iddiaları incelenmişti. 2017 yılının Kasım ayında gerekçeli kararını yayınlayan Rekabet Kurulu bu kararıyla, iki banka hakkında idari para cezası verilmesine hükmederken, dosya kapsamında dikkate aldığı deliller nedeniyle ilgi çekmişti.

Rekabet Kurulu ilgili bankacılık kararında, işyerindeki masa telefonuyla yapılan görüşmelerin kayıtlarını delil olarak kabul etti

Pişmanlık başvurusunda bulunan banka ile hakkında soruşturma yürütülen bankalardan birinin çalışanı arasında gerçekleşen telefon görüşmesi, bu çalışanın bilgisi dışında kayıt edilmiş ve ardından pişmanlık dosyası kapsamında delil olarak Rekabet Kurulu’na sunulmuştu. Ses kaydından habersiz teşebbüsün, bu kayda onay vermediği, bu nedenle söz konusu kayıtların hukuka aykırı olduğu, hukuka aykırı delillere dayanarak karar verilemeyeceği ve bu delillerin zehirli ağacın meyvesi teorisi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine yönündeki savunmalar Rekabet Kurulu tarafından kabul edilmemişti. Aksine Rekabet Kurulu, Rekabet Kanunu’nun 14. ve 15. maddesi kapsamındaki geniş bilgi toplama yetkilerini de hatırlatarak, “bankacılık sektöründe, görüşmelerin kayıt altına alınması ve yazılı iletişimlerin uyum programları çerçevesinde taramaya tabi tutulmasının yaygın uygulamalar” olduğu belirtilerek delillerin hukuka uygun olduğuna karar vermişti[1].

O halde Rekabet Kurulu hukuka aykırı yollardan elde edilen ses kayıtlarını delil olarak kabul ediyor mu?

Bu soruya “evet” yanıtıyla cevap vermek pek mümkün değil. Nitekim Rekabet Kurulu’nun benzer bir delilin değerlendirildiği kararında ilgili delillere yönelik benimsediği tutum incelendiğinde, Kurul’un son kararında geçmiş içtihadına bağlı kalmadığı görülecektir. Bilindiği üzere Rekabet Hukukunun da bir parçası olduğu İdare Hukukunda içtihat büyük önem taşımakta olup, bu hukuk dalına aynı zamanda içtihat hukuku da denilebilmektedir[2].

Şölen Çikolata’nın birtakım ürünlerin yeniden satış fiyatına müdahale ettiği iddialarının incelendiği dosya kapsamında Rekabet Kurulu, benzer delillerin hukuka uygunluğunu değerlendirmek durumunda kalmıştır. Bu dosya açısından da hakkında soruşturma yürütülen teşebbüs çalışanı ile yapılan bir telefon görüşmesinin kaydının alınması söz konusudur. İlgili teşebbüs çalışanları “görüşme esnasında alınan ses kaydından görüşme sonunda haberdar olduklarını, dolayısıyla söz konusu kayıt için rızalarının bulunmadığını dile getirmişlerdir”[3]. Görüleceği üzere, bankacılık kararından farklı olarak bu olayda telefon konuşmasının tarafı, ses kaydından görüşmenin sonunda haberdar olmuş ve kayda rıza vermemiştir.

Rekabet Kurulu ilgili kararında Anayasa’nın kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulguların delil olarak kullanılamayacağına yönelik 38. maddesinin 6. fıkrasına atıfta bulunarak söz konusu Anayasa hükmünün, yalnızca ceza yargısı bakımından değil, tüm yargı çeşitleri bakımından geçerlilik taşıyan bir düzenleme konumunda olduğunu belirtmiştir. Bu doğrultuda “rıza dışı alınan ve dolayısıyla hukuka aykırı yoldan elde edilen söz konusu kaydın ispat gücü bulunmadığı değerlendirilmiştir[4].

Görüleceği üzere Rekabet Kurulu, hukuka aykırı olarak elde edilen delillere yönelik tutumu 2014 yılında bu şekilde belirlemiş olmakla birlikte 2017 yılında içtihadından ayrılmış, görüşmenin tarafının haberi ve dolayısıyla rızası olmaksızın elde edilen ses kayıtlarının delil olarak kullanılabileceğine karar vermiştir. Bu yönde bir yaklaşım, içtihadın son derece önem taşıdığı Rekabet Hukuku kapsamında Kurul’un içtihadından ayrılmasının yanı sıra, Anayasal hükümlerin Rekabet Hukuku bakımından uygulanabilirliğinin sorgulanması sonucunu da doğurmaktadır. İleride başka bir dosya kapsamında ses kayıtlarının delil niteliğinin tartışma konusu olması halinde Rekabet Kurulu’nun nasıl bir tutum takınacağını hep birlikte göreceğiz.


[1] Rekabet Kurulu’nun 28.11.2017 tarih ve 17-39/636-276 sayılı Bankacılık Soruşturma Kararı, para. 301.

