Avrupa Rekabet İçtihadında 5G Hızında Değişim Bekleniyor!

Son dönemde gerek reklamları, gerekse haberleri meşgul eden ve heyecanla beklenen 5G teknolojisi, Avrupa rekabet hukukunda da yerini buldu. Telekomünikasyon sektörünü kasıp kavuran bu yeni teknoloji ülkeler arasında bir yarışa dönüşürken, sunulan vaatlerin yerine getirilmesi hem teknolojik altyapı hem de maliyetler açısından sektör oyuncularını işbirliğine sürüklüyor. Sektör liderleri arasında ağ paylaşım anlaşmaları ve ortak girişimlerin kurulması yaygınlaşırken, bu iş birliklerinin rekabet hukuku açısından doğurabileceği endişelere ilişkin kulislerden sesler yükseliyor.

Her ne kadar rakip işbirliklerinin doğurabileceği anti-rekabetçi etkilerin oldukça kendine özgü bir yapısı olan 5G işbirlikleri açısından daha hafif bir değerlendirmeye tabi tutulabileceği söylense de, henüz bu konuda bir içtihat oluşmuş değil. Mevcut durumda Avrupa Komisyonu yanı sıra ulusal rekabet otoriteleri önündeki dosyalar dikkate alındığında, önce davranan otoritelerin bu alanda içtihat oluşumunda etkili olacağı anlaşılıyor.

Hal böyle olunca, Avrupa’nın rekabet içtihadı açısından belirleyici olabileceği düşünülen işlemler arasında yer alan Vodafone/Telecom Italia, Orange/Proximus ve O2/T-Mobile işlemlerini yakından inceleme ihtiyacı doğuyor.

İtalya’nın en büyük baz istasyonu şirketi yolda (mı?)

İtalya’daki baz istasyonlarını tek bir çatı altında toplamayı hedefleyen Vodafone ile Telecom Italia birleşmesine ilişkin geçtiğimiz Temmuz ayında imzalanan anlaşma Avrupa Komisyonu’nun değerlendirmesine sunuldu. İtalya’da faaliyet gösteren dört mobil ağ operatörü içerisindeki en büyük iki operatörün birleşmesi ile, yaklaşık 22.000 baz istasyonuna sahip bir ortak girişimin kurulması hedefleniyor. 

Teşebbüsler arasındaki ağ paylaşım anlaşması Vicenza, Pescara ve Roma gibi şehirleri kapsam dışında tutarak rekabetçi endişeleri bir nebze azaltmayı hedeflese de, İtalya’nın en büyük iki mobil şebeke operatörünün baz istasyonları aracılığıyla kuracağı yapısal ilişkiye yönelik olarak Komisyon’dan çıkacak kararın ne olacağı kulislerde merak konusu.

Belçika Rekabet Otoritesi Orange/Proximus’u askıya aldı

Vodafone ve Telecom Italia ile benzer şekilde, Orange ve Proximus da geçtiğimiz Temmuz ayında kuracakları ortak girişime yönelik olarak ilk adımlarını atmıştı. Belçika pazarında toplam %75 pazar payına sahip olan teşebbüslerin akdettiği ağ paylaşım anlaşması sonucunda teşebbüslerin anten, radyo ve baz istasyonlarının da dahil olduğu aktif ve pasif ekipmanlarını içerecek şekilde bir ağ paylaşımında bulunması hedefleniyor.

Tam da sözleşmenin bu geniş kapsamından hareketle Belçika pazarında küçük pazar payına sahip oyunculardan olan Telenet, Belçika Rekabet Otoritesi’ne bir şikâyette bulunup, işlemin pazardaki rekabeti olumsuz yönde etkileyeceğini ileri sürdü. Altyapı pazarındaki oyuncu sayısının bu birleşme sonrası 3’ten 2’ye düşeceğini vurgulayan Telenet’in şikâyetini dikkate alan Otorite, çalışanların yeni kurulacak ortak girişime geçmesini 16 Mart’a kadar engellemeye yönelik bir ihtiyati tedbir kararı verdi. Bu kapsamda, Orange ve Proximus’a da Belçika Posta Hizmeti ve Telekomünikasyon Enstitüsü ile yaptıkları görüşmeleri Otorite’ye bildirmeleri için 9 Mart’a kadar süre verildi.

İhtiyati tedbir kararını açıklarken herhangi bir yorumda bulunmayan Otorite’nin Telenet’in şikâyetini esasen inceledikten ve işlemin pazarda doğurabileceği pozitif etkileri inceledikten sonra vereceği karar rekabet çevrelerince yakından takip ediliyor.

Çekya sert bir tavır sergiliyor

Çekya’nın gündeminde ise O2 ve T-Mobile’ın kuracağı ortak girişim var. Avrupa Komisyonu, Çekya’nın en büyük iki operatörünün yaptığı ağ paylaşım sözleşmesinin AB rekabet kurallarını ihlal eder nitelikte olduğunu ve rakipler arası işbirliğinin inovasyona zarar vererek yeni telekom altyapılarının çıkarılmasına ket vurduğu görüşünde olduğunu bildirdi.

Telenet’in Belçika’da gerçekleştirilecek ortak girişime karşı yaptığı şikayetinde örnek olarak gösterdiği bu dosya her ne kadar Orange/Proximus işlemine benzese de, iki işlem arasındaki en büyük fark Çekya’da gerçekleştirilmesi öngörülen ağ paylaşımı anlaşmasının 5G teknolojisini kapsamaması olarak karşımıza çıkıyor. 5G teknolojisinin altyapısal ve maliyet gereklilikleri dikkate alındığında iki örneğin birbirinden farklı değerlendirilmesi olası gözüküyor. Avrupa Komisyonu’nun bu dosya özelinde de yakın zamanda karara varması bekleniyor.

Bahse konu işlemlerden hangisinin önce karara bağlanacağı, yeni 5G teknolojisinin Avrupa rekabet hukuku içtihadında kendisine yeni bir yer edinip edinmeyeceğini gösterecek gibi duruyor. Pazarın nasıl tanımlanacağı ve anti-rekabetçi etkiler ile inovasyon arasındaki dengenin nasıl kurulacağı bu anlamda oldukça önem arz ediyor. Avrupa’da gelişecek içtihadın Türk rekabet hukukunda nasıl ele alınacağını ise zaman gösterecek.

Rekabet Kurulu, İspat Standardına Tekrar Göz Kırpıyor: Rekabet Kurulu, Mardin’deki Yumurta Üreticilerine İlişkin Kararını Verdi!

Rekabet Kurulu, Mardin’de faaliyet gösteren sofralık tavuk yumurtası üreticilerinin aralarında yumurta fiyatlarını belirlediklerine ilişkin gizli bir şikayet başvurusu üzerine 2018 yılının son günlerinde bir önaraştırma başlatmıştı.

Önaraştırmanın tamamlanmasını müteakip Rekabet Kurulu, 13 Haziran 2019 tarihinde şikayetin reddine ve soruşturma açılmamasına karar vermişti. 24 Ekim 2019 tarihinde yayınlanan gerekçeli kararın, Türkiye’de rekabet hukuku uygulaması bakımından oldukça umut verici olduğu söylenebilir. Zira, piyasa koşullarının ve ekonomik gerekçelendirmenin, teşebbüslerin fiyatlama davranışlarının değerlendirilmesinde merkeze konduğunu gördüğümüz kararda; özellikle amaç yönünden rekabet kısıtlamalarının tespitinde temel alınan ispat standardının da oldukça isabetli bir şekilde ortaya konduğuna şahitlik ediyoruz.

