Davetlisiniz: Dijital Çağda Türkiye İçin Fırsat Arayışları

Her ülke için olduğu gibi Türkiye için de dijitalleşmenin ve dijital dünya aktörlerinin önemi şüphesiz çok büyük. İnovasyon ekseninde şekillenen bu dijital çağda rekabet politikası başta olmak üzere kamu politikalarının yadsınamaz bir önemi var. Bu öneme binaen düzenlenen “Dijital Çağda Türkiye İçin Fırsat Arayışları: Kamu Politikaları, İnovasyon ve Büyüme” adlı konferans, kamu ile özel sektörün fikir alışverişinde bulunabileceği ve iki tarafın da birbirine beklentileri ile öngörülerini aktarabilecekleri bir ortam olacak. ICC’nin (International Chamber of Commerce) ve TOBB’un (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) ev sahipliğinde düzenlenen bu konferansa ilgilenenleri bekliyoruz.

Açılışını Ticaret Bakanı Sn. Ruhsar Pekcan, TOBB Başkanı Sn. Rıfat Hisarcıklıoğlu ve Rekabet Kurumu Başkanı Sn. Ömer Torlak’ın yapacağı konferansta, ICC Milli Komitesi’nde de yer alan Regülasyon ve Rekabet Departmanı lideri Ortak Avukat Şahin Ardıyok aktif olarak yer alacak ve dijital dünyayı yakından ilgilendiren meseleleri dile getirecek.

Birkaç panel şeklinde gerçekleşecek konferansın ayrıntılı içeriğine buradan erişebilirsiniz. Konferansın panel başlıkları ise şöyle:

  • Dijital Çağda Kamu Politikaları: Nasıl bir İnovasyon ve Regülasyon Politikası?
  • Dijital Çağda Rekabet Politikası: Rekabet Nasıl Sağlanacak?
  • Dijital Çağda Türkiye için Fırsatlar: Büyüme ve Kalkınma Nasıl Hızlandırılabilir?
  • Dijital Çağda Ekonomide Dönüşüm: Firmalar ve Bireyler için Fırsatlar, Yeni İş Modelleri

Son kayıt tarihi 22 Mart olan konferansa buradan kaydolabilirsiniz.

Artık gaza basma vakti: Motorlu taşıtlar sektöründe yeni grup muafiyeti rejimine geçiş süresi sona erdi

Rekabet Kurulu, bundan iki yıl önce, 2005/4 sayılı Motorlu Taşıtlar Grup Muafiyeti Tebliği’ni yürürlükten kaldırarak 2017/3 sayılı yeni Tebliği yayınladı. Motorlu taşıtlar sektöründeki teşebbüslerin uygulamalarını Yeni Tebliğ’e uyumlu hale getirmeleri için de iki yıllık süre tanınmıştı ve bu iki yıllık geçiş süreci geçtiğimiz günlerde 24 Şubat 2019 tarihinde sona erdi.

Yeni motorlu taşıtların alımı, satımı veya yeniden satımı; motorlu taşıtların yedek parçalarının alımı, satımı veya yeniden satımı ile motorlu taşıtlara yönelik bakım ve onarım hizmetleri sağlayan teşebbüslerin, Mülga Tebliğ kapsamındaki uygulamalarını Yeni Tebliğ hükümleri çerçevesinde gözden geçirmeleri gerekmekteydi. Yeni Tebliğ’in düzenlemelerine uyum hususu, motorlu taşıtlar sektöründe bayilerle ya da tedarikçilerle yapılan anlaşmalar gibi dikey anlaşmaları ve bu anlaşmaların taraflarını ilgilendiriyor.

Sektörün niteliği gereği, üretim ile tüketiciye satış arasında dağıtım anlaşmalarından oluşan geniş bir dikey ağ bulunuyor. Bu durum da motorlu taşıtlar sektörünü, dikey anlaşmaların vazgeçilmez olduğu sektörlerden biri yapıyor. Dolayısıyla motorlu taşıtlar sektöründeki dikey anlaşmalara uygulanan grup muafiyet rejimi sektör oyuncuları için genel bir önem arz ediyor. Sektörün bu özel rejim ihtiyacı, daha önce 2005/4 sayılı Mülga Tebliğ ile düzenlenmekteyken artık 2017/3 sayılı Yeni Tebliğ ile düzenleniyor. Yeni Tebliğ, yürürlüğe girişinin ardından teşebbüslerin dikey anlaşmalarını yeni kurallara uyumlu hale getirebilmeleri için iki yıllık bir geçiş süreci öngörmüştü ve bu süre 24 Şubat 2019’da sona erdi. Yeni Tebliğ’e uyumlu hale getirilmeyen dikey anlaşmalar grup muafiyeti kapsamı dışında kalma ve teşebbüsleri rekabet ihlaliyle karşılaştırma riski barındırabiliyor.

Rekabet Kurumu’nun, 2014 yılında yaptığı sektör araştırması ve ardından sektör araştırması sonucu 2016 yılında hazırladığı rapor, Mülga Tebliğ’in eksiklerini tespit etmişti. Yeni Tebliğ de bu eksikliklerin giderilmesi amacıyla hazırlanıp yayınlandı. Yeni Tebliğ’de özellikle şu noktalara dikkat etmek gerekiyor:

  • Yeni Tebliğ, grup muafiyetinden yararlanmak isteyen teşebbüslerin nitel seçici dağıtım sistemleri bakımından pazar payı eşiği aramazken, nicel seçici dağıtım ile münhasır dağıtım sistemleri bakımından pazar payı eşiğini %30 olarak belirliyor.
  • Muafiyetin genel koşullarından fesih sürelerine ilişkin olarak; taraflar arasındaki sözleşme 5 yıl süre ile yapılmışsa yenilememe ihbarının en az 6 ay önceden iletilmesi gerekiyor. Öte yandan belirsiz süreli sözleşme durumunda fesih ihbar süresinin her iki taraf için 2 yıl olmalı.
  • Yeni Tebliğ’in rekabet etmeme yükümlülüğünü düzenleyen hükümlerinde, motorlu taşıtların dağıtımı, yedek parçaların dağıtımı ve bakım ve onarım hizmetleri açısından farklı rejimler öngörülüyor.
  • Yeni Tebliğ ile birlikte motorlu taşıtların satışına ilişkin kurulacak dikey anlaşmalarda ek tesis açma serbestisinin kısıtlanmasının grup muafiyetini etkilemeyeceği düzenleniyor.

