Yanlış söyleyeni yakarım! : Avrupa Komisyonu General Electric’e yanıltıcı bilgiye dayalı 52 milyon Avro ceza kesti

Geçtiğimiz haftalarda Avrupa Komisyonu, General Electric’e 52 milyon Avro para cezası verdi. Cezanın sebebi ise General Electric’in LM Wind’i devralması işleminde Komisyon’a sunduğu bilgilerin yanıltıcı nitelikte görülmesiydi. Türünün ikinci örneği olan bu ceza, Avrupa’da yanıltıcı bilgiye toleransın düşüşüne işaret edebilir.

Bir piyasada hâkim durum yaratmaya ya da mevcut bir hâkim durumu güçlendirmeye yönelik olan birleşme ve devralmaların yasak olduğunu biliyoruz. Ancak bir birleşme veya devralma işleminin bahse konu piyasada nasıl bir etki doğuracağına ilişkin değerlendirmenin eksiksiz yapılabilmesi, işlemi inceleyecek rekabet otoritesinin doğru ve eksiksiz bilgilendirilmiş olmasını gerektirir. İşlem hakkında eksik bilgi sahibi bir rekabet otoritesinin de kendinden beklenen etkinliği sağlaması mümkün olmaz. Bu kapsamda tüm modern rekabet hukuku düzenlemelerinde doğrudan ya da dolaylı olarak rekabet otoritelerinin tam bilgilendirmelerini sağlayacak enstrümanlar yer alır. Bunlardan en yaygını ise rekabet otoritelerine eksik ya da yanlış bilgi sunulması durumunda uygulanacak idari para cezalarıdır.

Ülkemiz uygulamasında Rekabet Kanunu’na göre birleşme ve devralma işlemlerine ilişkin izin başvurularında yanlış ya da yanıltıcı bilgi verilmesi durumunda teşebbüslerin cirolarının %0,1’i oranında bir idari para cezası tutarı belirlenmişken AB 2004 Birleşme Düzenlemesi’nde bu oran, %1 gibi oldukça yüksek bir oran olarak karşımıza çıkmaktadır. Geçtiğimiz günlerde de Avrupa Komisyonu bu cezayı General Electric’in LM Wind’i devralma işleminde uygulamıştır. General Electric’e verilen bu ceza 2004 Birleşme Düzenlemesi’nin yürürlükte olduğu yaklaşık 15 yıllık dönemdeki ikinci para cezasıdır. 2004 Birleşme Düzenlemesi’ne dayalı yanıltıcı bilgi cezası ilk defa Facebook’un WhatsApp’i devralması işleminde verilmişti. Türk Rekabet Hukuku pratiğinde birleşme ve devralma izin başvurularında yanıltıcı bilgiye dayalı idari para cezası uygulanmasını Avrupa’daki kadar olmasa da yine de az görüyoruz. Öte yandan yanıltıcı bilgiye dayalı verilen idari para cezaları genellikle rekabet ihlallerine yönelik soruşturmalarda karşımıza çıkıyor.

Avrupa Komisyonu’nun General Electric’e kesmiş olduğu cezanın gerekçeleri, konuya ilerleyen süreçte nasıl yaklaşılacağı yönünde bir öngörü edinmek açısından oldukça kıymetli. General Electric 2017 yılının başında LM Wind adlı şirketi devralmak amacıyla Avrupa Komisyonu’na başvurmuştu. Yapılan başvurunun ilk safhasında General Electric tarafından Komisyon’a sunulan bilgilerde; deniz üstü rüzgâr türbinlerinden üretiminin hâlihazırda kurulu olan 6 MW’lık santral ile sınırlı olduğu ve bunun dışında bu alanda mevcut ya da planlanan bir üretimin bulunmadığı bildirilmişti. Komisyon tarafından ilgili piyasadaki diğer oyuncularla yapılan görüşmelerde ise General Electric’in bahse konu mevcut 6 MW’lık üretim santrali dışında 12 MW’lık geleceğe yönelik bir projesinin daha olduğu öğrenildi. Bunun üzerine başvurusunu geri çekip revize ettikten sonra yeniden Komisyon’a sunan General Electric’in LM Wind’i devralma işlemine Avrupa Komisyonu’nca izin verildi. Ancak sunulan bilginin yanıltıcı içerikte olduğu konusunun peşini bırakmayan Komisyon, yanıltıcı bilgiye dayalı ayrı bir değerlendirme yaparak konuyu karara bağladı. Komisyon, 6 MW’lık mevcut üretim kapasitesinin yanında 12 MW’lık planlanan proje hakkında bilgi verilmemesini yanıltıcı bilgi kapsamında değerlendirdi ve General Electric’e 52 milyon Avro para cezası kesti. Komisyon tarafından yapılan açıklamada bahse konu devralma işleminin akıbetinin bu ceza kararından etkilenmeyeceği ayrıca belirtildi.

Komisyon’un bu devralma işlemine izin kararının da yanıltıcı bilgi değerlendirmesi açısından önemli olduğu kanaatindeyiz. Zira devralma işlemi kararını etkilemeyecek düzeyde bir yanlış veya eksik bilgi sunumunun bu derece ağır bir para cezası ile karşılaşmama ihtimalinin daha yüksek olması beklenir. Türbin üreten General Electric’in türbin kanadı üretimi faaliyetleri yürüten LM Wind’i devralması işlemine Komisyon tarafından verilen izinde, bahse konu devralmanın üst pazarda ve alt pazarda rekabetçi sorunlara yol açmayacağı değerlendirildi. Komisyon tarafından üst pazarda LM Wind dışındaki kanat üreticilerinin pek çok farklı türbin üreticisine erişiminin devam edeceği, alt pazarda ise türbin üreticisi güçlü rakiplerin LM Wind kanatlarına bağlı olmadıkları ve farklı kanat üreticileri ile çalışabilecekleri değerlendirilmiştir. Yanıltıcı bilgiye dayalı para cezasının temelindeki deniz üstü rüzgâr türbini üretim kapasitesi bilgisi ise burada üst pazarda ve alt pazarda rekabetin düzeyi ile oyuncuların rekabet güçlerinin tespiti bakımından önem arz edebilecektir. Bununla birlikte, işleme izin verilmesinden de görüldüğü üzere bu bilgi yanlışlığı işlemin akıbetini etkileyebilecek düzeyde değildir. Bu noktada, Komisyon’un yanıltıcı bilgiye dayalı yaptırımlar konusunda daha katı ve ilkesel bir tutum almaya başladığı söylenebilir. Nitekim General Electric’e verilen cezayı değerlendirirken yaptığı açıklamada Komisyon üyesi Margrethe Vestager de yanıltıcı bilgiye olan yaklaşımlarının ciddi olduğunu belirtti. Avrupa’da Merck’in Sigma Aldrich’i devralma işleminde, yanıltıcı bilgi verildiğine ilişkin devam eden soruşturmanın varlığı da bu tezi doğrular nitelikte.

Bilginin niteliğinin yapılan değerlendirmeye etkisine baktığımızda ise General Electric örneğinde Komisyon’un materyal bir bilginin yanlış sunulmuş olmasına dayalı bir ceza verdiği dikkat çekiyor. Konuyla ilgili Türk Rekabet Hukuku uygulamasına bakıldığında da bu tip somut verilerin yanlış sunulmuş olmasının daha yüksek bir risk barındırdığı Rekabet Kurulu’nun Dow Chemical[1], Omya[2] ve Tuneks[3] kararlarından görülüyor. Öte yandan, Rekabet Kurulu geçmiş tarihli kararlarında yoruma dayalı bilgileri her zaman yanıltıcı bilgi kapsamında değerlendirmemişti. Örneğin, Arçelik’in TP Vision’dan alınacak televizyonların satımına ilişkin muafiyet başvurusunda[4], sözleşmenin münhasırlık içermediği bildirilmişti. Bahse konu sözleşmeyi inceleyen Kurul ise sözleşmede açıkça görülebilen münhasırlık hükmünün yer aldığını belirterek bir yanıltıcı bilgi değerlendirmesi yürütmüştü. Neticede münhasırlığın yanlış yorumlandığı ve hükmün de başvuru ekindeki sözleşmeden açıkça görülebilmesi gerekçeleriyle yanıltıcı bilgiye dayalı bir idari para cezası tesis edilmemişti. Rekabet Kurumu’nun Jacobs[5] kararında benzer bir durumla karşılaşılmaktadır. Bahse konu kararda Jacobs’un Türkiye iştirakinin %30 payının Kasap Ailesi’ne devredilmesine Rekabet Kurulu’nca izin verilmiş, bununla birlikte Kurul üyelerinden Hasan Hüseyin Ünlü’nün farklı gerekçe yazısı dikkat çekmiştir. Farklı gerekçede Danıştay’ın konuyla ilgili kararlarına da atıf yapılmış; bildirimde Kasap Ailesi’ne devredilecek %30’luk payın kontrol hakkı vermediğinin belirtildiği, bununla birlikte yapılan incelemede Kasap Ailesi’ne devredilecek azlık payının ortak kontrol sağladığı belirtilerek ayrıntılı bir yanıltıcı bilgi incelemesine gidilmesi gerektiği belirtilmiştir.

Bu kapsamda bir noktada rekabet hukuku değerlendirmesi ve yorum içeren hallerde Rekabet Kurulu’nca yanıltıcı bilgiye dayalı ceza verilmeyebileceği ihtimali akla gelebilir. Bununla birlikte, rekabet otoritelerinin her durumda bu yönde ayrıntılı bir düşünsel süreç yürütmeleri ve yanıltıcı bilginin altında yatan saiki sorgulamaları beklenemez. Başvurucu tarafından yoruma muhtaç bir bilginin hatalı sunulması, rekabet otoritesi tarafından doğrudan yanıltıcı bilgi ekseninde değerlendirilebilecektir. Nitekim Avrupa’da Facebook’un WhatsApp’i devralması işlemine dayalı verilen ceza kararının, rekabet hukuku çevrelerinde iş süreçlerine ilişkin bir yorum farklılığı olarak değerlendirilmesi de söz konusudur. Bu kapsamda Avrupa’nın konuya hassasiyetle eğildiği şu dönemde, rekabet otoritelerine sunulacak yoruma dayalı ya da materyal/somut bilgilerde mümkün olan tüm açıklığın sağlanarak bilgilerin iletilmesi eskisinden de önemli bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.


[1] Rekabet Kurulu, 10-24/339-123 sayılı karar

[2] Rekabet Kurulu, 08-62/1017-393 sayılı karar

[3] Rekabet Kurulu, 08-54/847-338 sayılı karar

[4] Rekabet Kurulu, 16-15/243-105 sayılı karar

[5] Rekabet Kurulu, 18-39/632-307 sayılı karar

ICN’den hodri meydan: Rekabet otoriteleri daha şeffaf bir işleyişe hazır mı?

Uluslararası Rekabet Ağı (International Competition Network – ICN), 3 Nisan 2019’da yaptığı açıklama ile üyesi olsun olmasın tüm rekabet otoritelerini daha adil ve daha güçlü bir rekabet hukuku uygulaması için hazırlanan prosedürlere yönelik çerçeve anlaşmayı imzalamaya davet etti.

Rekabet hukukunun daha iyi anlaşılması ve dünya genelinde daha uyumlu ve etkili bir rekabet uygulamasının oluşması amacıyla 15 rekabet otoritesi öncülüğünde Ekim 2001’de kurulan ICN, bugün 125 ülkeden toplam 138 üyesi ile rekabet politikası alanındaki gelişmelerde en belirleyici aktörlerden biri. Bu belirleyici ve öncü rolün son yansıması ise ICN tarafından 3 Nisan 2019’da duyurusu yapılan “Rekabet Otoriteleri Prosedürlerine Yönelik Çerçeve Metin”. Geçtiğimiz yıllarda, ICN üyesi rekabet otoriteleri ve bu alanda çalışan rekabet danışmanlık şirketleri tarafından başarılı bir şekilde hayata geçirilen kartel ve devralma uygulamalarına yönelik çerçeve metinlerinin ardından ICN, kendi üyesi olan ve olmayan tüm rekabet otoritelerini “Rekabet Otoriteleri Prosedürlerine Yönelik Çerçeve Metni” imzalamaya davet ediyor.