[2] Turgut Tan, İdare Hukuku, Ankara 2011, s.86.

[3] Rekabet Kurulu’nun 16.01.2014 tarih ve 14-02/35-14 sayılı Şölen Önaraştırma Kararı, para. 22. 

[4] Şölen Kararı, para. 39.


Geleneksel Bilgi Üniversitesi Uygulamalı Rekabet Hukuku Seminerlerine Hazır Mısınız?

Türkiye’de rekabet hukuku alanındaki usta isimlerin katkılarıyla 2011 yılından bu yana süren Bilgi Üniversitesi Rekabet Hukuku Seminerleri, 19 Şubat’ta başlıyor!

Piyasa ekonomisinin rekabet hukuku kuralları çerçevesinde nasıl evirildiğini deneyimler üzerinden anlatan ve 12 hafta sürecek seminerlere, BASEAK Rekabet ve Regülasyon ekibinden tanıdık simalar 8. ve 9. haftalarda konuşmacı olarak katılacak.

8. haftada ekibimizin lideri Av Şahin Ardıyok yanı sıra ekibimizin iktisatçılarından Evren Sesli, “Rekabet Hukuku Bakımından Elektrik Tedarik Piyasalarında Davranışsal Ekonomi ve Kamu Politikaları: Rekabet Kurulu’nun Son Dönemdeki Soruşturmaları” konusunu ele alacak. Uzun yıllardır “Regülasyon Ekonomisi ve Hukuk” ile “Enerji Hukuku ve Politikası” derslerini veren Ardıyok ve son dönemde Enerjisa ile Bereket Soruşturmalarında hem hukuki hem iktisadi savunmalar sunan ekipte bulunan ve Rekabet Kurumu geçmiş olan Evren Sesli elektrik piyasalarına dair tüketici menfaati ile yatırımcı motivasyonunu kamu yararı ve davranışsal iktisat perspektifinden değerlendirecek. Sunumda halihazırda yeni başlatılan Sektör Araştırmasına yönelik düşüncelere de yer verilecek.

9. haftada ise ekibimizin Of-Counsel iktisatçısı Doç Dr. Emin Köksal ile Counsel’ı Av. Bora İkiler, son zamanlarda rekabet hukuku camiasında en dikkat çekici alanlardan biri olarak öne çıkan dijital platformları inceleyecek. Platform ekonomisi alanında oldukça önemli bir bilgi birikimine ve know-how’a sahip Köksal ve İkiler, bu konuyu “Dünyada ve Türkiye’de Platformlara Yönelik Güncel Rekabet Politikaları: ABD’de Amex, AB’de Google Shopping ve Türkiye’de Sahibinden Kararları” adlı sunumlarında hem hukuki hem de iktisadi bakış açısıyla irdeleyecek.

19 Şubat -14 Mayıs tarihlerinde her Salı saat 19:00 -21:30 arasında Bilgi Üniversitesi Santral Kampüs’te gerçekleşecek olan seminerlere herhangi bir ücret ödemeden genel katılım sağlayabilir ya da sertifika programına kayıt olabilirsiniz. Aman sertifikalı katılım için erken indirim tarihini kaçırmayın, sonrasında pişman olursunuz – 25 Ocak 2019 tarihine kadar %40 oranında erken kayıt indiriminden yararlanabilirsiniz!

Daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Genel Mahkeme’den Deutsche Telekom’un cezasına indirim!

Hatırlayacağınız üzere geçtiğimiz yıllarda Avrupa Birliği Komisyonu, Deutsche Telekom ve iştiraki Slovak Telekom hakkında 40 milyon euroya yakın para cezası verilmesine karar vermişti. Slovak Telekom için öngörülen cezadan müteselsilen sorumlu olan ana teşebbüs Deutsche Telekom hakkında ise ayrıca 30 milyon euroya yakın para cezası verilmesi öngörülmüştü. Bunun sebebi ise Slovak Telekom’un, beş yıldan fazla bir süre boyunca, yerel şebekeye erişim sağlamaktan imtina etmek suretiyle Slovakya genişbant hizmetleri pazarındaki hakim durumunu kötüye kullanmasıydı. Bu süreçte en çok dikkat çeken, Deutsche Telekom’un daha önce de Almanya pazarındaki hakim durumunu kötüye kullanması nedeniyle idari para cezasına çarptırılmış olmasıydı.

Öncelikle 2014 yılındaki bu süreç hakkında biraz bilgi verelim. Yetkilendirilmiş işletmeci Slovak Telekom, aynı zamanda ülkedeki en büyük işletmeci ve genişbant hizmet sağlayıcısı konumunda. Bu zamana kadar yasal tekel durumunda olan Slovak Telekom, ilk defa 2000 yılında Slovakya telekomünikasyon pazarlarının rekabete açılması ile diğer teşebbüslerin baskısını hissetmeye başlıyor ve pazara yeni giren alternatif işletmeciler ile yerel ağını paylaşmak durumunda kalıyor.