Yeni Tebliğ yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, Rekabet Kurulu uygulamaya yönelik dikkat çekici kararlar aldı. Rekabet Kurulu Renault-MAİS kararında, Renault ve Dacia markaları için yapılan muafiyet başvurusunu değerlendirirken, Dacia markası bakımından servis ve yedek parça dağıtım sisteminde niteliksel seçici dağıtım sistemi yerine niceliksel seçici dağıtım sistemi uygulamak üzerine yapılan başvuruyu reddetmiş Renault tarafında ise talebi kabul etmiştir. Rekabet Kurulu bu kararında genel olarak grup muafiyeti şartlarının sağlandığını tespit ederken, Yeni Tebliğ kapsamında hesapladığı pazar payları üzerinden Dacia hariç tutulmak üzere bahse konu dikey anlaşmanın grup muafiyetinden yararlanabileceğine karar verdi.

Rekabet Kurulu yine Renault-MAİS ve Ford-Otokoç kararlarında; sağlayıcının bayi için belirli standartlara uyum yükümlülüğü belirlemesini ek tesis yerlerinin açılmasının kısıtlanması olarak değerlendirmedi. Dolayısıyla sağlayıcılar tarafından bayiler için belirli standartlara uyum yükümlülüğü getirilmesinin grup muafiyeti kapsamında olduğu değerlendirilebilecek.

Motorlu taşıtlar sektöründe faaliyet gösteren teşebbüsler, dikey anlaşmalarını Yeni Tebliğ’in öngördüğü kurallara uygun hale getirmiş olmalı. Özellikle dağıtım ağını ilgilendiren sözleşmeler yeni düzenlemelere adapte edilmeli, teşebbüslerin nitel ya da nicel dağıtım sistemlerinin Yeni Tebliğ ile uyumlu olması gözetilmeli.

Hollywood Yayın Hakları ve Avrupa’da Bölgesel Münhasırlık

Savaş sahnelerini çok seven Hollywood bu defa barışı seçti; Komisyon’un baskısı üzerine Hollywood ile yayıncılar arasındaki yayın hakları sözleşmelerinden pasif satış yasağı hükümleri çıkıyor.

Avrupa Komisyonu (“Komisyon”), uzunca bir süredir Hollywood stüdyoları ile ödemeli TV’ler (pay-TV) arasındaki sözleşmeleri inceliyor. Stüdyolar ile ödemeli TV’ler arasındaki sözleşmelerdeki bölgesel münhasırlığa yol açan hükümlerin rekabetçi endişelerin temelini oluşturduğu soruşturmada sona yaklaşıldı.

On yıllık mazisi olan ve Murphy olarak da bilinen QC Leisure dosyasında[1] Avrupa Birliği Adalet Divanı (“ABAD”); tüketicilerin, başka bir üye devletteki yayını izleyebilmelerine olanak veren dekoderleri temin etmelerinin önüne geçen yerel ya da akdi hükümlerin AB rekabet düzenlemelerine aykırı olduğuna karar vermişti.

Murphy dosyasıyla da bağlantılı olarak Hollywood stüdyoları ile ödemeli TV yayıncıları arasındaki sözleşmeler de beş yıldır Komisyon’un incelemesi altında. Komisyon, Birleşik Krallık ve İrlanda’da yayın yapan ödemeli TV yayıncısı Sky ile Hollywood stüdyoları arasındaki lisans sözleşmelerini incelediğinde, bu sözleşmelerde bölgesel münhasırlıkta pasif satış yasağını düzenleyen hükümlerle karşılaşıyor. Yayın haklarının belirli bir bölgede tek bir yayıncıya tanınması ve bu bölge dışına aktif satış yasağı getirilmesi, Hollywood stüdyolarının iş modelinde benimsedikleri bölgesel münhasırlığın alışılmış bir örneği. Ancak bu hükümlerin üzerine pasif satışların da yasaklanmış olması Komisyon’un kırmızı bayrağı çektiği yer oldu. Bu hükümlere göre Sky, aldığı lisans hakları Birleşik Krallık ve İrlanda bölgeleri ile sınırlandığı için bu bölgeler dışındaki AB tüketicilerinin ödemeli TV abonelik taleplerini reddetmek zorundayken; sözleşmenin karşı tarafındaki Hollywood stüdyoları da başka ödemeli TV yayıncılarının Birleşik Krallık ve İrlanda’ya abonelik satmasını engellemekle yükümlüler.

Bölge dışına pasif satışların yasaklandığı bu sistemin AB rekabet düzenlemelerini ihlal ettiğini belirten Komisyon, öncelikle stüdyolar ve Sky ile uzlaşma yolunu tercih ediyor. İlk olarak 2016 yılında Paramount, Komisyon’a bir uzlaşma paketi sunmuş ve söz konusu hükümleri sözleşmelerden çıkaracağını taahhüt etmişti. Bu taahhüt paketinin hukuken bağlayıcı olmasını takiben, Fransız hükümeti ile Fransız ödemeli TV yayıncısı Canal Plus uzlaşma paketini yargıya taşımış, sözleşmelerdeki bu hükümlerin kültürel çeşitlilik ve sinema endüstrisinin geleceği için hayati olduğu argümanını ileri sürmüştü. Geçtiğimiz Aralık ayında Canal Plus’ın bu argümanları genel mahkeme nezdinde geçersiz kabul edildi ve Komisyon’un uzlaşma paketinin hukuka uygun olduğuna karar verildi. Genel mahkeme tarafından yapılan değerlendirmede, lisans anlaşmalarındaki bölgesel münhasırlık hükümleriyle Avrupa’nın bölgelere ayrıştırılmasının, Avrupa’nın tek pazar yapısını korumayı hedef alan rekabet hukuku düzenlemelerine aykırı olduğu ifade edildi.

Canal Plus’ın itirazının genel mahkemece reddinden kısa süre önce, Walt Disney Komisyon ile uzlaşmaya varmış ve lisans sözleşmelerindeki bölgesel münhasırlık hükümlerini kaldıracağını taahhüt etmişti. Son olarak Aralık ayı sonunda, diğer stüdyolar NBCUniversal, Sony Pictures ve Warner Bros ve ödemeli TV yayıncısı Sky da soruşturmanın uzlaşma yoluyla kapanması için Komisyon’a taahhüt paketlerini sundular. Komisyon da sunulan taahhütleri kamuoyunun görüşü için bir özet halinde yayınladı. Sky ile Hollywood stüdyolarınca sunulan taahhütlerin kapsamı şu şekilde[2]:

  • Stüdyolar, ödemeli TV yayıncılarının kendi bölgeleri dışından gelen tüketici abonelik taleplerini reddetmelerine neden olan pasif satış yasaklarını yeni sözleşmelerinde kullanmayacak ya da eski sözleşmelerindeki bu hükümleri yenilemeyecek.
  • Stüdyolar, girdikleri anlaşmalarda başka ödemeli TV yayıncılarına pasif satış yasağı getirme yükümlülüğü altına girdikleri hükümleri yeni sözleşmelerinde kullanmayacak ya da eski sözleşmelerindeki bu hükümleri yenilemeyecek.
  • Stüdyolar, lisans sözleşmesi yaptıkları ödemeli TV yayıncıları aleyhine pasif satış yasağını ihlal ettikleri gerekçesiyle dava ya da takip başlatamayacak.
  • Stüdyolar, lisans sözleşmesine dayalı olarak başka bölgelerdeki ödemeli TV yayıncılarına pasif satış yasağı getirilmesini talep eden yayıncıların taleplerini kabul edemeyecek.

