Krizi Fırsata Çevirmek: COVID-19 Sonrasında CO2 Emisyonları ve Mobilite Alanında Temiz Enerjiye Dönüş!

Hepinizin bildiği gibi son aylarda hayatımızı şekillendiren kuvvetli bir etken var: COVID-19! Yer kürenin her köşesinden insanın hayatını her anlamda etkileyen salgın, dünya toplumlarını hem bireysel hem de kolektif bir testten geçiriyor. Bir yandan sınırları kapanan ve küreselleşme rüzgârından hiç olmadığı kadar uzaklaşan dünya düzeni; diğer yandan da uzun zaman sonra ilk defa yeknesak biçimde bir araya geliyor ve gerçek anlamda tek bir ortak paydada buluşuyor.

Bu anlamda teknolojinin getirdiklerinden de istifade eden dünya, fiziksel olarak yerelleştikçe sanal olarak küreselleşiyor ve bir yandan zayıflayan bağlar diğer yandan da hiç olmadığı kadar kuvvetleniyor. İşte tüm bu yaşananlar neticesinde dilimize pelesenk olan “yeni normal” tabiri de esasında insanoğlunun bu yeni koşullara adaptasyon çabasını ifade ediyor. Oyunun kartları yeniden dağıtılırken, bir yandan krizi yönetmeye çalışan insanlar diğer yandan kriz sonrası için doğru sonuçları çıkarmanın gayretine giriyor.

Elbette, nüfusu altı milyarı aşan dünya toplumlarını topyekûn etkileyen bu denli büyük hadiselere her gün rastlamıyoruz. Fakat bir yandan hadisenin boyutunu düşünürken, diğer yandan da kendimize şu soruyu sormadan edemiyoruz; “karşılaştığımız tek küresel tehdit COVID-19 mu?”.

Bir başka deyişle, günlük hayatımızı doğrudan etkilediği ve sonuçlarını kısa vadede gösterebildiği için bir anda dünya gündemine oturan bu salgın gibi tehlikeli olan; fakat sonuçlarını uzun vadede gösterdiği ve günlük hayatımızı doğrudan etkilemediği için istikrarlı biçimde göz ardı edilen başka sorunlarımız yok muydu?

Odanın içerisindeki fili henüz görmemiş olanlarınız için hemen belirtelim, iklim krizinden ve küresel ısınmadan bahsediyoruz. Fakat bu konudan, tam da şu vakit (!) bahsetmemizin özel bir anlamı var. Zira salgının insanlara getirdiği tüm acı tecrübelerin yanı sıra; yaşananlardan çıkartılabilecek birtakım emprik derslerin de olduğunu görüyoruz.

Özellikle, hepimizin bir ötekimiz için evlerinde gayreti neticesinde azalan hareketlilik CO2 salınım oranlarında da muazzam bir değişmeye sebep oluyor. Yapılan çalışmalar, İkinci Dünya Harbinden beri en düşük emisyon oranlarına ulaştığımızı gösterirken, raporlar bunun bile küresel tehditleri ortadan kaldırmaya yeterli olmadığını belirtiyor[1].

Birleşmiş Milletler Dünya Meteoroloji Örgütü’nden (WMO) Lars Peter Riishojgaard, tüm bu yaşananları bir bilim deneyi gibi görerek; “Herşeyi bir anda kapatırsak ne olur?” sorusuna cevap arayabileceğimizi belirtiyor. 2018 Pekin Olimpiyatlarını örnek gösteren Riishojgaard, hava kirliliğinin bu şekilde “kapatılabileceğini” belirtirken, değişimin geçici olabileceğinden bahisle henüz zafer ilan etmememizi öğütlüyor[2].

İsveç’in Lund Üniversitesinden çevre bilimci Kimberly Nicholas da ulaşım ve mobilite’nin toplam emisyonda %23 civarı bir payı olduğunu vurgulayarak, hareketlilikteki azalmanın tarihi dönüşümdeki temel sebeplerden olduğunu belirtiyor[3]. Popülasyonun yüksek olduğu bölgeler daha çarpıcı düşüşler gösterirken, emisyonların %50 oranında azaldığı New York bu durumun önemli bir örneğini oluşturuyor.

NASA’nın uydu destekli OMI (Ozon Gözetim Cihazı – Ozon Monitoring Instrument) verilerine geldiğimizde ise tablodaki değişim daha da netleşiyor. Kuzey Amerika’nın nitrojen dioksit salınımında ortalama %30 oranında bir düşüş tespit edilirken; 2015-2019 yıllarının Mart ayı ortalamaları ile 2020 yılının Mart ayını karşılaştırarak elde edilen sonuçlar, Washington’dan Boston’a kadar uzanan I-95 koridorunda önemli bir gelişme olduğunu gösteriyor[4].

NO2 kodu ile ifade edilen nitrojen dioksit kirliliğinin temel nedenlerinden birinin fosil yakıtla çalışan araçların egzoz gazları olduğunu belirten NASA, emisyon oranlarındaki keskin değişimin insan aktivitesindeki azalmadan kaynaklandığını değerlendiriyor[5]. Salgın öncesi yüksek hava kirliliğine sahip diğer ülkelerde de benzer sonuçlar tespit eden NASA; Pakistan’ın Lahore bölgesinde %45 oranında – Hindistan’ın Delhi bölgesinde ise %55 oranında azalma olduğunu raporluyor[6].

Tüm bu verilerin bizlere gösterdiği tek bir sonuç varsa o da iklim krizinde değişimin mümkün olduğudur. Burada elbette gezegeni kurtarmak için herkesi evlerine kapatmaktan bahsetmiyoruz. Fakat kısa sürede elde edilen muazzam sonuçlar, mobilite alanında temiz enerjiye dönüşümün önemini kavramamız için yadsınamaz bir örnek sunuyor. Dolayısıyla, bu ivmeyi kaybetmemek ve yeni normale geçtiğimiz günlerde dönüşümü sistemli şekilde devam ettirmek hepimiz için önemli bir çıkarım olarak kendini gösteriyor.

Bu bağlamda, temiz enerjinin geleceğine inanan hukukçular olarak bizler de bir süredir bu alandaki çalışmalarımıza hız vermiş ve faaliyetlerimizi sizlere yine bu mecradan takdim etmiştik. Bu alandaki en güncel çalışmamız ise “Electric and Hybrid Cars” dergisindeki köşemizde yayımlandı. Elektrikli ve hibrid araçların gelişimini hukuk perspektifinden incelediğimiz yazımızda, uluslararası mukayeseli sistemlerin getirdiği en başarılı teşvik ve regülasyonları mercek altına alıyoruz.

Electric and Hybrid Cars dergisinde kaleme alacağımız pek çok köşe yazısından ilki olma özelliği de taşıyan “Elektrikli Araçlar ve Regülasyon: Avrupa’dan Başarılı Örneklere Hukuki Bir Bakış” başlıklı yazımıza, buradan ulaşabilirsiniz. TEHAD’ın uzun yıllardır alanında tek yayın olarak çıkarttığı derginin tamamını ise Turkcell Dergilik uygulamasından edinebilirsiniz.