Komisyon yürüttüğü soruşturma sonucunda iki firmanın devam eden tek bir ihlalin parçası olduğuna, bu nedenle iki firma için ortak ve ana teşebbüs Deutsche Telekom’a özel olmak üzere iki ayrı para cezası öngörülmesine karar veriyor.

Bahse konu firmalar ise vakit kaybetmeden yüksek miktarda ceza öngören komisyon kararını temyiz ediyor. İşte geçtiğimiz günlerde söz konusu süreç sonuçlandı ve Genel Mahkeme (General Court), Deutsche Telekom hakkında öngörülen ilave idari para cezasının ve her iki firma için öngörülen ortak cezanın indirilmesine karar verdi. Önemle belirtmek gerekir ki Genel Mahkeme, büyük ölçüde Komisyon tarafından ileri sürülen iddiaları kabul ediyor ve bahsi geçen firmaların ilgili pazardaki hakim durumunu kötüye kullandığını vurguluyor. Ancak Genel Mahkeme, Komisyon kararını kısmen iptal ederek cezanın indirilmesine hükmediyor. Henüz yalnızca basın açıklamasını görebilsek de bu kısmi iptal kararının dayanakları kısaca şu şekilde:

  • Pazar gücü yüksek teşebbüslerin yerel şebekeye erişim sağlama yükümlülüğü regülasyonlarla düzenlendiği için Komisyon, diğer teşebbüslerin bu ağa ulaşımının elzem olduğunu kanıtlamakla yükümlü değildir.
  • Söz konusu firmalar tarafından yapılan fiyat sıkıştırmasının dışlayıcı etkilerini kanıtlamakla yükümlü olan Komisyon, bu yükümlülüğünü tam olarak yerine getirememiştir.
  • Daha önce aynı ihlal nedeniyle ceza almış ana teşebbüs için ilave ceza öngörülmesi makul karşılansa da, Deutsche Telekom’un cirosu incelendiğinde bu teşebbüsün tek başına hareket ettiği açıkça anlaşılmamaktadır. Genel Mahkeme’nin Deutsche Telekom’un cirosunu inceleyerek bu sonuca nasıl ulaştığını ise henüz tam olarak bilmiyoruz.

Bu doğrultuda Genel Mahkeme, her iki firma için öngörülen ortak cezanın yaklaşık olarak 800 bin euro’luk kısmının, yalnızca Deutsche Telekom için öngörülen cezanın ise 11 bin euro’luk kısmının indirilmesine karar veriyor. Basında yer alan açıklamalardan ise Deutsche Telekom’un söz konusu karardan tam anlamıyla memnun olmadığı ve kararı temyiz etmeyi düşündüğü anlaşılıyor. Önümüzdeki yıl Deutsche Telekom’un, kararı Avrupa Birliği Adalet Divanı (European Court of Justice) nezdinde temyiz edip etmeyeceğini hep beraber izleyeceğiz.

Demeterin Çığlığına Themisin Cevabı: Avrupa Birliğinde Gıda Tedarik Zincirindeki Haksız Ticari Uygulamaların Önüne Geçmek İçin Yapılan Çalışmalar

Gıda sektörüne ilişkin olarak son günlerde enflasyonla mücadele önlemleri kapsamında gıda fiyatlarının enflasyonist etkilerini azaltmak amacıyla hazırlanan yeni hal yasa tasarısı üzerindeki tartışmalar aklımıza Avrupa Birliğinde yaşanan gelişmeleri getirdi. Avrupa Komisyonun geçen Nisan ayında, uzun zamandır beklenen gıda sektöründeki tacirler arasındaki haksız ticari faaliyetleri engellemeye yönelik sunmuş olduğu direktif tasarısını getirdi. Her ne kadar bizim hal yasa tasarımız ile;

  • Ülke genelindeki hal sayısının ciddi oranda indirilmesi
  • Hallerinin kurulması, yönetimi, işletilmesi Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği koordinasyonunda her bölgedeki yerel yönetim ve ilgili kurumlara verilmesi
  • Hal komisyonculuğunun kaldırılması ancak komisyoncuların tüccar olarak devam edebileceği
  • Ürün tasnifi, standartlaşma ve bölgesel ürünlerin markalaşmasını sağlayacak altyapıların kurulması
  • Üretim bölgelerinde ihtiyaca uygun olarak ürün toplama merkezleri kurulması
  • Ürün fiyatını üreticiler ve üretici birliklerince belirlenmesinin

hedeflendiği ifade edilse de, Avrupa Komisyonun tasarısı ile aralarında gıda sektöründeki haksız bir takım uygulamalara ilişkin olarak ciddi bir yaklaşım farklılığının olduğu yadsınamaz. Söz konusu yaklaşım farklılığına değinmek adına bu yazımızda spotları “Gıda Tedarik Zincirindeki Tacirler Arasında Yapılan Haksız Ticari Uygulamalarına İlişkin Direktif Taslağına” tutmayı yerinde görüyoruz.