Ülke uygulamalarındaki hukuki veya yapısal farklılıklardan bağımsız olarak güçlü bir prosedürel veya usule yönelik işleyişin, etkin bir rekabet hukuku uygulamasının en önemli unsurlarından biri olduğunu belirten ICN, duyurusunda geniş katılımın önemine vurgu yapıyor. Gönüllü katılım esasıyla işlemesi planlanan uygulama kapsamında Çerçeve Metin, 1 Mayıs 2019’dan itibaren ICN’nin internet sayfasında imzaya açıldı. Yine bu sayfadan belirli aralıklarla metne imza atan katılımcı rekabet otoritelerinin duyurulması planlanıyor.

ICN’nin büyük önem atfettiğini gördüğümüz “Rekabet Otoriteleri Prosedürlerine Yönelik Çerçeve Metnin” hayata geçmesi ile başta soruşturmalar olmak üzere rekabet otoriteleri tarafından uygulanan çeşitli işlemler sırasında şeffaflığın ve öngörülebilirliğin arttırılması, taraflar arasındaki çıkar çatışmalarının en aza indirgenmesi, tüm tarafların süreçlere zamanında ve etkin şekilde dâhil olması, savunma hakkının kısıtlanmaması, gizlilik hükümlerine dikkat edilmesi, otoriteler tarafından alınan kararlara erişimin sağlanması ve kararların bağımsız denetiminin işlerlik kazanması gibi çeşitli hedefler öngörülüyor.  ICN’nin internet sayfasında yer verilen ve rekabet otoritelerinin farklı konulardaki işleyişine ve yasal düzenlemelerine ilişkin on alt başlıktan oluşan şablon metinlerin en geç altı ay içinde, uygulamayı hayata geçirmeyi planlayan rekabet otoriteleri tarafından doldurulması planlanıyor. ICN, etkin bir rekabet otoritesinin en önemli unsurlarından biri olarak gördüğü uygulamanın işlerliğini sağlamak adına yıllık olarak düzenlediği konferanslarda Çerçeve Metin ile ilgili oturumlar yapmayı düşündüğünü de açıkladı. Böylelikle, rekabet otoritelerinin deneyimleri ile mevcut metnin iyileştirilmesi ve daha çok rekabet otoritesinin Çerçeve Metni imzalamak için teşvik edilmesi amaçlanıyor. Yine bu toplantılar sonunda hazırlanacak raporlar ile ülke rekabet otoriteleri özelindeki bilgi ve deneyimlerin anonimleştirilerek aktarılması ve genel eğilimin ortaya konulması ve böylelikle tecrübelerin daha geniş kitlelere yayılması gündemde.

ICN’nin 15 Mayıs 2019’da Cartagena’daki (Kolombiya) yıllık konferansında lansmanı yapılacak “Rekabet Otoriteleri Prosedürlerine Yönelik Çerçeve Metnin” ortaya koyduğu gerçek ise birçok kamu otoritesi ve düzenleyici kuruluşa kıyasla daha şeffaf ve öngörülebilir usuli kurallara sahip rekabet otoriteleri için hala gidilebilecek yollar var. Değişen ve daha da önemlisi dijitalleşen ekonominin piyasadaki tüm oyuncular ve düzenleyiciler için daha fazla şeffaflık ve öngörülebilirlik ihtiyacını beraberinde getirdiği çok açık. ICN’nin davetine rekabet otoritelerinin katılımının nasıl olacağını biz de merak ve ilgiyle takip ediyor olacağız. 




Ayna ayna söyle bana, var mı rekabet politikası dijital piyasalara? : Artık var!

Avrupa Komisyonu geçtiğimiz günlerde, bir süredir rekabet hukuku çevrelerinin hararetli tartışma konusu olan dijital platformlara ilişkin politika raporu yayınladı. Dijital ekonomilere yönelik rekabet politikasının şekillenmesi açısından önemli nüanslar barındıran bu rapora göre Avrupa, büyük teknoloji şirketlerine karşı rekabet hukukunun bazı konularında daha sıkı bir yaklaşım benimseyecek gibi görünüyor.

Big Tech, dijital platformlar, dijital ekonomiler, Big Data, verinin pazar gücünü artırmada kullanılması, büyük teknoloji şirketlerinin rekabet gücü… Bu kavramlar bir süredir rekabet hukukunun da aralarında bulunduğu çok çeşitli mecraların tartışma konusu. The Economist’in 17 Kasım 2018 sayısında büyük teknoloji şirketleri hakkındaki serzenişler şöyle yansıtılmış[1]:

Batı’da pek çok insanın üzerinde mutabık kaldığı nadir konulardan biri büyük teknoloji şirketleriyle ilgili bir problem olduğudur. En yaygın şikâyetler ise şunlar; yüksek pazar payına sahip şirketlerin ortaklık yapısı yoğunlaşmış olduğundan bu şirketlerin gelişiminden kodamanlar yararlanıyor, teknoloji şirketleri bağımlılığa neden oluyorlar, ifade hürriyetini kısıtlıyorlar, ifade hürriyetini kısıtlamıyorlar, Rus ajanlarınca istila edilmiş durumdalar, Çinli otokratlara yaranmaya çalışıyorlar, kullanıcılara verileri karşılığında para vermiyorlar, verileri üçüncü taraflara veriyorlar, verileri üçüncü taraflara vermeyi reddediyorlar, yeterince yatırım yapmıyorlar, kendilerini eleştirenlerin gözünü korkutuyorlar, işçilerine az ücret veriyorlar, üniversitelerden çok fazla sayıda uzmanı kadrolarına katıyorlar, çok az vergi veriyorlar, politikayı yozlaştırıyorlar.

Bu serzenişlerin önemli bir kısmının rekabet hukuku ve kişisel verilerin korunması hukuku ile yakından ilgili olduğunu görüyoruz. Avrupa’da geçtiğimiz yıllarda dijital platformlara ve büyük teknoloji şirketlerine yönelik incelemelerle ve bazıları sonucunda çıkan cezalarla birlikte rekabet hukuku çevrelerinde dijital platformlar için özel bir rekabet politikasına ihtiyaç olup olmadığı, hatta dijital ekonomiyi regüle etme gerekliliğinin bulunup bulunmadığı yönünde tartışmalar hızlanmıştı. Avrupa Komisyonu da geçtiğimiz günlerde tartışılan konuları bir araya toplayan ve bu konular hakkındaki genel görüşleri içeren “Dijital Çağ İçin Rekabet Politikası” (Competition Policy for the Digital Era) adlı raporunu yayınlayarak tartışmalara bir nevi yön vermiş oldu[2].

Biz de bu yazımızda raporu sizler için ana hatlarıyla gözden geçirecek ve rekabet politikasının dijital platformlar bakımından nasıl şekilleneceğine ilişkin öngörülere değineceğiz.

Rapor esasen beş ana bölümden oluşuyor ve bu bölümlerde genel olarak şu konulara değiniliyor: (i) dijital hizmetlerin sunulduğu piyasalar nasıl işliyor? (ii) AB rekabet hukukunun amaçlarının dijital çağ açısından değerlendirilmesi ve kullanılacak metodoloji, (iii) çok taraflı platformlar bakımından rekabet hukukunun uygulanması, (iv) veri kavramının dijital piyasalar bakımından önemi ve rekabet hukuku bakımından incelenmesi ve (v) dijital piyasaları ilgilendiren birleşme ve devralma işlemlerinin incelenmesi.

Dijital hizmetlerin sunulduğu piyasalar nasıl işliyor?

Raporda dijital piyasaların özellikleri ile dijital ekonomileri ilgilendiren ana hususlar; ölçeğe göre yüksek getiri, ağ dışsallıkları ile şebeke etkileri ve verinin önemi yönlerinden inceleniyor. Rapora göre alışılmış piyasalarda tüketici/kullanıcı sayısının artmasıyla birlikte maliyetler de benzer ölçüde artarken dijital piyasalarda kullanıcı sayısındaki artışlar maliyetlere daha düşük oranda yansıyor. Öte yandan,  alışılmış piyasada faaliyet gösteren oyunculardan kapasitesi daha yüksek olan üreticinin maliyetler açısından etkinlik kazanması söz konusu olsa da, dijital piyasalardaki oyuncular bakımından bu örnek çok daha uçlarda yaşanıyor. Bu durumun ise dijital piyasalardaki yerleşik oyuncular bakımından ciddi bir rekabet avantajı yarattığı görüşü ifade ediliyor.

Ağ dışsallıkları noktasında; yerleşik oyuncu olan çok taraflı platformların şebeke etkisi nedeniyle piyasa güçlerinin rekabetle azaltılmasının güçlüğüne vurgu yapılıyor. Zira platformun bir tarafındaki kullanıcıların o platformu tercih sebebinin diğer taraftaki kullanıcılar olması durumunda, rakip platformun daha ucuz ve daha kaliteli hizmet sunması yeterli olmuyor ve kullanıcıların kitlesel olarak yeni platforma göç etmesinin sağlanması gerekiyor.

Raporda ayrıca dijital ekonomilerin beslendikleri ana kaynaklardan olan verinin ilerleyen süreçte de hayati önemini koruyacağına vurgu yapılıyor.

Dijital piyasalar bakımından yapılan bu karakterizasyonun ardından kapsam ekonomisinin denkleme girişine değiniliyor. Kapsam ekonomisi, bir teşebbüsün sahip olduğu uygun kaynaklar sayesinde diğer teşebbüslere nazaran daha kolay bir biçimde ilgili pazarın ilişkili pazarlarında ya da tamamen bağımsız pazarlarda hızlıca faaliyete geçebilmesine olanak sağlıyor. Bu sayede örneğin belli bir piyasada faaliyet gösteren çok taraflı bir platform, elindeki teknolojik avantajlar, veri analiz gücü ve kaynakları gibi unsurlar sayesinde diğer pazarlarda da faaliyete geçerek pazar gücü elde edebiliyor, bu faaliyetleri birbirlerine entegre etmesi sonucunda da bir ekosistem pazarı meydana getirebiliyor. Raporda bu konuya örnek olarak Uluslararası Ödemeler Bankası’nın (Bank of International Settlements) organize ettiği Finansal İstikrar Kurulu’nun (Financial Stability Board) yaptığı bir çalışmaya yer veriliyor. Bu çalışmaya göre finansal piyasalardaki yerleşik oyuncuların mevcut konumlarını bozacak olanların, yeni gelişmekte olan finansal teknoloji (fintech) şirketleri değil, farklı piyasalarda faaliyetlerini sürdüren mevcut Big Tech firmaları olduğu ifade ediliyor.

Dijital piyasalarla ilgili olarak genel değerlendirmede ise yerleşik oyuncuların genelde şebeke etkisi nedeniyle piyasadaki güçlerinin sarsılmasının çok zor olduğuna, öte yandan bu teşebbüslerin mevcut konumları nedeniyle rekabete aykırı davranışlar içine girme dürtülerinin de daha yüksek olduğuna kanaat getiriliyor.

AB rekabet hukukunun amaçlarının dijital çağ açısından değerlendirilmesi ve kullanılacak metodoloji

Raporda mevcut AB rekabet hukuku kurallarının (ABİHA – Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Anlaşma 101. ve 102. maddeler) rekabet sorunlarını çözebilecek kapsamda olduğu ve dijital piyasalara ayak uydurmak amacıyla bu kurallarda değişikliğe gidilmesinin gerekli olmadığı vurgulanıyor. Bununla birlikte AB rekabet hukuku kurallarının dijital piyasada faaliyet gösteren teşebbüslere uygulanması safhasında farklı yaklaşımlar gösterilebileceği kanaati geniş yer buluyor. Bu bakımdan tüketici refahı standardı, pazar tanımı, pazar gücü, ispat yükü ve rekabet hukuku ile regülasyonun ilişkisi konuları ekseninde değerlendirmelere yer veriliyor.

