Uzun yıllardır tartışılan Rekabet Kanunu değişiklikleri en sonunda geldi…

2008 yılından bu yana gündemde olan ve süreç içerisinde çeşitli revizyonlara uğrayan Rekabet Kanunu değişikliği 16 Haziran 2020’de TBMM Genel Kurulunda kabul edildi.  

Söz konusu kanun değişikliği başta, bugüne kadar ülkemizde uygulanmayan de minimis düzenlemeleri, soruşturmalarda yapısal tedbirlerin uygulanması, uzlaşma ve taahhüt mekanizmaları olmak üzere şirketleri yakından ilgilendiren birçok düzenlemeyi içeriyor. Bu önemli değişikliklerin yanı sıra Kanun görüşmeleri sırasında da ağırlıklı olarak üzerinde durulan yerinde incelemelerde elektronik ve dijital veri arama prosedürlerine yönelik düzenlemeler yapılıyor. Yeni Rekabet Kanunu’ndaki diğer değişiklikler ise Rekabet Kurumu’nun mevcut uygulamalarında süre ve usul yönünden yapılan düzenlemeler ile Kurum’un organizasyonel yapısı ve rekabet uzmanlığına geçişe ilişkin yenilikleri içeriyor.

Tüm bu yeni düzenlemeler “Kanun değişikliği ile öngörülen yeniliklerin içeriğinin neler olduğu, kimleri öncelikli olarak etkileyebileceği ve genel olarak söz konusu değişikliklerin etkilerinin neler olabileceği” gibi soruları beraberinde getiriyor. Uygulamanın nasıl şekilleneceği ve Yeni Rekabet Kanunu’nda yapılan yeniliklerin hayata geçirilmesi konusunda Rekabet Kurumu’nun izleyeceği adımlar, büyük ölçüde kanun değişikliğinin ardından yapılacak tebliğ gibi ikincil düzenlemeler, bu tebliğleri açıklayıcı nitelikteki kılavuzlar ve elbette Kurul kararları ile belirlenecektir. Her bir değişiklik ve bu değişiklik sonrası yapılacak düzenlemeler ve alınacak kararlar üzerinde ayrıca durmak gerekecekse de ilk olarak Yeni Rekabet Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile şu an itibarıyla değişen bazı kurallardan bahsetmek faydalı olacaktır. 

Kanun değişikliği ile öncelikle, rekabet hukukunun üç ana kuralı ve bu yönde ihlal tespit edilmesi halinde alınabilecek aksiyonlar bakımından yenilikler öngörülüyor…

İlk olarak 4. madde kapsamında düzenlenen rekabeti kısıtlayıcı anlaşmalar bakımından 5. maddede benimsenen muafiyet rejiminde değişiklikler yapılarak muafiyet başvuruları için daha esnek bir inceleme sistemi getiriliyor.

  • 5. maddede düzenlenen 4. maddedeki yasaklardan muafiyet uygulamasında “kendi kendine değerlendirme” prensibi güçlendiriliyor. Yapılan değişiklik ile Kurul’un muafiyet için takdir yetkisi kaldırılarak şartların varlığı halinde 4. maddenin uygulanmayacağı emredici olarak kaleme alınıyor. Uygulamalarında ve/veya yapmış olduğu anlaşmalarda söz konusu şartları sağladığını düşünen teşebbüsler muafiyetten doğrudan yararlanabiliyor.
  • Yine 5. maddeye yapılan bir ekleme ile teşebbüslerin ve/veya teşebbüs birliklerinin muafiyet konusunda herhangi bir tereddütlerinin olması halinde Rekabet Kurumu’na başvurabileceği düzenleniyor.
  • Bu şekliyle hâlihazırda geçerli olan uygulamanın kanun değişikliği ile Yeni Rekabet Kanunu’na yansıtıldığı söylenebilecekse de bir anlaşmanın veya uygulamanın 4. maddedeki yasaklardan muaf olup olmadığına dair değerlendirme genellikle sektöre ve olaya özgü durumların incelenmesini gerektirmektedir. Bu nedenle, “kendi kendine değerlendirme” usulünü kullanarak teşebbüslerin Rekabet Kanununa uygun hareket edip etmedikleri konusunda kesin bir sonuca ulaşması her zaman mümkün olmayabileceğinden Rekabet Kurumu’nun değişiklik sonrası uygulamayı nasıl bir yaklaşımla hayata geçireceği önümüzdeki günlerde takip edilmesi gereken önemli başlıklardan biri olacaktır. 

İkinci olarak birleşme ve devralma denetimleri bakımından 7. maddede bazı değişiklikler söz konusu.

  • Yeni Rekabet Kanunu ile birleşme ve devralma başvurularında uygulanan test değiştiriliyor. Rekabet Kurumu tarafından bugüne kadar yapılan birleşme ve devralma denetimlerinde benimsenen “hâkim durum testi” yerine AB’de uygulanan yaklaşımla paralel olarak “etkin rekabetin önemli ölçüde azaltılması testi”  getiriliyor.
  • Maddeye eklenen ifadelerle hükmün sınırlayıcı yazılış biçimi genişletilerek hâkim duruma gelinmeyen veya mevcut hâkim durumu güçlendirmeyen hallerde de piyasadaki rekabeti etkileyebilecek devralma işlemleri yasaklanıyor.
  • Kanun değişikliği sonrasında benimsenen yeni test ile uygulamanın nasıl şekilleneceği, Rekabet Kurumu tarafından çıkarılması muhtemel yeni tebliğ ve kılavuzlar ile belirlenecektir. Böylelikle, yeni test ile benimsenen yaklaşımın ne tür bir değerlendirme kriterine tabi tutulacağı netlik kazanacaktır.

Yeni Rekabet Kanunu’nda olası ihlallerin ele alınış biçimi ve sonrasında Rekabet Kurulu tarafından getirilebilecek yaptırımlar değişiyor. Bir taraftan 9. madde kapsamında Kurul’un yapısal tedbirler getirebileceği düzenlenirken diğer taraftan, 7. madde dışındaki incelemeler bakımından taahhüt mekanizması genişletiliyor. Ayrıca, bugüne kadar Türkiye’de henüz uygulamada yer bulmayan uzlaşma mekanizması ve de minimis uygulaması benimseniyor.

  • Yeni Rekabet Kanunu ile getirilen en önemli değişikliklerden biri, Rekabet Kurulu’nun 4., 6. ve 7. maddelerin ihlal edildiğini tespit etmesi halinde teşebbüslere/teşebbüs birliklerine yönelik olarak davranışsal ve yapısal tedbirler getirebilmesi.
  • Bu değişiklik ile Rekabet Kurulu yürütmekte olduğu soruşturmalar sonucunda, bugüne kadar yaptığı gibi pazarda rekabetin tesis edilmesine yönelik olarak teşebbüslere bazı davranışları yap/yapma diyebileceği (davranışsal tedbir) gibi bu tedbirlerin sonuç vermemesi halinde teşebbüslerin belirli faaliyetlerine son vermesi, ortaklık paylarını veya malvarlıklarını devretmesi (yapısal tedbir) gibi tedbirleri de uygulayabilecek.
  • Kanun değişiklikleri sırasında da yoğun tartışmalara neden olan ve şirketler açısından ciddi sonuçlar doğurabilecek önemli belirsizlikleri içerdiği belirtilen yapısal tedbir hükmünün hangi ikincil düzenlemelerle ne şekilde hayata geçirileceği özellikle, önaraştırma ve soruşturmalara taraf olacak şirketler açısından önümüzdeki dönemde oldukça kritik olacak.
  • Yeni Rekabet Kanunu ile ayrıca, rekabet ihlallerine yönelik soruşturmalarda bugüne kadar uygulanmayan taahhüt mekanizması getiriliyor.  43. maddede yapılan değişiklik ile rekabet hukuku bakımından ağır ihlal olarak sayılan fiyat tespiti, bölge ve müşteri paylaşımı gibi davranışlar dışında kalan ihlaller için teşebbüslere önaraştırma ya da soruşturma sürecinde taahhüt sunulması imkânı veriliyor. Söz konusu taahhütlerin, rekabet sorunlarını gidereceği kanaatine ulaşılırsa taahhütler, teşebbüsler bakımından bağlayıcı hale getirilerek soruşturma açılmamasına ya da yürütülmekte olan soruşturmaya son verilmesine karar verilebiliyor. Kararın alınmasına esas teşkil eden bir hususta değişiklik olması, taahhüde aykırı davranılması ve eksik/yanlış bilgi üzerine karar verilmiş olması hallerinde ise Rekabet Kurulu tarafından tekrar soruşturma açılabiliyor.
  • Taahhüt mekanizmasının nasıl hayata geçirileceğine ilişkin detayların Rekabet Kurulu tarafından çıkarılacak tebliğ ile belirleneceği de Yeni Kanun’da belirtiliyor. Hangi ihlal türlerinin kapsam dışı bırakıldığına yönelik hukuki belirsizliğin giderilmesi ve taahhüt sürecine ilişkin şeffaflığın sağlanması yine önümüzdeki dönemde teşebbüsler açısından belirsizliğin giderilmesi gereken konulardan olacak.
  • 43. madde kapsamında yapılan bir diğer önemli değişiklik ise soruşturmalarda uygulanacak uzlaşma konusu.  Uzlaşma ile Rekabet Kurumu tarafından başlatılan soruşturmalarda, teşebbüslere ihlalin varlığını ve kapsamını kabul ettiklerine dair uzlaşma metni sunmaları için belirli bir süre tanınıyor. Yeni Rekabet Kanunu’na göre belirlenen bu süre, soruşturma raporu hakkında soruşturma yürütülen teşebbüse ulaştığı anda sona eriyor. Uzlaşma metnini değerlendiren Kurul, ihlali tespit ederek uygulayacağı para cezasında %25’e kadar indirim uygulayabiliyor. Uzlaşmayı kabul eden teşebbüs ise Rekabet Kurulu’nun bu kararını ve para cezasını dava konusu yapamıyor.   
  • Uzlaşma sürecine ilişkin prosedürel düzenlemeler, uzlaşma sonrasında geçerli olacak %25’e varan ceza indiriminin ne şekilde belirleneceği ve Kurul’un ihlal kararı sonrası açılabilecek olası tazminat davaları önümüzdeki dönemde tartışılması muhtemel konulardan olacaktır.
  • Rekabet Kurulu tarafından yapılan önaraştırma ve soruşturma gibi incelemeler bakımından Yeni Rekabet Kanunu ile birlikte ilk kez uygulama alanı bulacak bir diğer düzenleme ise de minimis kuralı.
  • 41. maddeye yapılan ekleme ile Kurul tarafından belirlenen ciro ve pazar payı eşiklerini aşmayan rakipler arasındaki fiyat anlaşması, bölge/müşteri paylaşımı ve arzın kısıtlanması gibi açık ve ağır ihlaller dışındaki anlaşma, uyumlu eylem ve teşebbüs birliği uygulamaları hakkında Kurul tarafından soruşturma açılmayabileceği düzenleniyor.
  • AB mevzuatına uyum ile birlikte Rekabet Kurumu’nun daha önemli ihlallere odaklanmasını amaçlayan bu düzenlemeye ilişkin detayların yine Kurul tarafından hazırlanacak bir Tebliğ ile düzenleneceği Yeni Kanun’da belirtiliyor.
  • Hazırlanacak Tebliğ ve muhtemelen bu Tebliğ’in daha iyi yorumlanması amacıyla çıkarılacak Kılavuz ile eşik değer olarak nasıl bir ciro ve pazar payı oranının benimseneceği, ağır ihlallerin sadece Yeni Kanun’da sıralanan örneklerle mi sınırlanacağı yoksa her bir soruşturma bakımından Kurul tarafından farklı bir değerlendirme mi yapılacağı önümüzdeki dönem merakla takip edilecek konulardan olacak.