Gıda sektöründeki haksız uygulamalar 2000’li yılların başından beri Avrupa’da tartışılan bir konudur. Avrupalı çiftçilerin iddia ettiği üzere, gıda zincirinde üretilen her 100 değerin 51’i perakendecilere, 28’i ürünleri işleyenlere ve sadece 21’i ise üreticilerin payına düşmektedir. Bu noktada dikkatler bilhassa “sözleşmesel ilişkiler” ve “alıcı gücü” üzerinde yoğunlaşmıştır. Bununla birlikte, konuya ilişkin olarak Nisan ayındaki direktif taslağına kadar 2013 yılında hazırlanan raporu bir kenara koyacak olursak, Birlik düzeyinde herhangi bir önlem alınmadığını ve gıda sektöründeki haksız ticari uygulamaları engellemeye yönelik önlemlerin üye ülkeler seviyesinde kaldığını ifade etmek gerekir. Üye ülkelerin uygulamaları ise yeknesaklıktan uzaktır. Bilhassa, “işletmelerin ölçekleri” ve “gıdanın” tanımı hususunda farklı uygulamalar ve yaklaşımların mevcut olması çokuluslu şirketlere manevra kabiliyeti (“forum shopping”) tanımaktadır. Hemen belirtelim ki tasarının amaçlarından bir tanesi de hiç kuşkusuz, asgari düzeyde de olsa üye ülke uygulamaları arasında bir eşgüdüm sağlanmasıdır.

Avrupa Birliğinde, gıda tedarik zincirindeki tacirler arasında yapılan haksız ticari uygulamalarını engelleme noktasında taslağa kadarki süreçte üye ülkelerin çabaları dışında gerçekleşen en dikkat çekici gelişme ise, 2013 yılında oluşturulan Tedarik Zinciri İnisiyatifidir (“SCI”). Ancak, özel bir girişim olan inisiyatif her ne kadar farkındalığın arttırılmasında yararlı olmuşsa da kamu erkinden yoksun olması, soruşturma ve yaptırım yetkilerinin olmaması istenilen neticelerin elde edilmesini ister istemez güçleştirmiştir.

Gelinen noktada ise, Birlik tarafından bahse konu direktif ile probleme Birlik nezdinde kamusal bir müdahale yapılmak suretiyle, gıda tedarik zincirinde büyük işletmeler karşısında pazarlık gücü zayıf olan çiftçiler veya küçük ve orta ölçekli üreticiler aleyhine bozulan dengenin yeniden tesis edilmesi amaçlanmaktadır. Kapsam dahilinde olacak işletmelerin büyüklüğüne ilişkin taslak ile getirilen kriter ise, alıcının küçük ve orta ölçekli bir işletme olduğu ancak, satıcının küçük ve orta ölçekli işletme olmadığı durumları[1] direktif kapsamına dahil etmektir.

Bahse konu taslak ile özetle; çabuk bozulan gıda ürünlerinin satış sözleşmelerinde yer alan uzun vadeler, son dakikada sözleşmenin iptaline ilişkin hükümler, tek taraflı ve geçmişe etkili olarak sözleşmenin koşullarında bir taraf lehine değişiklik yapılmasına imkan veren hükümler ve tedarikçileri ziyan olmuş ürünler için ödeme yapmaya zorlayan hükümler gıda sektöründe haksız ticari uygulamalar olarak nitelendirilerek yasaklanmıştır.

Ayrıca Tasarıyla, sözleşme kurulduğunda herhangi bir şüpheye mahal vermeyecek şekilde aksi kararlaştırılmamış ise;

  • Satılmayan gıda ürünlerinin iadesini
  • Depolama ve sergi için yapılan ödemeleri,
  • Promosyon ödemelerini,
  • Pazarlama ödemelerini,

yasaklamaktadır. Zira burada sayılan fiiller kural olarak haksız uygulama olarak nitelendirilememekle birlikte, duruma göre haksız uygulamaya dönüşebilme potansiyeline sahip uygulamalardır.