[1] http:/www.rfi.fr/en/international/20200403-covid-19-biggest-drop-in-co2-emissions-since-wwii-but-little-impact-on-climate-change 

[2] http:/www.rfi.fr/en/international/20200403-covid-19-biggest-drop-in-co2-emissions-since-wwii-but-little-impact-on-climate-change 

[3] https://www.bbc.com/future/article/20200326-covid-19-the-impact-of-coronavirus-on-the-environment

[4] https://www.nasa.gov/feature/goddard/2020/drop-in-air-pollution-over-northeast

[5] https://svs.gsfc.nasa.gov/4810

[6] https://airquality.gsfc.nasa.gov/

Aşı Regülasyonunda Uluslararası Çerçeve: COVID-19 Aşısını Beklerken FDA ve WHO Kurallarını Hesaba Katmayı Unutmayın!

Çeşitli bireysel hassasiyetler ve inançlar sebebiyle bağışıklama (immunisation) çalışmalarında istenen seviyede yaygın uygulanamasa da aşılama faaliyetleri, günümüzde hastalıkların önlenmesi bakımından birincil yöntem olarak görülmekte ve kamu sağlığı önlemleri bakımından en düşük maliyetle en güçlü korumayı sağlamaktadır . En basit şekliyle aşılar, bağışıklık sistemini uyararak hastalığa karşı koruma sağlayan biyolojik ürünler olarak tanımlanmaktadır . Aşılamadaki temel hedef, kişinin hastalığa sebebiyet veren etkenle karşılaştığında vücudunun etkeni tanıyarak hızlı bir şekilde bağışıklık oluşturması ve bu sırada hastalığa yakalanmamasıdır. Temel olarak (i) canlı zayıflatılmış aşılar ve (ii) inaktive aşılar olarak iki gruba ayrılabilen aşıların kendi içlerinde de birçok alt grubu bulunmaktadır .

Aşılanmanın kamu sağlığı açısından faydaları konusunda halkın bilinçlendirilmesi adına tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de küçük yaşlardan itibaren hem çocuklar hem de yetişkinlere yönelik kamu sağlığı ve aşı eğitimleri verilmektedir. Kitle iletişim araçlarının da kamu sağlığı politikası aracı olarak kullanıldığı dikkate alındığında şu ana kadarki anlatımlarımızın aşina geldiği tahmin edilebilir. Bununla birlikte, son zamanlarda tüm dünyanın topyekün mücadele içerisine girdiği COVID-19 salgınına karşı ivedilikle aşı üretilmesi yönündeki yüksek beklenti, bir aşının keşfinden üretimine geçen sürede ne gibi regülasyonlara ve kurallara tabi olduğuna yönelik aşina olmadığımız bir sahaya girişimizi tetiklemiştir.

Esas itibarı ile aşılar da ilaç ve diğer biyolojik ürünlerdekine benzer şekilde birçok lisans ve üretim prosedürüne tabidir. Bununla birlikte aşıların etkinlik düzeyinin ilaçlarla karşılaştırıldığında çok daha yüksek olması aşılar için daha farklı regülasyonların söz konusu olmasına sebebiyet vermektedir.

Bir aşının geliştirilmesi uzun yılları alabilir . Zira laboratuvar koşullarındaki bilimsel araştırmalarla başlayan süreç, belirli etik kurallar ve prosedürler ile yürütülen klinik çalışmalarla devam eder. Aşının etkinliğinin kanıtlanması sonrası üretim aşamasına geçilebilir. Bununla birlikte, üretim ve ithalatın tabi olduğu lisanslama süreçleri de söz konusu olabilir.

Örneğin, Türkiye’de ithal edilen aşılar T.C. Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunun (“TİTCK”) yürüttüğü ruhsatlandırma sürecine tabidir.
Tüm araştırmaların ve ruhsatlandırma süreçlerinin tamamlanmasını müteakip aşının olası yan etkilerini takip edilebilmesi için “aşı sonrası istenmeyen etkiler”e yönelik önceden belirlenmiş prosedürler izlenmektedir.

En nihayetinde bir aşının kamuya uygulanabilmesi bakımından en önemli ölçüt olan “aşı etkinliği” aşının topluma uygulanmasıyla toplumda mücadele edilen belirli bir bulaşıcı hastalığın yüzde kaç azalacağını hesaplanmasıyla bulunabilmektedir. Genel olarak topluma önerilecek aşıların %90 gibi yüksek oranlarda etkinlik sağlaması beklenmektedir.

Kısacası bir aşının keşfinden, üretimine ve topluma uygulanmaya başlamasına geçen süreci düzenleyen bir dizi kural bulunmaktadır. Her ne kadar bu kuralların ulusal düzeyde ülkeden ülkeye belirli oranda farklılık arz edebileceği söylenebilecekse de uluslararası kabul gören belirli düzenlemelerin tüm dünyada esas alınarak uygulandığı görülmektedir.

Türkiye’de kullanılan tüm aşılar Dünya Sağlık Örgütü, Avrupa İlaç Kurumu (European Medicines Agency “EMA”) ve ABD Gıda ve İlaç Kurumu’nun (The U.S. Food and Drug Adminisration “FDA”) kurallarına uygun olarak ruhsatlandırılmış aşılardır . Bu kapsamda üretim süreçleri bakımından Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilen ve onaylanan İyi Üretim Uygulamaları (Good Manufacturing Practices) tüm dünyada kabul edilen kurallar getirirken aşı geliştirme çalışmalarına ilişkin temel prensipler bakımından ise FDA usul ve kurallarının dünyada genel olarak takip edildiğini görüyoruz. COVID-19 ile mücadelede tartışılan aşı ne zaman geliştirilecek ve toplumlar aşıya ne zaman kavuşabilecek gibi sorulara yönelik değerlendirmelere regülasyon bakımından ışık tutabileceği düşüncesiyle bu kuralların genel olarak ne gibi düzenlemeler olduğunu aşağıda sizin için derledik:

FDA Aşı Güvenliği Kuralları

Aşı güvenliğine ilişkin öncü kurallar getirdiği kabul edilen FDA’nın özellikle lisanslama/ruhsatlandırma öncesi aşamalara ilişkin düzenlemeleri hemen hemen tüm dünyada kabul edilmekte ve ulusal düzenlemelere temel alınmaktadır. FDA’nın lisanslama öncesi kuralları (prelicensure) esas itibarı ile bir aşının ABD’de uygulanmasında önce geçmesi gereken test aşamalarını ifade etmektedir. Bu kapsamda bir aşı FDA tarafından onaylanmadan önce klinik araştırmaların ve tüm bilimsel çalışmaların FDA tarafından yetkilendirilmiş bilim adamları ve doktorlar tarafından en ince ayrıntısına kadar incelenmesi ve aşının güvenliği ile etkililiğinin yetkili heyet tarafından teyit edilmesi gerekmektedir. İlaveten, aşının lisanslama sonrası üretileceği tesislerin Dünya Sağlık Örgütü’nün İyi Üretim Uygulamaları’na uygunluk teşkil edip etmediği de FDA tarafından denetlenmektedir.