Diğer taraftan, Rekabet Kurumu incelemelerinde kullanılan geniş yetkiler Kanun değişikliği öncesinde de en dikkat çeken konulardan biri idi. Özellikle dijital/elektronik ortamdaki verilerin incelenmesi ve delil olarak nitelendirilmesi eski Kanun’da açıkça düzenlenmeyen ve uygulamadaki yaklaşım dikkate alındığında bu yönde düzenleme ihtiyacı duyulan tartışmalı konulardandı. Peki, yeni Kanun, incelemelerdeki yetki bakımından ne tür yenilikler öngörüyor?

  • Öncelikle, Rekabet Kurumu’nun yerinde incelemelerde alabileceği belgelerin sayıldığı 15. maddenin a bendinde değişiklik yapılıyor ve madde şu şekilde yeniden düzenleniyor: “Kurul … teşebbüslerin … “a) Defterlerini, fiziki ve elektronik ortam ile bilişim sistemlerinde tutulan her türlü verilerini ve belgelerini inceleyebilir”.  
  • Böylelikle, Yeni Kanun ile Kurum’un yerinde inceleme ve belge toplama kabiliyetinin sınırları özellikle, dijital veriler bakımından genişletiliyor ve rekabet uzmanlarına “fiziki ve elektronik ortam ile bilişim sistemlerinde tutulan her türlü veriyi” alma imkânı tanınmış oluyor.
  • Yeni Kanun görüşmeleri sırasında söz konusu yetkinin nasıl kullanılacağı ve elde edilen verilerin güvenliğinin nasıl sağlanacağı ciddi tartışmaları beraberinde getirmişti. Rekabet Kurumu tarafından yapılan açıklamalarda, mevcut durumda da uygulanan yetkilerin yapılan değişiklik ile açıklığa kavuşturulduğu ve incelemenin kişisel cep telefonu ve tabletleri kapsamayacağı belirtilmişti. Bununla birlikte, dijital verilerin denetimine ilişkin yetkinin sınırının nasıl çizileceği özellikle, Yeni Kanun sonrası yapılacak ilk yerinde incelemelerde oldukça dikkat edilmesi gereken konulardan biri olacak gibi görünüyor.

Süreler bakımından ise 45. maddede yapılan değişiklik ile soruşturma heyetinin haklı gerekçelerinin bulunması halinde soruşturmalarda hazırladıkları ek yazılı görüşleri, 15 gün yerine 30 günde hazırlamalarına imkân tanınıyor. Teşebbüslerin hâlihazırda geçerli olan savunma sürelerine yönelik ek süre hakkı ise korunuyor.

Son olarak, Yeni Rekabet Kanunu ile kanunun uygulayıcısı konumundaki Rekabet Kurumu’nun organizasyonel yapısı ve rekabet uzmanlığına ilişkin önemli değişiklikler yapılıyor. Başkan yardımcılığı sayısı ikiden üçe çıkarılırken Rekabet Kurumu’nun personel sayısı da yaklaşık iki kat artırılıyor. Ayrıca, rekabet uzmanlığı/meslek personeli bakımından öngörülen düzenlemeler ile uzmanlık tezi yükümlülüğü kaldırılıyor.

Kanun kapsamında öngörülen yeni kuralların uygulamada nasıl şekilleneceğine ilişkin takipte kalarak daha detaylı bilgileri paylaşacağız!

Bu terazi (!) bu sıkleti çeker mi? : Teknoloji şirketlerinin finansal piyasalara girişi

Facebook’un yakın zamanda duyurduğu kripto para Libra uluslararası finans düzleminde tartışıladursun, Uluslararası Ödemeler Bankası’na göre konu regülasyon ve rekabeti de içerecek şekilde geniş bir perspektiften ele alınmalı.

Klasik iktisatta paranın üç fonksiyonunun olduğu kabul edilir: (i) mübadele aracı olma (medium of exchange), (ii) değer saklama aracı olma (store of value), (iii) hesap birimi olma (unit of account). Son dönemlerde dillerden düşmeyen blokzincir teknolojisine dayalı kripto paraların bu fonksiyonları sağlayıp sağlayamadığı tartışma konusu. Kripto paraların en yaygını Bitcoin’in dahi bu fonksiyonları karşılayamadığı konusunda iktisatçılar neredeyse hemfikir. Bu nedenle kripto paraların piyasada yaygınlaşmadığı ve yaygınlaşmalarının da güç olduğu ifade ediliyor. Ancak piyasaya yeni bir oyuncu geliyor ve bu oyuncu terazinin (!) dengesini kendi lehine değiştirebilir. Facebook’un yakın zamanda tanıttığı Libra adlı kripto para, Big Tech olarak anılan büyük teknoloji şirketlerinin diğer piyasalara doğru yayılmacı politikalarının son örneklerinden biri. Visa, Mastercard, PayPal ve PayU gibi ödeme sistemi devlerinin de ortak olduğu Libra, diğer kripto paraların sağlayamadığı üç temel fonksiyonu sağlama yolunda ise hızlı bir çıkış yapabilecekmiş gibi görünüyor.

Teknoloji devlerinin regülasyon ve rekabet çevrelerinde yakından takip edildiği bir dönemde tanıtılan Libra, ülkelerin merkez bankalarının üye olduğu global düzenleyici otorite Uluslararası Ödemeler Bankası’nın da (BIS – Bank for International Settlements) dikkatini çekmiş durumda. BIS tarafından Libra’nın tanıtımının hemen ardından yapılan açıklama[1], Libra’nın global finansal istikrarda olumsuz etkiler doğurabileceğine yönelik çekinceler barındırıyor. Basel’li düzenleyici otorite tarafından yayımlanan yakın tarihli rapor da konuya daha geniş bir perspektiften yaklaşarak teknoloji devlerinin finansal piyasalara girişinin olası sonuçlarını ve olumsuzluklara karşı erkenden alınabilecek önlemleri değerlendiriyor[2].

Henüz on yılını tamamlamış olan 2008 yılındaki uluslararası finans krizinin ardından finansal piyasaların yerleşik oyuncuları bankalar, global ölçekte düzenleyici otoritelerin sıkı regülasyonları ile karşılaştılar. Krizlerin önüne geçilmesini ve finansal istikrarın teminini amaçlayan bu düzenlemeler bankalar bakımından ciddi uyum maliyetleri yaratıyor. Teknoloji devlerinin ise finansal piyasalarda boy gösterirken bu düzenlemelere tabi olmamaları ve uyum maliyetlerinden kurtulmaları, bankaların eşit olmayan bir oyun alanında rekabet edemedikleri algısının güçlenmesine ve şikayetlerin doğmasına yol açıyor. Buradaki endişelerin başında ise bu şirketlerin teknolojik üstünlüklerini ve geniş kullanıcı portföylerini kullanarak bankaları gelecekte kadük teşebbüsler haline getirmeleri var. Bu şekilde halihazırda problemler görülen finansal piyasalarda çok daha dar oligopollerle karşılaşılabileceği yönünde çekinceler var. Tüm bu çekincelere karşın BIS’in sloganı; aynı faaliyet için aynı regülasyon. Yakın zamanda finansal piyasaların yeni oyuncuları teknoloji devleri de finansal piyasaların kurallarına hızlı bir uyum sağlamak zorunda kalabilir.

BIS’in bu noktada yaptığı bir diğer önemli değerlendirme ise global ve yerel düzlemdeki birbirinden farklı konuları düzenleyen regülasyonların iç içe çalışma gerekliliği üzerine. BIS’in değerlendirmesine göre finansal piyasaların düzenleyici kurumlarının, kişisel verileri koruma kurumlarının ve rekabet otoritelerinin yakın temas içinde ortak bir politika izlemeleri gerekiyor. Nitekim BIS’in raporunda teknoloji devlerinin farklı piyasalarda varlık göstermeye başlamalarının analizi yapılırken farklı otoritelerin aksiyonlarının bu şirketleri ne yönde etkileyebileceği konusu bir pusula alegorisiyle değerlendiriliyor. Bu kapsamda Almanya rekabet otoritesi Bundeskartellamt’ın yakın zamanda verdiği Facebook kararının kişisel verilerin kullanımı bakımından teknoloji devlerine bir kısıtlama getirdiği değerlendirilirken, Çin’in yakın zamanda Baihang adlı dijital platforma kredi puanlaması lisansı vermesinin ve Hindistan’ın yeni Birleşik Ödemeler Arayüzü sisteminin ise piyasalara girişin önünü açan gelişmeler olduğu kabul ediliyor.