Sky ve Hollywood tarafından sunulan taahhütler yalnız ödemeli TV’lerdeki lisans anlaşmaları için değil, bu anlaşmalarla bağlı olarak yapılan seç-izle hizmetlerini kapsayacak lisans anlaşmaları için de geçerli olacak. Taahhütlerin süresi de beş yıl olarak belirlenmiş durumda.

Komisyon, ilgili tarafların sunulan taahhütler hakkındaki yorum ve görüşlerini 22 Ocak 2019’a kadar bekliyor. Bu taahhütlerin kabul edilmesinin ardından önemli ölçüde bölgesel münhasırlığa dayanan Avrupa film endüstrisinin etkileneceği kuşkusuz. Avrupa’daki bu hareketlenme, Türkiye’nin de dâhil olduğu geniş bir coğrafyada yayın haklarına ve filmlerin dağıtımına ilişkin sözleşmeleri mercek altına alabilir.


[1] Joined cases C-403/08 and C-429/08

[2] Ana hatlarına değinilen taahhütlerin tamamına İngilizce olarak http://europa.eu/rapid/press-release_IP-18-6894_en.htm adresinden erişebilirsiniz (Son erişim tarihi: 15.01.2019)

İşlem Tutarı Esasına Dayalı Birleşme ve Devralma Bildirimi Yükümlülüğü: Cermenler Neler Söylüyor?

Modern rekabet hukuku uygulamasında “hakim durum yaratan ya da mevcut hakim durumu güçlendiren” birleşme ve devralma işlemlerine rekabet otoritelerince cevaz verilmez. Ancak piyasadaki her türlü birleşme ve devralma işlemini rekabet otoritelerinin izlemesinin mümkün olmaması nedeniyle, teşebbüslere belirli şartları taşımaları halinde bu işlemleri bildirme zorunluluğu getirilir. Rekabet uygulamasında merger control olarak andığımız bu rekabet otoritesi denetimine tabilik, neredeyse dünyanın her yerinde ciro eşiklerine bağlanmış durumda. Ülkemizde de birleşme ve devralma işlemlerinin zorunlu bildirime tabi olması, işleme taraf olan teşebbüslerin yıllık net satışları yani ciroları üzerinden belirleniyor. Hukukumuzda, Rekabet Kurulu’ndan İzin Alınması Gereken Birleşme ve Devralmalar Hakkında Tebliğ’e (“Birleşme ve Devralma Tebliği”) göre birleşme ve devralma sayılan işlemlerde

(i) işlem taraflarının Türkiye ciroları toplamının 100 milyon TL’yi ve işlem taraflarının en az ikisinin Türkiye cirolarının ayrı ayrı 30 milyon TL’yi aşması halinde veya

(ii) devralma işlemlerinde devre konu varlık ya da faaliyetin, birleşme işlemlerinde ise işlem taraflarından en az birinin Türkiye cirosunun 30 milyon TL’yi ve diğer işlem taraflarından en az birinin dünya cirosunun 500 milyon TL’yi aşması

hallerinde, söz konusu işlem zorunlu bildirime tabi olur ve geçerlilik kazanabilmesi için Rekabet Kurumu’nun onayına ihtiyaç duyulur.

Avrupa’da da 139/2004 sayılı Konsey Tüzüğü ile biraz daha yüksek rakamlarla da olsa ciro esaslı bildirim eşiğinin benimsendiğini görüyoruz.

Esasen bildirim eşiklerinin ciro üzerinden belirlenmesinin altında yatan bir mantık var. Bir teşebbüsün cirosu, onun ilgili pazardaki faaliyetinin yoğunluğunu ve pazardaki payını belirlemek için kullanılan en önemli kriterlerden biri. Pazardaki güç, bu gücün hakim düzeye ulaşması, monopol (ya da oligopol) piyasaların meydana gelmesi gibi hususlar birleşme ve devralmaların rekabet hukuku denetimine tabi olmasının esas nedeni.

Ciro bazlı bildirim eşiği uygulaması devam etse de (ve uzun süre de devam edecek gibi görünse de) son zamanlarda yeni bir sistemin, işlem tutarı bazlı birleşme ve devralma bildirim yükümlülüğünün ayak sesleri geliyor Cermenlerden.

Almanya ve Avusturya, 2017 yılı içinde bir süredir üzerinde ortak çalıştıkları düzenlemelerle mevcut rekabet hukuku mevzuatlarında değişikliğe gitti[1]. Bu değişikliğin esası, birleşme ve devralma işlemlerinde ciro bazlı işlem bildirimi yükümlülüğünün yanına, bir de işlem tutarı bazlı işlem bildirimi yükümlülüğünün getirilmesiydi.

GWB 35(1a) düzenlemesi ile Almanya’da mevcut ciro eşikleri sistemi değiştirilmeksizin işlem tutarı bazlı bildirim yükümlülüğünün şartları şu şekilde belirleniyor:

(i) İşlem tarafı tüm teşebbüslerin dünya geneli ciroları toplamı 500 milyon Avroyu geçiyorsa,

(ii) İşlem taraflarından herhangi birinin yurtiçi cirosu 25 milyon Avroyu geçiyorsa,

(iii) İşlem tutarı 400 milyon Avroyu geçiyorsa,

(iv) Devralınan teşebbüs Almanya’da kayda değer faaliyet yürütüyorsa.

KartG ile Avusturya da aynı sistemi benimsemiş durumda, farklı yönü ise parasal eşikler için belirlenen rakamlar.