FDA kurallarına göre aşı geliştirme çalışmaları ilk olarak laboratuvar koşullarında yapılan bilimsel araştırmalar ve testlerle başlamaktadır. Laboratuvar koşullarında yapılan testler sonucu bir aşının bağışıklık yaratma potansiyeli olduğu görülürse hayvanlar üzerinde aşının test edilmesi aşamasına geçilmektedir. Hayvanlar üzerinde yapılan testler olumlu sonuç verir ve aşının insan üzerindeki bir test bakımından güvenli bir şekilde kullanılabileceğine ilişkin veriler alınabilirse gönüllü katılımcılar üzerinde aşının denenmesine ilişkin klinik test aşamasına geçilmektedir.

Gönüllü katılımcılar üzerinde yapılan klinik testler genel olarak üç aşamadan oluşmaktadır. İlk aşama (Phase I) 20 ila 100 arası sağlıklı katılımcı üzerinde yapılmakta ve “aşının güvenliği”ne odaklanmaktadır. İlk aşamanın önemli bir çıktısı hangi doz aralığının uygulanmasının güvenli olduğu sonucudur. Bu aşamada doz aralıklarına göre yan etki artışları da gözlemlenmektedir. Aşının etkili olup olmadığı ilk aşamanın aslî konusu değildir. Bununla birlikte, mümkün olduğu ölçüde aşının etkili olup olmadığı da gözlemlenmektedir.

İlk aşamada testleri sonlandırmayı gerektirecek ölçüde ve ciddiyette bir yan etkinin gözlemlenmemesi sonucunda ikinci aşamaya (Phase II) geçilmektedir. İkinci aşama birkaç yüz gönüllü katılımcının üzerinde aşının denenmesinden ibarettir. Bu aşamada genel olarak kısa dönemli yan etkiler gözlemlenmekte olup, aşı dozundaki değişime göre bağışıklık tepkisinin nasıl etkilendiği değerlendirilmektedir.

Klinik testlerin üçüncü aşaması (Phase III) ise “aşının etkililiği”ne yoğunlaşmaktadır. İkinci aşamadaki denek sayısından fazla olmak şartıyla genelde birkaç bin katılımcı üzerinde aşı denenmektedir. Bu aşamada farklı denek grupları oluşturulmakta ve aşının güvenliği denek gruplarının ortak özelliklerindeki farklılaşmaya göre test edilmektedir. Aşı etkinliği bakımından ise en önemli veri “placebo” ilaç olarak adlandırılan aslında deney konusu aşı olmayan bir ilacın belirli denek gruplara verilmesi ve deney konusu aşının verildiği grubun verdiği bağışıklık tepkisi ile placebo etkisinde olan grubun verdiği bağışıklık tepkisinin test edilmesi sonucu elde edilmektedir.

Klinik testlerin tüm aşamaları FDA’nın belirlediği plan doğrultusunda gerçekleştirilmekte ve FDA tarafından yetkilendirilen bilim heyetinin yakın gözetiminde yürütülmektedir. Bu kapsamda sıkı ve sürekli bir raporlama trafiği söz konusu olmaktadır.

Klinik testler ve bilimsel araştırmaların tüm sonuçları FDA’nın yetkili bilim heyeti tarafından değerlendirildikten sonra aşının lisanslanıp lisanslanamayacağına karar verilmektedir. Bu değerlendirmedeki temel ölçüt şudur; testleri tamamlanan aşının gözlemlenen faydaları, aşının önerileceği insan grubu üzerinde doğacak potansiyel sağlık risklerini bertaraf edebilecek düzeyde midir? Bu soruya yalnızca “evet, net fayda potansiyel risklerin üzerindedir” cevabı verilebildiği takdirde FDA tarafından bir aşıya lisans verilmekte ve aşının uygulanmasına izin verilmektedir.

Bununla birlikte, aşının uygulanmasına geçildikten sonra da aşının sonuçları yakın takibe alınmaktadır. Lisanslama sonrası (postlicensure) takip çalışmalarının iki temel sebebi bulunmaktadır: (i) Klinik deneyler, sık rastlanmayan yan etkilerin test edilebilmesi için yeterli büyüklükte bir denek grubunu içermeyebilir, (ii) klinik deneyler farklı denek grupları belirlenerek sürdürülse dahi bazı yan etkilerin söz konusu olabileceği denek gruplarını içermeme ihtimali bulunaktadır. Hamilelik, yaş grubu, kronik hastalıklar klinik testlerde dikkate alınan gruplar olsa da deneylerin her bir ihtimali ve farklılığı göz önüne alması mümkün değildir.

Lisanslama sonrası takip çalışmaları kapsamında klinik testlerde gözlemlenmeyen bir yan etkinin söz konusu olması halinde aşının etkililiği ve güvenliğine ilişkin lisanslamaya konu değerlendirme tekrar yapılmaktadır.

Lisanslama çalışmalarının bir ayağı da FDA tarafından üretim tesislerine ve faaliyetlerine yönelik yapılan incelemelerdir. Aşı üretimi “lot” denilen küçük gruplar halinde yapılmaktadır. Üretici, her bir lotun eşit derecede güvenli, saf ve etkili olmasını temin etmekle yükümlüdür. ABD’de üretilen aşı lotları FDA tarafından dolaşıma sokulmadığı müddetçe ticari dağıtıma konu edilememektedir.

Üretime ilişkin FDA tarafından yapılan değerlendirmeler daha önce de ifade ettiğimiz üzere Dünya Sağlık Örgütü’nün İyi Üretim Uygulamaları’na uyumluluk doğrultusunda yapılmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü İyi Üretim Uygulamaları

İyi Üretim Uygulamaları (Good Manufacturing Practices “GMP” veya güncel hali için “cGMP”) aşıların belirli kalite standartlarına uygun olarak üretilmesini ve aşılara ilişkin denetimde bu kalite standartlarının uygulanmasını temin etmeye yönelik kurulmuş bir sistemdir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen uygulamalar bütünü esas itibarı ile yalnızca aşı üretimi için değil, ilaç sektöründeki test aşamaları tamamlanmaksızın piyasaya sürülemeyen tüm ilaç ürünlerinin üretimi için getirilmiştir.

GMP, üretimde kullanılan ekipmanlardan ürün kullanımına ilişkin eğitime, etiketlemeden üretimde görev alacak olan personelin kişisel hijyenine üretim aşamasının tüm safhalarına yönelik kurallar öngörmektedir. GMP, ulusal otoriteler için doğrudan bağlayıcılık teşkil etmemekle birlikte Dünya Sağlık Örgütü’nün GMP’ye ilişkin yayınladığı ayrıntılı rehberler ulusal otoritelerin kendi iç denetim kurallarını nasıl dizayn etmeleri gerektiğine ışık tutmaktadır.

GMP, klinik testler veya bilimsel araştırmalarla önüne geçilmeyecek kalite kontrol hatalarını bertaraf etmeye yönelik tasarlanmıştır. Bu nedenle GMP’nin amacı bir aşının güvenli veya etkili olup olmadığına yönelik tıbbi açıdan denetleme mekanizmaları yaratmaktan ziyade şirketlerin üretim faaliyetlerini lisanslanan üründen beklenen faydayı sağlamaya uygun olarak şekillendirmesini temin etmeyi hedeflemektedir. Bu anlamda GMP, laboratuvar koşullarında test edilen ve lisanslanan ilaçların üretim bandında aynı kalitede ve güvenilirlikte çoğaltılmasını sağlamaktadır.