Diğer yandan, halen taslağın kapsamı ile ilgili tartışmaların da devam ettiği görülmektedir. Nitekim bir kesim parlamenter bahse konu taslak ile korunması gerekenlerin çiftçiler ile küçük ve orta ölçekli işletmeler olması gerektiğini savunurken diğer bir kesim ise, taslağın kapsamının uluslararası büyük firmaları da kapsayacak şeklide tüm tedarikçileri içermesi gerektiğini savunmaktadır. Tartışılan bir diğer husus ise, direktifin uygulanmasının ne şekilde yapılması gerektiğidir. Bazı parlamenterler direktifin uygulanmasını takip etmek amaçlı birlik düzeyinde bir düzenleyicinin yetkilendirilmesi gerektiğini ileri sürmekte iken, bazıları böyle bir yetkilendirmeden önce direktifin uygulanmasını ve uygulamaya ilişkin bir uygulama ve verimlilik değerlendirmesine yönelik bir raporlamanın neticesinde gerekli adımların atılmasını savunmaktadırlar. Bunula birlikte, taslağın şu anki haline göre her üye devlet taslağın yürütülmesi ile ilgili olarak, konuya ilişkin olarak şikâyet üzerine veya re’sen denetim yapma yetkisini haiz bir kamu kurumu tesis etmekle yükümlü kılınmıştır. Bahse konu kurumların yaptırım yetkileri ise taslakta, ihlalin süresini ve ağırlığını da gözetmek suretiyle, etkili, orantılı ve caydırıcı nitelikte olmalı şeklinde betimlenmiştir. Ancak, uygulanacak yaptırımları belirlenmesi hususu da üye devletlere bırakılmıştır. Bunula birlikte, taslak uyarınca üye devletler konuya ilişkin uygulamalarına yönelik olarak yıllık raporlama yapmakla yükümlü kılınmıştırlar.

Avrupa Birliğinde, gıda sektörünün kendine özgü özelliklerinden dolayı ortaya çıkan ve çoklukla domino etkisi nedeniyle küçük ve orta ölçekli işletmelerin veya çiftçilerin maruz kaldıkları zararlar ve haksız ticari uygulamalara ilişkin olarak bu işletmecileri temsilen bereket tanrıçası Demeterin çığlığına adalet tanrıçası Themisin tepkisinin ne olacağını kısa bir süre içerisinde göreceğimizi düşünüyorum.

Bizim tarlalarımızda da parlayan güneşin çiftçilerimizi de aydınlatması temennisiyle!

 

[1] Avrupa Birliği hukukuna göre küçük işletmeler; 50 ve daha az çalışanı olan ve yıllık cirosu 10 milyon Euro’nun altındaki işletmelerdir. Orta ölçekli işletmeler ise; 250 ve daha az çalışanı olan ve yıllık cirosu 50 milyon Euro’nun altındaki işletmelerdir.

Perakende Elektrik Satışlarında Paket Satış Uygulamaları

Geçtiğimiz günlerde Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (“EPDK”) tarafından ilk olarak, 1 Ağustos 2018 tarihinden geçerli olmak üzere mesken tüketicileri için yüzde 9 diğer tüketiciler için ise yüzde 14 oranında daha sonra ise, 1 Eylülden itibaren geçerli olmak üzere mesken tüketicileri için yüzde 9, diğer tüketiciler için ise 14.6 ile yüzde 16.2 arasında değişen oranlarda zam yapıldı. Burada dikkat çeken husus EPDK’nın uygulanacak elektrik tarifelerini üç ayda bir yenilemekte iken, Eylül ayı fiyatlarına alışık olmadığımız şekilde müdahale etme zorunluluğunda kalmış olmasıdır. Esasen, elektrik üretim maliyetlerinin döviz kuru ile ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda, son dönemde para piyasalarında yaşanan dalgalanmalar nedeniyle elektrik fiyatlarında artışa gidilmesi zaten kaçınılmazdı. Bununla birlikte, elektrik piyasasındaki problemlerden başat olanı fiyatların maliyetleri yansıtmaktan uzak olmasıdır. Elektriğin sanayi üretiminde de önemli bir maliyet kalemi olması metanın stratejik önemini daha da arttırmakta. Dış ekonomik gelişmeler ve bilhassa dünyada yaşanan “ticaret savaşları” da denklemde yerini aldığında önümüzdeki günlerde ekonomik anlamda hiç de kolay günlerin yaşanmayacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok. Bu durumda her halde elektrik maliyetlerini düşürebilecek uygulamalara yönelmek ya da bir diğer ifade ile, gerekirse sinekten yağ çıkarmak hiç şüphesiz toplumsal faydayı arttırmaya hizmet edecektir. Elektriğin paket satışlar ile satılması konusunu bu perspektiften ele almak gerektiği kanaatindeyiz.