Tahmin edileceği üzere, işlem tutarı bazlı bildirim yükümlülüğü sisteminin düzenlenmesi, beraberinde bir yığın soruyu da gündeme getirdi. Özellikle birleşme ve devralma işlemlerinde devralana ödenecek bedelin karmaşık yöntemler kullanılarak hesaplanması nedeniyle işlem tutarı kavramının içine hangi kalemlerin dahil edileceği ve izin istenen ülkede kayda değer faaliyet yürütmenin nasıl yorumlanacağı soruları uygulamada tartışmalara neden oldu. Uygulamada ortaya çıkan bu sorunların giderilmesi amacıyla, Almanya ve Avusturya rekabet otoriteleri Bundeskartellamt ve Bundeswettbewerbsbehörde, ortak yürüttükleri çalışma sonucunda hazırladıkları İşlem Tutarı Eşiklerine Dayalı Birleşme Bildirimi Kılavuzu’nu (“Kılavuz”) geçtiğimiz aylarda yayınladı. Kılavuz’da, özellikle hangi kalemlerin işlem tutarının hesaplanmasında dikkate alınacağı ve izin istenen ülkede kayda değer faaliyet yürütme kavramının ne anlama geldiği hususları somut olay örnekleriyle açıklığa kavuşturuluyor.

İşlem tutarına neler dahil?

Kılavuz’da tanımlandığı üzere işlem tutarı, satıcının birleşme ya da devralma karşılığında alıcıdan temin ettiği bütün varlıkların ve para ile ifade edilebilen her türlü menfaatin toplamına tekabül ediyor.

Bu noktada Kılavuz önemli bir ayrımın yapılması gerektiğine işaret etmekte; devralınan şirketin değeri ile işlem tutarı farklı kavramlar. İşlem tutarına kontrol primi ya da benzer adlar altında satıcıya sağlanan diğer mali menfaatler de dahilken, şirket değeri devralınan şirketin varlıklarının değerine işaret ettiğinden, neredeyse her halde şirket değeri işlem tutarından daha düşük bir rakam çıkıyor.

Kılavuz ayrıca işlem tutarının hesaplanması sırasında yalnızca o anda gündemde olan birleşme veya devralma projesinin dikkate alınacağını, daha önceden devredilmiş olan payların ve bunlar karşılığında yapılan ödemelerin işlem tutarına dahil edilmeyeceğini belirtmekte. Ancak Kılavuz bu anlayışın mutlak olmadığın belirtiyor. Buna göre, art arda yapılan pay devirlerinin süreç içindeki yerine, bu devirlerin bir devralma programı çerçevesinde yapılıp yapılmadığına ve ekonomik bir bağlılığın mevcut olup olmadığına bakılması gerek. Böyle bir durumda önceki tarihli pay devirleri de işlem tutarının hesaplanmasında dikkate alınacak ve bu işlemler silsilesi tek işlem gibi muamele görecek.

Kılavuz ile çeşitli örnekler verilerek bunların da işlem tutarının hesaplanması sırasında toplam tutara dahil edileceği öngörülüyor:

Nakit,

Paylar,

Sermaye piyasası araçları,

Maddi veya gayrimaddi her türlü varlıklar,

Rekabet etmeme yükümlülüğü karşılığında yapılan ödenen tutarlar,

Alıcının yüklendiği borçlar.

Ayrıca hangi kalemlerin işlem tutarına dahil olmayacağına ilişkin örnekler de verilmiş durumda:

İşlemin tamamlanması için yapılan masraflar,

Hukuki danışmanlık hizmeti alınması karşılığında yapılan ödemeler,

Yatırım bankalarına yapılan komisyon ödemeleri,

Resmi makamlara yapılan ödemeler.

Gelecekte yapılacak ödemelerde işlem tutarına ilişkin olarak belirlenmiş eşiklerin aşılması ihtimalini de göz önüne alan Kılavuz, işlemin kapanış tarihindeki toplam işlem tutarının dikkate alınması gerektiğini öngörüyor. Sermaye piyasası araçlarının ödeme yöntemi olarak belirlenmesi halinde bu gibi problemlerle karşılaşma ihtimalinin yüksek olduğuna değinen Kılavuz, kapanış öncesinde eşiklerin aşılmayacağının düşünülmesine rağmen kapanış anında eşiklerin aşılmış olmasının bildirim yükümlülüğünü ortadan kaldırmayacağını belirtiyor. Buna göre teşebbüslerin, kapanış anında öngörülen eşiklerin aşılması ihtimalini göz önüne alarak temkinli davranmaları ve ilgili rekabet otoritesine bildirimde bulunmaları tavsiye ediliyor.

İzin istenen ülkede kayda değer faaliyet yürütmek nasıl yorumlanacak?

Kılavuz’da, izin istenen ülkede kayda değer faaliyet yürütmek kavramının tanımlanmasında üç hususun dikkate alındığı belirtiliyor.

Göstergeler: Ciro, teşebbüsün yurtiçindeki faaliyetlerinin yoğunluğunu ölçmekte kullanılan iyi bir araç olsa da, yalnız ciroya bağlı değerlendirme yapılmıyor. Her bir sektör özelinde ayrı bir inceleme yapılması gerekiyor. Örneğin dijital sektörde, aylık kullanıcı sayısının ya da web sitesine bağlantı sayısının gösterge olarak ele alınması gerekiyor. Avusturya’da teşebbüsün fiziki olarak ülke içinde varlıklarının bulunması bir gösterge olarak kabul ediliyor. Almanya’da teşebbüsün varlıklarını ticari faaliyetlere özgülenmiş olarak kullanıyor olması ayrıca aranan göstergelerden.

Yerel bağlantı: Yerel bağlantı ile çeşitli kavramlar ele alınıyor. Özellikle teşebbüsün sunduğu servislerin ilgili ülkedeki tüketicilere sunuluyor olması yerel bağlantıya örnek olarak gösteriliyor. Teşebbüsün AR-GE faaliyetlerinin ilgili ülke içinde yürütülüyor olması da yerel bağlantının belirlenmesi için bir kriter olarak ele alınıyor. Ayrıca ilgili ülkede faaliyete başlama hazırlıkları, örneğin bir ilacın dağıtımı için ruhsat alınmış olması, yerel bağlantının oluştuğuna delalet kabul ediliyor.

Yerel faaliyetlerin pazarlanabilir oluşu: Teşebbüsün faaliyetlerinin ilgili ülkede pazarlanır nitelikte olup olmadığı, yani teşebbüse ilgili ülkeden herhangi bir menfaat temin edip etmediği kayda değer faaliyetin tanımlanmasında bir kriter olarak kabul ediliyor. Bu durum, teşebbüsün hizmetlerinin bedel karşılığında sağlanması noktasında açık olsa da ücretsiz sunulan hizmetler de pazarlanabilir olarak kabul edilebiliyor. Örneğin tüketiciler tarafından ücretsiz olarak indirilebilen bir mobil aplikasyon üzerinden teşebbüs ilgili kişilerin verilerini elde ediyor ve bunları ticari faaliyetleri için kullanıyorsa pazarlanabilirlik niteliği mevcut sayılıyor.