Oldukça ayrıntılı kurallar içeren GMP rehberleri Dünya Sağlık Örgütü’nün resmi internet sitesinde yayınlanmakta ve sürekli olarak güncellenmektedir. Bu rehberlere rağmen açıkta kalan konulara ilişkin olarak Dünya Sağlık Örgütü’nün ülke temsilcisiyle veya bölge ofisiyle öncelikli olarak iletişime geçilmesi, halen sorun çözülemiyorsa Cenevre’de bulunan merkeze başvurulması tavsiye edilmektedir.

Rekabet Kurumu dahil tüm rekabet otoritelerinden çağrı: Covid-19 salgını süresince tedbiri elinizden bırakmayın, rakiplerle “sosyal mesafeyi” korumaya dikkat edin!


Covid-19 ile mücadelede hem şirketlerin hem de devlet kuruluşlarının ve düzenleyici otoritelerin risk yönetimini daha dikkatli bir şekilde ele alması, şirketlerin ise paniğe kapılıp tedbiri elinden bırakmaması gerekiyor. Bu kapsamda özellikle de, fırsattan istifade edip tüketicileri ve piyasaları olumsuz etkileyen davranışlara başvuranlara yönelik uyanık olunması şart.

Covid-19 salgınının Dünya Sağlık Örgütü tarafından “pandemi” olarak sınıflandırılmasının ardından tüm dünyada farklı seviyelerde alarm durumuna geçildi. Bu kapsamda geliştirilen kamu politikalarının ve bu politikaların ürünü olarak ortaya konan önlemlerin yanı sıra çalışma hayatından sosyal hayata pek çok farklı sosyo-ekonomik tedbir alınmaya başlandı. Bu dönemde, birçok kamu kuruluşu bir yandan salgınla mücadeleye katkıda bulunurken, diğer yandan özel sektör paydaşlarının önleyici tedbirlere uyumlu hareket etmelerini desteklemek suretiyle iktisadi hayatın devamlılığını temin etmeye çalışıyorlar.

Söz konusu tedbirleri alan kuruluşlar arasında rekabet otoriteleri de yer alıyor. Çoğu ülkede salgının “peak” noktasına ulaşarak salgın eğrisinin düzleşmesi beklenirken pek çok rekabet otoritesi çalışma usulünü değiştirse de rekabet kurallarını hatırlatmayı da unutmuyor!

Öncelikle, son birkaç haftaki gelişmelere baktığımızda pek çok rekabet otoritesinin işleri evden takip etmeye başladığını, dönüşümlü çalışma usulüne geçtiğini veya yeni bir düzene geçene kadar kapıya kilit vurduğunu görüyoruz…

Meksika ve Çin rekabet otoritelerinin duyurularına göre otorite nezdinde yüz yüze görüşmeler yasaklanıyor. Yunan rekabet otoritesi ise çalışma saatlerini kısalttığını duyurdu. Diğer taraftan, AB Komisyonu’nun yanı sıra Birleşik Krallık, Polonya, Avusturya, Almanya, Tayvan gibi bazı ülkelerdeki otoriteler evden çalışma modeline geçtiklerini çoktan ilan ettiler.

Türkiye’de Rekabet Kurumu çalışma koşullarını henüz değiştirmedi ancak dün yayınlanan COVID-19 Kapsamında Kamu Çalışanlarına Yönelik İlave Tedbirler ile İlgili Cumhurbaşkanlığı Genelgesi kapsamında tüm kamu kurumu ve kuruluşu çalışanlarının uzaktan veya dönüşümlü çalışmaya geçebilmesi için gereken yetkilerin idari otoritelere tanındığını belirtmek gerekiyor. Bu kapsamda, aranan tek şart, söz konusu kurum ve kuruluşlarda ihtiyacı karşılayacak asgari sayıda personelin hazır bulundurulması. Söz konusu şart haricinde çalışma biçimine dair usul ve esasların her bir kurum tarafından belirlenmesi öngörülüyor.

Rekabet Kurumu’nun söz konusu genelgenin benimsenmesine dair bir resmi açıklaması henüz bulunmuyor. Bu kapsamda, Kurum’un son çıkan genelge sonrası çalışma koşulunda herhangi bir değişikliğe gidip gitmeyeceği, nasıl düzenlemeler yapacağı şimdilik merak konusu.

Bununla beraber, Kurum’un bugüne kadar aktif çalışmalarına devam ettiği ve her türlü dilekçe ve başvuru için kayıt işlemlerini sürdürdüğü gözlemleniyor. Bu kapsamda, Kurum’un özellikle usule ilişkin konulara yönelik genel bir düzenleme yapmaktan ziyade her bir dosya özelinde çözüm arayışına gittiğini, teşebbüsleri zor duruma düşürmemek adına anlayışlı bir tutum sergilediğini görüyoruz.

Peki bu gelişmeler rekabet hukuku bakımından başvuruları ve incelemeleri nasıl etkiliyor?

Rekabet otoriteleri tarafından alınan tedbirler öncelikli olarak birleşme-devralma bildirimlerini ve incelemelerini etkiliyor. Çalışma ortamları eve taşınırken, özellikle birleşme-devralma işlemleri ağırlıklı başvurulara dair incelemeler bakımından dijital araçların kullanımı öne çıkıyor. Bununla birlikte, değişen gündem, geçiş süresinde biriken iş yükü vb. sebebiyle, bazı rekabet otoriteleri tarafından bildirime tabi işlem incelemelerinin askıya alınacağı açıklanıyor, bazı otoriteler ise inceleme süreçlerinde meydana gelebilecek yavaşlamalara dair uyarıda bulunuyor:

  • ABD’ye baktığımızda, FTC’nin ve DOJ’in 17 Mart itibariyle yalnızca elektronik Hart-Scott-Rodino (HSR) başvurularını kabul edeceğini duyurduğunu görüyoruz. Bu kapsamda, HSR başvuruları bakımından erken karar alma süresi talep edilemeyeceği belirtiliyor.
  • AB Komisyonu’nun ise dijital başvuruları kabul edeceğini duyurduğunu ancak bildirilen işlemler bakımından gecikmeler olabileceğini belirterek birleşme-devralma işlem taraflarının başvurularını ötelemelerini rica etiğini görüyoruz.
  • Diğer ülkelerden kısa gelişmeler ise şu şekilde:
    • 16 Mart’tan itibaren dijital başvuru sistemine geçişi araştıran Avusturya rekabet otoritesi 23 Mart itibariyle söz konusu sistemin birleşme-devralma bildirimleri için kullanılabileceğini duyurdu.
    • Filipin rekabet otoritesi, 14 Nisan’a kadar herhangi bir başvuru almayacağını, mevcut başvuruların değerlendirilmesini ise askıya aldığını duyurdu.
    • Finlandiya rekabet otoritesi bu dönemde bildirimlere ara verilmesini rica ediyor.
    • Kapılarını kapatan Belçika rekabet otoritesi de mevcut incelemelerine devam edeceklerini belirterek acil olmayan birleşme devralma işlemlerinin bildirilmemesini talep ediyor.
    • Danimarka rekabet otoritesi de bildirim incelemelerini öteleyen otoriteler arasında yer alıyor.
    • Çin rekabet otoritesi dijital başvuru yollarının açıldığını belirterek, basit işlemler bakımından hızlı karar alınabilmesi için ellerinden geleni yapacaklarını ancak bildirimlere yönelik incelemelerin birkaç aylık süreyi geçilebileceğini belirtiyor.