Kararda yer alan değerlendirmelere geçmeden önce karara konu önaraştırmayı tetikleyen şikayet başvurusunun içeriğine ve Rekabet Kurulunun tespitlerine değinmek yerinde olacaktır:

Şikayet Başvurusunun İçeriği ve Önaraştırma Raporunun Sonucu

Gerekçeli karardan, şikayet başvurusu kapsamında iki temel iddianın yer aldığı anlaşılmaktadır. Bunlardan ilki Mardin bölgesindeki en büyük sofralık yumurta üreticisi ve tedarikçisi konumunda olan dört teşebbüsün[1] aralarında anlaşarak fiyat yükselttikleri ve paralel fiyatlama davranışlarıyla tüketicilerin zararına olacak şekilde yüksek fiyat belirledikleri iddiasıdır. İkinci iddia ise, bu teşebbüsler arasında kurulmaya çalışılan yumurta borsasının zaman içerisinde kartele dönüştüğü ve bu kartelin Mardin bölgesinde fiyatları yüksek tutmakla kalmayıp, komşu bölgelerdeki perakendecilere daha uygun fiyatlara mal tedarik ederek toptancıların diğer bölgelere mal temin etmesinin önüne geçtiği yönündedir. Ayrıca önaraştırma kapsamında yapılan incelemelerden Mardin’de faaliyet gösteren yumurta üreticilerinin 2016 yılının son aylarında bir otelde görüşme gerçekleştirdikleri tespit edilmiştir. İncelenen teşebbüslerden birinin söz konusu toplantının rakipler arası fiyat tespitine yönelik olduğunu açıklaması üzerine bu toplantı da önaraştırmanın konusu haline gelmiştir.

Her ne kadar önaraştırma raporunda, incelenen dört teşebbüsün aralarında anlaşmak suretiyle rekabet hukuku ihlali gerçekleştirdiklerine ilişkin herhangi bir bulguya ulaşılamamasından hareketle soruşturma açılmasına gerek olmadığı ifade edilmekteyse de, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 9(1) ve 9(3). maddeleri uyarınca, doğrudan veya dolaylı olarak rekabeti kısıtlayabilecek her türlü anlaşmadan ve/veya uyumlu eylemden kaçınılması gerektiği yönünde incelenen teşebbüslere görüş gönderilmesi tavsiye edilmiştir.

Kurul’un Değerlendirmeleri

Sofralık tavuk yumurtası üretimi ve satışı pazarına ilişkin genel tespitlere yer verilen kararda, yumurta üretimi sürecine ilişkin olarak 09.02.2017 tarihli bir Kurul kararına atıf yapılarak şu tespitlere yer veriliyor:

  • Yumurta üretimi, durdurulabilen veya yavaşlatılabilen bir süreç değildir.
  • Ürünlerin uzun süre depolanamaması sorunu nedeniyle, kısa sürede bozulma riskinin minimize edilebilmesi adına, üretilen ürünlerin 1-2 hafta içerisinde satılması gerekmektedir.

Pazarın sayılan özellikleri sebebiyle, yumurta fiyatlarındaki dalgalanmaların arz miktarının kontrolüne bağlı olmayabileceği değerlendirilmiştir.

Öncelikle, 2017 ve 2018 yılları için kişi başı yurt içi ortalama yumurta üretim ve tüketim miktarlarını inceleyen Kurul, kişi başına düşen üretim oranlarındaki artışın tüketim oranlarındaki artışa göre daha yüksek olması sebebiyle pazarda arz-talep dengesizliğinin söz konusu olabileceğini değerlendirmiştir. Buradan hareketle, ekonominin olağan akışında, yumurta fiyatlarının bu durumdan düşüş yönünde etkilenmesinin beklenebileceği açıkça ifade edilmiştir. Bununla birlikte, yumurta fiyatlarının yalnızca arz-talep ilişkisinden etkilenmediği belirtilmiş ve üretim maliyetleri analiz edilmiştir.

Bu kapsamda Kurul, arz oranlarında meydana gelen artışın 2018 yılının ikinci yarısından itibaren fiyatlarda beklenen azalmaya yol açmadığı gibi önemli bir fiyat artışının söz konusu olduğunu gözlemlemiş, bunun da üretim maliyetlerindeki artış sonucu söz konusu olabileceğini ortaya koymuştur.

Yumurta üretimi bakımından (i) tavuğun kendi maliyeti ve (ii) yem maliyeti pazardaki en önemli iki maliyet kalemini teşkil etmektedir. Bu bağlamda, bazı tavuk türlerinin yurt dışından ithal edildiği belirtilmektedir. İlaveten; soya küspesi, ayçiçeği küspesi, soya yağı vb. yem ürünlerinin çok büyük bir kısmının da ithalat yoluyla temin edildiği ifade edilmiştir. Buradan hareketle Kurul, 2018 yılı için döviz kurunda meydana gelen dalgalanmanın yumurtanın toplam üretim maliyetinde doğrudan etki ettiğini değerlendirmiştir. Dolayısıyla, arz miktarındaki artışa rağmen, üretim maliyetlerindeki artış yumurta fiyatlarını yükseltmiştir.

Kurul, incelenen dört teşebbüsün aynı tarihlerde ve aynı oranlarda fiyat artışı gerçekleştirdiğini tespit etse de bu durumun, döviz kurundaki artış ile paralel olarak gerçekleşmesinden hareketle, maliyetlerdeki ani artıştan kaynaklandığını değerlendirmiştir. Bu değerlendirmesine destek argümanlardan birisi de incelenen teşebbüslerin fiyatlarının 2018 yılında birbirinden farklılaşması olarak gösterilmiştir.

Mardin’deki yumurta üreticilerinin (yedi teşebbüs) bir toplantı düzenleyerek yumurta satış fiyatlarının belirlenmesine yönelik iletişim içerisine girdikleri iddiasına ilişkin olarak Rekabet Kurulu, tüm incelenen teşebbüslerin beyanlarını ayrı ayrı değerlendirmeye almıştır. Bu kapsamda, incelenen dört teşebbüsten üçü, toplantının bölgesel bir yumurta üreticileri birliği kurulması amacıyla düzenlendiğini, yalnızca biri ise toplantının yumurta fiyatlarının belirlenmesi amacını güttüğünü ancak hayata geçirilemediğini beyan etmiştir.

Rekabet Kurulu, incelenen teşebbüsler içerisinde tek bir teşebbüsün söz konusu toplantıya rekabeti kısıtlama amacı ile katıldığı ve diğer teşebbüslerin bu amacı paylaşmadığından hareketle, Rekabet Kanununun 4. maddesi kapsamındaki anlaşmalar bakımından aranan “karşılıklı irade uyuşması” koşulunun söz konusu toplantı bakımından tespit edilemediğini ortaya koymuştur. İlaveten, incelenen teşebbüslerin toplantı sonrası piyasa davranışlarının da bu irade yokluğunu desteklediğini değerlendirmiştir.

İncelenen teşebbüslerin perakende satışlarının bulunmamasının da, şikayetin perakende satışlara ilişkin ikincisi iddiayı çürüttüğü sonucuna varılmıştır.

Tüm bu açıklanan nedenlerle Kurul, herhangi bir rekabet hukuku ihlalinin söz konusu olmamasından hareketle, raportörlerin önerdiği 9(3) Kararı’na da başvurmaksızın, şikayetin reddine ve soruşturma açılmasına yer olmadığına karar vermiştir.