Görüldüğü üzere izin istenen ülkede kayda değer faaliyet yürütmek unsurunun varlığının tespitinde her bir sektör ve hatta teşebbüs nezdinde ayrı bir inceleme yapılması gerekiyor.

Kuralların dijital dünyaya adapte olması

Zaten ciro bazlı bildirim ve izin eşikleri var, ne gerek vardı şimdi bu zahmetli işlem tutarı eşiklerine diye soranlar var elbette. Gerek düzenleme öncesinde ilgili rekabet otoriteleri, gerek Kılavuz, ciro eşiklerinin dijital dünyada yeterli korumayı sağlayamadığını belirtiyor. İşlem tutarı bazlı eşiklerin esas uygulanacağı alan da zaten ciro yapmayan ya da cirosu çok düşük olan ancak yüksek teknolojisi sayesinde barındırdığı potansiyele yüksek bedeller teklif alan teşebbüslerin devri işlemleri. Nitekim Avrupa’da bunun örneğini Facebook’un WhatsApp’i devralması işleminde görmüştük. Facebook, Whatsapp’i 22 milyar Amerikan Doları karşılığında devralacağı sırada, bu işlem Almanya’da ciro eşiklerinin altında kalmıştı. Üç ülkede ciro eşiklerinin aşılması sonucunda ancak Avrupa Komisyonu’nun kontrolünden geçen bu işlem Cermen rekabet otoritelerinin de aynı şekilde dikkatini çekmiş görünüyor. Yapılan yeni düzenlemelerle gelecekte bu tür işlemlerin de takılacağı bir ağ oluşturma isteği de buradan kaynaklı.

Özellikle Alman rekabet otoritesi Bundeskartellamt’ın dijital dünyada rekabet politikalarının yeniden yazılması gerektiği yönünde eğiliminin bu yeni düzenlemelerin hayata geçişini hızlandırdığını söyleyebiliriz. Ancak dijital dünyaya kuralları adapte etmek görüşünün henüz Avrupa genelinde kabul gördüğünü, ilerleyen süreçte Türk rekabet hukuku sisteminde de benimseneceğini kesin olarak söylemek mümkün değil.

[1] Almanya GWB 35(1a), Avusturya KartG 9(4) düzenlemeleri ile işlem tutarı bazlı birleşme ve devralma bildirimi yükümlülüğü getirildi.

Daha Hızlı, Daha Güçlü: ECN+ Direktifi Avrupa Rekabet Otoritelerinin Etkinliğini Artıracak

2015 yılında AB Komisyonu yeni bir direktif taslağı hazırlayarak bu taslağı kamuoyunun görüşlerine açmıştı. Adını Avrupa Rekabet Ağı’ndan (European Competition Network) alan ve Avrupa’daki yerel rekabet otoritelerinin daha etkin bir işleyişe kavuşmalarını amaçlayan ECN+ Direktifi’nin taslak metni bu yılın Mayıs ayında Avrupa Parlementosu ile Avrupa Konseyi’nin geçici onayını aldı. ECN+ Direktifi’nin yıl sonuna doğru resmi şekilde onaylanıp AB Resmi Gazetesi’nde yayınlanması bekleniyor.

ECN+ Direktifi’nin yöneldiği amaç, diğer rekabet düzenlemelerinde olduğu gibi Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın (“ABİHA”) 101. ve 102. maddelerinin etkin şekilde uygulanabilmesini kolaylaştırmak. Bu amacın gerçekleştirilmesi için ECN+ Direktifi, yerel rekabet otoritelerinin bağımsızlık ve kaynak kullanımı alanlarında güçlendirilmesine, yetkilerinin artırılmasına ve pişmanlık programlarının daha etkin hale getirilmesine ilişkin çeşitli  yöntemler benimsiyor.

Bağımsızlık ve Kaynak Kullanımı

ECN+ Direktifi’nde yer alan en önemli konulardan biri yerel rekabet otoritelerinin tam bağımsız bir işleyişe sahip olmalarının sağlanması. Üye devletler, rekabet otoritelerinin çalışanlarının ve karar organlarının politik ya da dışsal etkilerden bağımsız şekilde karar alabiliyor olmasını temin etmekle yükümlüler. Bağımsızlığın temin edilebilmesi amacıyla ECN+ Direktifi, rekabet otoritelerinin çalışanlarının ve karar organlarının devlet kademesinden talimat almıyor olmaları, bu kişilerin görevden alınmalarının objektif kriterlere bağlanması ve ayrıca rekabet otoritelerinin iç işleyişlerini kendilerinin tayin ediyor olmaları gibi şartlar belirliyor.

Yine rekabet otoritelerinin bağımsızlığı ile ilişkili  bir diğer önemli husus ise yerel rekabet otoritelerinin yeterli kaynağa erişimlerinin temin edilmiş olması. ECN+ Direktifi’ne göre üye devletler, rekabet otoritelerinin insan kaynağı, finansal ve teknik kaynaklar bakımından yeterli donanıma sahip olduklarından emin olmalılar.

Yetkiler

ECN+ Direktifi ile yerel rekabet otoritelerinin rekabet ihlallerini incelerken kullanabilecekleri asgari yetkiler de belirleniyor. Buna göre rekabet otoriteleri, teşebbüslere ait her türlü mülkte yerince inceleme yapma ve bunları mühürleyerek geçici süreliğine kapatma, teşebbüslerin ticari defterlerini ve her türlü kayıtlarını inceleme ve bunlardan kopya alma, teşebbüslerin yönetici ve çalışanlarını sorgulama gibi yetkileri kullanabilecekler. Üye devletler, rekabet otoritelerinin bu yetkilerini kullanırken herhangi bir güçlükle karşılaşmaları halinde bu engellerin bertaraf edilmesi için gerekli önlemleri almakla yükümlüler.

Bu noktada teşebbüslerin incelenecek kayıtlarının ne tür ortamda depolanıyor olduğuna önem atfedilmediğini belirtmekte fayda var. Yani teşebbüslerin kayıtları fiziki ortamda da saklansa, dijital ortamda da depolansa bunlar yerel rekabet otoritesinin incelemesine tabi olacak. Nitekim ECN+ Direktifi’nin açıklama bölümünde dijital çağda rekabet otoritelerinin dijital verileri de inceleyebileceğine özellikle vurgu yapılıyor. Ayrıca her türlü bilgi ve belgenin rekabet ihlallerinin tespitinde delil olarak kullanılabileceği de öngörülüyor.