BIS’in yaptığı değerlendirmelerden en önemlisi ise düzenleyici otoritelerin rekabet değerlendirmesi konusundaki yetkinliklerine ilişkin. Zira belirtildiği şekilde teknoloji devlerinin mevcut avantajlarından yararlanarak çeşitli piyasalara giriyor olması öncelikli olarak bu piyasalardaki rekabeti ilgilendiriyor. Bu doğrultuda BIS’in de belirttiği üzere bu piyasaların düzenleyici otoritelerinin hızlı bir şekilde rekabet ve rekabet hukuku alanında yetkinliklerini artırmaları gerekiyor. BIS’e göre geç olmadan regülasyon ve rekabet politikalarının global düzlemde teknoloji devlerinin ilerleyişine adapte edilmesi gerekiyor. Regülasyon ve rekabet dünyasındaki tartışmalar Facebook’un Libra’sı sayesinde yakında şiddetlenecek gibi görünüyor.


[1] BIS Araştırma Dairesi Başkanı Hyun Song Shin’in Libra’ya dair açıklamaları için bkz. https://www.youtube.com/watch?v=QC8spl8u6Lg

[2] BIS Annual Economic Report 2019, s. 55-80.

Maysan Mando incelemesinde yeni perde: Mal vermeme iddiaları ile başlayan soruşturma YSFB’ye evrildi

Yaklaşık üç yıl önce Rekabet Kurumu tarafından yapılan önaraştırma, ardından gelen iptal kararı ve bu karar üzerine açılan soruşturma ile devam eden Maysan Mando incelemesinde Rekabet Kurulu karar aşamasına geldi. 11 Haziran 2019’da sözlü savunma toplantısı yapılan soruşturmada, kararın en geç 26 Haziran 2019 Çarşamba günü açıklanması bekleniyor.

Rekabet Kurulu’nun 28.11.2017’de başlattığı soruşturma[1] ile Maysan Mando Otomotiv Parçaları San. ve Tic. A.Ş.’nin (“Maysan Mando”) şikâyetçiye (“Tok Otomotiv”) mal vermeyi reddettiği ve şikâyetçinin rakipleriyle ortak hareket ederek şikâyetçiyi pazar dışına itmeye çalıştığı iddiaları çerçevesinde Rekabet Kanunu’nun 4. ve 6. maddelerinin ihlal edilip edilmediği incelemeye alınmıştı. Aslında aynı iddialar, Rekabet Kurulu tarafından ilk olarak 2016 yılında yapılan bir önaraştırma[2] ile incelenmiş ve soruşturma açılmamasına karar verilmişti. Bu karara şikâyetçi tarafından yapılan itiraz üzerine konuyu görüşen Ankara 15. İdare Mahkemesi ise Rekabet Kurulu’nun önaraştırma kararını iptal etmiş[3] ve söz konusu iddialar, bu kez açılan bir soruşturma ile yeniden Rekabet Kurumu tarafından mercek altına alınmıştı. İşte Maysan Mando hakkında Rekabet Kurulu tarafından yürütülen bu soruşturmanın son aşaması olan sözlü savunma toplantısı[4] geçtiğimiz hafta Ankara’da gerçekleştirildi.

Bu toplantıda yapılan açıklamalar çerçevesinde Soruşturma Heyeti’nin, şikâyetçinin mal vermeme ve Maysan Mando’nun şikâyetçinin rakipleriyle anlaşarak kendilerini pazardan dışladığı yönündeki iddiaları hakkında tıpkı 2016 yılındaki önaraştırma kararında olduğu gibi herhangi bir ihlal tespitinde bulunmadığını ve buna ilişkin idari para cezası talep etmediğini görüyoruz. Bununla birlikte, soruşturma sürecinde yapılan yerinde incelemelerde elde edilen bilgilerle söz konusu iddialar ile başlatılan soruşturmanın yeniden satış fiyatının belirlenmesine (“YSFB”) yönelik uygulamalar ekseninde devam ettiği ve hatta Soruşturma Heyeti’nin YSFB tespiti ile Maysan Mando aleyhine idari para cezası talebinde bulunduğu anlaşılıyor. Bir başka deyişle, önaraştırma ve iptal davası süreçlerinde incelenen mal vermeme ve rakiplerle anlaşarak bir başka rakibi dışlama iddialarına ilişkin olarak başlatılan soruşturmada da ihlal tespiti yapılmazken soruşturma sürecinde, elde edilen bilgi ve belgelerle farklı bir cephede ihlal iddiasının gündeme geldiği görülüyor.

YSFB tespitine ilişkin Soruşturma Heyeti tarafından talep edilen idari para cezası ile ilgili bir başka dikkat çekici nokta ise bu cezanın Maysan Mando’nun pazar gücü nedeniyle üst sınırdan verilmesi talebi. Şikâyetçi aleyhine Maysan Mando tarafından YSFB uygulamasında bulunulduğu tespitini yapan Heyet, Maysan Mando’nun pazardaki konumu nedeniyle Kurul’un ceza takdirinde binde beşlik alt sınır yerine %3’lük üst sınırı dikkate alabileceği yönündeki görüşünü soruşturma sürecinde dile getirmiş.

Soruşturmanın başlangıcında olmasa da süreç içerisinde ortaya çıkan bilgilerle bir YSFB soruşturmasına dönüşen Maysan Mando incelemesi ile ilgili öne çıkan bir diğer husus da yakın zamandaki Sony[5] ve Henkel[6] kararları ile yeniden gündeme gelen YSFB kararlarındaki amaç ve etki tartışmaları. Sözlü savunma toplantısındaki değerlendirmelerden YSFB tespitinin sadece şikâyetçi için geçerli olduğu ve Maysan Mando’nun diğer bayilerine ilişkin bu yönde bir tespitin yapılmadığı anlaşılıyor. Ayrıca uygulamanın kısa bir süre zarfı için hayata geçirildiği ve şikâyetçinin hem Maysan Mando satışları hem de tüm Türkiye satışlarındaki payının oldukça sınırlı olduğu ifade ediliyor.

2016 yılının ilk aylarından itibaren devam eden incelemede, rekabet hukuku açısından sonuçları merakla beklenen tüm bu tartışmalı konulara ilişkin şikâyetçinin, Maysan Mando’nun ve Soruşturma Heyeti’nin sunmuş olduğu bilgi ve belgeler artık Rekabet Kurulu’nun önünde ve tüm bu bilgileri değerlendiren Rekabet Kurulu’nun nasıl bir karara varacağını en geç önümüzdeki hafta öğreneceğiz.  


[1] Rekabet Kurulu’nun 28.11.2017 tarih ve 17-39/630-M sayılı Maysan Mando hakkında soruşturma açılmasına ilişkin kararı.

[2] Rekabet Kurulu’nun 18.02.2016 tarih ve 16-05/107-48 sayılı Maysan Mando önaraştırma kararı.

[3] Ankara 15. İdare Mahkemesi’nin 25.10.2017 tarih, 2016/3742 E. ve 2017/2794 K. sayılı iptal kararı.

[4] Maysan Mando Sözlü Savunma Toplantısı’na ilişkin Rekabet Kurumu’nun internet sayfasındaki duyuru: https://www.rekabet.gov.tr/tr/Guncel/maysan-mando-otomotiv-parcalari-san-ve-t-6fbcc58a7962e91180f400505694b4c6 (Son Erişim Tarihi: 16.6.2019).

[5] Rekabet Kurulu’nun 22.11.2018 tarih ve 18-44/703-345 sayılı kararı.

[6] Rekabet Kurulu’nun 19.09.2018 tarih ve 18-33/556-274 sayılı kararı.

Yanlış söyleyeni yakarım! : Avrupa Komisyonu General Electric’e yanıltıcı bilgiye dayalı 52 milyon Avro ceza kesti

Geçtiğimiz haftalarda Avrupa Komisyonu, General Electric’e 52 milyon Avro para cezası verdi. Cezanın sebebi ise General Electric’in LM Wind’i devralması işleminde Komisyon’a sunduğu bilgilerin yanıltıcı nitelikte görülmesiydi. Türünün ikinci örneği olan bu ceza, Avrupa’da yanıltıcı bilgiye toleransın düşüşüne işaret edebilir.

Bir piyasada hâkim durum yaratmaya ya da mevcut bir hâkim durumu güçlendirmeye yönelik olan birleşme ve devralmaların yasak olduğunu biliyoruz. Ancak bir birleşme veya devralma işleminin bahse konu piyasada nasıl bir etki doğuracağına ilişkin değerlendirmenin eksiksiz yapılabilmesi, işlemi inceleyecek rekabet otoritesinin doğru ve eksiksiz bilgilendirilmiş olmasını gerektirir. İşlem hakkında eksik bilgi sahibi bir rekabet otoritesinin de kendinden beklenen etkinliği sağlaması mümkün olmaz. Bu kapsamda tüm modern rekabet hukuku düzenlemelerinde doğrudan ya da dolaylı olarak rekabet otoritelerinin tam bilgilendirmelerini sağlayacak enstrümanlar yer alır. Bunlardan en yaygını ise rekabet otoritelerine eksik ya da yanlış bilgi sunulması durumunda uygulanacak idari para cezalarıdır.