Tüketici refahı standardı açısından yapılan değerlendirmede, tüketici zararı açıkça görülmüyor ve tespit edilemiyor dahi olsa hâkim durumdaki oyuncuların rekabet karşıtı stratejilerinin yasak olması gerektiği vurgulanıyor. Bu noktada, hâkim durumdaki teşebbüsün rekabete aykırı birtakım davranışlarının gözlenmesi halinde tüketicide refah artışı açıkça ortaya konulamıyorsa tüketici zararının çok katı şekilde aranmasının gerekmediği belirtiliyor.

Bilindiği üzere pazar tanımı kavramı dijital piyasalar ve özellikle çok taraflı platformlar bakımından oldukça tartışma yaratan bir konu. Ancak son dönemlerde pazar tanımına yüksek önem atfedilmemesi gerektiği yönündeki görüşler kabul görüyor. Raporda da bu yönde bir değerlendirmeye yer veriliyor. Alışılmış tek taraflı pazarlardan farklı olarak çok taraflı pazarlarda pazarın farklı taraflarının birbirlerine bağlılığı da vurgulanarak pazar tanımının güçlüğüne dikkat çekiliyor. Bu eksende pazar tanımına ciddi mesai harcamaktansa gerekli eforun daha çok rekabete aykırı davranışın izdüşümünün ortaya çıkarılması noktasında harcanması tavsiye ediliyor. Pazar tanımı noktasında getirilen dikkat çekici önerilerden biri ise “ekosistem pazarı”. Buna göre kapsam ekonomileri sayesinde birden çok pazarda faaliyet yürüten ve bu pazarlardaki hizmetlerini entegre hale getiren teşebbüslerin ekosistemler oluşturduğu durumlarda kullanıcılar bu ekosistemi terk etmekte zorlanıyorlarsa ekosistem spesifik pazar tanımı yapılabileceği öneriliyor.

Pazar gücü noktasında; dijital piyasalara yönelik rekabet hukuku incelemelerinde davranışsal ekonomiye daha yoğun olarak eğilmek gerektiğine vurgu yapan rapor, yerleşik oyuncuların kendilerini rekabetten nasıl koruduklarına yönelik olarak incelemeler yapılması gerektiği yönünde tavsiyeler sunuyor. Oldukça parçalı pazarlarda dahi çok taraflı platformlar bakımından aracılık gücü şeklinde pazar gücünün ortaya çıkabileceği değerlendirilirken, pazara giriş yapacakların erişemedikleri veriyi elinde tutan teşebbüsün ciddi bir rekabetçi güç barındırdığı hususuna yer veriliyor.

İspat yükü noktasında ise rekabete aykırı olup olmadığı kesin olarak tespit edilemeyen riskli davranışların kimi hallerde yasak olarak kabul edilmesi (Tip 1 hatasının Tip 2 hatasına tercih edilmesi) yönünde bir eğilim gözleniyor. Özellikle güçlü şebeke etkisinin ve yüksek giriş engellerinin olduğu yoğunlaşmış dijital piyasalarda bir davranışın rekabete aykırı olup olmadığı noktasında ispat yükünün incelenen taraf üzerinde bırakılması, riskli davranışın rekabet yanlısı olduğunun bu teşebbüs tarafından ispat edilmesi gerektiği görüşü ifade ediliyor.

Rekabet hukuku ile regülasyon arasındaki ilişkinin ikame edilebilirlik göstermediğinin değerlendirildiği raporda regülasyonun, rekabet hukukunu tamamlar şekilde denkleme dahil edilmesi gerektiği yönünde görüşler bildiriliyor.

Çok taraflı platformlar bakımından rekabet hukukunun uygulanması

Raporda pazar gücüne sahip çok taraflı platformların belirli davranışlarının daha sıkı incelemeye tabi tutulması öneriliyor. MFN (Most Favored Nation – En Çok Kayrılan Müşteri) hükümlerinin çok taraflı platformlar tarafından uygulanması durumunda daha katı bir yaklaşım benimsenmesinin tavsiye edildiği raporda, özellikle hâkim durumdaki platformların yatırımlarının karşılığını almak için sözleşmelerinde yer alacak MFN gibi kısıtların minimal düzeyde olması gerektiği tavsiye ediliyor. Bu noktada platform kullanıcıları bakımından adeta bir düzenleyici otorite olarak hareket edip platform içi regülasyonlar kuran çok taraflı platformların bu düzenlemelerinde rekabeti kısıtlayabilecek hükümlerden mümkün olduğunca kaçınmaları yönünde görüş bildiriliyor.

Öte yandan bu tür teşebbüslerin aynı anda birden çok platform kullanımını (multi-homing) ve platformlar arası geçişi kısıtlayıcı davranışlarda bulunmaktan kaçınması gerektiği ifade ediliyor. Özellikle kullanıcıların bir platformdaki verilerini başka bir platforma taşıyabilmesine (data portability) imkan tanınması, ayrıca bahse konu teşebbüs nezdindeki bu verilerin başka platformda da kullanılabilir vaziyette olması (data interoperability) gibi hususların önemine vurgu yapılıyor. Bu noktada kişisel verilerin korunmasına yönelik regülasyonların önemi ve bunlarca üstlenilecek rol, raporun veriye ilişkin bölümünde ayrıntılandırılmak üzere burada da dile getiriliyor.

Veri kavramının dijital piyasalar bakımından önemi ve rekabet hukuku bakımından incelenmesi

Günden güne veri kullanımının dijital piyasalarda rekabetçi güç elde etme bakımından öneminin arttığı tartışmasız. Raporda da veri kullanımının ve verinin iktisadi boyutunun önemine bu şekilde dikkat çekilirken işlenen verinin niteliğinin de önemli bir parametre olduğu vurgulanıyor. Bu doğrultuda verinin ve rekabetin tesisi için veriye erişimin öneminin tespitinde ilgili piyasanın özelliklerinin, verinin niteliğinin ve ne şekilde kullanıldığının dikkate alınması gerektiği belirtiliyor.

Veriye erişimin tesis edilmesi noktasında AB veri koruma düzenlemesi GDPR’ın (General Data Protection Regulation) veri taşınmasına yönelik kuralının önemine dikkat çekilmekle birlikte söz konusu hükmün nasıl yorumlanacağı noktasında bir netlik olmamasının olumsuz yönleri de değerlendiriliyor. GDPR’ın ilgili hükmü kişiye belirli bir platform nezdindeki verilerini bir başka platforma taşıma konusunda bir hak tanımışken bu hakkın nasıl kullanılacağı ve söz konusu verinin ne nitelikte olacağı (aynı verinin başka platformda kullanılabilir/çalışabilir durumda olması – data interoperability) hususu net değil. Bu bakımdan raporda hâkim durumdaki dijital platformların bağımlılık yaratıcı uygulamalarının önüne geçecek olan veri taşınabilirliği bakımından daha açık ve katı bir yaklaşım benimsenebileceği, hatta bu sorunların önüne sektör spesifik bir regülasyon ile geçilebileceği görüşleri sunuluyor.

Verinin rakiplerle paylaşılması açısından ise bir bilgi değişimi riskinin gündeme gelebileceği değerlendiriliyor. Bunun yanında bahse konu veri paylaşımının, pazardaki rakiplerin kendi verilerini yaratma güdüsünü azaltabileceği, bu nedenlerle veri paylaşımının bazı hallerde rekabeti olumsuz etkileyen sonuçlara yol açabileceği ifade ediliyor. Öte yandan verinin adil, makul ve ayrımcı olmayan (fair, reasonable and non-discriminatory – FRAND) koşullar dışındaki şartlarla sunulması durumunda da bir sömürücü kötüye kullanma riskiyle karşılaşılabileceği görüşü sunuluyor.

ABİHA’nın 102. maddesi uyarınca hâkim durumdaki teşebbüsün nezdindeki verileri paylaşma yükümlülüğü konusunda yapılan değerlendirmede bahse konu verinin vazgeçilmez olup olmadığı üzerinde duruluyor. Buna göre teşebbüslerin ABİHA’nın 102. maddesine dayanarak hâkim durumdaki teşebbüsten veri paylaşımı talep etmeleri durumunda verinin vazgeçilmez nitelikte olup olmadığının, verinin niteliğiyle paralel olarak farklı veri gruplarının ayrıştırılarak verilmesinin mümkün olup olmadığının incelenmesi tavsiye ediliyor. Bu noktada yerel rekabet otoritelerinin yapacakları değerlendirmelerde netlik olmadığı hallerde, verinin paylaşımına hükmederek piyasaya doğrudan müdahale etmektense çekingen davranmalarının daha doğru olacağı yönünde yorumlarda bulunuluyor. Bununla birlikte bu konuyu da düzenleyen bir sektör spesifik regülasyona ihtiyaç olabileceği belirtiliyor.

Dijital piyasaları ilgilendiren birleşme ve devralma işlemlerinin incelenmesi

Bu başlık altında yapılan en önemli değerlendirmeler AB’nin mevcut birleşme ve devralma kontrol eşiklerinin yeterli olup olmadığına yönelik. Avrupa’daki devralmaların bildirimi için öngörülen ciro eşiklerinin önemli sayılabilecek işlemleri gözden kaçırabildiği husus bir süredir rekabet hukuku çevrelerinin en çok tartışılan konularından. Biz de daha önce burada “İşlem Tutarı Esasına Dayalı Birleşme ve Devralma Bildirimi Yükümlülüğü: Cermenler Neler Söylüyor?” başlıklı yazımızda söz konusu hususa değinmiş ve Almanya ile Avusturya’nın kanunlarında yaşanan değişimlere ve yeni bildirim eşiklerine ilişkin değerlendirmelerimizi paylaşmıştık.

Raporda da AB üye devletlerinin mevcut eşiklerin yanında işlem tutarına dayalı eşikler belirliyor olması değerlendirmeye tabi tutuluyor ve AB’nin de bu tip yeni bir sisteme ihtiyacı olup olmadığı tartışılıyor. Ancak Almanya ve Avusturya’nın tanıştırdığı işlem tutarı sisteminin henüz çok yeni olduğu ve gözlenebilir sonuçlarının henüz ortaya çıkmadığı belirtilerek Avrupa için yeni bir birleşme ve devralma kontrolü rejiminin gerekli olmadığı kanaati bildiriliyor. Komisyon tarafından söz konusu sistemlerin çıkaracağı sonuçların yakından gözleneceği ifade edilmekle birlikte, ilerleyen dönemlerde üye devletlerin benimsedikleri bu yeni sistemler nedeniyle sistematik bir boşluk oluşması durumunda AB Birleşme Regülasyonu’nun revize edilebileceğine ilişkin görüşler paylaşılıyor.



[1] Trustbusting in the 21st Century, Special Report: Competition, The Economist, 17.11.2018, s. 6.

[2] Avrupa Komisyonu, Competition Policy for the Digital Era, http://ec.europa.eu/competition/publications/reports/kd0419345enn.pdf (Erişim tarihi: 8.4.2019)

Lokomotif Yolda Kaldı (!): Avrupa Komisyonu’ndan Siemens-Alstom İşlemine Ret Kararı

Tarih meraklıları hatırlayacaktır, trenlerin Franko-Germen diplomasisinde sembolik bir önemi vardır. Fransa’nın Alsas-Loren’i Almanya’ya kaybetmesi (1871) ile başlayan gerilim, Birinci ve İkinci Dünya savaşları ile yükselmiş ve iki ülke arasında gerek savaş alanında gerekse teknoloji ve ekonomi düzleminde müthiş bir rekabet baş göstermiştir. Oyunun birinci perdesini kapatan hadise ise 1918 yılının 11. ayının 11. gününün 11. saatinde, Almanya’nın Fransa’nın galibiyetini kabul eden bir ateşkes imzalaması olmuştur.

Fransa’nın Compiégne bölgesindeki bir tren vagonu içerisinde imzalanan bu anlaşmadan 22 yıl sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında, ateşkesin mağlup tarafı bu defa Fransa olmuş ve galibiyet sırası Almanya’ya gelmiştir. Bu sembolik imza törenini tarihi bir rövanşa çevirmek isteyen Hitler Almanya’sı ise 22 yıl önce kendi teslimiyetlerine sahne olan tren vagonunu, Fransa’da bir müzede iken ele geçirmiş ve 22 Haziran 1940’ta bu vagonun içerisinde Fransa’ya bir ateşkes anlaşması dikte etmiştir.