Karar’ın Önemi

Rekabet Kurulunun, Mardin’de faaliyet gösteren yumurta üreticilerine ilişkin verdiği bu kararın üç yönden önemli olduğu söylenebilecektir.

Bunlardan ilki, incelenen teşebbüslerin yumurta fiyatlarına yönelik aynı tarihte ve paralel bir şekilde artış göstermesinin piyasa koşulları ve ekonomik gerekçeler çerçevesinde değerlendirilmiş olmasıdır. Arz miktarındaki artıştan beklenen fiyat düşüşünün ötesine geçecek şekilde gerçekleşen üretim maliyetlerindeki artışın, fiyatlardaki paralel artışa sebebiyet verdiğinin tespit edilmesi, Rekabet Kurulu kararlarında ekonomik analizin öneminin ortaya konması bakımından önemlidir.

Kararın bir diğer önemli kısmı ise, her ne kadar açıkça ifade edilmese de, rakiplerarası düzenlenen bir toplantının amaç yönünden rekabeti kısıtlayıcı olup olmadığının değerlendirilmesinde ispat standardının karşılanıp karşılanamadığı hususunun dikkate alınmış olmasıdır. Bu kapsamda Kurul, isabetli bir şekilde, tek bir teşebbüsün beyanlarını rekabeti kısıtlama amacını ortaya koyma yönünden yeterli görmemiştir. Bu doğrultuda, irade uyuşmasını ortaya koyan ilave unsurların varlığı aranmış, incelenen teşebbüslerin aleyhine olabilecek beyanlar ile lehine olabilecek beyanlar eşit mesafede değerlendirilmiştir.

Bu noktada, incelenen teşebbüslerin katıldığı toplantının, fiyat belirleme amacının yoksunluğu bakımından Kurul’u soruşturma açmaya dahi gerek görmeyecek ölçüde ikna eden gerekçelendirmenin karara yansımadığı öne sürülebilir. Bu kapsamda, her ne kadar tek bir teşebbüsün beyanının amaç yönünden rekabeti kısıtlayıcı bir anlaşmanın varlığı bakımından yeterli görülmemesi objektif ve öngörülebilir bir ispat standardının ortaya koyulabilmesi açısından önemli bir gelişme olsa da, ihlal şüphesini tamamen ortadan kaldıran bulguların daha ayrıntılı bir şekilde gerekçeli karara yansıtılması gerektiği açıktır.

Rekabet Kurulu’nun bu kararını, Türk rekabet hukuku rejiminde yer almayan ve eksikliği önemli eleştirilere konu olan de minimis kuralının[2] fiilen uygulanması şeklinde yorumlayan görüşler de bulunmaktadır. Bu görüşlerin temelinde, Rekabet Kurulunun özellikle küçük-orta ölçekli işletmeler bakımından gözettiği ispat standardını ve etki bazlı yaklaşımını, daha büyük ölçekli oyuncuların yer aldığı pazarlarda aynı şekilde gözetmemesi gerçeğinin yattığı düşünülmektedir. Rekabet hukuku uygulamasındaki öngörülebilirliği önemli ölçüde zedeleyen bu durumun literatürde çeşitli kavram kargaşalarına yol açması da kaçınılmaz olmaktadır.

Bununla birlikte, söz konusu kararda de minimis kuralının fiilen uygulandığı yönündeki çıkarımlara katılmak mümkün görünmemektedir. Zira, mehaz Avrupa Birliği rekabet hukuku kuralları bakımından de minimis kuralı, amaç yönünden rekabet kısıtlamaları bakımından uygulanamamaktadır. Avrupa Komisyonu tarafından yayınlanan De Minimis Genelgesi’nde[3] açıkça ortaya konduğu üzere, herhangi bir şekilde rekabeti kısıtlama amacı olan anlaşmalar de minimis kuralının uygulama alanının dışında kalmaktadır. Bu kapsamda, belirli ürünlere yönelik satış fiyatının tespit edilmesi amacını taşıyan anlaşmaların Genelge kapsamı dışında kaldığı açıkça belirtilmektedir. Ayrıca, Avrupa Komisyonu’nun çıkardığı grup muafiyeti tebliğlerinde “ağır ihlal (hardcore restriction)” olarak sayılan kısıtlamaların da amaç yönünden rekabeti kısıtlayıcı nitelikte olduğu değerlendirilmekte ve bunlar da de minimis kuralının uygulama alanının dışında bırakılmaktadır.

Bu nedenle, Kurul’un fiilen de minimis kuralını uygulama niyetinin olduğu düşünülse dahi önaraştırmaya konu iddiaların amaç yönünden rekabeti kısıtlayıcı anlaşmalar kapsamında değerlendirilmesi gerektiği göz önüne alındığında, somut olay özelinde de minimis kuralının uygulanabilir olmadığının değerlendirilmesi gerekecektir.

Karar’ın önemli noktalarından birisi de 9(3) Kararı’nın uygulama alanına ilişkindir. Raportörlerin, ihlal tespiti yapılamadığından hareketle soruşturma açılmasına gerek olmadığı yönündeki görüşlerine, uyarı niteliğinde 9(3) Kararı’nın eklenmesini tavsiye etmeleri pek yerinde görünmemektedir. Zira, Rekabet Kanunu’nun 9. maddesi ihlale son verme kararını düzenlemektedir. Dolayısıyla bu maddenin uygulanması için bir ihlalin tespit edilmiş olması gerekmektedir. 9(3) Kararı’nın teşebbüsler üzerinde gereksiz bir baskı yaratacak şekilde uygulanmaması Kurul’un isabetli bir yaklaşımı olarak görülmektedir.

Bununla birlikte, Danıştay içtihatlarında[4] Kurul’un “soruşturma açılmamasına” ilişkin karar verebilmesi için önaraştırma sonucunda rekabet kurallarını ihlal eden eylem, karar ve anlaşmaların söz konusu olmadığının hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya konması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu doğrultuda, incelenen teşebbüslerin katıldığı toplantının, fiyat belirleme amacından yoksun olduğuna ilişkin detaylı bir gerekçelendirme görmediğimiz kararın idari yargı önündeki yolculuğu da takibe değer görülmelidir.


[1] Dicle Tarı Gıda Pazarlama Nakliyat İnşaat Hayvancılık San. ve Tic. Ltd. Şti. (“Dicle Yumurta”), Hacıhasanoğulları Otomotiv Petrol İnşaat Tarım Hayvancılık San. ve Tic. Ltd. Şti. (“Naz Yumurta”), Fırat Nakliyat Gıda Taahhüt Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. (“Fırat Yumurta”) ve Bayza Petrol Kuyumculuk Nakliyat Tarım Hayvancılık San. ve Tic. A.Ş. (“Bayza Yumurta”).

[2] Mehaz rekabet hukuku rejimi olan Avrupa Birliği rekabet hukukunda, Avrupa Birliği Adalet Divanı kararları ışığında ortaya konan de minimis kuralı, bir rekabet hukuku ihlalinin varlığı için ihlal iddiasına konu anlaşma veya davranışın önemli sayılabilecek nitelikte bir etki doğurması gerektiğini ifade etmektedir. Bu doğrultuda, ikincil mevzuatta belirlenen koşullar altında önemli sayılabilecek nitelikte bir etki doğurmayan rekabeti kısıtlayıcı anlaşmalar ve davranışlar rekabet hukuku ihlali olarak kabul edilmemektedir.

[3] Notice on agreements of minor importance which do not appreciably restrict competition under Article 101(1) of the Treaty on the Functioning of the European Union (De Minimis Notice)

[4] Danıştay 13.D., 30.05.2014 tarih ve E.2010/4818, K.2014/2197 sayılı karar.