Ülkemiz uygulamasında Rekabet Kanunu’na göre birleşme ve devralma işlemlerine ilişkin izin başvurularında yanlış ya da yanıltıcı bilgi verilmesi durumunda teşebbüslerin cirolarının %0,1’i oranında bir idari para cezası tutarı belirlenmişken AB 2004 Birleşme Düzenlemesi’nde bu oran, %1 gibi oldukça yüksek bir oran olarak karşımıza çıkmaktadır. Geçtiğimiz günlerde de Avrupa Komisyonu bu cezayı General Electric’in LM Wind’i devralma işleminde uygulamıştır. General Electric’e verilen bu ceza 2004 Birleşme Düzenlemesi’nin yürürlükte olduğu yaklaşık 15 yıllık dönemdeki ikinci para cezasıdır. 2004 Birleşme Düzenlemesi’ne dayalı yanıltıcı bilgi cezası ilk defa Facebook’un WhatsApp’i devralması işleminde verilmişti. Türk Rekabet Hukuku pratiğinde birleşme ve devralma izin başvurularında yanıltıcı bilgiye dayalı idari para cezası uygulanmasını Avrupa’daki kadar olmasa da yine de az görüyoruz. Öte yandan yanıltıcı bilgiye dayalı verilen idari para cezaları genellikle rekabet ihlallerine yönelik soruşturmalarda karşımıza çıkıyor.

Avrupa Komisyonu’nun General Electric’e kesmiş olduğu cezanın gerekçeleri, konuya ilerleyen süreçte nasıl yaklaşılacağı yönünde bir öngörü edinmek açısından oldukça kıymetli. General Electric 2017 yılının başında LM Wind adlı şirketi devralmak amacıyla Avrupa Komisyonu’na başvurmuştu. Yapılan başvurunun ilk safhasında General Electric tarafından Komisyon’a sunulan bilgilerde; deniz üstü rüzgâr türbinlerinden üretiminin hâlihazırda kurulu olan 6 MW’lık santral ile sınırlı olduğu ve bunun dışında bu alanda mevcut ya da planlanan bir üretimin bulunmadığı bildirilmişti. Komisyon tarafından ilgili piyasadaki diğer oyuncularla yapılan görüşmelerde ise General Electric’in bahse konu mevcut 6 MW’lık üretim santrali dışında 12 MW’lık geleceğe yönelik bir projesinin daha olduğu öğrenildi. Bunun üzerine başvurusunu geri çekip revize ettikten sonra yeniden Komisyon’a sunan General Electric’in LM Wind’i devralma işlemine Avrupa Komisyonu’nca izin verildi. Ancak sunulan bilginin yanıltıcı içerikte olduğu konusunun peşini bırakmayan Komisyon, yanıltıcı bilgiye dayalı ayrı bir değerlendirme yaparak konuyu karara bağladı. Komisyon, 6 MW’lık mevcut üretim kapasitesinin yanında 12 MW’lık planlanan proje hakkında bilgi verilmemesini yanıltıcı bilgi kapsamında değerlendirdi ve General Electric’e 52 milyon Avro para cezası kesti. Komisyon tarafından yapılan açıklamada bahse konu devralma işleminin akıbetinin bu ceza kararından etkilenmeyeceği ayrıca belirtildi.

Komisyon’un bu devralma işlemine izin kararının da yanıltıcı bilgi değerlendirmesi açısından önemli olduğu kanaatindeyiz. Zira devralma işlemi kararını etkilemeyecek düzeyde bir yanlış veya eksik bilgi sunumunun bu derece ağır bir para cezası ile karşılaşmama ihtimalinin daha yüksek olması beklenir. Türbin üreten General Electric’in türbin kanadı üretimi faaliyetleri yürüten LM Wind’i devralması işlemine Komisyon tarafından verilen izinde, bahse konu devralmanın üst pazarda ve alt pazarda rekabetçi sorunlara yol açmayacağı değerlendirildi. Komisyon tarafından üst pazarda LM Wind dışındaki kanat üreticilerinin pek çok farklı türbin üreticisine erişiminin devam edeceği, alt pazarda ise türbin üreticisi güçlü rakiplerin LM Wind kanatlarına bağlı olmadıkları ve farklı kanat üreticileri ile çalışabilecekleri değerlendirilmiştir. Yanıltıcı bilgiye dayalı para cezasının temelindeki deniz üstü rüzgâr türbini üretim kapasitesi bilgisi ise burada üst pazarda ve alt pazarda rekabetin düzeyi ile oyuncuların rekabet güçlerinin tespiti bakımından önem arz edebilecektir. Bununla birlikte, işleme izin verilmesinden de görüldüğü üzere bu bilgi yanlışlığı işlemin akıbetini etkileyebilecek düzeyde değildir. Bu noktada, Komisyon’un yanıltıcı bilgiye dayalı yaptırımlar konusunda daha katı ve ilkesel bir tutum almaya başladığı söylenebilir. Nitekim General Electric’e verilen cezayı değerlendirirken yaptığı açıklamada Komisyon üyesi Margrethe Vestager de yanıltıcı bilgiye olan yaklaşımlarının ciddi olduğunu belirtti. Avrupa’da Merck’in Sigma Aldrich’i devralma işleminde, yanıltıcı bilgi verildiğine ilişkin devam eden soruşturmanın varlığı da bu tezi doğrular nitelikte.

Bilginin niteliğinin yapılan değerlendirmeye etkisine baktığımızda ise General Electric örneğinde Komisyon’un materyal bir bilginin yanlış sunulmuş olmasına dayalı bir ceza verdiği dikkat çekiyor. Konuyla ilgili Türk Rekabet Hukuku uygulamasına bakıldığında da bu tip somut verilerin yanlış sunulmuş olmasının daha yüksek bir risk barındırdığı Rekabet Kurulu’nun Dow Chemical[1], Omya[2] ve Tuneks[3] kararlarından görülüyor. Öte yandan, Rekabet Kurulu geçmiş tarihli kararlarında yoruma dayalı bilgileri her zaman yanıltıcı bilgi kapsamında değerlendirmemişti. Örneğin, Arçelik’in TP Vision’dan alınacak televizyonların satımına ilişkin muafiyet başvurusunda[4], sözleşmenin münhasırlık içermediği bildirilmişti. Bahse konu sözleşmeyi inceleyen Kurul ise sözleşmede açıkça görülebilen münhasırlık hükmünün yer aldığını belirterek bir yanıltıcı bilgi değerlendirmesi yürütmüştü. Neticede münhasırlığın yanlış yorumlandığı ve hükmün de başvuru ekindeki sözleşmeden açıkça görülebilmesi gerekçeleriyle yanıltıcı bilgiye dayalı bir idari para cezası tesis edilmemişti. Rekabet Kurumu’nun Jacobs[5] kararında benzer bir durumla karşılaşılmaktadır. Bahse konu kararda Jacobs’un Türkiye iştirakinin %30 payının Kasap Ailesi’ne devredilmesine Rekabet Kurulu’nca izin verilmiş, bununla birlikte Kurul üyelerinden Hasan Hüseyin Ünlü’nün farklı gerekçe yazısı dikkat çekmiştir. Farklı gerekçede Danıştay’ın konuyla ilgili kararlarına da atıf yapılmış; bildirimde Kasap Ailesi’ne devredilecek %30’luk payın kontrol hakkı vermediğinin belirtildiği, bununla birlikte yapılan incelemede Kasap Ailesi’ne devredilecek azlık payının ortak kontrol sağladığı belirtilerek ayrıntılı bir yanıltıcı bilgi incelemesine gidilmesi gerektiği belirtilmiştir.

Bu kapsamda bir noktada rekabet hukuku değerlendirmesi ve yorum içeren hallerde Rekabet Kurulu’nca yanıltıcı bilgiye dayalı ceza verilmeyebileceği ihtimali akla gelebilir. Bununla birlikte, rekabet otoritelerinin her durumda bu yönde ayrıntılı bir düşünsel süreç yürütmeleri ve yanıltıcı bilginin altında yatan saiki sorgulamaları beklenemez. Başvurucu tarafından yoruma muhtaç bir bilginin hatalı sunulması, rekabet otoritesi tarafından doğrudan yanıltıcı bilgi ekseninde değerlendirilebilecektir. Nitekim Avrupa’da Facebook’un WhatsApp’i devralması işlemine dayalı verilen ceza kararının, rekabet hukuku çevrelerinde iş süreçlerine ilişkin bir yorum farklılığı olarak değerlendirilmesi de söz konusudur. Bu kapsamda Avrupa’nın konuya hassasiyetle eğildiği şu dönemde, rekabet otoritelerine sunulacak yoruma dayalı ya da materyal/somut bilgilerde mümkün olan tüm açıklığın sağlanarak bilgilerin iletilmesi eskisinden de önemli bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.


[1] Rekabet Kurulu, 10-24/339-123 sayılı karar

[2] Rekabet Kurulu, 08-62/1017-393 sayılı karar

[3] Rekabet Kurulu, 08-54/847-338 sayılı karar

[4] Rekabet Kurulu, 16-15/243-105 sayılı karar

[5] Rekabet Kurulu, 18-39/632-307 sayılı karar

ICN’den hodri meydan: Rekabet otoriteleri daha şeffaf bir işleyişe hazır mı?

Uluslararası Rekabet Ağı (International Competition Network – ICN), 3 Nisan 2019’da yaptığı açıklama ile üyesi olsun olmasın tüm rekabet otoritelerini daha adil ve daha güçlü bir rekabet hukuku uygulaması için hazırlanan prosedürlere yönelik çerçeve anlaşmayı imzalamaya davet etti.