Teşebbüslerin kendi mülklerinde inceleme yapılması haricinde, ECN+ Direktifi ile teşebbüse ait olmayan ancak teşebbüsle ilgisi bulunan diğer yerlerde de inceleme yürütülmesi konusunda yerel rekabet otoritelerine yetki tanınması öngörülüyor. Düzenlemeye göre teşebbüse ilişkin bilgi ve belgelerin başka bir mülkte bulunması halinde, mahkeme kararıyla bu mülkte de yerinde inceleme yürütülebilmesi ve incelenen kayıtlardan örnek alınabilmesi mümkün. ECN+ Direktifi’nde, özellikle teşebbüsün yöneticilerinin ve çalışanlarının mülklerinin inceleme yapılabilecek yerlere örnek verildiğini belirtmekte fayda var.

ECN+ Direktifi ile yerel rekabet otoritelerinin, teşebbüslerden bilgi ve belge talep etmek, rekabetin korunması için aciliyet gerektiren hallerde geçici tedbirler almak ve rekabetin korunması için teşebbüslerden çeşitli taahhütler almak gibi yetkileri de düzenleniyor.

Para Cezaları

ECN+ Direktifi, ABİHA’nın 101. ve 102. maddelerini ihlal eden teşebbüslerin para cezasına çarptırılması hususunu da düzenleme altına alıyor. Üye ülkelerdeki farklı uygulamaları yeknesaklaştırmak ve cezaları daha caydırıcı hale getirmek için ECN+ Direktifi, teşebbüslere ciroları üzerinden verilecek en yüksek para cezası oranına ilişkin bir düzenleme yapıyor. Buna göre rekabet ihlalleri nedeniyle teşebbüslere verilecek cezalardaki en yüksek sınırın yıllık cironun %10’unun altında olamayacağını  belirtiliyor. Böylelikle, üye devletler tarafından bir teşebbüse verilecek en yüksek ceza oranının %10’un altında olmaması güvence altına alınırken üye devletlerin %10’un üzerindeki mevcut eşiklerini koruması veya buna yönelik yeni düzenleme yapması önünde herhangi bir engel olmadığı ifade ediliyor.

Öte yandan rekabet otoritelerince, ECN+ Direktifi’nin düzenlemelerine aşağıda sayılan şekillerde aykırı davranan teşebbüslere para cezası verilmesi öngörülüyor:

i) Rekabet otoritelerinin yerinde inceleme yapmasına engel olunması,

ii) Rekabet otoritelerince mühürlenerek kapatılmış mülk ya da kayıtların mühürlerinin bozulması,

iii) Rekabet otoritelerince teşebbüs yöneticilerinin ve çalışanlarının sorgulanması sırasında bu kimselerce yanlış ve yanıltıcı bilgi verilmesi,

iv) Rekabet otoritelerince bilgi ve belge talebinde bulunulması halinde, cevaben yanlış ve yanıltıcı bilgi ve belge sunulması,

v) Rekabet otoritelerince uygulanan geçici tedbirlere aykırı davranılması,

vi) Rekabet otoritelerine verilen taahhütlerin yerine getirilmemesi.

ECN+ Direktifi’ne göre teşebbüsler, yukarıda i, iv, v ve vi maddelerinde saydığımız aykırılıkları giderene kadar günlük ciroları üzerinden belirlenen para cezası ile cezalandırılabilecek.

Pişmanlık Programları

ECN+ Direktifi’ne göre üye devletlerce, teşebbüslerin para cezasından muaf tutulmalarını ya da para cezalarında indirim almalarını sağlayacak pişmanlık programlarının düzenlenmiş olması gerekiyor. Gerek cezadan bağışıklık gerek cezada indirim için pişmanlık başvurusunda bulunan teşebbüsün çeşitli şartları sağlıyor olması gerekiyor.

  • Teşebbüs, pişmanlık başvurusunun ardından kartelle ilişiğini kesmiş olmalıdır. Bu durumun tek istisnası rekabet otoriteleri tarafından soruşturmanın sağlıklı bir şekilde yürütülmesi için teşebbüsün kartel içerisinde kalması gerektiğine karar verilmesidir.
  • Teşebbüs, pişmanlık başvurusunu yaptığı andan soruşturma kapanana kadarki süre boyunca rekabet otoritesiyle eksiksiz bir işbirliği yapmalıdır.
  • Teşebbüs, pişmanlık başvurusu yaptığı ana kadar, kartele ilişkin hiçbir bilgi ve belgeyi imha etmemiş olmalı ve pişmanlık başvurusu yapacağına ilişkin bilgiyi gizli tutmalıdır.

ECN+ Direktifi’ne göre pişmanlık programına başvuran ve yukarıdaki şartları sağlayan bir teşebbüsün verdiği bilgiler soruşturma bakımından önemli nitelikteyse, bu teşebbüse uygulanacak para cezasında indirim yapılması gerekir.

Cezadan bağışıklık için pişmanlık programına başvuran bir teşebbüsün, yukarıda sayılanların yanında gizli bir kartele katılımını ifşa ederek rekabet otoritesinin soruşturma başlatmasını sağlayacak ilk delili de temin etmesi gerekiyor. Üye devletlerin yapacakları düzenlemelerle şartları sağlayan her teşebbüsün cezadan bağışık tutulabilmesini temin etmesi öngörülüyor. Bu durumun tek istisnası ise başvuruda bulunan teşebbüsün aynı zamanda  diğer teşebbüsleri kartele katılmaya zorlamış olması. Bu durumda söz konusu teşebbüs bağışıklıktan yararlanamıyor.

ECN+ Direktifi ve Türk Rekabet Uygulaması

Türkiye’deki rekabet düzenlemelerine ve Rekabet Kurumu’nun uygulamalarına bakıldığı zaman, ECN+ Direktifi ile büyük farklılıklar olduğunu söyleyemiyoruz. Ancak özellikle yerinde inceleme konusunda ECN+ Direktifi’nin düzenlemelerinin daha açık olduğunu söylemek mümkün.

Türk rekabet hukukunda Rekabet Kurumu’nun yerinde inceleme konusunda geniş yetkileri bulunuyor. Ancak Rekabet Kurumu’nun bu inceleme yetkisinin içeriği tam açıklıkla düzenlenmediğinden hangi bilgi ve belgelerin incelenebileceği konusunda çeşitli tereddütler bulunuyor. Örneğin Türk ceza hukukunda dahi dijital verilerin incelenebilmesi için ayrı bir usuli prosedür gerekirken Rekabet Kurumu dijital verileri genel inceleme yetkisi çerçevesinde inceleyebileceği görüşünde. ECN+ Direktifi ise hangi ortamda saklandığı önemli olmaksızın teşebbüsün tüm kayıtlarının incelenebileceğini düzenleyerek dijital verilerin incelenmesi noktasında açık bir hüküm öngörüyor.