O günden bugüne kadar iki ülke arasındaki ilişkiler düzelmiş fakat bahse konu tren vagonunun tarih sahnesindeki önemi hiç azalmamıştır. O kadar ki, hala tarihi bir anıt olarak ziyaretçilerini ağırlayan bu tren vagonu, yakın zamanda bir başka tarihi olaya daha tanıklık etmiştir. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Almanya Başbakanı Angela Merkel, Birinci Dünya Savaşı’nın bitişinin 100. yılında düzenledikleri bir tören ile bu vagonu beraber ziyaret ederek buradan ortak işbirliği mesajları vermiştir.

Ne ilginçtir ki Fransa ve Almanya, bu iki ülkenin ulusal endüstri şampiyonlarını bir araya getiren bir başka “tren vakası”nda, bu sefer de farklı perspektiflerden politikacı, akademisyen ve işadamlarının rekabet hukukunun politika hedeflerinin yeniden belirlenmesine yönelik tartışmalarıyla gündeme gelmiştir.

İşlemi tanıyalım

Bildiğiniz üzere, Alman sanayi devi Siemens ile Fransız konglomerası Alstom, 2017 yılında hızlı tren ve sinyalizasyon ürünlerini de kapsayacak şekilde ulaştırma iş kollarını birleştirme kararı almıştı. Avrupa pazarının gördüğü en büyük devralmalardan olan bu işlem sonrasında oluşacak ve her iki şirketin ulaşım ekipman ve hizmetlerini Siemens’in kontrolü altında toplayacak olan yeni ekonomik birimin, yaklaşık 15 milyar Euro tutarındaki cirosu ile dünyanın ikinci büyük demiryolu şirketi olacağı tahmin ediliyordu.

Bahse konu ürünlerin Avrupa pazarındaki en büyük sağlayıcısı olan bu iki ulusal şampiyon ise işlemin arkasında yatan ekonomik rasyonelin pazarda mutlak bir pan-Avrupai endüstri devi oluşturmaktan ziyade Uzakdoğulu ve özellikle de Çin menşeli rakipleri karşısında hayatta kalma kaygısı olduğunu ifade ediyordu. Sektöre yakın iş çevreleri ise işlem sonrası oluşacak ve Kanada’lı ulaştırma devi Bombadier’in iki katı hacme ulaşacak kümülatif varlıkların, bu halde dahi Çin’in devlet destekli demiryolu şirketi CRRC’nin ancak yarısına tekabül edebileceğine dair öngörülerini paylaşıyordu.

Avrupa Komisyonu’nun değerlendirmesi

Tüm bu tartışmalar altında yaptığı öncül değerlendirmede Komisyon, işlemin sinyalizasyona ilişkin bazı pazarlarda tartışmasız bir pazar lideri oluşturacağını ve yüksek hızlı tren pazarında ise hâkim duruma yol açacağını dile getirmişti. Bu nedenle, pazardan önemli bir rakibin eksileceğine değinen Komisyon, işlemin tren işletmecileri ile altyapı yöneticilerinin de aralarında bulunduğu müşterileri, farklı tedarikçi ve ürün seçeneklerinden mahrum bırakacağına yönelik endişelerini sıralamıştı. Yeterli düzeyde taahhütler verilmediği takdirde işlemin sinyalizasyon sistemleri ve yeni nesil yüksek hızlı trenler pazarlarında fiyatların yükselmesi sonucu doğuracağını da değerlendirmelerine ekleyen Komisyon, tarafların bu rekabet hukuku endişelerini gidermesi amacıyla sunduğu taahhütleri incelemişti.

Eş zamanlı olarak sektör paydaşlarından gelen açıklamalar ise planlanan işlemin yenilikçiliği azaltarak rekabete zarar vereceği yönünde endişeler içeriyordu. İşlem sonrası pazarın küçük rakiplere kapanabileceğinden ve tüketicilerin artan fiyatlar karşısında azalan tercihler ile karşılaşacaklarından bahseden paydaşlar, işlemi bu açılardan kaygı verici bulmuştu.

Önemli bir güvenlik ekipmanı olan sinyalizasyon sistemlerine ve tren teknolojilerine olan yatırımın Avrupa için elzem olduğunu değerlendiren Komisyon, iklim dostu ve çevreci tren sistemlerinin gelişimi için yeniliğin önemini de vurgulayarak bu endişeler karşısında tarafların tatminkâr taahhütler vermekten imtina ettiğini belirterek işlemi reddettiğini açıkladı. Her ne kadar Komisyon, Siemens/Alstom kararı ile birlikte son yıllarda dört işlem hakkında ret kararı[1] vermiş olsa da Komisyon’un karar istatistikleri incelendiğinde[2] ret kararının aslında istisnai bir duruma işaret ettiğini görüyoruz.

Temel rekabet hukuku endişeleri ve küresel rekabetin durumu

Komisyon’un bu tartışmalı işleme ilişkin temel rekabet hukuku endişeleri neydi diye baktığımızda ise karşımıza işlem sonrası iki pazarda oluşması beklenen rekabet kısıtları çıkıyor:

(i) Sinyalizasyon sistemleri açısından işlem sonrası kurulacak ekonomik yapının; ETCS gibi bazı ana hat sistemleri ve bağımsız iç kilit sistemleri ile metrolarda kullanılan CBTC sistemlerinde Avrupa’da tartışmasız pazar lideri olması bekleniyordu.

(ii) Yüksek hızlı trenler açısından ise pazardan önemli bir tedarikçinin eksilmesine sebep olacak işlem sonucunda tarafların oldukça yüksek bir pazar payına ulaşacakları ve bu durumun tüketiciler nezdinde rekabeti kısıtlayacağı tespit edilmişti.

Tarafların, bu endişeler karşısında işlemin ne tür etkinlik kazanımları oluşturacağına dair yeterli argüman sunmadıkları belirtilirken, bahse konu pazarlarda işlem sonrası ayakta kalan rakiplerin oluşturacağı rekabetçi baskının, etkin rekabetin tesisi için yeterli olmadığı da değerlendiriliyor.

Küresel rekabetin potansiyel gelişimini de analiz ettiğini belirten Komisyon; (i) yüksek hızlı trenler açısından öngörülebilir gelecekte Çin menşeli bir rekabet baskısının olası olmadığını belirtirken, (ii) sinyalizasyon sistemleri açısından ise Çin şirketlerinin henüz herhangi bir ihaleye girmeye çalışmadıklarını ve Avrupa altyapı pazarında muteber bir tedarik opsiyonu haline gelmelerine daha çok vakit olduğunu belirtiyor.

Tarafların taahhütleri

Taahhütlerin, rekabetçi endişeleri kalıcı biçimde gidermesi gerektiğini belirten Komisyon, taraflar arasında doğrudan rekabet kaybının olduğu durumlarda genellikle yapısal elden çıkarmaların[3] daha kabul edilebilir olduğuna dikkat çekiyor.

(i) Sinyalizasyon sistemlerine ilişkin sunulan taahhüt; Siemens ve Alstom varlıklarının bazılarının tamamen bazılarının ise kısmen devredilmesi ile başka bazı varlıkların ise lisanslanmasını içermekteydi. Bunun yanı sıra, bazı iş sahalarının ayrılmasını ve birtakım personelin transfer edilmesi de teklif edilenler arasındaydı.

Bu taahhüt karşısında Komisyon; transfer edilecek varlıkların alıcısının, birtakım lisans ve servis anlaşmaları açısından işlem sonrası oluşuma bağlı kalmaya devam edeceğini değerlendiriyor. Bu sebeple transfer edilecek varlıkların, alıcısına kendi başına etkin ve bağımsız biçimde rekabet etme imkânı vermeyeceğini belirten Komisyon, taahhüdü yetersiz buluyor.

(ii) Yüksek hızlı trenlere ilişkin sunulan taahhüt; Alstom’un Pendolino isimli trenini elden çıkartmayı veya -buna alternatif olarak- Siemens’in Valero yüksek hızlı tren teknolojisini lisanslamayı teklif etmişti.

Bu taahhüdü değerlendiren Komisyon, elden çıkartılması önerilen Pendolino treninin, rekabetçi endişelerin yoğunlaştığı hızlara çıkmaya elverişli olmadığını tespit ediyor. Valero teknolojisinin lisans ile kullanıma açılmasına ilişkin olarak ise bahse konu lisansın pek çok kısıtlayıcı hükme ve kapsam dışı bırakmaya tabi olduğunu belirten Komisyon, bu lisansın muhtemel alıcılara yeni bir yüksek hızlı tren geliştirmeleri için gereken imkânı ve motivasyonu sağlamayacağını değerlendiriyor.

Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında hareket eden Komisyon, taahhütler neticesinde işlem sonrası oluşacak Siemens-Alstom yapısının karşısında kayda değer bir rekabet gücü teşkil edilmeyeceğinden bahisle taahhütleri yetersiz görüyor ve işlemin reddine karar veriyor.

Karara ilişkin tepkiler 

Komisyon’un tutumuna dair tartışmalar devam ederken kararın, Avrupa’da farklı yankılar uyandırdığını görüyoruz. Karar, Fransız siyasi elitleri arasında tepki ile karşılanırken Maliye Bakanı Bruno Le Marie; işlemin reddedilmesinin ağır bir siyasi hata olacağını belirtiyor. Avrupa Birliği rekabet kurallarının modern dünyanın jeopolitik gerçeklerini yansıtmadığı görüşünde olan Fransız ekolü, Avrupa Birliği’nin kural-temelli sisteme duyduğu yoğun inancı eleştirerek diğer ekonomilerin bu kurallara riayet etmediklerini ve Komisyon’un tavrının Avrupa’dan çok Çin ekonomisine faydalı olduğunu vurguluyor.

Alman siyasi erkinin de benzer şekilde müdahaleci bir tavır sergilediği görülürken, Ekonomi Bakanı Peter Altmaiser’in, Avrupa endüstrisinin uluslararası rekabet gücüne sahip şampiyonlara ihtiyacı olduğunu vurgulaması ve Siemens-Alstom işleminin desteklemek için her şeyin yapılması gerektiğini belirtmesi dikkat çekmektedir. 

Diğer taraftan, Komisyon’un kararında belirleyici olan bir başka önemli faktör ise pek çok üye devletin ulusal rekabet otoritelerinden gelen olumsuz görüşler olmuştur. Özellikle, siyaset cephesinden farklı bir pozisyon alan Alman rekabet otoritesinin işleme ilişkin olumsuz bir tavır takınmasının, Komisyon’un kararında etkili olduğu düşünülüyor. Benzer şekilde, Komisyon’un işleme ilişkin nihai incelemesi esnasında, müşteriler ve rakipler ile pek çok ticaret ve sanayi birliğinden gelen olumsuz görüşlerin de karar üzerinde etkili olmuş olabileceği belirtiliyor.

Öte yandan, Komisyon’un da kendi içerisinde çelişkiler barındırdığı gözlenirken, bazı Alman ve Fransız yetkililerin, işlemin rekabetçi etkileri değerlendirilirken Çin tehdidinin de dikkate alınması gerektiğini savunmaları da dikkat çekiyor.

Massimo Motta önderliğinde bir araya gelen rekabet iktisatçıları ise yayınladıkları bildiri ile yapılan bu tartışmalardan hareketle rekabet politikasının politik çekişmelerden uzak olarak belirlenmesi gerektiğini belirttiler. İktisatçılar bu açıklamalarında; devralmalarla etkinlik doğuracak ve inovasyona imkân verecek daha rekabetçi bir yapı oluşturulmadığı sürece rekabet politikalarından sapılarak ortaya çıkarılan ulusal şampiyonların belki kısa vadede daha karlı olabileceğini ancak uzun dönemde hem rakipleri ile rekabet edemeyeceğini hem de tüketicilere herhangi bir katkı sunamayacağını ve Avrupa’nın daha az değil daha çok rekabete ihtiyacı olduğunu dile getirdiler.