Rekabet hukukunun daha iyi anlaşılması ve dünya genelinde daha uyumlu ve etkili bir rekabet uygulamasının oluşması amacıyla 15 rekabet otoritesi öncülüğünde Ekim 2001’de kurulan ICN, bugün 125 ülkeden toplam 138 üyesi ile rekabet politikası alanındaki gelişmelerde en belirleyici aktörlerden biri. Bu belirleyici ve öncü rolün son yansıması ise ICN tarafından 3 Nisan 2019’da duyurusu yapılan “Rekabet Otoriteleri Prosedürlerine Yönelik Çerçeve Metin”. Geçtiğimiz yıllarda, ICN üyesi rekabet otoriteleri ve bu alanda çalışan rekabet danışmanlık şirketleri tarafından başarılı bir şekilde hayata geçirilen kartel ve devralma uygulamalarına yönelik çerçeve metinlerinin ardından ICN, kendi üyesi olan ve olmayan tüm rekabet otoritelerini “Rekabet Otoriteleri Prosedürlerine Yönelik Çerçeve Metni” imzalamaya davet ediyor.

Ülke uygulamalarındaki hukuki veya yapısal farklılıklardan bağımsız olarak güçlü bir prosedürel veya usule yönelik işleyişin, etkin bir rekabet hukuku uygulamasının en önemli unsurlarından biri olduğunu belirten ICN, duyurusunda geniş katılımın önemine vurgu yapıyor. Gönüllü katılım esasıyla işlemesi planlanan uygulama kapsamında Çerçeve Metin, 1 Mayıs 2019’dan itibaren ICN’nin internet sayfasında imzaya açıldı. Yine bu sayfadan belirli aralıklarla metne imza atan katılımcı rekabet otoritelerinin duyurulması planlanıyor.

ICN’nin büyük önem atfettiğini gördüğümüz “Rekabet Otoriteleri Prosedürlerine Yönelik Çerçeve Metnin” hayata geçmesi ile başta soruşturmalar olmak üzere rekabet otoriteleri tarafından uygulanan çeşitli işlemler sırasında şeffaflığın ve öngörülebilirliğin arttırılması, taraflar arasındaki çıkar çatışmalarının en aza indirgenmesi, tüm tarafların süreçlere zamanında ve etkin şekilde dâhil olması, savunma hakkının kısıtlanmaması, gizlilik hükümlerine dikkat edilmesi, otoriteler tarafından alınan kararlara erişimin sağlanması ve kararların bağımsız denetiminin işlerlik kazanması gibi çeşitli hedefler öngörülüyor.  ICN’nin internet sayfasında yer verilen ve rekabet otoritelerinin farklı konulardaki işleyişine ve yasal düzenlemelerine ilişkin on alt başlıktan oluşan şablon metinlerin en geç altı ay içinde, uygulamayı hayata geçirmeyi planlayan rekabet otoriteleri tarafından doldurulması planlanıyor. ICN, etkin bir rekabet otoritesinin en önemli unsurlarından biri olarak gördüğü uygulamanın işlerliğini sağlamak adına yıllık olarak düzenlediği konferanslarda Çerçeve Metin ile ilgili oturumlar yapmayı düşündüğünü de açıkladı. Böylelikle, rekabet otoritelerinin deneyimleri ile mevcut metnin iyileştirilmesi ve daha çok rekabet otoritesinin Çerçeve Metni imzalamak için teşvik edilmesi amaçlanıyor. Yine bu toplantılar sonunda hazırlanacak raporlar ile ülke rekabet otoriteleri özelindeki bilgi ve deneyimlerin anonimleştirilerek aktarılması ve genel eğilimin ortaya konulması ve böylelikle tecrübelerin daha geniş kitlelere yayılması gündemde.

ICN’nin 15 Mayıs 2019’da Cartagena’daki (Kolombiya) yıllık konferansında lansmanı yapılacak “Rekabet Otoriteleri Prosedürlerine Yönelik Çerçeve Metnin” ortaya koyduğu gerçek ise birçok kamu otoritesi ve düzenleyici kuruluşa kıyasla daha şeffaf ve öngörülebilir usuli kurallara sahip rekabet otoriteleri için hala gidilebilecek yollar var. Değişen ve daha da önemlisi dijitalleşen ekonominin piyasadaki tüm oyuncular ve düzenleyiciler için daha fazla şeffaflık ve öngörülebilirlik ihtiyacını beraberinde getirdiği çok açık. ICN’nin davetine rekabet otoritelerinin katılımının nasıl olacağını biz de merak ve ilgiyle takip ediyor olacağız. 




Ayna ayna söyle bana, var mı rekabet politikası dijital piyasalara? : Artık var!

Avrupa Komisyonu geçtiğimiz günlerde, bir süredir rekabet hukuku çevrelerinin hararetli tartışma konusu olan dijital platformlara ilişkin politika raporu yayınladı. Dijital ekonomilere yönelik rekabet politikasının şekillenmesi açısından önemli nüanslar barındıran bu rapora göre Avrupa, büyük teknoloji şirketlerine karşı rekabet hukukunun bazı konularında daha sıkı bir yaklaşım benimseyecek gibi görünüyor.

Big Tech, dijital platformlar, dijital ekonomiler, Big Data, verinin pazar gücünü artırmada kullanılması, büyük teknoloji şirketlerinin rekabet gücü… Bu kavramlar bir süredir rekabet hukukunun da aralarında bulunduğu çok çeşitli mecraların tartışma konusu. The Economist’in 17 Kasım 2018 sayısında büyük teknoloji şirketleri hakkındaki serzenişler şöyle yansıtılmış[1]:

Batı’da pek çok insanın üzerinde mutabık kaldığı nadir konulardan biri büyük teknoloji şirketleriyle ilgili bir problem olduğudur. En yaygın şikâyetler ise şunlar; yüksek pazar payına sahip şirketlerin ortaklık yapısı yoğunlaşmış olduğundan bu şirketlerin gelişiminden kodamanlar yararlanıyor, teknoloji şirketleri bağımlılığa neden oluyorlar, ifade hürriyetini kısıtlıyorlar, ifade hürriyetini kısıtlamıyorlar, Rus ajanlarınca istila edilmiş durumdalar, Çinli otokratlara yaranmaya çalışıyorlar, kullanıcılara verileri karşılığında para vermiyorlar, verileri üçüncü taraflara veriyorlar, verileri üçüncü taraflara vermeyi reddediyorlar, yeterince yatırım yapmıyorlar, kendilerini eleştirenlerin gözünü korkutuyorlar, işçilerine az ücret veriyorlar, üniversitelerden çok fazla sayıda uzmanı kadrolarına katıyorlar, çok az vergi veriyorlar, politikayı yozlaştırıyorlar.

Bu serzenişlerin önemli bir kısmının rekabet hukuku ve kişisel verilerin korunması hukuku ile yakından ilgili olduğunu görüyoruz. Avrupa’da geçtiğimiz yıllarda dijital platformlara ve büyük teknoloji şirketlerine yönelik incelemelerle ve bazıları sonucunda çıkan cezalarla birlikte rekabet hukuku çevrelerinde dijital platformlar için özel bir rekabet politikasına ihtiyaç olup olmadığı, hatta dijital ekonomiyi regüle etme gerekliliğinin bulunup bulunmadığı yönünde tartışmalar hızlanmıştı. Avrupa Komisyonu da geçtiğimiz günlerde tartışılan konuları bir araya toplayan ve bu konular hakkındaki genel görüşleri içeren “Dijital Çağ İçin Rekabet Politikası” (Competition Policy for the Digital Era) adlı raporunu yayınlayarak tartışmalara bir nevi yön vermiş oldu[2].

Biz de bu yazımızda raporu sizler için ana hatlarıyla gözden geçirecek ve rekabet politikasının dijital platformlar bakımından nasıl şekilleneceğine ilişkin öngörülere değineceğiz.

Rapor esasen beş ana bölümden oluşuyor ve bu bölümlerde genel olarak şu konulara değiniliyor: (i) dijital hizmetlerin sunulduğu piyasalar nasıl işliyor? (ii) AB rekabet hukukunun amaçlarının dijital çağ açısından değerlendirilmesi ve kullanılacak metodoloji, (iii) çok taraflı platformlar bakımından rekabet hukukunun uygulanması, (iv) veri kavramının dijital piyasalar bakımından önemi ve rekabet hukuku bakımından incelenmesi ve (v) dijital piyasaları ilgilendiren birleşme ve devralma işlemlerinin incelenmesi.

Dijital hizmetlerin sunulduğu piyasalar nasıl işliyor?

Raporda dijital piyasaların özellikleri ile dijital ekonomileri ilgilendiren ana hususlar; ölçeğe göre yüksek getiri, ağ dışsallıkları ile şebeke etkileri ve verinin önemi yönlerinden inceleniyor. Rapora göre alışılmış piyasalarda tüketici/kullanıcı sayısının artmasıyla birlikte maliyetler de benzer ölçüde artarken dijital piyasalarda kullanıcı sayısındaki artışlar maliyetlere daha düşük oranda yansıyor. Öte yandan,  alışılmış piyasada faaliyet gösteren oyunculardan kapasitesi daha yüksek olan üreticinin maliyetler açısından etkinlik kazanması söz konusu olsa da, dijital piyasalardaki oyuncular bakımından bu örnek çok daha uçlarda yaşanıyor. Bu durumun ise dijital piyasalardaki yerleşik oyuncular bakımından ciddi bir rekabet avantajı yarattığı görüşü ifade ediliyor.

Ağ dışsallıkları noktasında; yerleşik oyuncu olan çok taraflı platformların şebeke etkisi nedeniyle piyasa güçlerinin rekabetle azaltılmasının güçlüğüne vurgu yapılıyor. Zira platformun bir tarafındaki kullanıcıların o platformu tercih sebebinin diğer taraftaki kullanıcılar olması durumunda, rakip platformun daha ucuz ve daha kaliteli hizmet sunması yeterli olmuyor ve kullanıcıların kitlesel olarak yeni platforma göç etmesinin sağlanması gerekiyor.

Raporda ayrıca dijital ekonomilerin beslendikleri ana kaynaklardan olan verinin ilerleyen süreçte de hayati önemini koruyacağına vurgu yapılıyor.