Öte yandan, Türk rekabet hukukunda yerinde incelemenin teşebbüsler nezdinde yürütüleceği, teşebbüslerin yerinde incelemeyi engellemeleri halinde ya da ihtimalinde ise sulh ceza hakiminin kararıyla yerinde inceleme yapılabileceği düzenlenmiş durumda. Ancak ECN+ Direktifi ile bilindik yerinde incelemenin ötesinde mahkeme kararıyla, teşebbüs yöneticisi ya da çalışanlarının mülklerinde de inceleme yapılabileceği ayrıca düzenlenmiş durumda.

Bilindiği üzere Türk rekabet hukukunda yerinde incelemenin engellenmesi ya da bilgi taleplerine verilen cevapların yanlış ve yanıltıcı beyan içermesi, Rekabet Kurumu’na verilmiş taahhütlere uyulmaması ya da geçici tedbir kararlarına aykırı davranılması hallerinde çeşitli idari para cezaları öngörülüyor. ECN+ Direktifi’nde ise bu tip aykırılıkların sınıflandırılmasında ve bunlar için öngörülecek para cezasının hesaplanmasında bazı farklılıklar söz konusu.

Teşebbüslere verilecek en yüksek para cezasının belirlenmesi bakımından ise Türk rekabet hukuku ile ECN+ Direktifi arasında paralel bir seyir olduğunu söylemek mümkün. Türk rekabet hukukunda rekabet ihlalinde bulunan teşebbüslere ciroları üzerinden en fazla %10 oranında ceza verilebilmekte. ECN+ Direktifi ise söz konusu en yüksek ceza oranının %10’dan  daha az olamayacağını düzenliyor. Bu noktada, ECN+ Direktifi’nin verilecek en yüksek ceza oranının tabanını %10 olarak belirlerken tavan bakımından bir düzenleme getirmediğini ve dolayısıyla, yerel rekabet düzenlemelerinde daha yüksek oranların belirlenebileceğini hatırlatmakta fayda var.

ECN+ Direktifi’nin resmi olarak kabulünün ardından üye devletlerin kendi iç düzenlemelerini uyumlaştırmaları için iki yıllık süreleri olacak. Büyük farklılıklar barındırmamakla birlikte, Türk rekabet hukukunun ECN+ Direktifi’ne uyum sürecinin nasıl gelişeceğini ise ilerleyen süreç gösterecek.

Dünyanın En Büyüğü Olacak: Türkiye’nin İlk Deniz Üstü Rüzgar Santrali Yarışmasına Başvuru İçin Son Günler

Deniz üstü (offshore) rüzgar elektrik santralleri yenilenebilir enerji çevrelerinde en ilgi çekici konulardan biri. Özellikle geçtiğimiz haftalarda dünyanın en büyük deniz üstü rüzgar santrali Walney Extension’un İrlanda açıklarında faaliyete başlaması, bunun yanında dünyanın en büyük deniz üstü rüzgar santrali olma iddiasında olan rüzgar santrali için Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı (“Bakanlık”) tarafından yarışma açılması ile birlikte konu gerek global gerek yerel anlamda sıkı takip ediliyor.

Fosil yakıtların tükenebilir özellikte olmaları ve çevreye olan olumsuz etkileri, yenilenebilir enerji kaynaklarına olan eğilimi artırıyor. Özellikle tükenme ihtimalinin olmaması rüzgarı tercih edilir bir yenilenebilir enerji kaynağı haline getirirken, bakım ve işletme maliyetlerinin düşük olması ve kısa sürede faaliyete başlayabilmesi gibi etkenler de yatırımcıların işletmesel kararlarında rüzgardan yöne karar alma ihtimallerini kuvvetlendiriyor.

Dünya geneli rüzgar elektrik santrali kurulu güç toplam rakamı, 2018 yılının başı itibariyle geçmiş yıla oranla %10,8 artarak 539.291 MW’a ulaştı. Büyük kapasiteli rüzgar tarlalarının elektrik üretimi amacıyla endüstriyel anlamda kullanılmaya başlandığı 20. yüzyılın sonlarından itibaren en düşük dünya geneli kurulu güç artış oranı gözlenen 2017’de Türkiye, geçmiş yıla oranla %14,8’lik bir büyüme göstererek kurulu gücünü 6.981 MW’a çıkardı[1]. Elektrik üretiminin %33’ünü yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılayan Türkiye’de hidroelektrik santrallerinin ardından en yüksek oranda enerji üretimi sağlanan yenilenebilir enerji kaynağı %6’lık bir oranla rüzgar[2] olmuştur.

Deniz üstü rüzgarlarının daha güçlü olması ve karasal rüzgar santrallerinin bazı dezavantajlarından dolayı 90’lı yılların başından itibaren dünyanın çeşitli yerlerinde deniz üstü rüzgar santralleri kurulmaya başlandı[3]. 2017 sonu itibariyle dünya genelinde deniz üstü rüzgar santralleri kurulu gücünün toplam rüzgar santralleri kurulu gücüne oranı %3,4.  Her ne kadar dünya genelinde karasal rüzgar santrallerinin kullanımı deniz üstü rüzgar santrallerine göre çok daha yüksek olsa da, bu durum ilerleyen süreçte değişebilir. 2011 yılında 4.117 MW olan deniz üstü rüzgar santrali kurulu gücü 2017 sonu itibariyle 18.814 MW’a ulaşarak[4] toplam rüzgar içindeki payını artırırken, toplam rüzgar santralleri kurulu gücündeki artış hızı ise yavaşladı. Toplam rüzgar santrali kapasitesindeki artış hızının yavaşlamasıyla deniz üstü rüzgar santrali kapasitesinde yüksek oranlı artış gözlenmesi, deniz üstü rüzgar santrallerinin toplam kapasitedeki payının ilerleyen dönemlerde artabileceğine işaret ediyor.

Dünya genelinde en yüksek deniz üstü rüzgar santrali kurulu gücüne sahip olan ülke %36’lık bir payla Birleşik Krallık. Özellikle deniz üstü rüzgar potansiyelinin yüksek olmasından yararlanan Birleşik Krallık ve Danimarka bu potansiyeli deniz üstü santraller ile enerjiye dönüştürüyor. Dünya genelinde büyük yankı uyandıran Walney Extension deniz üstü rüzgar santrali de bu durumun örneklerinden. Birleşik Krallık’tan SSE ve Danimarka’dan Ørsted’in ortaklığı ile kurulan Walney rüzgar tarlasının son aşaması olan Walney Extension’ın yapımına Şubat 2017’de başlandı ve 659 MW’lık bir kurulu güç ile Haziran 2018’de tamamlandı. Halihazırda Walney Extension, faaliyete alınmış olan dünyanın en büyük deniz üstü rüzgar santrali ünvanına sahip.