Tartışmalı kararın arkasındaki isim olan Rekabet Komiseri Margrethe Vestager ise Avrupa merkezli şampiyon şirketler oluşturmak adına rekabet kurallarının göz ardı edilemeyeceğini kaydederken, Brüksel’deki yetkililer de konuya ilişkin öncül tepkilerinde; rekabet hukuku kurallarını esnetmenin, Çin’e karşı tedbir almak için doğru bir yöntem olup olmadığı yönünde endişelerini dile getiriyor.

Sonuç

Tüm bu gelişmeler çerçevesinde belirtmek gerekir ki, Komisyon’un kararı, Avrupa iş ve rekabet hukuku çevrelerinde birtakım tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Rekabet hukuku kurallarının, mutlak bir yaklaşım ışığında tavizsiz uygulanması ile bilinen Komisyon’un; “tekelleşmenin tüketici refahını azaltacağına” dair değerlendirmeleri karşısında, “asıl tüketici refahının Avrupa piyasasını yaklaşan Çin tehdidinden korumak” olduğunu savunan görüşler, tartışmayı hukuk ve ekonomi alanlarında disiplinler arası bir zemine çekmektedir. Gerçekten de, siyaset erki ile ekonomi diplomasisi tarafından da yakından takip edilen bu tartışmalar, devletler arası regülasyon iradesinin ulusal menfaatler ile ilişkisini küresel ticaretin jeopolitik evrimi karşısında yeniden sorgulamaya açmaktadır. Özellikle, rekabet hukuku kurallarının gerçek amacını sorgulayan ve bu kuralların, güncel jeopolitik riskler karşısında ortaya çıkabilecek “yüksek (ulusal) menfaatler” lehine yeniden yorumlanabilip yorumlanamayacağı ekseninde devam eden tartışmaların, rekabet hukuku pratiğinin gelişimi açısından ne tür bir katma değer sunacağı merak konusudur. Bu kapsamda, mehaz uygulamada devam eden tartışmaların, ülkemiz rekabet hukuku rejiminde kendisine ne şekilde yer bulacağını da yakından takip edeceğiz.


[1] Komisyon’un Siemens/Alstom dışında yakın dönemdeki red kararları: Heidelberg-Cemex (2017), London Stock Exchange-Deutsch Börse (2017) ve Hutchison UK-Telephonica UK (2016

[2] Birleşme ve devralmaların kontrolü rejiminin yürürlüğe girdiği 1990 yılından 18 Nisan 2018 tarihine kadar Komisyon’un hakkında ret kararı verdiği yalnızca 27 işlem bulunduğu görülüyor.

[3] BASF-Solvay, Gemalto-Thales, Linde-Praxiar ve GE-Alstom ile Holcim-Lafarge örneklerinde olduğu gibi.

İtalya Rekabet Otoritesi’nden Otomotiv Firmaları ve Finansman Kuruluşlarına Rekor Ceza

İtalya Rekabet Otoritesi (Autorità Garante della Concorrenza e del Mercato), Mercedes, Volkswagen, Toyota, Renault, General Motors, Ford, BMW, Fiat-Chrysler ve bu şirketlerle aynı grupta yer alan 12 finans kuruluşu hakkında yürüttüğü soruşturmayı geçtiğimiz ay sonuçlandırdı. Hakkında soruşturma yürütülen teşebbüslerin, üretilen yeni otomobillerin finansman ve kiralama koşullarını birlikte belirlemek amacıyla kartel kurduklarını tespit eden İtalya Rekabet Otoritesi,  teşebbüsler hakkında 678 milyon Euro idari para cezasına hükmederek şimdiye kadarki en yüksek kartel cezasına imza attı.   

Kimilerinin hatırlayacağı üzere 2014 yılında Mercedes, soruşturmaya konu davranışlar hakkında pişmanlık başvurusunda bulunmuştu. Ancak Rekabet Otoritesi, İtalyan İdare Hukuku kapsamında aranan yeterli delili toplamak amacıyla beklemiş ve Nisan 2017’de bankaların ofislerine baskın düzenlemişti. Söz konusu baskınlarda pişmanlık başvurusunda Mercedes tarafından sunulan belgelere ek bulgulara ulaşan İtalya Rekabet Otoritesi, soruşturma açılmasına karar vermişti.

İtalya Rekabet Otoritesi yürüttüğü soruşturma kapsamında, aynı şirketler grubu içerisinde faaliyet gösteren otomobil üreticileri ile finans kuruluşlarının, yeni üretilen otomobillerin finansmanı ve kiralama koşulları konusundaki davranışlarını inceledi. Hemen belirtilelim, hakkında soruşturma yürütülen finans kuruluşları, otomobil üreticileri ile aynı şirketler grubu bünyesinde yer alıyor ve bu kuruluşlarının faaliyet alanı, kendilerini kontrol eden ana şirketin ürünlerinin satın alınabilmesi için tüketicilere finansman sağlamakla sınırlı. Söz konusu teşebbüsler bu yönüyle, bankacılık piyasasında faaliyet gösteren kuruluşlardan farklılaşıyor.


Geçtiğimiz günlerde yayınlanan karardan görüldüğü üzere İtalya Rekabet Otoritesi, 2003-2017 döneminde söz konusu finans kuruluşlarının faiz oranları, otomobil fiyatları, satış hacimleri ve maliyet konularında bilgi paylaşımı içerisinde bulunduğunu tespit ediyor. Ayrıca ilgili kuruluşların, doğal afetler ve Avrupa Merkez Bankası’nın değişen faiz oranları gibi piyasa koşullarını etkileyen ve şirketler tarafından öngörülmesi güç olan konularda bilgi değişimi içerisinde bulunmalarını ihlalin bir diğer dayanağı olarak ileri sürüyor. Rekabet Otoritesi sonuç olarak söz konusu finans kuruluşlarının, ana şirket konumundaki otomobil üreticileri ile işbirliği içerisinde otomobil finansman ve kiralamasına yönelik ticari koşulları belirleyerek piyasadaki rekabeti ihlal ettiğine karar veriyor.

Söz konusu karar finans kuruluşlarının, rakipleri ile daha kolay iletişime geçebilmek ve otomotiv finansman ve kiralama pazarını etkileyecek stratejilerin sistematik bir şekilde paylaşılmasına imkân vermek için ticaret odaları ile işbirliği yaptığının da tespit edilmesi nedeniyle ilgi çekici nitelikte. Nitekim bu tespit ışığında ticaret odaları Assilea’ya yaklaşık 11 bin Euro ve Assofin’e ise yaklaşık 96 bin Euro idari para cezası verilmesine karar veriliyor.

Yürütülen soruşturmada, finans kuruşları arasındaki bilgi değişimine konu olan unsurların, otomobil fiyatlarının belirlenmesinde temel değişkenler olduğuna ve taraflar arasındaki işbirliğinin İtalya’daki otomobil fiyatlarını doğrudan etkilediğine vurgu yapılıyor.

Kısaca belirtelim, rekabete aykırı davranışların tespit edilmesi halinde verilecek ceza oranlarını belirleyen İtalya Rekabet Otoritesi’nin Ceza Yönetmeliği, kartel gibi ağır ihlaller açısından % 15 ila 30 arasında idari para cezası verilebileceğini öngörmekte. İtalya Rekabet Otoritesi, söz konusu ihlalin 2003-2017 yılları arasında, yani nerden baksanız 14 yıl boyunca, devam ettiğini tespit etmekle birlikte, hakkında soruşturma yürütülen tarafların cirolarının %4’ü oranında idari para cezasına hükmedilmesine karar veriyor. Ceza Yönetmeliği ile öngörülen oranlardan oldukça düşük bir oranın öngörülmesinin temel nedeni olarak tarafların hâlihazırda Rekabet Uyum Programı uyguluyor olmasının gösterilmesi dikkat çekiyor.

Bu doğrultuda, pişmanlık başvurusunda bulunan Mercedes dışında hakkında soruşturma yürütülen taraflar ve iki ticaret odası hakkında toplamda 678 milyon Euro idari para cezasına karar veriliyor. Bu para cezası, daha önce de belirttiğimiz gibi, İtalya Rekabet Otoritesi’nin kartel ihlallerine yönelik olarak bugüne kadar verdiği en yüksek idari para cezası olarak karşımıza çıkıyor.

Tarafların söz konusu kararı 60 gün içinde Lazio Bölge İdare Mahkemesi’nde temyiz etme hakları bulunmakla birlikte, ilgili kararda temyize konu olabilecek birkaç ilgi çekici mesele hakkında da bilgi vermek istiyoruz.

Görüleceği üzere, finans kuruluşları tarafından rekabet açısından hassas bilgi paylaşımının incelendiği soruşturma kapsamında, bu kuruluşların ana teşebbüsü konumundaki otomotiv firmaları hakkında da idari para cezasına hükmediliyor. Ancak söz konusu cezanın, ana teşebbüsün sorumluluğu ilkesi (parent liability) nedeniyle mi yoksa söz konusu otomotiv firmalarının da bilgi değişiminde rol oynadığı gerekçesiyle mi verildiğine ilişkin kararda herhangi bir açıklama bulunmuyor. Zira otomotiv firmalarının ihlalde rol oynadığının tespit edilmesi halinde ilgili otomotiv dağıtım pazarının da ilgili pazar olarak tanımlanması gerektiği kararla ilgili eleştirilen hususlardan biri.

İtalya Rekabet Otoritesi tarafından yürütülen soruşturma kapsamında ileri sürülen iddia, rakipler arası rekabete hassas bilgi değişimine dayalı olduğu için söz konusu kuruluşların gerçek anlamda rakip olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği de ihlal tespiti açısından önem taşıyor. Daha önce de belirttiğimiz üzere, hakkında soruşturma yürütülen finans kuruluşlarının yegâne faaliyet konusu, ana teşebbüs konumundaki otomotiv firmasının ürünlerine yönelik finansman sağlamak. Bu durumda söz konusu kuruluşların tüketici kredisi veya otomotiv kiralama pazarında faaliyet gösteren rakip kuruluşlar olduğunu ileri sürmek pek mümkün görünmüyor. Her bir finans kuruluşunun, aynı çatı altında faaliyet gösterdiği otomotiv markasına yönelik pazardaki menfaatler doğrultusunda hareket ettiği dikkate alındığında, muhtemel temyiz başvurularında İtalya Rekabet Otoritesi tarafından yapılan pazar tanımına da itiraz edilmesi mümkün görünüyor.

Özellikle AB ülkelerinin rekabet otoriteleri tarafından başlatılan soruşturmalar, Türkiye’de Rekabet Kurumu tarafından yürütülen incelemeleri tetikleyebiliyor. İtalya Rekabet Otoritesi’nin oldukça fazla ses getiren bu kararından sonra, Rekabet Kurulu’nun 2011 yılındaki otomotiv soruşturmasına veya 2017 yılında sonuçlanan bankacılık soruşturmasına benzer bir inceleme başlatıp başlatmayacağını hep beraber göreceğiz.

Rekabet İktisadı Yükselişini Sürdürüyor: ACE Konferansı’ndan Notlar – 2

Rekabet İktisadı Birliği’nin (Association of Competition Economics – “ACE”) yıllık konferansına ilişkin ikinci yazıda, geçtiğimiz yıl farklı ülkelerin rekabet otoriteleri tarafından alınan ve karar süreçlerinde iktisadi analizin önemli rol oynadığı çeşitli kararların tartışıldığı oturumlara yönelik izlenimlerimi aktaracağım. Öncesinde, söz konusu oturumların işleyişi hakkında kısa bir bilgi vermenin faydalı olacağını düşünüyorum. Söz konusu oturumların ve genel olarak konferansın güzel yanı, bir önceki yılın öne çıkan ve sayısal analiz kullanılan kararlarının düzenlenen paralel oturumlarda rekabet otoritelerinde, özel sektörde ve üniversitelerde çalışan iktisatçılar tarafından tartışılması.  Bu oturumlarda, kararı alan rekabet otoritesinin temsilcisi yaptıkları iktisadi analizi, diğer tarafta yer alan özel sektör temsilcisi (RBB, Oxera, Compass gibi iktisat alanında çalışan danışmanlık şirketleri) yaptıkları savunmaya yönelik analizi veya rekabet otoritesi tarafından yapılan analizi nasıl eleştirdiklerini anlatırken akademisyenler de değerlendirmelerini ve varsa konuya ilişkin çalışmalarını anlatıyor. Böylelikle, tartışılan konuya ilişkin olarak bütüncül bir bakış açısı oluşturma ve tüm taraflara soru yöneltme imkânı oluşuyor.