Dünyadaki gelişmelere baktığımızda bu dönemde birleşme-devralma işlemlerinin hacminde düşüş beklenmemesi elde değil! Bununla beraber, Rekabet Kurumu’nun tüm dilekçe sunumları ve yazılı başvurular için e-Devlet üzerinden işlettiği Rekabet Kurumu Başvuru Portalı söz konusu bildirimlerin Kurum incelemesi ayağında şirket yöneticilerinin yüreğine su serpecek nitelikte…

Uygulamada zaman zaman çeşitli bağlantı ve dosya yükleme sorunları ile karşılaşılsa da portaldaki teknik sorunlar çözülerek, çevrimiçi dosya işlemelerinin yapılması mümkün kılınabilir.

Bu kapsamda, teşebbüslerin çalışma düzenlerinde meydana gelen değişiklikler dolayısıyla Rekabet Kurulu tarafından tanınan sürelere uymakta güçlük çekebileceği, dosyaya giriş ve sözlü savunma toplantılarına katılım gibi fiziki mevcudiyeti gerektiren birtakım uygulamaların teşebbüs ve teşebbüs temsilcileri nezdinde endişe yaratabileceği gibi hususlar göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu portalın işleyişi en azından birleşme-devralma bildirimleri bakımından kurtarıcı olabilir.

Covid-19 mücadelesinde dikkat çeken en önemli konulardan biri rekabetçi endişe yaratan davranışların nasıl ele alınacağı…

Süregelen uygulamalara baktığımızda, tıbbi maske, dezenfektan, kolonya, alkol gibi ürünler bakımından artan fiyatların ve söz konusu ürünlere dair bağlama uygulamalarının inceleme altında olduğunu görüyoruz. Zira bu uygulamalar, hakim durumun kötüye kullanılması, fiyat birlikteliği ve pazar paylaşımı gibi rekabeti kısıtlayıcı uygulamalara dayalı endişeleri de beraberinde getiriyor. Şirketler, söz konusu fiyat artışlarını, bu fiyat artışlarına sebebiyet veren davranışlarını, günlük hayatta karşılaşılmayan ancak talebin hızla artış gösterdiği olağanüstü hal koşullarındaki arz-talep dengesine dayandırılarak açıklayabileceklerini düşünse de pek çok ülkenin rekabet otoritesi aynı fikirde değil. Bu doğrultuda, dünya çapındaki farklı rekabet otoritelerinin konuyla ilgili tutumlarına ve ilk açıklamalarına ilişkin olarak, küresel çapta faaliyet gösteren hukuk bürosu Dentons ile işbirliği içerisinde toparladığımız bilgileri yol gösterici olması adına sizler için aşağıda derledik:

  • Çin rekabet otoritesi, (online) piyasa fiyatının 6 katına tıbbi maske satışı yapan bir mağazaya 434.530 Amerikan Doları tutarında ceza kesmesiyle öne çıkan düzenleyicilerden biri. Bu noktada, söz konusu otoritenin fiyat incelemelerini tıbbi maskenin yanı sıra salgınla mücadele kapsamında önemli görülen tüm tıbbi ürünlerin yan ürünleri ve ham maddeleri de içerecek şekilde genişlettiği görülüyor. Öyle ki, Çin’de 24 Şubat itibariyle tıbbi maske fiyatlarında artışa giden 4.500 civarında teşebbüs ile diğer önemli ürünlerin fiyatında artışa giden 11.000 civarında teşebbüse yönelik “aşırı fiyat uygulaması” incelemesi yürütülüyor.
  • Güney Kore rekabet otoritesi, ilaç şirketlerinin ve tüketici ürünleri satan bazı şirketlerin tıbbi maske ile başkaca ürünleri bağlayarak satıp satmadıklarını anlamak adına pek çok baskın ve yerinde inceleme gerçekleştiriyor. Bununla beraber, ülkede artan stoklama davranışlarına karşı idari para cezalarının yanı sıra hapis cezası uygulamasının benimsenmesi de dikkat çekiyor.
  • İtalya rekabet otoritesi ise e-ticaret platformları üzerinden olağan dışı fiyat artışı ve yanıltıcı bilgilendirme yoluyla gerçekleştirilen satışları soruşturduğunu duyurdu[1].
  • Birleşik Krallık[2] ve Fransa rekabet otoriteleri ise, her türlü hukuka aykırı sömürücü davranışın cezalandırılacağını, gerektiği takdirde belirli ürünlere ilişkin fiyat regülasyonu yapılması için harekete geçileceğini açıklayan otoriteler arasında. Özellikle tıbbi kullanım amaçlı maskeler ve el dezenfektanlarında gözlenen fiyat artışlarının İtalya ile birlikte, Birleşik Krallık ve Fransa’da da rekabet otoritelerinin radarına girdiği gözlemleniyor. Öyle ki, Birleşik Krallık’ta farklı sektörlerdeki incelemeleri daha yakından incelemek adına COVID-19 taskforce adlı bir çalışma grubu oluşturulmuş durumca.
  • ABD’de ise salgının ilk günlerinde, DOJ tarafından yapılan bir açıklamada[3] kamu sağlığına yönelik tıbbi maske, tanı-teşhis ürünleri gibi kamu sağlığı ürünlerinin üretimi, dağıtımı ve arzına yönelik de olsa rekabeti kısıtlayıcı anlaşmaların hukuka aykırılık çerçevesinde incelenmeye devam edileceği, bunun salgınla mücadele kapsamında önemli bir tutum olduğu açıklandı. Fiyat anlaşmalarının yanı sıra, kamu sağlığı ürünlerinin satışına ilişkin bölge ve müşteri paylaşımlarına yönelik anlaşmaların da yakından takip edileceğinin ifade edildiği açıklamada, kamu sağlığı ürünlerinin satışı ile ilgili her türlü ihalenin de İhale Usulsüzlükleri ile Mücadele Birimi tarafından dikkatle izleneceği belirtiliyor. Bununla yanı sıra, salgının yüksek seyrettiği Washington, California ve New York eyaletlerinde yapılan duyurularda fahiş fiyatlamaların rekabet incelemelerini de beraberinde getireceği yer alıyor.
  • Japonya rekabet otoritesi de özellikle tıbbi maskelere yönelik bağlama uygulamalarından dolayı endişeli ve söz konusu davranışlara dair teşebbüsleri uyarıyor.
  • Polonya rekabet otoritesi ise, toptan seviyesindeki teşebbüslerin hastane ve diğer ilgili tıp merkezleri ile yapılan sözleşmeleri feshederek yüksek fiyatlar üzerinden bu sözleşmeleri yenileme taleplerini inceleme altına almış durumda. Öte yandan otorite, Polonya’daki en büyük iki e-ticaret platformu üzerinden kişisel koruyucu ekipmanlara ve hijyen ürünlerine dair satışların yasaklanmasını talep etti. Bununla beraber, Polonya hükümeti geçtiğimiz haftasonundan bu yana salgın ile mücadele kapsamında Krizle Mücadele Kalkanı (Anti-Crisis Shield) düzenlemeleri oluşturmak için kolları sıvadı. Bu kapsamda, temel ihtiyaç ürünleri, sağlık ve korunma ürünleri bakımından ilgili bakanlıklara azami fiyat belirleme, fiyat-kar marjı belirleme yetkisi verilmesi, bu düzenlemelere uymayanlara idari para cezası uygulanması gündemde. Buna ek olarak, söz konusu öneriler faizsiz tüketici kredilerinin masrafları bakımından azami seviyenin belirlenmesini de kapsıyor.