Elektriğin kural olarak homojen bir ürün olduğu ve elektrik perakende satışında rekabetin temelde fiyat üzerinden gerçekleştiği üstelik, küçük tüketicilerin tüketimlerinin de küçük olması nedeniyle fiyat rekabetinin dahi tüketiciyi tedarikçi değiştirmeye motive etmekte yetersiz kalma ihtimalin de bulunduğu göz önüne alındığında, elektriğin paket satışlara konu edilmesi gerek maliyet etkinliği yaratmak gerekse tüketicileri tedarikçi değişimine itmek açısından faydalı sonuçlar çıkarabilecektir. Hakikaten, elektriğe ilişkin olarak pazarlama maliyetlerini düşürmek adına elektriğin kendisi gibi şebeke endüstrilerinde ticarete konu edilen “internet”, “telefon”, “tv yayınları”, “doğal gaz” vb. ürünler ile paket olarak satılmasının söz konusu endüstriler arasında “yakınsama” olduğu dagöz önüne alındığında, piyasada etkinlik yaratabilme ihtimali bulunmaktadır. Diğer yandan, paket satış uygulamalarının piyasada, rekabeti kısıtlama, bozma ya da engelleme amacıyla kullanılabilme ihtimali de bulunmaktadır[1]. Hazır bahsi geçmişken “yakınsamanın” bölgeler, ülkeler, endüstriler ve aktiviteler arasındaki farklılıkların azalması ve benzerliklerin artması olarak tanımlanabileceğini ifade etmek gerek[2]. Yakınsama; hukuki, ekonomik ve teknolojik etmenlere bağlı olarak ortaya çıkan bir durumdur[3]. Burada değinmek istediğimiz bir diğer kavram ise, “birlikte sunum” kavramıdır. Birlikte sunum temel olarak bağlama (tying) ve paket satış (bundling) olarak ikiye ayrılmaktadır. “Bağlama” uygulaması bir ürünün satışının başka bir ürününün alınmasına şartına bağlı olmayı ifade ederken “paket satış” uygulaması ise birden fazla ürünün bir arada sunulması anlamına gelmektedir[4]. Bu meyanda paket satış uygulamaları, ürünlerin ayrı ayrı satılma seçeneğinin sunulmadığı sadece paket halinde satıldığı saf paket satışlar ile ürünlerin hem paket hem de ayrı ayrı alternatif olarak sunulduğu karma paket satışlar olarak ikiye ayrılmaktadır[5]. Elbette, elektriğin paket satışlara konu edilmesi ile ortaya çıkması muhtemel etkinliğin yaratılıp yaratılmayacağı ve paket satışların rekabet üzerindeki etkileri iktisat konusu olmakla birlikte, biz elektriğin paket satışlara konu edilmesi hususunu ülkemizdeki elektrik regülasyonları kapsamında hukuk perspektifinden ele almaya çalışacağız. Ancak, konuya ilişkin hukuki değerlendirmelere geçmeden önce teşebbüsleri paket satış uygulamalarına iten sebeplerin özetle; maliyetleri azaltma ve performansı koruma, fiyatlamada etkinliği arttırma, rakipleri dışlama ve piyasayı kapatma ve piyasaları bölmek olarak ifade edilebileceğini belirtelim[6].

Ayrıca, paket satışlar; satıcı için, verimlilik artışı ve sinerji yaratabilmekte iken, tüketici için ise, fiyat avantajı yaratmaktadır. Paket satışların tüketiciler açısından olumsuz olabilecek yönleri de bulunmaktadır. Bunlar; gerekli olmayan mal veya hizmetin alınması, fiyatın şeffaf olmaması, uygulanacak tüketici hukuku kuralları açısından belirsizlik yaratması, iki farklı üründen kaynaklanabilecek hukuki problemlerin birleşmesi ve rekabetin kısıtlanması ihtimali şeklinde özetlenebilir. Ayrıca, paket satış uygulamalarının şirketleri birleşmeye itme yönünde etkilerinin de bulunduğu bilinmektedir[7].

Ülkemizde elektrik perakende satışları Enerji Piyasası Düzenleme Kurumundan alınan tedarik lisansı kapsamında yapılmaktadır. 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanununun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (hh) bendinde “tedarik şirketi” “Elektrik enerjisinin ve/veya kapasitenin toptan ve/veya perakende satılması, ithalatı, ihracatı ve ticareti faaliyetleri ile iştigal edebilen tüzel kişi,” şeklinde tanımlanmıştır. Aynı fıkranın (i) bendinde ise “görevli tedarik şirketi”, “Dağıtım ve perakende satış faaliyetlerinin hukuki ayrıştırması kapsamında kurulan veya son kaynak tedariki yükümlüsü olarak Kurul tarafından yetkilendirilen tedarik şirketi,” olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla, tedarik şirketleri kategorik olarak “görevli tedarik şirketleri” ve diğer “bağımsız tedarik şirketleri” olarak ikiye ayrılabilir. Görevli tedarik şirketleri bağımsız tedarik şirketlerinden farklı olarak ya dağıtım ve perakende satış faaliyetlerinin hukuki ayrıştırması kapsamında kurulan ya da son kaynak tedariki yükümlüsü olarak Kurul tarafından yetkilendirilen şirketlerdir ve bunlar, serbest olmayan tüketicilere elektrik tedariki yapmakla yükümlü olduklarından dolayı, diğer tedarik şirketlerine karşı rekabet avantajını haizdirler.