Bu sene de konferansta eşzamanlı yürütülen paralel oturumlarda, rekabet otoritelerinin aldığı çeşitli kararlar iktisatçılar tarafından farklı perspektiflerden ele alındı. Ben bu paralel oturumlardan önemli olduğunu düşündüğüm, bu senenin ve muhtemelen önümüzdeki birkaç yılın tartışmalı konularından biri olacak “aşırı fiyat” ile birlikte, “uyumlu eylem” ve “ilgili coğrafi pazar tanımı”na yönelik oturumlara katıldım. Bu yazıda da sizlere söz konusu oturumlarda tartışılan ve dikkat çekici olduğunu düşündüğüm tespitlere yer vereceğim.

“Aşırı Fiyat”a ilişkin oturumdan öne çıkanlar başlıklar

Bu panelde İtalya Rekabet Otoritesi’nin Aspen hakkında vermiş olduğu aşırı fiyat kararı, Mike Walker (İngiltere Rekabet Otoritesi) moderatörlüğünde İtalya Rekabet Otoritesi Baş Ekonomisti Antonio Butta, Paolo Buccirossi (Lear) ve Yossi Spiegel (Tel-Aviv Üniversitesi) tarafından tartışılmıştır.

İtalya Rekabet Otoritesi’nin değerlendirmesi

  • Aspen dosyası, İtalya’daki üçüncü aşırı fiyat soruşturması ve ilk defa ceza kararı verildi.
  • Aspen tarafından üretilen ilaçlar özellikle belirli yaşın üzerindeki hastalar için gerekli kanser ilaçları. Söz konusu ilaçlar A kategorisinde kabul edilerek fiyat konusunda çeşitli düzenlemelere tabi ve bu ilaçların alıcısı İtalya SGK’sı. Aspen şirketi öncelikle ilaçlarının A kategorisinden çıkartılması için müzakereler yürütüyor. Ancak, başarılı olamayınca İtalya’da ürün satışı yapmamakla tehdit ediyor. Bu süreçte yaşanan fiyat artışları ise İtalya Rekabet Otoritesi tarafından inceleniyor ve aşırı fiyat tespiti yapılarak şirkete yaklaşık 5 milyon Euro’luk bir ceza veriliyor.
  • İtalya Rekabet Otoritesi; Aspen’in giriş engeli olmayan, inovasyonun olmadığı yarı-regüle bir pazarda tek sağlayıcı olduğunu, İtalya SGK’sının fiyatlar üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığını ve aslında Aspen’i dengeleyecek bir alım gücünün bulunmadığını tespit ederek şirketin hâkim durumda olduğunu belirtiyor.
  • Fiyatın aşırı olup olmadığının tespitini yaparken ise brüt kar marjı katkısı ve fiyat-maliyet marjını inceliyor ve farklı ürünler için belirli (aşırı) artış oranları tespit ediyor. Ki bu oranların %100’ün üzerinde hatta bazı durumlarda %250 düzeyinde olduğunu görüyoruz. Ancak, Aspen’in gerçekleştirdiği artışlar bu rakamların da üzerinde.
  • Bu artışın adil olup olmadığı değerlendirilirken ise aynı şirketin fiyatlarının zaman içerisindeki seyri (eski fiyatların da maliyetleri karşıladığı görülüyor şeklinde bir çıkarımda bulunuluyor), fiyat artışı için ekonomik bir gerekçenin olmaması, hastalara ve/veya İtalya SGK’sına yansıtılan bir faydanın olmaması, ürünün ve şirketin özellikleri ile SGK ile yapılan görüşmelerdeki tehditkâr tavırlar dikkate alınıyor.
  • “Ekonomik değer” tespitinde ise maliyet bazlı benchmark yaparken p=mc’nin beklenmediği ama bunun çok üzerinde bir tablo ile karşılaşıldığı, talep yanlı faktörlerin (tüketici bu ürüne ne kadar ödemek istiyor) dikkate alındığı ve çeşitli fiyat benchmarklarının yapıldığı görülüyor.
  • Fiyat karşılaştırmalarında zamansal karşılaştırma, diğer ülkelerdeki Aspen fiyatları, benzer diğer ürünlerin fiyatları ve normal şartlar altında ve etkin rekabetin varlığı halinde fiyatların nasıl olması gerektiği dikkate alınmış.
  • İhlal kararının ardından İtalya Rekabet Otoritesi, sadece bu uygulamayı durdurması yönünde şirkete bilgi vermiş. Ancak, rekabet otoritesinin düzenleyici bir rol üstlenmek istemediği ve bu nedenle, Aspen’e hangi fiyatı uygulaması gerektiğini söylemekle yükümlü olmadığı belirtildi. Son olarak, İtalya Rekabet Otoritesi temsilcisi soruşturma sonrası fiyatların düştüğünü belirtti.

Danışmanlık şirketinin değerlendirmesi

  • Aspen, 1950’li-1960’lı yıllarda kar amacı gütmeyen bir şirket olarak faaliyet göstermiş olup aslında fiyatlarının seyrine bakıldığında o günden bu yana önemli bir değişim olmadığını görüyoruz. Hatta o günkü fiyatlar sadece enflasyon oranında bile artırılsaydı bugünkü fiyatların çok daha üzerinde olması gerekirdi. Dolayısıyla, bu fiyat düzeyinin aşırı fiyat olarak nitelendirilmesi mümkün değil.
  • Aspen dosyasında tersine selofan yanılgısı[1] durumu söz konusudur ve bu durum pazarın olması gerekenden çok daha dar tanımlanmasına yol açmıştır. Ayrıca, hem rekabet otoritesi hem de Aspen’in yaptığı mülakat sonuçları, uzmanların/doktorların aynı içerikte başka ürünler olduğunu kabul ettiğini, bu ürünlerin sadece daha pahalı olduğunu gösteriyor. Öte yandan, yaşlı ve güçsüz hastalar için Aspen ürünlerinin ikamesinin olmadığı doğru ama bunlar marjinal sayıda ve dolayısıyla pazar tanımında belirleyici oluşturamaz.
  • Tek alıcının olduğu bir piyasa yapısında bu oyuncunun alım gücü olmadığını söylemek mümkün değil. Ayrıca, piyasada başka oyuncu olmamasının ve inovasyon yapılmamasının nedeni ürünün fiyatının çok ucuz olması.
  • Ekonomik değer kavramının ne olduğu tartışmaya çok açık bir konu ve belirttiğimiz gibi bu ürünlerin zaman içerisindeki fiyat seyrine bakmak bile bunu görmek için yeterli.
  • Maliyet üstü yaklaşımı oldukça tartışmalı ve Aspen özelinde maliyet üstünde kalan bölümün yıllar içerisinde yapılan yatırımların doğru şekilde dağıtılması ile oldukça azaldığını görüyoruz.
  • İtalya Rekabet Otoritesi’nin fiyattaki oransal artışı nasıl yorumladığını değerlendirmek oldukça güç. Zira rekabet otoritesi bir ürün için %232’lik fiyat artışını normal karşılarken başka bir ürün için %257’lik artışı aşırı olarak değerlendiriyor.

Akademisyenin değerlendirmesi

  • İsrail’de aşırı fiyatın olmadığını belirten akademisyen bu konunun daha çok mahkemelere yapılan başvurularda konu edildiğini belirtiyor.
  • Başlangıç için belirli bir ölçekte yatırım gerektiren işlerde daha sonra teknolojik gelişmeler ve öğrenme eğrisinin etkisi ile bu maliyetlerin düşmesi olağanken maliyetin doğru şekilde dağıtılması konusunun beraberinde birçok tartışma getirebileceğini ifade ediyor. Bu noktada aslında incelenen şirketin yıllar içerisinde hiç zarar açıklamamasının fiyatlarının maliyet üstü olduğunu göstermek için yeterli olduğunu söylüyor. İlaveten, Aspen’in yaptığı %300 ila %1500 arasında değişen fiyat artışlarının bir şeylerin ters gittiğinin bir göstergesi olarak kabul edilebileceğini ifade ediyor.
  • Öte yandan, Aspen’in bu süreçte herhangi bir ürün geliştirmemesi, doğrudan GSK’dan aldığı ürünleri satması, SGK ile yaptığı müzakerelerden memnun kalmaması sonrası kanser hastalarına ürün tedarik etmemekle tehdit etmesinin tip 1 hatadan kaynaklanabilecek olası bir hatanın yol açacağı sonuçları göğüslemek için yeterli görülebileceğini ve rekabet otoritesinin bu incelemeyi yapmasının kaçınılmaz olduğunu söylüyor.
  • Aspen’in öne sürdüğü marjinal tüketici tanımının bu ürün özelinde geçerli olamayacağını ve fiyat artışını bu oranda bu kadar hızlı bir şekilde yapabilmesinin de Aspen’in piyasadaki gücünün bir göstergesi olduğunu belirtiyor.
  • Bu dava özelinde aslında bir tekel ile monopsonun karşı karşıya geldiğini ama SGK’nın konunun kanser hastaları olması nedeniyle risk alamadığı tartışılıyor.
  • “İktisadi değer” kavramı aslında hukukçuların icat ettiği bir kavram bunun iktisatta teorik düzeyde bir karşılığı yok. Aspen’in iddia ettiği gibi bunu fiyata eşitlemek mümkün değil belki rekabetçi fiyat düzeyine eşitlenmesi konuşulabilir ama tekelin fiyatını nasıl konumlandıracağız sorusu cevaplanmamış olur veya dikey ürün farklılaştırmasının olduğu piyasalarda bu sorunun cevabı nasıl verilecek.
  • Aşırılık kadar adalet kavramı da önemli. Bu gibi kavramları tartışırken tam teşhisi koymak zor ama adili tanımlayamasak bile bir şeyin adil olmadığını anlayabiliriz.

Sunum sonrası tartışmalar

  • Aşırı fiyat bugüne kadar çok fazla uygulanmamış bir ihlal türü olabilir ama rekabet kanunlarında yer alan bir ihlal tanımı yokmuş gibi yapamayız. Bu nedenle tartışmalı olsa bile herhangi bir rekabet otoritesinin bu şekilde bir fiyat artışına müdahale etmemesi çok güç. Peki, aşırı olmayan fiyat nasıl belirlenecek, mahkemelere zarar temin için gidildiğinde nasıl bir hesaplama yapılacak konuları hala belirsizliğini koruyor.
  • Genelde tüketici ürünlerinde aşırı fiyat örneğini çok fazla göremiyoruz. Çünkü bu ürünlerde aşırılık kadar hakkaniyet konusu hem tüketici hem de şirket prestiji için önemli. Bu noktada adil fiyatlama kavramı ekonomik değerin ötesinde bir önem taşıyor.
  • Bu tarz müdahalelerin artmasının inovasyonu caydırmayacağını söyleyemeyiz. Fiyat artışlarına müdahale sadece bu incelemenin muhatabını değil yatırım yaparak bu işe girmek ve kazanç elde etmek isteyen diğer şirketleri de caydıracaktır.

“Uyumlu Eylem”e ilişkin oturumdan öne çıkanlar başlıklar

Bu panelde Sırbistan Rekabet Otoritesi’nin ayçiçek yağı pazarındaki uyumlu eyleme ilişkin yaptığı iktisadi analiz Alexis Walckiers (Belçika Rekabet Otoritesi) moderatörlüğünde Sırbistan Rekabet Otoritesi’nden Sinisa Milosevic, Jelena Popovic Markopoulos, Dragan Loncar (Peterhof Danışmanlık) ve Paolo Buccirossi (Lear) tarafından tartışılmıştır.