REKABET HUKUKUNDA ÖNEMLİ BİR KONU – REKABET KURUMU ŞİKÂYETÇİNİN ŞİKÂYETİYLE BAĞLI DEĞİLDİR

Tok Otomotiv tarafından, Bursa ilinde amortisör üretimi yapan Maysan Mando’nun mal vermeyi reddettiği, piyasadaki rakipleri ile ortak hareket ederek pazar dışına itmeye çalıştığını ve böylelikle rekabeti engellediği iddiası ile şikâyette bulunulmuştur. Yapılan önaraştırma sonucunda Rekabet Kurulu, Maysan Mando tarafından üretilen amortisörlerin şikâyetçinin otomotiv yedek parça pazarında rekabet edebilmesi bakımından vazgeçilmez olmadığı ve Maysan Mando ürünlerinin şikâyetçinin toplam geliri içindeki payının düşük olduğu yönünde değerlendirmelerde bulunmuştur. Bu bakımından; söz konusu ürünleri satamamanın şikâyetçinin pazar dışına itilmesine ya da alt pazardaki etkin rekabetin ortadan kalkmasına yol açmasının mümkün olmadığı değerlendirilerek, mal vermenin reddinin kötüye kullanma olarak nitelendirilebilmesi için gerekli koşullarının mevcut olayda karşılanmadığı gerekçeleriyle şikâyetin reddi ile soruşturma açılmamasına karar vermiştir.[1]

Bu kararın iptali talebiyle Tok Otomotiv tarafından açılan dava sonucunda Ankara 15. İdare Mahkemesi[2], şikâyetçinin toptan satış̧ yapan bir şirket olduğu, şikâyet edilen şirketten mal tedarik edememesi halinde, bu ürünü satın alamayan tüketicilerin bu ürünle birlikte diğer ürünlerin de siparişinden vazgeçmesi muhtemel olduğunu değerlendirmiştir. Bu durumda alt pazarda rekabeti ve piyasa etkinliğini azaltarak fiyatların yükselmesi neticesinde tüketicinin zararına yol açmasının muhtemel olduğu sonucuna varmıştır. Bununla birlikte, şikâyetçinin iddiaları ile ilgili olarak yapılan önaraştırma sırasında elde edilen deliller doğrultusunda araştırmanın genişletilmesi ve elde edilecek bilgi, belge ve delillerin değerlendirilmesi suretiyle davacının iddialarının her türlü şüpheden uzak bir şekilde açıklığa kavuşturulması için soruşturma açılması gerektiği belirtilerek Rekabet Kurulu’nun yukarıda belirtilen mezkûr kararını iptal etmiştir.

İptal kararının uygulanması doğrultusunda Maysan Mando hakkında soruşturma açılmıştır.[3] Soruşturma sırasında 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkındaki Kanunun (“Rekabet Kanunu”) usulle ilgili maddelerini dikkate alarak gerek şikâyetçi ve soruşturma tarafı, gerekse üçüncü şahıslardan bilgi isteme, yerinde inceleme, görüşme ve yazılı savunmaların alınması ve akabinde sözlü savunmanın yapılması sonucunda Rekabet Kurulu nihai kararını vermiştir.

Soruşturma aşamasında, Soruşturma Heyeti özellikle yerinde incelemelerde, yeniden satış fiyatının belirlenmesine ilişkin belgeler elde etmiştir. Soruşturma Raporu’nda, yerinde inceleme belgelerinin içeriklerinden anlaşıldığı üzere, Maysan Mando’nun 2014-2018 yıllar arasında bayilerinin yeniden satış fiyatını belirlemeye yönelik eylemlerinin Rekabet Kanunun 4. maddesi kapsamında olduğu, 2017/3 sayılı Tebliğ̆ kapsamında grup muafiyetinden ve Rekabet Kanunun 5. maddesi kapsamında bireysel muafiyetten yararlanamayacağı değerlendirmiştir. Rekabet Kurulu, Maysan Mando’nun bayilerinin yeniden satış fiyatını belirlemek suretiyle Rekabet Kanunun 4. maddesini ihlal ettiği sonucuna varmıştır.

Görüleceği üzere şikâyetçinin şikâyeti sadece mal vermeyi reddetme fiilini kapsadığı yani Rekabet Kanunu’nun 6. maddesine muhalefet şeklinde olmasına rağmen, soruşturma sırasında elde edilen belge ve bilgilerin sonucunda anılan Rekabet Kanunu’nun 4. maddesi hilafına yeniden satış fiyatının belirlenmesi (“YSFB”) yolunda rekabet ihlali tespiti üzerine bu konuyu Soruşturma Raporu’na alınmıştır. Rekabet Kurulu nihai kararında 6. maddedeki mal vermeyi reddetme fiilini ihlal olarak değerlendirmezken, 4. maddeye göre YSFB konusundaki ihlalin varlığı nedeniyle Maysan Mando hakkında idari para cezasına hükmetmiştir.[4]

Bu bakımdan, Rekabet Kurulu şikâyet konusu ile bağlı olmadığı sonucuna varmak mümkündür. Rekabet Kurulu, yapılan önaraştırma veya soruşturma sırasında Rekabet Kanunu’nun kendisine verdiği usulü delil toplama argümanlarını kullanarak elde ettiği belge ve bilgilere göre tespit ettiği rekabet ihlalleri hakkında karar vermeye görevli ve yetkilidir. Yeter ki, hakkında soruşturma yapılan tarafa, Rekabet Kanunu’nun ilgili hükümleri doğrultusunda ve evrensel hukuk kurallarına göre adil yargılanma ilkelerinin aradığı anlamda savunma hakkı verilsin. Bütün bu anlatımlarımız karşısında teşebbüsler, sadece haklarında yapılan şikâyetle sınırlı olarak bir soruşturma ve bunun sonucunda da, sadece bu konuya ilişkin karar verilebileceğini düşünmemelidirler. Rekabet Uzmanlarının gerçekleştirdikleri yerinde incelemelerde her türlü rekabet ihlaline ilişkin bir duruma muttali olduklarında konuyu Rekabet Kurulu’na götüreceklerini unutmamalıdırlar. Maysan Mando kararı bu yönüyle rekabet hukuku öğretisinde ve eğitimlerinde örnek verilecek bir karar niteliğindedir.


[1] Rekabet Kurulu’nun 18.02.2016 gün ve 16-05/107-48 sayılı kararı

[2] Ankara 15. İdare Mahkemesi’nin 25.10.2017 gün ve E.2016/3742, K2017/2794 sayılı kararı

[3] Rekabet Kurulu’nun 28.11.2017 gün ve 17-39/630-M sayılı kararı

[4]  Rekabet Kurulu’nun 20.06.2019 gün ve 19-22/353-159 sayılı kararı

Rekabet Hukukunun Kalbi Burada Atıyor!

Önümüzdeki kasım ayında Doç. Dr. Kerem Cem Sanlı tarafından düzenlenen İstanbul Bilgi Üniversitesi Rekabet Hukuku Sertifika Programının dokuzuncusu gerçekleştirilecek. Program Türkiye’de rekabet hukuku üzerine çalışma yapan akademisyenler ve avukatları rekabet hukukuna ilgi duyanlar ile bir araya getiriyor. Yedi hafta boyunca alanında uzman kişiler rekabet hukukunun farklı yönlerini ele alıyor ve dinleyicileri ufuk açıcı tartışmaların içerisine çekiyor.