Elektriğin perakende satışını yapma yetkisine sahip tedarik şirketlerinin elektriği paket satışlara konu etmesinin önünde 6446 sayılı Kanun ve ilgili mevzuatı kapsamında herhangi bir engel olup olmadığının değerlendirilmesinde Kanunun “toptan ve perakende satış faaliyetlerinin” düzenlendiği 10 uncu maddesi belirleyici olacaktır. Buna göre, 10 uncu maddenin altıncı fıkrasında tedarik şirketlerinin üretim ve ithalat şirketlerinden satın alacağı elektrik enerjisi miktarı, bir önceki yıl ülke içerisinde tüketilen elektrik enerjisi miktarının yüzde yirmisini geçemeyecektir. Ayrıca, nihai tüketiciye satışı gerçekleştirilen elektrik enerjisi miktarının da bir önceki yıl ülke içerisinde tüketilen elektrik enerjisi miktarının yüzde yirmisini geçemeyeceği düzenlenmiştir. Görüldüğü üzere, tedarik şirketleri için yüzde yirmilik pazar payı sınırlamasının dışında elektrik satışını paket satışlara konu etmelerini engelleyecek bir düzenleme bulunmamaktadır.

Öte yandan, Kanunun 10 uncu maddesinin yedinci fıkrasında görevli tedarik şirketlerinin piyasada rekabeti kısıtlayıcı veya engelleyici etki doğuran davranış veya ilişkilerinin tespiti hâlinde ilgili tedarik şirketi, Kurulca öngörülecek tedbirlere uymakla yükümlü oldukları düzenlenmektedir. Buna göre, görevli tedarik şirketlerinin piyasada rekabeti kısıtlayıcı veya engelleyici etki doğuran davranış veya ilişkilerde bulunmasının yasak olduğu anlaşılmaktadır. Ancak, hangi davranış veya ilişkilerin rekabeti kısıtlayıcı veya engelleyici etki doğuran davranış veya ilişkiler olarak kabul edilmesi gerekeceği konusunda bir açıklık yoktur. EPDK’nın da konuya netlik kazandırıcı genel düzenleyici bir kararı bulunmamaktadır. Dolayısıyla, düzenleyici yaklaşımın konuya ilişkin genel bir düzenleme yapmak suretiyle olayı kendi içinde değerlendirmek suretiyle çözüm ürettiği, teknik tabirle bu hususta somut norm denetimini benimsediğini söylemek mümkündür. Bu bağlamda EPDK bugüne kadar, “gerçeğe aykırı belgelerle veya tüketicilere yanlış veya yanıltıcı bilgiler vermek veya ilgili mevzuata aykırı olarak temin edilen bilgilerin kullanılması neticesinde sözleşme yapılmış olmasını”, “tüketicilerle ikili anlaşma yapmadan serbest tüketici portföyüne müşteri kaydetmeyi ve tüketicilerin tedarikçi seçme serbestisine ve alternatif tedarikçilerden daha uygun koşullarda elektrik temin etme imkanına engel oluşturmayı” bahse konu yükümlülüğün ihlali olarak değerlendirmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki, bunların dışındaki fiillerin de bu yükümlülük kapsamında değerlendirilmesine herhangi bir engel bulunmamaktadır. Nitekim, yukarıda da belirttiğimiz üzere, elektriğin paket satışlara konu edilmesinin rekabeti kısıtlayıcı bir etkisinin bulunması da ihtimal dahilindedir. Burada altını çizmek istediğimiz husus, görevli tedarik şirketinin piyasada rekabeti kısıtlayıcı veya engelleyici etki doğuran davranış veya ilişkilerine ilişkin tespit bizatihi EPDK tarafından ya da Mahkeme veya Rekabet Kurumu gibi başka kurumlar tarafından da yapılabilmesi mümkündür.

Uluslararası düzeyde yaklaşımın, tüketicilerin korunması için hem tedarikçilere hem de düzenleyici kurumlara sorumluluk yükleme yönünde olduğu ayrıca belirtilmelidir. Nitekim Avrupa Enerji Düzenleyicileri Konseyi[8] 19 Eylül 2018 tarihinde kamuoyu görüşüne sunduğu Kılavuz[9] ile hem tedarikçi şirketlere hem de düzenleyici kurum ve kuruluşlara yönelik birtakım tavsiyelerde bulunmuştur. Mal ve hizmetleri paket olarak satın alacak tüketicileri azami düzeyde korumak amacıyla düzenlenen Taslak Kılavuz’da yer alan tavsiyelerden birkaçı aşağıdaki gibidir:

  • Tüketicinin paket içinde yer alan ürün ve hizmetleri anlayabilmesi için bunların sade bir şekilde açıklanması
  • Paket içindeki mal ve hizmetlerin farklı kişiler tarafından sağlanması halinde tedarikçilerin sorumluluklarının belirlenmesi
  • Tüketicinin kimlere ve hangi koşullarla ödeme yapacağının açıkça belirlenmesi
  • Ulusal düzenleyici kurum ve kuruluşlar tarafından bu ilkelerin uygulandığının ve tüketicilere yeterli koruma sağlandığının etkin şekilde takip edilmesj