Sırbistan Rekabet Otoritesi’nin değerlendirmesi

  • Sırbistan’da sadece iktisadi delillere dayalı olarak ihlal tespitinde bulunulan ilk dosya.
  • Sırbistan ay çiçek yağı üretiminde dünyada dokuzuncu sırada ve bu pazarda faaliyet gösteren beş şirketten ikisi aralarında yaptıkları bir anlaşma ile üretimi outsource Sırbistan’da hala muafiyet başvurusu zorunluluğu olmasına rağmen bildirilmeyen bu anlaşma, rekabet otoritesinin gündemine geliyor ve anlaşma yoluyla taraflar arasında stratejik konularda bilgi değişimi olup olmadığına bakmak üzere bir inceleme başlatılıyor.
  • Anlaşma öncesi-anlaşma dönemi-anlaşma sonrasını kapsayan dört yıllık veriler taraflardan alınarak yapılan analizlerde kullanılıyor. Maliyet-fiyat seyri, fiyat artışlarının enflasyon odaklı artırılması durumunda ne olacağı ve yapılan regresyon ile taraflar arasında anlaşma olmaması halinde oluşacak fiyatlar ile anlaşma sonrası mevcut fiyatlar inceleniyor. Yapılan analiz sonuçları anlaşma sonrası fiyat artışlarının daha yüksek ve belirgin olduğunu gösteriyor.
  • Fiyat dışı etkilere bakıldığında ise anlaşma sonrası tarafların üretim düzeylerinin düştüğü ve bu durumun da kaçınılmaz olarak fiyat artışı şeklinde tüketiciye yansıtıldığı belirtiliyor.
  • Yine temel hammadde kalemi olan tohumda anlaşma öncesi-anlaşma-anlaşma sonrası dönemlerde artış olmasına rağmen ayçiçek yağı fiyatlarının sadece bu dönemde tohum fiyatlarındaki artışın iki katı kadar arttığı görülmüş.

Danışmanlık şirketinin değerlendirmesi

  • Pazarı tespit etmek üzere rekabet otoritesi tarafından yapılan piyasa araştırması, hayvansal yağ üretiminin daha çok geleneksel yöntemlerle yapılması ve geleneksel satış kanallarının kullanılması nedeniyle hatalı sonuç verdi ve pazardaki ikame ilişkisi doğru bir şekilde tespit edilemedi.
  • Yine pazar tanımında ve pazarın özellikleri değerlendirilirken ürün özellikleri, ortak kullanım amaçları ve perakende düzeyindeki fiyatların seyri yeterince dikkate alınmadı. Ayrıca fason yapılan üretimler ve private label markalar pazarda önemli yer tutarken yapılan analizlerde bunların etkisinin göz ardı edilmesi yanıltıcı sonuçlara yol açtı.
  • Pazarın bütününde inceleme konusu dönemde gerçekleşen genel fiyat artış seyrinin ayrıştırılması gerekirdi.
  • Anlaşmanın diğer tarafının maliyet yapısı ve fiyat seyri dikkate alınsa, yapılan işbirliği neticesinde önemli etkinlik kazanımları olduğu tespit edilecekti.

Akademisyenin değerlendirmesi

  • Rekabet otoritesinin amaç değil etki bazlı bu ihlal tespiti oldukça cesur bir müdahale ancak sunulan bilgilerden görülebildiği kadarıyla iki tarafın analizlerinde de temel bazı sıkıntılar söz konusu.
  • Öncelikle, pazar tanımı konusunda iki tarafın da yeterince güçlü olduğunu göremiyoruz. Bunun temelinde ise ikame ilişkisinin sadece fiyat analizlere dayandırılması var. Salt fiyat seyri ve ürünler açısından eş zamanlı hareketler ikame ilişkisini ortaya koymak için yeterli değil. Kaldı ki bu incelemede ilgili pazar tanımı üzerinde bu kadar durmak gerekli değildi.
  • Rekabet otoritesinin kararı incelendiğinde bilgi değişimi, uyumlu eylem, kısmi uyumlu eylem ve hatta rakip sayısının azalmasına bağlı olarak tek taraflı etkiler kavramlarının hangisinin ne şekilde kullanıldığını veya aslında bu kavramlardan hangisinin incelendiğini tam olarak anlayamıyoruz. Bu da incelemenin teorik çerçevesini belirlemek açısından sıkıntılı bir duruma yol açıyor.
  • İhlal tespiti-uyumlu eylem ilişkisine baktığımızda ise homojen ürün kavramının tam olarak doğru bir şekilde kullanılmadığını görüyoruz. Tek bir ürün var ancak birçok farklı marka ve bunların belirlediği farklı fiyatlar söz konusu.
  • Yine piyasadaki tüm şirketler için benzer maliyet yapılarına sahipler tespitinde bulunmak zor görünüyor. Çünkü temel maliyet kalemi tohumun maliyetlerdeki yeri %70 ila %90 arasında değişiyor ki bu aynı maliyet yapısından söz etmek için oldukça geniş bir aralık.
  • Anlaşmanın fiyatlar üzerindeki etkisini incelerken fiyat artışlarının maliyet artışlarından daha yüksek olması tek başına yeterli kabul edilemez. Maliyet dışı kalemlerin bu artışları açıklayıp açıklamadığına daha dikkatli bakılmalı.
  • Yapılan regresyonda oto-korelasyon sıkıntısı olabilir. “But-for” fiyatlar sadece geçmiş fiyat verisi üzerinden regresyonlarda kullanıldığından o dönem için geçerli fakat bugün etkili olmayan faktörlerin etkisi yanıltıcı şekilde sonuçlara yansıtılabilir ve bunun sonucunda ulaşılan taraflar arasında yapılan anlaşma fiyat artışına neden oldu sonucu doğru olmayabilir.
  • Piyasada hem rekabet otoritesi hem savunma tarafından tespit edilen ve anlaşma taraflarından daha yüksek fiyat artırmış şirketlerin varlığı daha dikkatli incelenmeli. İhlal olduğu iddia edilen fiyat artışının tek gerekçesi şirketler arasındaki anlaşma değil, piyasanın geneline etki eden bir gelişme olabilir.

“İlgili Coğrafi Pazar”a ilişkin oturumdan öne çıkanlar başlıklar

Bu panelde Almanya Rekabet Otoritesi’nin çimento pazarındaki devralma işlemine ilişkin yaptığı iktisadi analiz Bojana Ignjatoviv (RBB) moderatörlüğünde Arndt Chritiansen (Almanya Rekabet Otoritesi), Rainer Nitsche (E.CA) ve Kai-Uwe Kuhn (CRA, East Anglia Üniversitesi) tarafından tartışılmıştır.

Almanya Rekabet Otoritesi’nin değerlendirmesi

  • Çimento pazarında faaliyet gösteren Opterra ve Schwenk arasındaki devralmayı incelemek üzere ilgili coğrafi pazar tanımında kullanılan klasik çemberlere[2] alternatif bir yöntem kurgulandı. Böylelikle, inceleme konusu devralma işleminden doğrudan etkilenecek müşteriler belirlenmeye çalışıldı.
  • Tüm çimento fabrikalarının 2014-2015 yılına ait sevkiyat verileri incelendi. Beş basamaklı posta kodları oluşturularak coğrafi işaretleme yapıldı. Daha sonra tarafların tek tek veya birlikte en az %20 pazar payına sahip olduğu bölgeler aynı harita üzerinde farklı renk kodları ile işaretlendi. İncelemede, her şirketin ayrı ayrı %20 paya sahip olduğu yerler öncelikle dikkate alınarak farklı renklendirildi. Bu işaretlenen alanların bir kısmı klasik çember yöntemiyle yapılan analizle ötüşürken bazı noktaların farklılaştığı görülüyor ancak, mevcut analiz üzerinden değerlendirmeye devam ediliyor.

Süreç içerisinde çimento şirketleri tarafından önerilen taahhütler ile belirli müşteriler için rekabet etmeme yükümlülüğüne, uzun dönemli sözleşme yapma zorunluluğuna ve müşterilerin taleplerinin karşılanması konusunda belirli şartların kabul edilmesine yönelik öneriler getiriliyor. Ancak, rekabet otoritesi tarafından yapılan incelemeler sürerken taraflar işlemden vazgeçiyorlar.

Danışmanlık şirketinin değerlendirmesi

  • Çimento pazarı açısından mesafe ve müşterinin konumu gibi yerleşik birçok uygulamada dikkate alınan önemli özellikler bu çalışmada Almanya rekabet otoritesi tarafından göz ardı ediliyor.
  • Örneğin, belirli bir fabrikanın doğusundaki müşterinin batısındakine göre daha fazla alternatif üretici seçeneğine sahip olduğu gerçeği bu görüşte ve hatta zaman zaman klasik çember yaklaşımındaki hesaplamalarda dikkate alınmıyor.
  • %20’lik pazar payı eşiğinin sektörün veya oyuncuların hangi özellikleri dikkate alınarak hesaplamalara dâhil edildiğini göremiyoruz.
  • İşlem taraflarının tek başına veya birlikte sahip oldukları bu pazar paylarının rekabet otoritesi tarafından hangi gerekçelerle farklı değerlendirmelere tabi tutulduğunu da tespit etmemiz mümkün olmadı.

[1] Rekabet otoriteleri tarafından çimento sektörüne yönelik yapılan ilgili coğrafi pazar değerlendirmelerde kullanılan fabrikanın bulunduğu noktadan itibaren belirlenen 250-300 km ile çevrelenen bölgeler.

[2] İlgili pazar tanımlamalarında ürün fiyatında meydana gelecek “küçük ama önemli ve kalıcı” artışın etkisi değerlendirilirken dikkate alınması gereken kavramlardan biri olan “selofan yanılgısı” kavramı, 1956 yılında ABD’deki DuPont davasında ortaya çıkmıştır. Buna göre hâlihazırda piyasadaki fiyatın rekabetçi seviyenin çok üstünde olması durumunda, ürünler arasında gerçek bir ikame ilişkisi olup olmamasından bağımsız olarak herhangi bir fiyat artışı, talepte diğer ürünlere doğru bir kaymaya yol açacak ve ilgili pazarın olması gerekenden daha geniş tanımlanmasına yol açacaktır.

Rekabet İktisadı Yükselişini Sürdürüyor: ACE Konferansı’ndan Notlar – 1

Rekabet iktisadı alanında çalışan ekonomistler, 15-16 Kasım 2018’de iktisat alanında dünyanın en köklü okullarından biri kabul edilen Bologna Üniversitesi’nin ev sahipliğinde Rekabet İktisadı Birliği’nin (Association of Competition Economics – “ACE”) yıllık konferansında biraraya geldi. 2003 yılından beri düzenlediği yıllık konferanslarla rekabet iktisadı alanında çalışmalar yürüten ACE, kamu ve özel sektörde çalışan rekabet iktisatçıları ile akademisyenleri bir araya getirerek rekabet hukuku alanındaki güncel davalarda yapılan iktisadi analizlerin tartışılmasına olanak sağlıyor.

ACE’nin bu seneki yıllık konferansına da 27 ülkeden toplam 276 iktisatçı katıldı. Son dört yıldaki toplantılara katılmış biri olarak bu rakamın son yıllardaki en yüksek katılımlardan birine işaret ettiğini söyleyebilirim. Katılımcıların ülkelere göre dağılımına baktığımızda, başta İngiltere (62 kişi) ve Danimarka (41 kişi) olmak üzere kuzey Avrupa ülkelerinin ciddi bir ağırlığı olduğunu görüyoruz. Ayrıca konferans katılımcılarının çalıştığı sektörler dikkate alındığında; 23 rekabet otoritesi, 21 iktisadi danışmanlık şirketi ve 27 üniversite ile araştırma merkezinin temsilcilerinin oturumlara iştirak etti. Öte yandan ACE, Avrupa merkezli bir işbirliği platformu olmasına rağmen bu seneki konferansın katılımcıları arasında ABD, Kanada, Meksika ve İsrail temsilcileri de vardı ve söz konusu ülke temsilcileri açılış ve kapanış oturumlarında konuşmacı olarak görev aldılar. Tüm bu tablo birlikte değerlendirildiğinde, rekabet iktisadına yönelik ilginin artarak devam ettiği ve bu alanda çalışma yapan iktisatçıların sayısının her geçen gün daha da arttığı görülüyor.