Dijital piyasalar bakımından yapılan bu karakterizasyonun ardından kapsam ekonomisinin denkleme girişine değiniliyor. Kapsam ekonomisi, bir teşebbüsün sahip olduğu uygun kaynaklar sayesinde diğer teşebbüslere nazaran daha kolay bir biçimde ilgili pazarın ilişkili pazarlarında ya da tamamen bağımsız pazarlarda hızlıca faaliyete geçebilmesine olanak sağlıyor. Bu sayede örneğin belli bir piyasada faaliyet gösteren çok taraflı bir platform, elindeki teknolojik avantajlar, veri analiz gücü ve kaynakları gibi unsurlar sayesinde diğer pazarlarda da faaliyete geçerek pazar gücü elde edebiliyor, bu faaliyetleri birbirlerine entegre etmesi sonucunda da bir ekosistem pazarı meydana getirebiliyor. Raporda bu konuya örnek olarak Uluslararası Ödemeler Bankası’nın (Bank of International Settlements) organize ettiği Finansal İstikrar Kurulu’nun (Financial Stability Board) yaptığı bir çalışmaya yer veriliyor. Bu çalışmaya göre finansal piyasalardaki yerleşik oyuncuların mevcut konumlarını bozacak olanların, yeni gelişmekte olan finansal teknoloji (fintech) şirketleri değil, farklı piyasalarda faaliyetlerini sürdüren mevcut Big Tech firmaları olduğu ifade ediliyor.

Dijital piyasalarla ilgili olarak genel değerlendirmede ise yerleşik oyuncuların genelde şebeke etkisi nedeniyle piyasadaki güçlerinin sarsılmasının çok zor olduğuna, öte yandan bu teşebbüslerin mevcut konumları nedeniyle rekabete aykırı davranışlar içine girme dürtülerinin de daha yüksek olduğuna kanaat getiriliyor.

AB rekabet hukukunun amaçlarının dijital çağ açısından değerlendirilmesi ve kullanılacak metodoloji

Raporda mevcut AB rekabet hukuku kurallarının (ABİHA – Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Anlaşma 101. ve 102. maddeler) rekabet sorunlarını çözebilecek kapsamda olduğu ve dijital piyasalara ayak uydurmak amacıyla bu kurallarda değişikliğe gidilmesinin gerekli olmadığı vurgulanıyor. Bununla birlikte AB rekabet hukuku kurallarının dijital piyasada faaliyet gösteren teşebbüslere uygulanması safhasında farklı yaklaşımlar gösterilebileceği kanaati geniş yer buluyor. Bu bakımdan tüketici refahı standardı, pazar tanımı, pazar gücü, ispat yükü ve rekabet hukuku ile regülasyonun ilişkisi konuları ekseninde değerlendirmelere yer veriliyor.

Tüketici refahı standardı açısından yapılan değerlendirmede, tüketici zararı açıkça görülmüyor ve tespit edilemiyor dahi olsa hâkim durumdaki oyuncuların rekabet karşıtı stratejilerinin yasak olması gerektiği vurgulanıyor. Bu noktada, hâkim durumdaki teşebbüsün rekabete aykırı birtakım davranışlarının gözlenmesi halinde tüketicide refah artışı açıkça ortaya konulamıyorsa tüketici zararının çok katı şekilde aranmasının gerekmediği belirtiliyor.

Bilindiği üzere pazar tanımı kavramı dijital piyasalar ve özellikle çok taraflı platformlar bakımından oldukça tartışma yaratan bir konu. Ancak son dönemlerde pazar tanımına yüksek önem atfedilmemesi gerektiği yönündeki görüşler kabul görüyor. Raporda da bu yönde bir değerlendirmeye yer veriliyor. Alışılmış tek taraflı pazarlardan farklı olarak çok taraflı pazarlarda pazarın farklı taraflarının birbirlerine bağlılığı da vurgulanarak pazar tanımının güçlüğüne dikkat çekiliyor. Bu eksende pazar tanımına ciddi mesai harcamaktansa gerekli eforun daha çok rekabete aykırı davranışın izdüşümünün ortaya çıkarılması noktasında harcanması tavsiye ediliyor. Pazar tanımı noktasında getirilen dikkat çekici önerilerden biri ise “ekosistem pazarı”. Buna göre kapsam ekonomileri sayesinde birden çok pazarda faaliyet yürüten ve bu pazarlardaki hizmetlerini entegre hale getiren teşebbüslerin ekosistemler oluşturduğu durumlarda kullanıcılar bu ekosistemi terk etmekte zorlanıyorlarsa ekosistem spesifik pazar tanımı yapılabileceği öneriliyor.

Pazar gücü noktasında; dijital piyasalara yönelik rekabet hukuku incelemelerinde davranışsal ekonomiye daha yoğun olarak eğilmek gerektiğine vurgu yapan rapor, yerleşik oyuncuların kendilerini rekabetten nasıl koruduklarına yönelik olarak incelemeler yapılması gerektiği yönünde tavsiyeler sunuyor. Oldukça parçalı pazarlarda dahi çok taraflı platformlar bakımından aracılık gücü şeklinde pazar gücünün ortaya çıkabileceği değerlendirilirken, pazara giriş yapacakların erişemedikleri veriyi elinde tutan teşebbüsün ciddi bir rekabetçi güç barındırdığı hususuna yer veriliyor.

İspat yükü noktasında ise rekabete aykırı olup olmadığı kesin olarak tespit edilemeyen riskli davranışların kimi hallerde yasak olarak kabul edilmesi (Tip 1 hatasının Tip 2 hatasına tercih edilmesi) yönünde bir eğilim gözleniyor. Özellikle güçlü şebeke etkisinin ve yüksek giriş engellerinin olduğu yoğunlaşmış dijital piyasalarda bir davranışın rekabete aykırı olup olmadığı noktasında ispat yükünün incelenen taraf üzerinde bırakılması, riskli davranışın rekabet yanlısı olduğunun bu teşebbüs tarafından ispat edilmesi gerektiği görüşü ifade ediliyor.

Rekabet hukuku ile regülasyon arasındaki ilişkinin ikame edilebilirlik göstermediğinin değerlendirildiği raporda regülasyonun, rekabet hukukunu tamamlar şekilde denkleme dahil edilmesi gerektiği yönünde görüşler bildiriliyor.

Çok taraflı platformlar bakımından rekabet hukukunun uygulanması

Raporda pazar gücüne sahip çok taraflı platformların belirli davranışlarının daha sıkı incelemeye tabi tutulması öneriliyor. MFN (Most Favored Nation – En Çok Kayrılan Müşteri) hükümlerinin çok taraflı platformlar tarafından uygulanması durumunda daha katı bir yaklaşım benimsenmesinin tavsiye edildiği raporda, özellikle hâkim durumdaki platformların yatırımlarının karşılığını almak için sözleşmelerinde yer alacak MFN gibi kısıtların minimal düzeyde olması gerektiği tavsiye ediliyor. Bu noktada platform kullanıcıları bakımından adeta bir düzenleyici otorite olarak hareket edip platform içi regülasyonlar kuran çok taraflı platformların bu düzenlemelerinde rekabeti kısıtlayabilecek hükümlerden mümkün olduğunca kaçınmaları yönünde görüş bildiriliyor.

Öte yandan bu tür teşebbüslerin aynı anda birden çok platform kullanımını (multi-homing) ve platformlar arası geçişi kısıtlayıcı davranışlarda bulunmaktan kaçınması gerektiği ifade ediliyor. Özellikle kullanıcıların bir platformdaki verilerini başka bir platforma taşıyabilmesine (data portability) imkan tanınması, ayrıca bahse konu teşebbüs nezdindeki bu verilerin başka platformda da kullanılabilir vaziyette olması (data interoperability) gibi hususların önemine vurgu yapılıyor. Bu noktada kişisel verilerin korunmasına yönelik regülasyonların önemi ve bunlarca üstlenilecek rol, raporun veriye ilişkin bölümünde ayrıntılandırılmak üzere burada da dile getiriliyor.

Veri kavramının dijital piyasalar bakımından önemi ve rekabet hukuku bakımından incelenmesi

Günden güne veri kullanımının dijital piyasalarda rekabetçi güç elde etme bakımından öneminin arttığı tartışmasız. Raporda da veri kullanımının ve verinin iktisadi boyutunun önemine bu şekilde dikkat çekilirken işlenen verinin niteliğinin de önemli bir parametre olduğu vurgulanıyor. Bu doğrultuda verinin ve rekabetin tesisi için veriye erişimin öneminin tespitinde ilgili piyasanın özelliklerinin, verinin niteliğinin ve ne şekilde kullanıldığının dikkate alınması gerektiği belirtiliyor.

Veriye erişimin tesis edilmesi noktasında AB veri koruma düzenlemesi GDPR’ın (General Data Protection Regulation) veri taşınmasına yönelik kuralının önemine dikkat çekilmekle birlikte söz konusu hükmün nasıl yorumlanacağı noktasında bir netlik olmamasının olumsuz yönleri de değerlendiriliyor. GDPR’ın ilgili hükmü kişiye belirli bir platform nezdindeki verilerini bir başka platforma taşıma konusunda bir hak tanımışken bu hakkın nasıl kullanılacağı ve söz konusu verinin ne nitelikte olacağı (aynı verinin başka platformda kullanılabilir/çalışabilir durumda olması – data interoperability) hususu net değil. Bu bakımdan raporda hâkim durumdaki dijital platformların bağımlılık yaratıcı uygulamalarının önüne geçecek olan veri taşınabilirliği bakımından daha açık ve katı bir yaklaşım benimsenebileceği, hatta bu sorunların önüne sektör spesifik bir regülasyon ile geçilebileceği görüşleri sunuluyor.