Her yıl olduğu gibi bu sene de Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı (“BASEAK”) olarak program içerisinde yerimizi aldık. İlk hafta ekibimizin ekonomistlerinden Bahçeşehir Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Emin Köksal, hukuk ve ekonomiyi harmanlayan antitröst ekonomisi sunumu ile programın açılışını gerçekleştirecek. Dördüncü haftada ise, BASEAK rekabet ve regülasyon ekibinin lideri Av. Şahin Ardıyok Rekabet Kurumu’nda ve özel sektörde elde ettiği tecrübeler ışığında yıkıcı fiyatlandırma, fiyat sıkıştırması ve indirim sistemlerini ele alacak.

Rekabet hukukunda kendini geliştirmek, uygulamaya ilişkin bilgiler edinmek ve güncel tartışmaları takip edebilmek için Türkiye’deki en değerli platformlardan birisi olan İstanbul Bilgi Üniversitesi Rekabet Hukuku Sertifika Programı 2 Kasım – 14 Aralık 2019 tarihleri arasında her cumartesi İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilecek. İlgi duyanlar buradaki linkten programın detaylarına erişip programa kayıt yaptırabilirler. Sizleri de dinleyiciler arasında görmekten mutluluk duyacağız.  

Avrupa’da Yaz Sert Geçiyor: Rekabette Veri Güvenliği Fırtınasına Dikkat!

Avrupa rekabet soruşturmalarında hâkim durumdaki şirketlerin veri toplama ve işleme süreçleri rekabet otoritelerinin odak noktası haline geldi. Bu sert rüzgârdan en çok etkilenecek teşebbüsler ise teknoloji devleri olacak gibi görünüyor.

Almanya’nın rekabet otoritesi Bundeskartellamt’ın Facebook hakkında yürüttüğü soruşturmayla başlayan değişim rüzgârı, tüm Avrupa Birliği’ni etkisi altına almaya başladı. Facebook, Apple ve Microsoft gibi teknoloji devleri ulusal rekabet otoritelerince mercek altına alındıkça, rekabet hukuku soruşturmalarında veri güvenliği kurallarının incelenmesi yaygınlaşmaya başladı. Öyle ki, çeşitli evrelerde rekabet soruşturmalarında veri güvenliği kurallarının devreye girmesi tartışılıyor.

Avrupa Komisyonu Genel Sekreteri Martin Selmayr, son dönemde hem birleşme devralma hem de hâkim durumun kötüye kullanılması dosyalarında rekabet hukuku ve kişisel verilerin korunması kurallarının iç içe geçtiğini belirtti.[1] Aynı zamanda Avrupa Birliği veri koruma kurallarının da mimarlarından biri olan Selmayr, Brüksel’de gerçekleşen bir konferansta yaptığı konuşmada iki alanın da insan onuru, tercihler ve özgürlükler üzerine kurulduğunun altını çizerek, düzenlemelerde yeknesaklığın kaçınılmaz olduğuna işaret etti. Selmayr’ın konuşmasında dikkat çeken bir diğer nokta ise, rekabet soruşturmalarında kişisel verilerin korunmasına ilişkin endişelerin de incelenmesine kimsenin engel olamayacağını açıkça belirtmesi oldu.

Değişim rüzgârının öncüsü Bundeskartellamt başkanı Andreas Mundt da aynı konferansta yaptığı konuşmada Avrupa rekabet otoritelerinin hâkim durumun kötüye kullanılıp kullanılmadığının değerlendirirken Genel Veri Koruma Yönetmeliği’ni (“GDPR”) dikkate alması gerektiğini vurguladı. Rekabet hukukuna ilişkin yeni bir GDPR yaratmaktansa, var olan düzenlemenin uygulanmasının daha mantıklı olduğunu savunan Mundt, teknoloji devlerinin sahip olduğu pazar gücünün endişe verici olduğunu belirtti.

Bu süreç nasıl başladı?

Bundeskartellamt 2019’un başlarında sonuçlandırdığı soruşturmada, Almanya’da sosyal ağ pazarında hâkim durumda olan Facebook’un veri toplama ve işleme süreçlerinin hâkim durumun kötüye kullanılması teşkil ettiğine karar vermişti.[2] Facebook, kendi uygulamasının yanı sıra, Instagram, Whatsapp ve beğen-paylaş özelliği gömülü olan üçüncü taraf internet sitelerinden herhangi bir kısıtlama olmaksızın kullanıcı verisi toplamakta, daha sonra bu verileri Facebook kullanımı için bir şart olarak ileri sürmekteydi. Kullanıcılar rıza göstermeksizin uygulamayı kullanamadığından, kişisel verilerin işlenmesinin bir mal ve/veya hizmet sunumunun şartı olarak ileri sürülmemesi kuralına aykırılık söz konusuydu.

Başta veri koruma otoritelerinin yetki alanında görülebilecek bu konuya, Bundeskartellamt tarafından söz konusu verilerin hâkim durumun korunması ve güçlendirilmesi hususunda teşebbüslere önemli bir avantaj sağladığı gerekçesiyle müdahale etti ve Facebook’a iş yapış modelini düzeltmesi için toplamda 12 aylık bir süre tanıdı.

Fransa’dan işbirliği çağrısı

Fransız rekabet otoritesi Autorite de la Concurrence’in başkanı Isabelle de Silva, otoritenin geçtiğimiz yıla ilişkin yıllık raporunu sunduğu toplantıda rekabet soruşturmalarında veri toplama ve veri güvenliği konularına daha fazla ağırlık vereceklerinin sinyallerini verdi.[3] Teşebbüslerin veri işleme olduğu gibi, veri toplama yöntemlerinin de hakim durumun kötüye kullanılması teşkil edebileceğinin altını çizen de Silva, Bundeskartellamt’ın Facebook kararına atıf yaparak, kendilerinin de dijital platformları mercek altına aldığına işaret etti.

Hâlihazırda Autorite de la Concurrence ve Bundeskartellamt algoritmalar üzerine ortak bir çalışma hazırladığı biliniyor. Önümüzdeki Ekim ayında Mundt ve de Silva tarafından sunulması beklenen raporun algortimaların rekabet hukukundaki yerinin belirlenmesinin yanı sıra benzer işbirliklerinin devamını getireceği de öngörülüyor. Fransız rekabet otoritesinin Fransız telekomünikasyon otoritesi ARCEP ve veri koruma otoritesi CNIL ile veri gözetim ve denetimi alanlarında güçlerini birleştireceğini açıklayan de Silva, teknoloji devlerinin hâkim durum soruşturmalarında da Avrupa’da benzer bir iş birliğine ihtiyaç duyulduğunun altını çizdi.

Türkiye’de ne noktadayız?

Aslında rekabet kişisel verilerin korunması hukuku arasındaki yakın ilişki ve işbirliğini görmek için fazla uzağa gitmemize gerek yok. Nisan ayında Rekabet Kurumu eski başkanı Ömer Torlak ile Kişisel Verileri Koruma Kurumu Başkanı Faruk Bilir arasında gerçekleşen toplantıda Avrupa’daki rüzgârların Türkiye’yi de etkisi altına alacağının sinyalleri verilmişti. Kurum başkanları dosyalarda bilgi alışverişinde bulunacaklarını ve mevzuat uyumluluğunun şirketlerin uluslararası rekabet gücünü arttıracağını düşündüklerini belirtirken, iki Kurum arasında bir de İşbirliği Protokolü imzalandı.[4]

İşbirliği rüzgârlarının Avrupa’da ve ülkemizdeki rekabet hukuku iklimini ne şekilde değiştireceğini ise zaman gösterecek. 