Tüm katılımcıların dinleyici olarak iştirak ettiği oturumlarda, hem özel sektör hem de kamuda çalışmalar yapmış iktisatçılar ve akademisyenler tarafından son on beş yılda rekabet iktisadı alanında yaşanan önemli değişim ve dönüşüm süreçleri ele alındı ve geleceğe yönelik politika önerileri tartışıldı. Bu ilk yazıda sizlere bu tartışmalardan öne çıkan başlıkları aktaracağım. Önümüzdeki hafta yayımlanacak yazıda ise farklı ülke uygulamalarının, rekabet otoritesi ve özel sektörde çalışan iktisatçılar ile akademisyenler tarafından tartışıldığı oturumlarda ele alınan, son yılların önemli ve tartışmalı konularından aşırı fiyat, uyumlu eylem ve ilgili coğrafi pazar başlıklarındaki dikkat çekici tespitlere yer vereceğim.

Açılış Paneli’nden öne çıkanlar başlıklar

Compass Lexecon’dan Lorenzo Coppi’nin yönettiği ve konuşmacıların John Fingleton (Fingleton Associates, İrlanda Rekabet Otoritesi eski başkanı, İngiltere Rekabet Otoritesi eski baş ekonomisti), Renée Duplantis (Brattle Group, Kanada Rekabet Otoritesi eski baş ekonomisti), Massimo Motta (Pompeu Fabra Üniversitesi, AB Komisyonu eski baş ekonomisti) ve Fiona Scott-Morton (Yale School of Management, ABD Adalet Bakanlığı’nda eski danışman) olduğu açılış oturumunda rekabet iktisadının son 15 yıldaki gelişimi tartışıldı. Bu oturumda konuşmacılar,  rekabet alanında şekil bazlı yaklaşım yerine daha fazla tek taraflı etkilerin ve etkinliklerin önem kazandığı dönüşüm sürecini ve rekabet iktisadının bu çalışmalara nasıl katkı sağladığını ve hangi alanlarda farklı tekniklerin geliştirilmesinin önemli olduğunu özellikle kendi ülkelerindeki uygulamalardan yola çıkarak tartıştılar.

Konuşmacıların tamamı şu anda üniversitelerde veya danışmanlık şirketlerinde çalışmalarına rağmen belirli süreler kendi ülkelerinin rekabet otoritelerinde de görev yaptıklarından konuları farklı bakış açılarıyla ele alarak daha etkin analizler için uygulamanın nasıl şekillenebileceği konusundaki görüşlerini farklı perspektiflerden değerlendirmelerle zenginleştirerek aktardılar. Konuşmalarda öne çıkan noktaları aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:

  • AB ve ABD’deki düzenlemelere ve içtihatlara baktığımızda bazı uygulama farklılıkları olmasına rağmen aslında temelde, benzer iktisadi gerekçelere dayalı farklı uygulama tercihleri olduğunu görüyoruz. Her iki otoritede de iktisadi tespit değişmemekle birlikte bu tespitin yol açtığı durumların daha müdahaleci veya daha piyasa ekonomisine dayalı yöntemlerle çözülmesi yolunda bir seçim söz konusu. Bu seçimlerde siyasi konjonktürün ve politikaların etkisini yadsımamız ise mümkün değil.
  • İngiltere’deki rekabet uygulamasına baktığımızda diğer ülkelere kıyasla her zaman iktisat yaklaşımının daha fazla merkeze alındığını görüyoruz. Bunda dünyadaki birçok otoriteden farklı olarak yıllar öncesinde doktoralı bir iktisatçının rekabet otoritesinde başkan olarak görev yapmış olmasının veya sadece bu tercihin bile önemli olduğu söylenebilir.
  • Kanada uygulaması ise iktisadın, rekabet hukuku alanın da uygulanması konusunda kendine özgü çeşitli yaklaşımlar barındırıyor. Örneğin, Kanada’da temyiz mahkemesi tarafından bile zaman zaman iktisadi etkinlik argümanlarının dikkate alındığını ve bunun sayısal olarak tespitini beklediğini görüyoruz. Bu tablo ise rekabet otoritesini kaçınılmaz olarak iktisadi argümanları dikkate almaya ve sunulan çalışmaların doğruluğunu test etmeye yönlendiriyor. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, Kanada’daki etkinlik anlayışı dünyadaki diğer belli başlı uygulamalardan farklı, işlem sonrasında oluşan etkinliğin tüketiciye yansıtılması gerekmiyor. Örneğin, ABD ve Kanada’da izin alması gereken bir işlem geçtiğimiz günlerde Kanada’da onaylanırken ABD’de elde edilen kazanımların tüketiciye yansıtılmaması nedeniyle reddedildi.
  • İktisadi analiz özellikle birleşme ve devralma değerlendirmelerinde oldukça önemli. Bir dönem özellikle, telekomünikasyon şirketleri tarafından yapılan satın almalarda çok fazla yatırım yapma güdüsü üzerinde durulduğundan genel olarak devralma işlemleri değerlendirilirken işlemin yatırım yapma güdüsü üzerindeki etkisi, oluşacak sinerjiler ölçümlenmeye çalışıldı. Yine benzer şekilde, işbirlikçi etkilerden çok tek taraflı etkiler üzerinde duruldu ve çalışmalar bu alanlara yoğunlaştırıldı. Ancak, bugüne baktığımızda işbirlikçi etkiler, dikey etkiler ve özellikle inovasyon etkisi çok önemli. Bunlar çalışması zor ama gündem dışı bırakılmaması ve göz ardı edilmemesi gereken konular. Bu konularda geliştirilecek tekniklere ve yapılacak doğru hesaplamalara olan ihtiyaç her geçen gün artıyor.
  • Etkinliği sayısallaştırma görevinin rekabet otoritelerinde mi yoksa taraflarda mı olduğu da aslında tartışılmaya açılması gereken bir konu. İşlemle ilgili en ayrıntılı ve teknik bilgiler işlem taraflarında ve işlemi gerçekleştirmek isteyenler de aynı kişiler. Dolayısıyla, bu konuda gerekli dokümanları ve hesaplamaları rekabet otoritelerine sunma görevi de bu kişilerde olabilir. Rekabet otoriteleri de kendi iktisatçıları ile bu bilgilerin doğruluğunu test etmeli ve manipüle edilmediğinden emin olmalı. Kanada’daki sistem buna en yakın örnek olarak gösterilebilir.
  • Yapılan rekabet değerlendirmelerinde sayısallaşmanın/iktisat kullanımın artması aynı zamanda rekabet otoritelerinin üzerindeki politik belirleyicilerin rolünü azaltıyor. Bu olumlu bir durum ancak, geçen 15 yılın ardından belki de iktisatçılar olarak neye odaklanmamız gerektiğini tekrar tartışmaya açmalıyız. Bugüne kadar işlemler ve onların doğurduğu olası etkiler üzerinde duruldu. Artık aslında bu işlemlerin yapılmasının ne kadar gerekli olup olmadığına veya bu işlemlerin beklenilen sonuçları doğurup doğurmadığına odaklanabiliriz. Bir başka deyişle, bu işlemlerin değerlendirilmesinde izlenecek politikanın belirlenmesinde daha aktif rol alınabilir. Bugün artık biliyoruz ki aslında gerçekleştirilen birçok devralma işlemi çeşitli nedenlerle ortalama 5-6 yıllık süreler içinde taraflar açısından da beklenilen sonuçları doğuramıyor. Rekabet otoritelerinin elinde yeterli bilgi ve yetişmiş insan kaynağı olduğundan farklı önceliklerin ve hedeflerin denkleme dâhil edilmesinde fayda var.
  • Bununla bağlantılı olarak başta ABD olmak üzere toplumdaki eşitsizlik arttıkça bunun şirketler ve kamu kurumları açısından yarattığı baskı ve fatura artıyor. Bu durum ise beraberinde tüketici faydası nasıl tanımlanmalı tartışmalarını getiriyor. Kimi taraflar sadece fiyat etkisine odaklanıp inovasyonun yarattığı faydaların dikkate alınmaması gerektiğini savunurken kimileri de fiyat-kalite-inovasyonun birbirinden ayrılmaz bir şekilde etkinlik tanımını oluşturduğunu ileri sürüyor. Son dönemdeki tartışmaların bir başka odak noktası ise çalışanların ve çalışan haklarının bu işlemlerden nasıl etkilendiği konusu. Bu sebeple, piyasadaki rekabet ve çalışan haklarını dikkate alarak etkinlik/tüketici refahı kavramını yeniden tanımlamak gerekebilir. Shapiro’nun bu konudaki önerisi olan “tüketici standardının/refahının korunması” tabiri dikkate alınabilir.
  • Geçmiş uygulamalar dikkate alındığında hâkim durum davalarında iktisadi analize yeterince yer verilmediğini veya iktisadın bu alanda kullanımının yeterince irdelenmediğini görüyoruz. Bildiğiniz gibi ABD’de monopol tanımının AB’ye göre farklılığı, dışlayıcı uygulamaların çok istisnai hallerde uygulanması söz konusu. Ancak yine son yıllarda tüm sektörlerde artan ortalama fiyatların ve birçok sektörde azalan rekabetin bu uygulamaları da tartışmaya açması mümkün.

Ayrıca, aşırı fiyat konusu hala çok fazla çalışmanın yapılmadığı bir alan ve buradaki “hakkaniyet/adil olma” kavramı tıpkı çalışan hakları gibi yakın zamanda önem kazanabilir.

Baş Ekonomistler Paneli’nden öne çıkan başlıklar

Bu panelde AB Komisyonu’nda ilk kez baş ekonomist olarak görev yapan ve şu anda Almanya Başbakanı’nın ekonomi danışmanlığı görevinde bulunan Lars-Hendrik Roller ile AB Komisyonu’nun hâlihazırdaki baş ekonomisti Tommaso Valletti, AB Komisyonu’nda ekonomist olarak göre yapan ilk ekipte yer alan kişilerden Hans Friederiszick (CA) moderatörlüğünde kamu karar alma süreçlerinde iktisadın yerini tartıştılar. Oturumda öne çıkan bazı noktalar aşağıda özetlenmiştir:

  • Bugüne kadar geçerli olan tek ülke ve bu ülkenin rekabet politikaları açısından yapılan değerlendirmelerin yerini, artık biraz daha tamamlayıcı ve diğer ülkelerle olan ilişkileri de dikkate alan tercihlerin belirleyici olduğu politikaların almasını beklemek mümkün.
  • Bu eğilimle birlikte iktisatçılar ve onlar tarafından gerçekleştirilen analizlerin daha fazla gündeme geleceğini ve tartışma argümanlarının bu çerçevede şekilleneceğini söyleyebiliriz.
  • Bu durum ise bugüne kadar çok fazla incelenmeyen konuların da iktisadi olarak incelenmesini gerekli kılabilir. Aslında 2003 yılında başladığımız nokta ile kıyaslarsak bugün AB’de ve pek çok rekabet otoritesinde bu konuda yeterince bilgi birikimi ve yetişmiş insan kaynağının oluştuğunu söyleyebiliriz.
  • İktisadın kullanımı arttıkça gündeme gelecek başlıklardan biri de doğru iletişim bir başka deyişle karmaşık analizleri basit dille karşı tarafa aktarma sanatı olacaktır. Rekabet alanının tarafları arttıkça yapılan analizleri de aralarında politikacıların da bulunduğu daha geniş bir kesime doğru şekilde aktarmak önem kazanacaktır.
  • Rekabet alanına yönelik olarak politika yapıcılarla olan ilişkilerde genellikle, tüketici faydası kavramını açıklamakta güçlük yaşanabiliyor. Çünkü politikacıların odağı çoğunlukla piyasadaki rekabet düzeyi olabiliyor. Ancak, son dönemde gelir dağılımına yönelik tartışmalar ve bu tartışmaların siyasi alana yansıması bu önceliklerin de değişmesine sebebiyet verebilecektir.