Verinin rakiplerle paylaşılması açısından ise bir bilgi değişimi riskinin gündeme gelebileceği değerlendiriliyor. Bunun yanında bahse konu veri paylaşımının, pazardaki rakiplerin kendi verilerini yaratma güdüsünü azaltabileceği, bu nedenlerle veri paylaşımının bazı hallerde rekabeti olumsuz etkileyen sonuçlara yol açabileceği ifade ediliyor. Öte yandan verinin adil, makul ve ayrımcı olmayan (fair, reasonable and non-discriminatory – FRAND) koşullar dışındaki şartlarla sunulması durumunda da bir sömürücü kötüye kullanma riskiyle karşılaşılabileceği görüşü sunuluyor.

ABİHA’nın 102. maddesi uyarınca hâkim durumdaki teşebbüsün nezdindeki verileri paylaşma yükümlülüğü konusunda yapılan değerlendirmede bahse konu verinin vazgeçilmez olup olmadığı üzerinde duruluyor. Buna göre teşebbüslerin ABİHA’nın 102. maddesine dayanarak hâkim durumdaki teşebbüsten veri paylaşımı talep etmeleri durumunda verinin vazgeçilmez nitelikte olup olmadığının, verinin niteliğiyle paralel olarak farklı veri gruplarının ayrıştırılarak verilmesinin mümkün olup olmadığının incelenmesi tavsiye ediliyor. Bu noktada yerel rekabet otoritelerinin yapacakları değerlendirmelerde netlik olmadığı hallerde, verinin paylaşımına hükmederek piyasaya doğrudan müdahale etmektense çekingen davranmalarının daha doğru olacağı yönünde yorumlarda bulunuluyor. Bununla birlikte bu konuyu da düzenleyen bir sektör spesifik regülasyona ihtiyaç olabileceği belirtiliyor.

Dijital piyasaları ilgilendiren birleşme ve devralma işlemlerinin incelenmesi

Bu başlık altında yapılan en önemli değerlendirmeler AB’nin mevcut birleşme ve devralma kontrol eşiklerinin yeterli olup olmadığına yönelik. Avrupa’daki devralmaların bildirimi için öngörülen ciro eşiklerinin önemli sayılabilecek işlemleri gözden kaçırabildiği husus bir süredir rekabet hukuku çevrelerinin en çok tartışılan konularından. Biz de daha önce burada “İşlem Tutarı Esasına Dayalı Birleşme ve Devralma Bildirimi Yükümlülüğü: Cermenler Neler Söylüyor?” başlıklı yazımızda söz konusu hususa değinmiş ve Almanya ile Avusturya’nın kanunlarında yaşanan değişimlere ve yeni bildirim eşiklerine ilişkin değerlendirmelerimizi paylaşmıştık.

Raporda da AB üye devletlerinin mevcut eşiklerin yanında işlem tutarına dayalı eşikler belirliyor olması değerlendirmeye tabi tutuluyor ve AB’nin de bu tip yeni bir sisteme ihtiyacı olup olmadığı tartışılıyor. Ancak Almanya ve Avusturya’nın tanıştırdığı işlem tutarı sisteminin henüz çok yeni olduğu ve gözlenebilir sonuçlarının henüz ortaya çıkmadığı belirtilerek Avrupa için yeni bir birleşme ve devralma kontrolü rejiminin gerekli olmadığı kanaati bildiriliyor. Komisyon tarafından söz konusu sistemlerin çıkaracağı sonuçların yakından gözleneceği ifade edilmekle birlikte, ilerleyen dönemlerde üye devletlerin benimsedikleri bu yeni sistemler nedeniyle sistematik bir boşluk oluşması durumunda AB Birleşme Regülasyonu’nun revize edilebileceğine ilişkin görüşler paylaşılıyor.



[1] Trustbusting in the 21st Century, Special Report: Competition, The Economist, 17.11.2018, s. 6.

[2] Avrupa Komisyonu, Competition Policy for the Digital Era, http://ec.europa.eu/competition/publications/reports/kd0419345enn.pdf (Erişim tarihi: 8.4.2019)

Lokomotif Yolda Kaldı (!): Avrupa Komisyonu’ndan Siemens-Alstom İşlemine Ret Kararı

Tarih meraklıları hatırlayacaktır, trenlerin Franko-Germen diplomasisinde sembolik bir önemi vardır. Fransa’nın Alsas-Loren’i Almanya’ya kaybetmesi (1871) ile başlayan gerilim, Birinci ve İkinci Dünya savaşları ile yükselmiş ve iki ülke arasında gerek savaş alanında gerekse teknoloji ve ekonomi düzleminde müthiş bir rekabet baş göstermiştir. Oyunun birinci perdesini kapatan hadise ise 1918 yılının 11. ayının 11. gününün 11. saatinde, Almanya’nın Fransa’nın galibiyetini kabul eden bir ateşkes imzalaması olmuştur.

Fransa’nın Compiégne bölgesindeki bir tren vagonu içerisinde imzalanan bu anlaşmadan 22 yıl sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında, ateşkesin mağlup tarafı bu defa Fransa olmuş ve galibiyet sırası Almanya’ya gelmiştir. Bu sembolik imza törenini tarihi bir rövanşa çevirmek isteyen Hitler Almanya’sı ise 22 yıl önce kendi teslimiyetlerine sahne olan tren vagonunu, Fransa’da bir müzede iken ele geçirmiş ve 22 Haziran 1940’ta bu vagonun içerisinde Fransa’ya bir ateşkes anlaşması dikte etmiştir.

O günden bugüne kadar iki ülke arasındaki ilişkiler düzelmiş fakat bahse konu tren vagonunun tarih sahnesindeki önemi hiç azalmamıştır. O kadar ki, hala tarihi bir anıt olarak ziyaretçilerini ağırlayan bu tren vagonu, yakın zamanda bir başka tarihi olaya daha tanıklık etmiştir. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Almanya Başbakanı Angela Merkel, Birinci Dünya Savaşı’nın bitişinin 100. yılında düzenledikleri bir tören ile bu vagonu beraber ziyaret ederek buradan ortak işbirliği mesajları vermiştir.

Ne ilginçtir ki Fransa ve Almanya, bu iki ülkenin ulusal endüstri şampiyonlarını bir araya getiren bir başka “tren vakası”nda, bu sefer de farklı perspektiflerden politikacı, akademisyen ve işadamlarının rekabet hukukunun politika hedeflerinin yeniden belirlenmesine yönelik tartışmalarıyla gündeme gelmiştir.

İşlemi tanıyalım

Bildiğiniz üzere, Alman sanayi devi Siemens ile Fransız konglomerası Alstom, 2017 yılında hızlı tren ve sinyalizasyon ürünlerini de kapsayacak şekilde ulaştırma iş kollarını birleştirme kararı almıştı. Avrupa pazarının gördüğü en büyük devralmalardan olan bu işlem sonrasında oluşacak ve her iki şirketin ulaşım ekipman ve hizmetlerini Siemens’in kontrolü altında toplayacak olan yeni ekonomik birimin, yaklaşık 15 milyar Euro tutarındaki cirosu ile dünyanın ikinci büyük demiryolu şirketi olacağı tahmin ediliyordu.

Bahse konu ürünlerin Avrupa pazarındaki en büyük sağlayıcısı olan bu iki ulusal şampiyon ise işlemin arkasında yatan ekonomik rasyonelin pazarda mutlak bir pan-Avrupai endüstri devi oluşturmaktan ziyade Uzakdoğulu ve özellikle de Çin menşeli rakipleri karşısında hayatta kalma kaygısı olduğunu ifade ediyordu. Sektöre yakın iş çevreleri ise işlem sonrası oluşacak ve Kanada’lı ulaştırma devi Bombadier’in iki katı hacme ulaşacak kümülatif varlıkların, bu halde dahi Çin’in devlet destekli demiryolu şirketi CRRC’nin ancak yarısına tekabül edebileceğine dair öngörülerini paylaşıyordu.

Avrupa Komisyonu’nun değerlendirmesi

Tüm bu tartışmalar altında yaptığı öncül değerlendirmede Komisyon, işlemin sinyalizasyona ilişkin bazı pazarlarda tartışmasız bir pazar lideri oluşturacağını ve yüksek hızlı tren pazarında ise hâkim duruma yol açacağını dile getirmişti. Bu nedenle, pazardan önemli bir rakibin eksileceğine değinen Komisyon, işlemin tren işletmecileri ile altyapı yöneticilerinin de aralarında bulunduğu müşterileri, farklı tedarikçi ve ürün seçeneklerinden mahrum bırakacağına yönelik endişelerini sıralamıştı. Yeterli düzeyde taahhütler verilmediği takdirde işlemin sinyalizasyon sistemleri ve yeni nesil yüksek hızlı trenler pazarlarında fiyatların yükselmesi sonucu doğuracağını da değerlendirmelerine ekleyen Komisyon, tarafların bu rekabet hukuku endişelerini gidermesi amacıyla sunduğu taahhütleri incelemişti.

Eş zamanlı olarak sektör paydaşlarından gelen açıklamalar ise planlanan işlemin yenilikçiliği azaltarak rekabete zarar vereceği yönünde endişeler içeriyordu. İşlem sonrası pazarın küçük rakiplere kapanabileceğinden ve tüketicilerin artan fiyatlar karşısında azalan tercihler ile karşılaşacaklarından bahseden paydaşlar, işlemi bu açılardan kaygı verici bulmuştu.

Önemli bir güvenlik ekipmanı olan sinyalizasyon sistemlerine ve tren teknolojilerine olan yatırımın Avrupa için elzem olduğunu değerlendiren Komisyon, iklim dostu ve çevreci tren sistemlerinin gelişimi için yeniliğin önemini de vurgulayarak bu endişeler karşısında tarafların tatminkâr taahhütler vermekten imtina ettiğini belirterek işlemi reddettiğini açıkladı. Her ne kadar Komisyon, Siemens/Alstom kararı ile birlikte son yıllarda dört işlem hakkında ret kararı[1] vermiş olsa da Komisyon’un karar istatistikleri incelendiğinde[2] ret kararının aslında istisnai bir duruma işaret ettiğini görüyoruz.