[1] Newman, Matthew. “Facebook, Microsoft antitrust cases show convergence with data-privacy rules, EU officials say.” MLex Global Antitrust, MLex, 10 July 2019, 14:47.

[2] https://www.bundeskartellamt.de/SharedDocs/Entscheidung/EN/Fallberichte/Missbrauchsaufsicht/2019/B6-22-16.pdf?__blob=publicationFile&v=4

[3] Yaiche, Arezki. “Data-Collection Abuses among Priorities of French Competition Authority.” MLex Global Antitrust, MLex, 9 July 2019, 14:05.

[4] https://www.kvkk.gov.tr/Icerik/5431/-Kurumumuz-ile-Rekabet-Kurumu-Arasinda-Isbirligi-Protokolu-Imzalandi

Ne Yaptığın Kadar Nasıl Yaptığın da Önemli: ICN Prosedürel Adaleti Sağlamak İçin Rekabet Otoritelerini Bir Araya Getirdi!

Daha önce pek çok mecrada dile getirdiğimiz üzere, usul hukuku kuralları ve bu kuralların tam adalet içerisinde uygulanması, hukuki süreçlerin etkinliği ile normatif hukuk düzeninden beklenen öngörülebilirliğin sağlanabilmesi için olmazsa olmaz nitelik taşıyor. Yasama siyasetinin, mukayeseli hukukun uluslararası kaynaklarını takip (ve zaman zaman iktibas) etmek suretiyle koruma altına aldığı yasal menfaatler üzerine inşa edilen hukuk kuralları, neyi korudukları ile olduğu kadar nasıl korudukları ile de günlük hayatın her safhasını etkiliyor. Etkileri günlük hayat ilişkileri ve birel hukuki işlemler ile de sınırlı kalmayan usul kuralları, normatif hukuk sistemine duyulan kümülatif güveni de temin etmektedir. Rekabet hukukuna hâkim usul kurallarının geliştirilmesini hedefleyen Uluslararası Rekabet Ağı – International Competition Network (“ICN”) de bu hedefi doğrultusunda farklı yetki alanlarından uygulayıcı otoriteleri bir araya getirerek daha etkin ve şeffaf prosedürler oluşturmak için çalışmalar yapıyor. Bu kapsamda, rekabet süreçlerinde usul kurallarının önemi ile ICN’in bu alandaki güncel çalışmalarını aşağıda değerlendiriyoruz.

Prosedürel adalet ve rekabet hukuku

İnsanın, günlük hayat ilişkilerini kurallar ile düzenleme güdüsünün bir uzantısı olarak ortaya çıkan usul hukukunun temel gayesi, düzeni sağlayan kuralların işleyişini de yine birtakım öngörülebilir kurallara bağlamak oluyor. Hukuk eliyle tesis edilen adaletin, uygulama hayatının tüm unsurları tarafından ulaşılabilir olmasını sağlayan usul kurallarının, bu hedeflerini gerçekleştirebilmeleri için her bir hukuk işlemi açısından, her defasında ve herkes için eşit, adil ve yeknesak biçimde uygulanması gerektiği değerlendiriliyor.

Prosedürel adaletin en üst seviyede tutulması gereken hukuki süreçlerin başında ise yine adli veya idari bir ceza tesis etmeden evvel yürütülen soruşturmalar geliyor. Süreç sonunda kesilebilecek cezaların ağırlığının, bahse konu sürecin önemini de tayin ettiği bu ekosistem içerisinde ise en önemli yeri rekabet soruşturmaları tutuyor. Gerçekten de, soruşturmaya tabi şirketlerin ticari itibarları, iş stratejileri, mali durumları ve pazardaki davranışları üzerinde ciddi sonuçlar doğurabilen rekabet soruşturmalarının, bu sonuçlara giden yolda tabi oldukları usul kuralları da bir o kadar önem kazanıyor. Ayrıca, bir rekabet ihlali olup olmadığının tespiti için yürütülen süreçler kapsamında rekabet otoritelerine oldukça soruşturma yetkileri tanınıyor ve sistemin doğru işleyebilmesi için bu yetkilerin de birtakım sağlam prosedürlere bağlı şekilde kullanılması gerekiyor.

Rekabet otoritelerinin görevleri, bağlı oldukları devletin egemen yetki alanı ile sınırlı olduğundan, bu görev kapsamında tabi olacakları usul ve prosedürler de öncelikli olarak kendi iç hukuklarında düzenleniyor. Öte yandan, teknolojik gelişmeler ve dijitalleşen pazarlar karşısında ortak bir uygulama dili arayışına giren rekabet hukuku çevreleri, hem pan-avrupai düzlemde hem de okyanusun diğer yakasındaki anglo-amerikan ekolünü de dâhil eden daha geniş platformlarda çeşitli çalışmalar gerçekleştiriyor. Dünyanın her köşesinden rekabet otoritelerinin ve uygulayıcı kurumların katılım gösterdiği bir platform olan Uluslararası Rekabet Ağı – International Competition Network (“ICN”) de bu alanda katma değer üreten oluşumların başında geliyor. Rekabet hukuku çevrelerinde yakından takip edilen ve yüksek profilli çalışmaları ile pek çok uygulamanın gelişimine yön veren ICN’in en son girişimi ise rekabet kurallarının uygulanmasında prosedürel adaletin sağlanmasını konu alıyor.

ICN’in rekabet otoriteleri arası prosedürel adalet prensipleri (CAP)

Yukarıda da açıkladığımız üzere ICN, uluslararası bir organizasyon olarak katılımcılarının kaynaklarının bir kısmını da usul kurallarının etkinleştirilmesine kanalize etmesini destekliyor ve bu yönde çeşitli girişimler yapıyor. Tüm uygulama dünyasının kullanımına açılan birtakım prosedürel kılavuzlar ve benzeri yol gösterici metinler oluşturarak bu alanda mukayeseli hukuk kaynakları da üreten ICN’in, usuli adalet konusundaki en güncel girişimi ise Haziran başında Paris’te açılış toplantısını gerçekleştirdiği Rekabet Otoriteleri Prosedür Çerçevesi – Framework for Competition Agency Procedures (“CAP”) çalışmalarıdır.

ICN bünyesinde yürütülen bir çalışma olan CAP, tüm ICN üyelerinin ve diğer rekabet otoritelerinin katılımına açık bir platform niteliği taşıyor. Rekabet kurallarının uygulanması ve icra edilmesi konusunda çerçeve çalışmaları (implementation framework) gerçekleştiren oluşum, öncelikli olarak uygulayıcı kurumların sunacağı katma değerin işlenmesi imkânı sunuyor.

Oluşumun yapacağı çalışmalar çeşitli dönemlere ayrılmak suretiyle düzenlenirken, her bir dönem için dünyanın farklı kesimlerinden rekabet otoritelerinin ortak başkanlık görevi (co-chair) yürütmelerine karar veriliyor. Bu çalışma usulü altında Paris’te bir toplantı gerçekleştiren CAP’ın birinci dönem ortak başkanları ise Avusturalya Rekabet ve Tüketici Komisyonu (Australian Competition and ConsumerCommission), Alman Rekabet Otoritesi (Bundeskartellamt) ve Amerika Birleşik Devletleri (“ABD”) Adalet Bakanlığı’nın Anti-tröst Birimi (Department of Jurstice Antitrust Division) olarak belirleniyor.