Dünya genelinde deniz üstü rüzgar santralleri ile ilgili olarak bu kadar gelişme yaşanırken, henüz faaliyette deniz üstü rüzgar santrali bulunmayan Türkiye’nin de elbette bu sürece katılması kaçınılmazdı. Bir yıla yakın süredir enerji çevrelerinin gündeminde olan deniz üstü rüzgar santrali projesi için 21 Haziran’da Resmi Gazete’de yayınlanan Bakanlık ilanı ile başlayan yarışmaya başvuru süresi 23 Ekim 2018’de sona eriyor. Saros, Kıyıköy ve Gelibolu’nun aday bölgeler olduğu ve Türkiye’nin ilk deniz üstü rüzgar santrali olacak projenin öne çıkan özelliği ise 1.200 MWe ile dünyanın en büyük deniz üstü rüzgar santrali ünvanına talip olması.

Bakanlığın Resmi Gazete’den yaptığı ilana göre deniz üstü rüzgar santrallerinin kurulacağı yenilenebilir enerji kaynak alanlarının (“YEKA”) tahsisi ve bağlantı kapasitelerinin kullanılması için açılan yarışmaya her türlü gerçek ve tüzel kişiler ile iş ortaklıkları ve konsorsiyumlar başvurabilecek. Başvurucular tarafından öncelikle Bakanlığa 20.000 TL tutarında şartname bedelinin ödenmesi gerekiyor. Şartnameye göre başvurularına devam etmek, YEKA ve bağlantı kapasitesi tahsisi yarışına girmek isteyenler başvuru aşamasında kesin ve 1 yıl süreli, tamamen ve kısmen nakde çevrilebilir, limit dışı 20 milyon USD tutarında teminat mektubu sunmak zorunda. Başvurucunun yarışmayı kazanması halinde ise sözleşme imzalanmadan önce 10 yıl süreli 100 milyon USD tutarında teminat mektubunun Bakanlığa verilmesi gerekecek.

Yarışma başlangıç tavan fiyatı ise kWh başına 8 USD olarak belirlenmiş durumda; başvurucular eksiltme usulüyle yarışmaya katılıyor olacaklar. Yarışmayı kazanarak Bakanlık ile sözleşmeyi imzalayacak olan başvurucuya, deniz üstü rüzgar santralinin ilk geçici kabulü tarihinden itibaren üretilen ilk  50 TWh’ye kadarlık zaman için elektrik alım taahhüdü veriliyor.

Her ne kadar Türkiye’nin rüzgar potansiyeli daha çok kara rüzgarı ağırlıklı olsa da, denizlerin rüzgar potansiyeli de azınsanamayacak ölçüde. Kara rüzgar potansiyeli 131.756,4 MW olan ülkemizde deniz rüzgar potansiyeli 17.393,2 MW ile toplam rüzgar potansiyelinin %11,6’lık bir bölümünü oluşturuyor[5]. Karalardaki rüzgarın yanında denizlerdeki bu rüzgar potansiyelinin kullanımı için oldukça büyük bir ilk adım olacak deniz üstü rüzgar santralimiz için düzenlenen yarışmaya gösterilecek katılım, yatırımcıların yeni deniz üstü rüzgar santrali projelerine ilgisi bakımından da bir projeksiyon oluşturacak. Yenilenebilir enerji ile ilgilenen herkes gibi bizler için de ilk deniz üstü rüzgar santrali projesinin gidişatı, denizlerdeki rüzgar potansiyelimizin realize edilmesi açısından heyecan verici. Deniz üstü rüzgar santralleri için yeni YEKA’ların belirlenmesini dört gözle bekliyoruz.

[1] Wind Power Capacity Reaches 539 GW, 52,6 GW Added in 2017, World Wind Energy Association 2017 Statistics, https://wwindea.org/blog/2018/02/12/2017-statistics/ (Son erişim tarihi: 07.10.2018)

[2] Turkey – Energy System Overview, International Energy Agency, https://www.iea.org/media/countries/Turkey.pdf (Son erişim tarihi: 07.10.2018)

[3] Özdilim, Ahmet Mert: Türkiye’de Kurulabilecek Deniz Üstü Rüzgar Santrallerinin Teknik ve Ekonomik Analizi, s. 2, Makine Mühendisliği Anabilim Dalı Enerji Programı Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2017.

[4] GWEC Global Wind 2017 Report – A Snapshot of Top Wind Markets in 2017: Offshore Wind, Global Wind Energy Council, sa. 1, http://gwec.net/wp-content/uploads/2018/04/offshore.pdf (Son erişim tarihi: 07.10.2018)

[5] Dünyada ve Türkiye’de Rüzgâr Enerjisi Durumu – Genel Değerlendirme, Prof. Dr. Erdem Koç, Arş. Gör. Mahmut Can Şenel, Mühendis ve Makina, C. 56, S. 663, sa. 52, https://www.mmo.org.tr/sites/default/files/8453498933681d8_ek.pdf (Son erişim tarihi: 07.10.2018)

Tanıştıralım; Rekabet Hukuku ve Uygulamalar

Çevirimiçi mevzuat ve içtihat ağı Kanunum ile hukuki veri analiz sağlayıcısı LexisNexis’in ortak yürüttüğü ve bizim de katkılarımızla hazırlanan “Rekabet Hukuku ve Uygulamalar” platformu yayın hayatına başladı. Rekabet hukuku ile ilgili hemen her konuya değinen platform, tecrübeli uzmanların birikim ve tecrübelerini bir kaynak olarak kullanıcıların erişimine sunuyor.

Rekabet Hukuku ve Uygulamalar platformunda kullanıcıları, rekabet hukukunun temel kavramlarından yoğunlaşmaların denetimi gibi ayrıntılı konulara kadar geniş bir içerik yelpazesi bekliyor. Elbette bu kapsamlı içeriğin hazırlanmasında bizim de desteğimiz oldu.  Rekabet ve Regülasyon Ekibimizin yöneticileri Şahin Ardıyok ile Bora İkiler’in bilgi birikimleri ve uygulamaya dönük tecrübeleriyle doğrudan katkı yaptıkları platformun, rekabet hukukuna ilişkin soruları olan herkes için yararlı olacağını ümit ediyoruz. Rekabet Hukuku ve Uygulamalar platformuna buradan erişebilirsiniz.