Temel rekabet hukuku endişeleri ve küresel rekabetin durumu

Komisyon’un bu tartışmalı işleme ilişkin temel rekabet hukuku endişeleri neydi diye baktığımızda ise karşımıza işlem sonrası iki pazarda oluşması beklenen rekabet kısıtları çıkıyor:

(i) Sinyalizasyon sistemleri açısından işlem sonrası kurulacak ekonomik yapının; ETCS gibi bazı ana hat sistemleri ve bağımsız iç kilit sistemleri ile metrolarda kullanılan CBTC sistemlerinde Avrupa’da tartışmasız pazar lideri olması bekleniyordu.

(ii) Yüksek hızlı trenler açısından ise pazardan önemli bir tedarikçinin eksilmesine sebep olacak işlem sonucunda tarafların oldukça yüksek bir pazar payına ulaşacakları ve bu durumun tüketiciler nezdinde rekabeti kısıtlayacağı tespit edilmişti.

Tarafların, bu endişeler karşısında işlemin ne tür etkinlik kazanımları oluşturacağına dair yeterli argüman sunmadıkları belirtilirken, bahse konu pazarlarda işlem sonrası ayakta kalan rakiplerin oluşturacağı rekabetçi baskının, etkin rekabetin tesisi için yeterli olmadığı da değerlendiriliyor.

Küresel rekabetin potansiyel gelişimini de analiz ettiğini belirten Komisyon; (i) yüksek hızlı trenler açısından öngörülebilir gelecekte Çin menşeli bir rekabet baskısının olası olmadığını belirtirken, (ii) sinyalizasyon sistemleri açısından ise Çin şirketlerinin henüz herhangi bir ihaleye girmeye çalışmadıklarını ve Avrupa altyapı pazarında muteber bir tedarik opsiyonu haline gelmelerine daha çok vakit olduğunu belirtiyor.

Tarafların taahhütleri

Taahhütlerin, rekabetçi endişeleri kalıcı biçimde gidermesi gerektiğini belirten Komisyon, taraflar arasında doğrudan rekabet kaybının olduğu durumlarda genellikle yapısal elden çıkarmaların[3] daha kabul edilebilir olduğuna dikkat çekiyor.

(i) Sinyalizasyon sistemlerine ilişkin sunulan taahhüt; Siemens ve Alstom varlıklarının bazılarının tamamen bazılarının ise kısmen devredilmesi ile başka bazı varlıkların ise lisanslanmasını içermekteydi. Bunun yanı sıra, bazı iş sahalarının ayrılmasını ve birtakım personelin transfer edilmesi de teklif edilenler arasındaydı.

Bu taahhüt karşısında Komisyon; transfer edilecek varlıkların alıcısının, birtakım lisans ve servis anlaşmaları açısından işlem sonrası oluşuma bağlı kalmaya devam edeceğini değerlendiriyor. Bu sebeple transfer edilecek varlıkların, alıcısına kendi başına etkin ve bağımsız biçimde rekabet etme imkânı vermeyeceğini belirten Komisyon, taahhüdü yetersiz buluyor.

(ii) Yüksek hızlı trenlere ilişkin sunulan taahhüt; Alstom’un Pendolino isimli trenini elden çıkartmayı veya -buna alternatif olarak- Siemens’in Valero yüksek hızlı tren teknolojisini lisanslamayı teklif etmişti.

Bu taahhüdü değerlendiren Komisyon, elden çıkartılması önerilen Pendolino treninin, rekabetçi endişelerin yoğunlaştığı hızlara çıkmaya elverişli olmadığını tespit ediyor. Valero teknolojisinin lisans ile kullanıma açılmasına ilişkin olarak ise bahse konu lisansın pek çok kısıtlayıcı hükme ve kapsam dışı bırakmaya tabi olduğunu belirten Komisyon, bu lisansın muhtemel alıcılara yeni bir yüksek hızlı tren geliştirmeleri için gereken imkânı ve motivasyonu sağlamayacağını değerlendiriyor.

Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında hareket eden Komisyon, taahhütler neticesinde işlem sonrası oluşacak Siemens-Alstom yapısının karşısında kayda değer bir rekabet gücü teşkil edilmeyeceğinden bahisle taahhütleri yetersiz görüyor ve işlemin reddine karar veriyor.

Karara ilişkin tepkiler 

Komisyon’un tutumuna dair tartışmalar devam ederken kararın, Avrupa’da farklı yankılar uyandırdığını görüyoruz. Karar, Fransız siyasi elitleri arasında tepki ile karşılanırken Maliye Bakanı Bruno Le Marie; işlemin reddedilmesinin ağır bir siyasi hata olacağını belirtiyor. Avrupa Birliği rekabet kurallarının modern dünyanın jeopolitik gerçeklerini yansıtmadığı görüşünde olan Fransız ekolü, Avrupa Birliği’nin kural-temelli sisteme duyduğu yoğun inancı eleştirerek diğer ekonomilerin bu kurallara riayet etmediklerini ve Komisyon’un tavrının Avrupa’dan çok Çin ekonomisine faydalı olduğunu vurguluyor.

Alman siyasi erkinin de benzer şekilde müdahaleci bir tavır sergilediği görülürken, Ekonomi Bakanı Peter Altmaiser’in, Avrupa endüstrisinin uluslararası rekabet gücüne sahip şampiyonlara ihtiyacı olduğunu vurgulaması ve Siemens-Alstom işleminin desteklemek için her şeyin yapılması gerektiğini belirtmesi dikkat çekmektedir. 

Diğer taraftan, Komisyon’un kararında belirleyici olan bir başka önemli faktör ise pek çok üye devletin ulusal rekabet otoritelerinden gelen olumsuz görüşler olmuştur. Özellikle, siyaset cephesinden farklı bir pozisyon alan Alman rekabet otoritesinin işleme ilişkin olumsuz bir tavır takınmasının, Komisyon’un kararında etkili olduğu düşünülüyor. Benzer şekilde, Komisyon’un işleme ilişkin nihai incelemesi esnasında, müşteriler ve rakipler ile pek çok ticaret ve sanayi birliğinden gelen olumsuz görüşlerin de karar üzerinde etkili olmuş olabileceği belirtiliyor.

Öte yandan, Komisyon’un da kendi içerisinde çelişkiler barındırdığı gözlenirken, bazı Alman ve Fransız yetkililerin, işlemin rekabetçi etkileri değerlendirilirken Çin tehdidinin de dikkate alınması gerektiğini savunmaları da dikkat çekiyor.

Massimo Motta önderliğinde bir araya gelen rekabet iktisatçıları ise yayınladıkları bildiri ile yapılan bu tartışmalardan hareketle rekabet politikasının politik çekişmelerden uzak olarak belirlenmesi gerektiğini belirttiler. İktisatçılar bu açıklamalarında; devralmalarla etkinlik doğuracak ve inovasyona imkân verecek daha rekabetçi bir yapı oluşturulmadığı sürece rekabet politikalarından sapılarak ortaya çıkarılan ulusal şampiyonların belki kısa vadede daha karlı olabileceğini ancak uzun dönemde hem rakipleri ile rekabet edemeyeceğini hem de tüketicilere herhangi bir katkı sunamayacağını ve Avrupa’nın daha az değil daha çok rekabete ihtiyacı olduğunu dile getirdiler.

Tartışmalı kararın arkasındaki isim olan Rekabet Komiseri Margrethe Vestager ise Avrupa merkezli şampiyon şirketler oluşturmak adına rekabet kurallarının göz ardı edilemeyeceğini kaydederken, Brüksel’deki yetkililer de konuya ilişkin öncül tepkilerinde; rekabet hukuku kurallarını esnetmenin, Çin’e karşı tedbir almak için doğru bir yöntem olup olmadığı yönünde endişelerini dile getiriyor.

Sonuç

Tüm bu gelişmeler çerçevesinde belirtmek gerekir ki, Komisyon’un kararı, Avrupa iş ve rekabet hukuku çevrelerinde birtakım tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Rekabet hukuku kurallarının, mutlak bir yaklaşım ışığında tavizsiz uygulanması ile bilinen Komisyon’un; “tekelleşmenin tüketici refahını azaltacağına” dair değerlendirmeleri karşısında, “asıl tüketici refahının Avrupa piyasasını yaklaşan Çin tehdidinden korumak” olduğunu savunan görüşler, tartışmayı hukuk ve ekonomi alanlarında disiplinler arası bir zemine çekmektedir. Gerçekten de, siyaset erki ile ekonomi diplomasisi tarafından da yakından takip edilen bu tartışmalar, devletler arası regülasyon iradesinin ulusal menfaatler ile ilişkisini küresel ticaretin jeopolitik evrimi karşısında yeniden sorgulamaya açmaktadır. Özellikle, rekabet hukuku kurallarının gerçek amacını sorgulayan ve bu kuralların, güncel jeopolitik riskler karşısında ortaya çıkabilecek “yüksek (ulusal) menfaatler” lehine yeniden yorumlanabilip yorumlanamayacağı ekseninde devam eden tartışmaların, rekabet hukuku pratiğinin gelişimi açısından ne tür bir katma değer sunacağı merak konusudur. Bu kapsamda, mehaz uygulamada devam eden tartışmaların, ülkemiz rekabet hukuku rejiminde kendisine ne şekilde yer bulacağını da yakından takip edeceğiz.


[1] Komisyon’un Siemens/Alstom dışında yakın dönemdeki red kararları: Heidelberg-Cemex (2017), London Stock Exchange-Deutsch Börse (2017) ve Hutchison UK-Telephonica UK (2016

[2] Birleşme ve devralmaların kontrolü rejiminin yürürlüğe girdiği 1990 yılından 18 Nisan 2018 tarihine kadar Komisyon’un hakkında ret kararı verdiği yalnızca 27 işlem bulunduğu görülüyor.

[3] BASF-Solvay, Gemalto-Thales, Linde-Praxiar ve GE-Alstom ile Holcim-Lafarge örneklerinde olduğu gibi.