Ortak başkan konumundaki uygulayıcı kurum temsilcilerinin, bir yandan CAP’ın vazifeleri açısından idari ve yönetsel bir işlev icra ederken diğer yandan da oluşum tarafından üretilecek katma değerli içeriklere yoğun olarak katılıp yön verecekleri düşünülüyor. Alman rekabet otoritesinin Avrupa uygulama hayatı üzerinde belirleyici etkisi olan saygın pozisyonu ile usul hukuku konularında Kıta Avrupası’ndan farklı refleks ve mekanizmalara sahip anglo-amerikan uygulayıcılarını bir araya getiren oluşumun, bu kombinasyon üzerinden katma değeri yüksek bir sinerji oluşturması ve her iki uygulamanın da iyi yanlarını bütünleyen ortak bir gelişim zemini teşkil etmesi bekleniyor.

İçerik açısından incelendiğinde usuli adaletin temel prensiplerini kapsama aldığı görülen CAP’ın, bu prensipler üzerinden küresel rekabet hukuku camiasında oluşan kapsamlı bir fikir birliğini yansıttığı görülüyor. Farklı hukuk sistemlerinden gelen ve farklı kurumsal kültürlere dayanan fikirleri bir araya getiren CAP üyelerinin, bu çerçeve çalışma kapsamındaki prensiplere bağlı kalarak bunların uygulanmalarını sağlamak için işbirliği yapacakları belirtiliyor.

Yukarıda açıkladığımız faaliyetlerini iki temel prosedür üzerinden yürüteceğini belirten oluşum, bu prensipleri aşağıdaki şekilde tayin ediyor:

(i) Kurumlar arası diyalog kanalları oluşturan ve buradan fikir teatisi imkânı sunan CAP İşbirliği Prosedürü ve

(ii) Katılımcılara kendi sistemleri hakkında önemli gördükleri özellikleri paylaşma ve açıklama imkanı sunarak uygulamalar arası şeffaflık sağlayan CAP İnceleme Prosedürü

Değerlendirme

Yukarıdaki açıklamalarımız da göstermektedir ki, herhangi bir rekabet hukuku süreci kapsamında usul kurallarının layığı ile uygulanması, yalnızca o sürecin taraflarını değil, sisteme tabi tüm unsurları alakadar eder. Unutulmamalıdır ki usul kuralları, insanın özgülüğünü sistematik kurallar eliyle ençoklaştırmayı hedefleyen normatif hukukun ortak paydasıdır. Bu kapsamda sistemden beklenen hukuki kesinlik ve öngörülebilirlik ise ancak ve ancak sistemi oluşturan kuralların da -tıpkı sistemin kendisi gibi- birtakım usul ve prosedür kurallarına bağlanması ile gerçekleştirilebilecektir.

Uygulayıcı kurumların, özellikle de rekabet otoritelerinin, usul kuralları ve prosedürel hukuk üzerindeki belirleyici etkisinin farkında olan ICN, bu bilinç üzerine inşa ettiği CAP oluşumu ile okyanusun farklı her iki kıyısından öncü rekabet otoriteleri arasındaki bilgi asimetrisini gidermeyi ve işbirliğini artırmayı hedefliyor. Farkı sistemler arasında ekin bir diyalog ve şeffaflık sağlayan CAP, aynı kapsamda rekabet otoriteleri arasında bir ortak kültür ve uygulama dili geliştirilmesi açısından da fayda sağlıyor.

Özellikle Alman rekabet otoritesinin, bazı konularda Avrupa uygulayıcılarının ana akım görüşlerinden ayrılmaktan korkmayan ve yer yer katı duruşlar sergileyen yapısı ile öne çıktığı düşünüldüğünde, CAP kapsamındaki çalışmalarda etkin bir rol oynayacağı ve bir yandan Avustralya otoritesinin katkılarını yükseltirken bir yandan da ABD kurumlarının prosedürel reflekslerinin ortak entegrasyonuna katkı sunacağı değerlendiriliyor. Küresel rekabet çevrelerinde gittikçe yükselen bir trend olan usul kurallarının etkin uygulanmasına önemli bir yatırım yapan ICN’in, CAP üzerinden uzun vadede gittikçe yeknesaklaşacak bir “ileri usul hukuku” sisteminin doktrinsel temellerini oluşturmaya başladığı da değerlendiriliyor.

İlk olarak, 04.07.2019 tarihinde Lexpera Blog’da yayınlanmıştır.

Asya Pasifik’ten gelişmeler!

Geçtiğimiz hafta Dentons Singapur ofisindeki rekabetçilerden Nicole Teo ile birlikte Tokyo’da gerçekleştirilen Uluslararası Barolar Birliği’nin (International Bar Association – IBA) sene ortası rekabet konferasında; Japonya, Kore, Çin, Hong Kong, Singapur, Filipinler, Avustralya, Hindistan rekabet dünyasının önemli isimlerinin yanı sıra Avrupa ve Amerika’dan pek çok düzenleyici, hukukçu ve ekonomistin deneyimlerini tartışma fırsatını yakaladık.

Konferansta rekabet dünyasının yakından takip ettiği online pazarlar, teknoloji devleri ve dijital platformlara yönelik rekabet hukuku değerlendirmeleri, uluslarası ticaret politikaları ile rekabet politikalarının etkileşimi, hâkim durumun özellikle fiyatlama yoluyla kötüye kullanılması, karteller ve pişmanlık başvuruları bakımından trendler ile karmaşık bildirim yükümlülüğü analizleri ve bildirimlere yönelik izlenimler paylaşıldı.

Oldukça bilgilendirici ve heyecanlı geçen konferansta edindiğimiz değişik bazı bilgileri ve dünya genelindeki rekabet eğilimlerine dair gerçekleştirilen tartışma özetlerini sizlere de aktarmazsak olmaz.

Biraz genel bilgi…

Rekabet politikaları ve kurallarının uygulanması bakımından özelllike otoriteler arasında uluslararası ve bölgesel işbirliklerinin önemi gün geçtikçe artıyor. Buna karşın, ülkeler arası uygulamalar farklılık gösterebiliyor. Örneğin; Asya Pasifik bölgesinde nispeten uzun süredir rekabet mevzuatına sahip olan ülkelerden biri olan Japonya’da, henüz düne kadar avukat-müvekkil gizliliği kabul edilmiyordu. Geçen hafta Japonya Rekabet Kanunu’nda yapılan değişiklik sonrasında kartel dosyalarıyla sınırlı olmak üzere Japonya da avukat-müvekkil gizliliği ilkesini benimsemiş oldu.

Karteller ve pişmanlık başvuruları trendleri

Kartellere uygulanan cezalar sıkılaştırılırken ve pek çok farklı ülke idari para cezası yanı sıra cezai yaptırım da öngörürken, kartellerin deşifresinde en önemli mekanizmalardan biri olan pişmanlık başvurularının ve dolayısıyla kartel bulgularının dünya genelinde düşüşte olduğu gözlemleniyor. Bu düşüşün temel sebepleri arasında pişmanlık protokollerine ve prosedürlerine yönelik şeffaflığın gittikçe azalması, kartel davranışının tespitine yönelik standartların değişmesi, uzun soluklu – yüksek maliyetli ve belirsiz nitelikteki tazminat davalarında artışlar gibi unsurlar sıralanıyor.

Öyle ki, Japonya’da pişmanlık başvuruları 110’lardayken 70’lere düşmüş durumda. Singapur gibi daha çok uluslararası kartellere yönelik pişmanlık başvurularının gerçekleştirildiği ve bu kapsamda uluslarası kartel soruşturmalarının yürütüldüğü ülkelerde ise global trendin etkilerini görmek mümkün. Bu noktada, dünya genelinde hâkim olan düşüş eğiliminin tersine Avustralya’da pişmanlık başvurularının ve kartel soruşturmalarının gün geçtikçe arttığı gözlemleniyor.