Tüm bu gelişmelere bakıldığında özellikle Covid-19 salgını ile mücadele kapsamında ilgili görülen ürünlere ve bu ürünlerin fiyatlarına ilişkin rekabet hukuku hassasiyetlerinin tüm dünyada arttığını ve rekabet otoritelerinin bu olağanüstü dönemde rekabet hukuku ihlallerine karşı belirli tutumlar geliştirmeye çalıştığını gözlemliyoruz. Tüm dünyadan örnekleri sıraladığımız yukarıdaki rekabet hukuku sorunlarının Türkiye’de çıkma potansiyeli de oldukça yüksek!

Rekabet Kurumunun da bu durumu vurgulayarak dün yaptığı bir duyuru ile Covid-19 salgını ile bağlantılı ortaya çıkan ve çıkabilecek davranışlar bakımından hatırlatma yaptığını görüyoruz. Kurum, dün akşam (23 Mart -Pazartesi)) yayınladığı basın duyurusu ile küresel COVID-19 salgınının yaşandığı bugünlerde, yaş meyve ve sebze piyasası başta olmak üzere ülkemiz gıda piyasasında fırsatçı bir yaklaşımla fahiş fiyat artışları yapıldığı gözlenmektedir” diyerek “söz konusu fiyat artışlarını ve bu artışa katkı sağlayan tüm aktörleri yakından takip (ettiğini)” belirtiyor ve üreticiden aracıya, taşımacıdan nihai satıcıya özellikle gıda sektöründeki her türlü aktörü uyarıyor!

Diğer otoritelerin aksine Kurum’un Türkiye’de de fiyat artışı gösteren tıbbi maske, yüksek alkollü el dezenfektanı ve kolonya sağlayıcıları bakımından bir aksiyon almadığı gözlemleniyor. Bunun sebebi, konuya Rekabet Kurumu’ndan önce Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın el atmış olması olabilir. Zira geçtiğimiz haftalarda, tıbbi maske, el dezenfektanı ve kolonya fiyatlarındaki olağan dışı artış ve piyasadaki arzın bir anda azalması durumlarının Tüketici Kanunu ve Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği kapsamında aldatıcı ticari uygulamalar olarak değerlendirildiği Bakanlık tarafından ifade edilmişti. Bu yönden Gümrük ve Ticaret Bakanlığı tarafından soruşturmalar başlatılmış, Reklam Kurulu cezalar için olağanüstü toplanma kararı almış, Türk Ceza Kanunu kapsamında suç duyurularında bulunulmuş, Tüketicinin Korunması ve Piyasa Gözetimi Genel Müdürlüğü koordinasyonunda Ticaret İl Müdürlükleri ekiplerince tıbbi maske ve diğer sağlık hizmetleri ve gıda ürünlerine yönelik eş zamanlı denetimler başlatılmıştı… Aynı zamanda, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği de haksız ticari uygulamalara yönelik harekete geçmiş ve bünyesinde bulunan oda ve borsaya yazı göndererek haksız fiyat artışında bulunan üyeleri hakkında disiplin işlemi başlatılacağını duyurmuştu. Ancak hemen belirtmek gerekiyor ki, diğer merciler tarafından alınan tedbirlerin varlığı Rekabet Kurumunun aksiyon almayacağı anlamına gelmiyor!

Görüleceği üzere, hem Türkiye’deki idari otoriteler hem de dünyadaki önde gelen rekabet otoriteleri Covid-19 salgını sebebiyle ortaya çıkan mağduriyet ve ihtiyaçları fırsat bilip fahiş fiyat ve stokçuluk uygulamaları ile hukuka aykırı yollardan ticari kazanç elde etmeye çalışanlara karşı mücadele başlatmış durumda. Bu doğrultuda, rekabet otoriteleri tarafından da açıkça ortaya konduğu üzere, salgın ve salgınla mücadele kapsamında alınan önleyici tedbirler hiçbir şekilde rekabet hukuku kurallarının uygulamasını askıya almıyor. Aksine, bu konuda bir alarm durumuna geçildiği de görülüyor.

Bununla birlikte özellikle market ve medikal başta olmak üzere bazı sektörlerde arz devamlılığının sağlanabilmesi ve nakliye sorunlarının çözülebilmesi için teşebbüslerce ortak hareket edilmesi ihtiyacı belirtiliyor. Üretim faaliyetleri ile iştirak eden şirketler hariç birçok şirketin uzaktan çalışma veya dönüşümlü çalışma gibi geçici çalışma düzenlerine geçmesi de verilen hizmetlerde önemli yavaşlamalara sebebiyet verebiliyor.

Peki mevcut koşullar altında rekabet hukuku uygulamasında bir istisna öngörülebilir mi?

Türk rekabet hukukunda olduğu gibi mehaz Avrupa Birliği rekabet hukukunda da “kamu yararı” tek başına bir hukuka uygunluk sebebi ve/veya rekabet hukuku kurallarının uygulanması bakımından bir istisna teşkil etmiyor. Zira “kamu yararı” gözetilerek hükümetler tarafından alınabilecek bir takım istisnai örnekler esas itibarı ile bir rekabet hukuku uygulaması konusundan ziyade rekabet politikası konusu teşkil ediyor. Bu bağlamda, hükümet tarafından alınacak böyle bir önlem hukuken mümkün olsa bile, istisnai nitelikte bir önleme güvenilerek iş hayatına devam edilmesi riskli… Bunun yerine gerek AB gerekse de Türk rekabet hukuku bakımından bireysel muafiyet mekanizmalarının işletilmesi gündeme gelebilecek araçlardan biri olarak görülüyor. Ancak söz konusu muafiyet incelemeleri salgın karşısında etkinsiz kalabilir. Bu kapsamda, rekabet otoriteleri tarafından yapılan açıklamaların önem kazandığı gözleniyor:

  • Örneğin; Birleşik Krallık’ta hükümetin istisnai nitelikte kamu politikalarının uygulanabilmesi adına rekabet hukuku kurallarının daha esnek bir şekilde uygulanmasına yönelik talimat yayınlama yetkisi bulunuyor. Bugüne kadar bu yetki, üçü savunma sanayiine yönelik olmakla birlikte yalnızca dört kere kullanılmış görünüyor. Örneğin, 2012 yılındaki yakıt krizi ile mücadele kapsamında hükümet, yayınladığı bir karar ile yakıt sağlayıcılarının kendi aralarında işbirliği yapıp, bilgi paylaşmak suretiyle dağılım etkinliğini sağlamalarına izin vermiş. Bu dönemde yakıt sektöründe yapılan rakipler arası işbirlikleri, rekabet hukuku ihlali olarak nitelendirilmemiş. Şimdi ise benzer bir esnekliğin süpermarketler bakımından benimsendiği dikkat çekiyor. Bu kapsamda, Birleşik Krallık rekabet otoritesinin tüketiciler korunduğu takdirde, stok vs. bilgileri paylaşması, çalışma saatlerinin ayarlanması, depo kullanımı, taşımacılık gibi konularda işbirliğinde bulunulması gibi davranışlara izin vereceği açıklanıyor.
  • Öte yandan, Yunan rekabet otoritesi ise azami yeniden satış fiyatının belirlenmesi veya dikey arz sözleşmeleri ve dağıtım anlaşmaları bakımından tavsiye satış fiyatlarından doğan endişelere yönelik harekete geçmeyeceğini teyit ediyor.
  • Norveç Ticaret, Endüstri ve Balıkçılık Bakanlığı da havayolları hizmetlerinin devamlılığının sağlanabilmesi adına SAS ve Norwegian havayollarının 3 ay süreyle kendi aralarında işbirliği yapabileceklerini, bu sürede ilgili teşebbüslere rekabet hukuku kurallarının uygulanmayacağını, böylelikle tüketicilerin gerekli mal ve hizmetlere sorunsuz bir şekilde erişebilmesi sağlanabileceğini açıklamış durumda[4].
  • Bununla beraber, Avrupa’da piyasaların süreçten olumsuz etkilenmelerinin önüne geçebilmek ve özellikle sağlayıcı konumunda bulunan teşebbüslerin ticari faaliyetlerini kriz döneminde sürdürülebilir kılmaları adına devlet yardımları rejimin işletilmesi gündeme gelmiş ve belirli miktara kadarki yardımlar için kolaylaştırıcı usuller tespit edilmiş durumda.

Dönemimizin en zorlu zamanında elbette kamu sağlığı, tüketici faydası, inovasyon gibi konuların desteklenmesi önemli. Ancak bu noktada fırsatçılara yer vermemek, sosyo-ekonomik açıdan daha büyük sorunların önünü açmamak adına rekabet otoritelerine önemli bir görev düşüyor. Pek çok rekabet otoritesinin gardını düşürmediği göz önüne alındığında, şirketlerin panikle tedbiri bırakmadan rekabet kurallarına uygun bir şekilde hareket etmesi önem kazanıyor. Bu kapsamda, birkaç kilit noktayı hatırlatmak faydalı olabilir:

  1. Fiyat değişimlerine dikkat!: Bu dönemde ortaya çıkan olağanüstü koşullar sebebiyle gerçek anlamda iktisadi temele dayandırılamayan ve bir piyasadaki teşebbüslerin çoğu tarafından uygulamaya sokulan paralel fiyat değişimlerinin rekabet hukukunun radarında kalmaya devam ettiğini dikkate almak gerekiyor. İlaveten, hakim durumun kötüye kullanılması olarak değerlendirilebilecek olan aşırı fiyat, yıkıcı fiyat gibi rakipleri dışlayıcı veya sömürücü davranışlara karşı da tüm yetkili idari otoriteler gibi rekabet otoritelerinin de hassasiyet artırdığını göz önünde bulundurmak gerekiyor.  Bu kapsamda, dönemin dinamik yapısı da dikkate alınarak olası dar yada geniş pazar tanımlamaları kapsamında hakim durum endişesi taşıyabilecek teşebbüslerin yukarı ya da aşağı yönlü fiyat değişimlerine daha çok dikkat etmesi gerekiyor!
  2. Bağlama, paketleme uygulamaları gündemde: Arz-talep dengesinin özellikle bazı ürünler bakımından olağan dışı değişiklik gösterdiği günümüzde, hâkim durumun kötüye kullanılması kapsamında sıkıntılı değerlendirilen bağlama, paketleme uygulamaları bakımından dikkatli olmak gerekiyor. Bu noktada, mevcut koşullar altında hâkim durum değerlendirmesinin farklılık gösterebileceğinin, süregelen gelişmeler göz önüne alındığında ilgili pazar bakımından daha dar ya da geniş tanımlamalar yapılabileceğinin altını çizmekte fayda var!
  3. Rakip ile herhangi bir iletişime, işbirliğine doğrudan muafiyet yok: Dernek bünyesinde, rakip çalışanlarıyla doğrudan ya da sağlayıcı/müşteri vasıtasıyla gerçekleştirilen konuşmalar, mesajlaşmalar, video konferanslar salgın ile mücadele ile alakalı olsa, inovasyona dayalı olsa, stokların sağlanması ve fiyatların düşmesine yönelik olsa dahi sıkıntılı olabilir! Söz konusu pandeminin ne sorunlara yol açtığını, söz konusu sorunların nasıl üstesinden gelinebileceği, kurulabilecek olası işbirlikleri vb. konuları konuşmadan önce tekrar düşünmek ve söz konusu davranışların rekabet kurallarına uygunluğunu tartmak oldukça önemli – bu kapsamda rakiplerle de sosyal mesafeyi korumak önem kazanıyor!

[1] İtalya rekabet otoritesinin konuyla ilgili bir açıklamasına şu link üzerinden ulaşabilirsiniz: https://en.agcm.it/en/media/press-releases/2020/3/ICA-Coronavirus-the-Authority-intervenes-in-the-sale-of-sanitizing-products-and-masks

[2] Birleşik Krallık rekabet otoritesinin (“CMA”) konuyla ilgili açıklamasına şu link üzerinden ulaşabilirsiniz: “CMA statement on sales and pricing practices during Coronavirus outbreak” (March 5, 2020), available at: https://www.gov.uk/government/news/cma-statement-on-sales-and-pricing-practices-during-coronavirus-outbreak 

[3] U.S. Department of Justice – Press Release of March 9th, 2020: https://www.justice.gov/opa/pr/justice-department-cautions-business-community-against-violating-antitrust-laws-manufacturing

[4] Daha fazla bilgi için ilgili habere şu linkten ulaşabilirsiniz: https://news.bloomberglaw.com/mergers-and-antitrust/norway-temporarily-suspends-competition-regulation-for-airlines

Karantinada Kişisel Verilerinizi Korumayı Unutmayın!

Blogumuz vasıtasıyla sizlere pek çok defa kişisel verilerin korunması alanındaki güncel gelişmeleri ve bunlara dair hukuki tartışmaları aktarıyor olduk. Bugün dünya genelinde olduğu gibi ülkemiz de küresel bir salgın ile karşı karşıya. Hal böyle olunca şu an bir kişisel verilerin korunması hukuku tartışmasının ne önemi var diye düşünebilirsiniz. Ancak resmin bütününe baktığımızda her geçen gün daha da artan bu salgına karşı şirketlerin önlemlerini artırdığını ve bu vesileyle de birtakım kişisel veri işleme senaryolarının oluştuğunu görüyoruz.