Özetle ifade etmek gerekirse, 6446 sayılı Kanunda bağımsız tedarik şirketlerinin elektriği paket satışlara konu etmesine yönelik herhangi bir kısıtlama bulunmamasına rağmen görevli tedarik şirketleri açısından durum yukarıda da izah ettiğimiz üzere farklılık arz etmektedir. Bu itibarla bağımsız tedarik şirketlerin paket satış veya benzer innovatif yöntemler ile rekabeti arttırmalarının piyasaya olumlu etkilerinin bulunacağı değerlendirilmektedir. Diğer yandan, görevli tedarik şirketlerinin elektriği paket satış yöntemi ile satmaları halinde ise, durumun incelenmesi ve piyasada etkinlik yaratıp yaratmadığının üzerinde durulması gerektiği düşünülmektedir. Buradaki belirsizliğin ise, gerek görülmesi halinde Rekabet Kurumuna konuya ilişkin yapılacak “bireysel muafiyet başvurusu” ile giderilebileceği ve Kurum tarafından muafiyet tanınması halinde bunun EPDK nezdinde de muteber sayılması gerekecektir.

Sonuç olarak, elektriğin paket satışlar yoluyla satılması işlemi bağımsız tedarik şirketleri tarafından yapıldığında kanaatimizce piyasada rekabetin ve etkinliğin artmasına hizmet edecek tüketiciler açısından ise fiyat avantajı oluşturacaktır. Bununla birlikte, bahse konu uygulamanın görevli tedarik şirketleri tarafından yapılması halinde ise uygulamanın incelenerek rekabeti kısıtlayıcı bir etkisinin bulunup bulunmadığı ve böyle bir etki varsa bile bahse konu satışlar ile ortaya koyulacak olan etkinlik ile rekabetin kısıtlanması nedeniyle yaşanacak refah kaybının değerlendirilerek hangisi ağır basarsa ona göre bir aksiyon geliştirmenin gerekeceği değerlendirilmektedir.

[1] Ekdi, Barış: Ürün Bağlama ve Paket Satışlar Yoluyla Hakim Durumun Kötüye Kullanılması”, s.93, Rekabet Dergisi, 2010, 11(3):79-129.

[2] Erek, Hakan: Elektrik, Doğalgaz ve İnternet Hizmetlerinin Birlikte Sunulması Sürecinde Yakınsama, Potansiyel Rekabet Ve Rekabet Hukukunun Rolü, s.5 Uzmanlık Tezleri Serisi, No:149, Rekabet Kurumu, Ankara, 2017.

[3] Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Erek, s.8.

[4] Kavak, Nimet: Telekomünikasyon Sektöründe Birlikte Satış Uygulamaları, s.3 Uzmanlık Tezleri Serisi, No:149, Rekabet Kurumu, Ankara, 2012.

[5] Kavak: s.4. ; Ekdi, Barış: “Ürün Bağlama ve Paket Satışlar Yoluyla Hakim Durumun Kötüye Kullanılması”, s.81, Rekabet Dergisi, 2010, 11(3):79-129.

[6] Ekdi: s.82 vd.

[7] Granuier, Laurent: Podesta Marion: “Bundling and Mergers in Energy Markets”, s.16. 2010.

[8] Council of European Energy Regulators (CEER).

[9] Kılavuz’a ilişkin basın duyurusuna ve taslak Kılavuz metnine buradan ulaşabilirsiniz: https://www.ceer.eu/documents/104400/-/-/e93b5e44-e3b8-93c5-9f01-c486c8104e20

Bilgi Rekabet Hukuku Sertifika Programı’na kayıt olmak için son günler !

Doç. Dr. Kerem Cem Sanlı koordinatörlüğünde İstanbul Bilgi Üniversitesi Rekabet Hukuku ve Politikası Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından sekizincisi düzenlenecek Rekabet Hukuku Sertifika Programı’nın tarihi yaklaşıyor! 3 Kasım-15 Aralık 2018 tarihleri arasında Cumartesi günleri 09.30-12.30 / 13.30-16.30 arasında gerçekleşecek programa ekibimizin liderlerinden Şahin Ardıyok, iktisatçı uzmanlarından Dr.Emin Köksal yanı sıra değerli Dr. Pınar Artıran’ın da konuşmacı olarak katılıyor.

Rekabet dünyasının gözde isimlerinin pek çok konuda deneyimleri ile beraber teorik ve akademik yaklaşımları paylaşacağı bu programa kayıtlı olmak için son günler sizleri bekliyor. Kış soğuğunda haftasonumu verimli değerlendirmek, biraz da network ağımı genişletmek isterim diyenler Cuma gününe kadar (21 Eylül 2018) programa kaydolarak erken kayıt indiriminden (%40) faydalanabilirsiniz.

Programa dair detaylı bilgilere aşağıdaki linklerden erişim sağlayabilirsiniz:

https://www.bilgi.edu.tr/tr/etkinlik/8143/rekabet-hukuku-sertifika-programi/

https://rhm.bilgi.edu.tr/media/2018/8/17/Program%20v2.pdf