Dünya genelindeki seyre karşılık ise pişmanlık başvuruları yanı sıra ihbar mekanizmaları geliştirilmesi, piyasanın yakından takibini sağlamak adına yatırımlar yapılması gibi konular önem kazanan noktalar olarak öne çıkıyor. Avrupa’da uygulamaya konulan ve online olarak anonim bir şekilde kartel uygulamalarının ihbar edilmesini kolaylaştıran whistleblowing toolu yanı sıra özellikle Asya Pasifik ülkelerinde ihbarcılara yönelik yüksek ödüller öngören mekanizmaların geliştirilmesi dikkat çeken noktalardan biri! Örneğin; Singapur’da kartel uygulamalarını ihbar eden kişilerin yüz bin dolara kadar ödüllendirilmesi mümkün. Söz konusu araçlar dışında rekabet otoritelerinin gün geçtikçe veri analizi gerçekleştiren uzmanlara, iktisatçılara ve yapay zekâya yatırım yaptığı gözlemleniyor.

Online pazarlar, teknoloji devleri, dijital platformlar

Rekabet alanında pek çok ülkenin gözü özellike e-ticaret alanına ilişkin kısıtlamalarda.

Avrupa’da gerçekleştirilen sektör incelemesinde de gözlemlendiği üzere, online dünyanın gelişimiyle dikey kısıtlamalar öne çıkıyor. Online dünyaya penetrasyonun artışı ile beraber fiyatlarda şeffaflığın hızla arttığı ve bu bakımdan hem tüketici hem farklı seviyelerdeki piyasa oyuncuları nezdindeki fiyat takibinin kolaylaştığı aşikâr. Söz konusu gelişmelere karşın özellikle, yeniden satış fiyatının tespiti ve bölgesel kısıtlar gibi konuların uzun bir süreden sonra tekrar gündeme oturduğu gözlemleniyor. Bu doğrultuda, online algoritma kullanımları, online trafiği şekillendiren markalara yönelik keyword kullanımı, websitesi yönlendirmeleri gibi konular Avrupa ve Amerika yanı sıra Asya-Pasifik bölgesinde de revaçta.

Bu noktada önem kazanan bir başka konu ise özellikle hızla güç kazanan ve hakim duruma gelen, hakim durumunu güçlendiren teşebbüslerin davranışlarına yönelik incelemeler. Sadece Amerika’da değil  Avrupa genelinde de pek çok incelemeye konu Amazon, Google gibi teknoloji devleri, Japonya, Hindistan gibi ülkelerde de incelemeye tabi!

Hakim durumun kötüye kullanılması ve fiyatlamalar

Hakim durumda olan teşebbüsler bakımından önem kazanan konulardan biri bedavaya sunulan hizmetler. İnternet kullanımındaki artış ile dijital dünyanın çehresinin genişlediği günümüzde, tüketicilerin pek çok bilgi vererek bedava ve anında elde edilen hizmetlere erişim sağladığı gözlemleniyor. Ancak, elde edilen bilgiler ile karşılaştırıldığında sunulan hizmetin ne kadar dengeli olduğu tartışmalı – işte bu noktada acaba hâkim durumdaki teşebbüsler bakımından sömürücü ya da dışlayıcı stratejiler mi benimseniyor konusu rekabet dünyasında kafaları kurcalıyor.  Bu bakımdan; veri ticareti, verinin maliyeti, kullanımı ve sunulan hizmet karşısında ilişkisi, zamanlama gibi hususların fiyatlamalar bakımından orantılı mı yoksa orantısız mı olduğu ve haksız bir uygulamanın benimsenip benimsenmediği ve davranışların rekabetçi mi yoksa rekabeti kısıtlayıcı mı olduğunun değerlendirilmesinde önemli olduğu belirtiliyor.

Karmaşık birleşme-devralmalar ve bildirim analizi

Birleşme-devralmalar ile ilgili olarak pek çok farklı ülkede tartışılan başlıklar ise şu şekilde sıralanıyor:

  • Bildirim analizi nasıl yapılacak?
  • Bildirime tabi karmaşık birleşme-devralma işlemleri bakımından  bildirim zorunluluğu olmayan ülkeler için  doğru adımlar nasıl belirlenecek?
  • Gun jumping uygulamaları etkin şekilde nasıl engellenecek?
  • Kontrol kavramının net bir şekilde anlaşılması ve süreçlerde kullanımı,
  • Geçerli taahhüt mekanizmalarının belirlenmesi,
  • Korunan sektörler hakkında bilinçli olarak hareket etme ve
  • tüm bu hususları göz önüne alarak strateji belirleme.

 Bu noktada, özellikle farklı ülkeleri etkileyen işlemlerde işlemin ilk aşamalarından itibaren rekabet hukuku analizini gerçekleştirmek önemli. Örneğin; tarafların büyüklükleri ve işlemden beklentileri doğrultusunda, işlem için öngörülen süreleri de dikkate alarak  carve out teknikleri konuşulabilir – ancak Çin gibi carve out uygulamalarına izin verilmeyen ülkeler bakımından bilgi sahibi olmak önemli!

Bu noktada, farklı ülkelerde farklı süreçlerin ve analizlerin gerçekleştiğini bilip  işlemleri bu gözle değerlendirmek ve işleme ilişkin sözleşmelerde, rekabet hukuku bakımından işlemin değerini dahi etkileyebilecek unsurları göz önüne alarak ilgili hükümlere yer vermek önem kazanıyor.

Uluslarası ticaret politikaları ile rekabet politikalarının etkileşimi

Rekabet hukuku bakımından ticaret savaşlarının etkilediği alanlar ilgili pazar analizi, birleşme-devralma incelemeleri ve taahhüt sistemleri olarak öne çıkıyor. Bu doğrultuda, özellikle korumacı ve ulusalcı bir yaklaşımın globalleşme ile çakıştığı, çok taraflı politikalar karşısında tek taraflı politikalara ağırlık yüklendiği durumlarda, piyasaların bazı oyunculara ve oyunlara ne derece serbest ve hoşgörülü yaklaştığı rekabet politikalarını da doğrudan etkiliyor.

Amerika-Çin arasındaki ticaret savaşları ortamında özellikle, Amerika’da Çin menşeili şirketlere yönelik uygulamalar yanı sıra söz konusu gelişmelerin Avrupa’daki işleyişi de etkilediği gözlemleniyor. Bu bakımdan, yakın zamanda Avrupa Komisyonu’nun Siemens-Alstom Kararı ses getiren bir örnek! Öyle ki, söz konusu kararda ilgili pazarın Avrupa sınırlarını aşarak dünya olarak tanımlanması gerektiği, zira ulusal şampiyonların esasen Çin menşeili şirketler olduğu ve dünya genelinde rekabet ettiği argümanları öne sürülmüştü. Buna karşın Çin’in pazar lideri olmasının sebebinin ülkenin coğrafi olarak oldukça büyük olması ve Avrupa’daki ulusal şampiyonların teknoloji bakımından avantajlı olması gibi unsurlar ele alınarak işleme izin verilmemişti.  Bu karar ise Çin pazarının hafife alındığı ve bu bakımdan rekabetçi etkilerin tekrar revize edilmesi gerektiği yönündeki pek çok yorumu da beraberinde getirdi. Katıldığımız konferansta gördük ki Japonya gibi ülkeler de söz konusu yoruma katılan ülkeler arasında yer alıyor.