Bu yazımızla sizlere bu süreçte şirketlerin Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (“KVKK”) nezdinde karşılaşabileceği başlıca sorunlara değinmeyi amaç edindik.

COVID-19 kapsamında ne gibi veriler işliyoruz? Bunları işlememizde bir hukuki dayanağımız var mı?

Kuşkusuz COVID-19 bir sağlık sorunu ve bu kapsamda ilk akla gelen husus sağlık verileri, yani özel nitelikli verilerin işlenmesine dair özel hususlar. Elbette KVKK’nın 6. maddesinden söz ediyoruz ve pek çoğumuzun bildiği üzere bu madde en çok da sağlık verilerinin rızadan istisnai olarak işlenmesi noktasında şirketlerin elini kolunu bağlar vaziyette.


Bu bakımından temel kuralın her ne kadar küresel bir salgın ile karşı karşıya olunsa da bu verilerin ilgili kişinin rızası dahilinde işlenmesi olduğu unutulmamalıdır. Bu yönüyle şirketler işlenen veri uyarınca gerekli aydınlatmayı yapmalı ve istisnai süreçler bulunmadığı sürece ilgili kişinin rızasını almalıdır.

Bu noktada hatırlatılması gereken en önemli konu, sürecin “sır saklama yükümlülüğü altında olan” işyeri hekimlerince yürütülmesidir. Böylelikle gerekli veri koruma önlemlerinin de alınmasıyla sağlık verileri bakımından rıza alma koşulu bertaraf edilebilecektir.

Bunun yanında alınan her verinin sağlık verisi olmadığına da değinmekte fayda var. Örneğin bir çalışanın son bir aydaki seyahat geçmişi özel nitelikli bir veri olarak kabul edilmeyecektir. Dolayısıyla bu veriler bakımından KVKK’nın 5.maddesinde yer alan daha geniş kapsamdaki istisnai hükümler söz konusu olabilecektir.

Her halükârda KVKK’nın 4. maddesinde yer alan temel ilkeler de göz ardı edilmemeli ve söz konusu kişisel veriler özellikle amacına uygun bir şekilde ve ölçülülük ilkesine uymak kaydıyla işlenmelidir.

Son olarak değinilmesi gereken husus, GDPR’ın özellikle özel nitelikli veriler bakımından KVKK’ya göre oldukça kapsamlı bir istisna rejimi barındırıyor oluşudur. Bu yönüyle özellikle Türkiye’de faaliyet gösteren ancak küresel ayağı da bulunan şirketlerin KVKK’nın bu noktadaki ayrıksı pozisyonunu göz ardı etmemeleri önem arz etmektedir.

Bir çalışanımızın COVID-19’a yakalandığından emin olduk. Peki, bu durumu kimler ile paylaşmalıyız? Diğer çalışanımızı ve kamu otoritelerini ne ölçüde bilgilendirebiliriz?

COVID-19’un yayılma hızı ve yıkıcı etkileri göz önüne alındığında, yetkili otoritelere bildirimlerin hızlı bir şekilde yapılması ve tedbirlerin ivedilikle alınması gerektiği açıktır.

KVKK anlamında, mevcut durum kamu güvenliğini ve kamu düzenini tehdit ettiğinden verilerin Sağlık Bakanlığı ve ilgili otoritelerce işlenmesinin önünde bir engel bulunmamaktadır. Ancak, sağlık verilerinin işveren tarafından otoritelere aktarımı, KVKK’ya tabi olacaktır. Çalışanın enfekte olduğu bilgisi sağlık verisi olarak kabul edileceğinden, özel nitelikli kişisel verilere ilişkin hükümler göz önüne alınmalıdır. Çalışanın rızasını alma yoluna gidilmesi tercih edilebilir. Ancak özellikle içinde bulunduğumuz durumun potansiyel mali etkileri göz önüne alınırsa, enfekte olan çalışanın iş güvenliği anlamında kendini baskı altında hissetme riski bulunmaktadır. Bu doğrultuda çalışanın rızasına dayanarak gerçekleştirilen işleme ve aktarım faaliyetleri riskli gözükmektedir. Diğer yandan, teoride bu bildirimlerin iş yeri hekimleri tarafından yapılması gerekeceği söylenebilir. Ancak, mevcut durumda bu yöntemin uygulanabilirliği tartışmalı olacaktır. Geniş pencereden incelediğimizde hekimler her zaman işyerinde bulunmayabilir. Salgının yayılma hızı düşünülürse, çalışan işyerine gelmeden ya da hekimi ziyaret etmeden de hastalık bildirimi yapabilir.

Bu durumda, kamu sağlığının korunması adına hızlı aksiyon alabilmek için şirketler, insan kaynakları gibi çalışana doğrudan temas eden birimleri içerisinde sınırlı sayıda ekipler oluşturularak, gerekli bildirimleri bu ekipler üzerinden gerçekleştirmeyi tercih edebilirler. Bu noktada, genel veri işleme prensipleri göz önüne alınarak, çalışanın enfekte olduğuna dair bilginin mümkün olduğunca dar bir çevrede bilinmesi, ekiplerin az sayıda (bir veya iki kişi) çalışandan oluşturulması gerekmekte ve enfekte olan çalışanın gizliliğine üst seviyede dikkat edilmelidir.

Bir diğer yandan, enfekte olan çalışanın gizliliği göz önüne alınarak, çalışanın kimliğinin şirket içerisinde duyurulmaması gerekmektedir. Ancak yukarıda da açıkladığımız üzere, maalesef salgın çok ciddi bir hızla yayılmaktadır. Bu doğrultuda, iş sağlığı ve güvenliğinin önemi göz önüne alınarak, diğer çalışanın sağlığının ve bağışıklığının korunması adına, şirket içerisinde COVID-19 enfekte bir çalışanın bulunduğunun isim belirtmeksizin duyurulması gerekebilir.

Şirket içerisinde yapılacak duyurularda şirket çalışanlarına COVID-19 enfekte bir çalışanın bulunduğu, evden çalıştığı ya da izinde olduğu belirtilmeli; ancak şirket içi seviye ya da ekip gibi çalışanın kim olduğunun tespitini sağlayacak detaylar paylaşılmamalıdır.

Pek çok şirket evden/uzaktan çalışma metodunu benimsemiş gözüküyor. Peki, uzaktan çalışan personeli takip edebilir miyiz?

Sosyal medya üzerinde ve Whatsapp gruplarında, şirketlerin evden çalışan personeli farklı şekillerde denetlediğine dair söylemlerle karşılaşmaktayız.

İşveren’in, çalışanlara teslim etmiş olduğu işlerin akıbetini takip etmek istemesi, yönetim hakkı kapsamında mümkündür. Ancak personelin çalışma takibini gerçekleştirirken, kişisel verilerin korunması kapsamındaki genel ilkelere riayet edilmesi çok önemlidir. Buradan doğabilecek olumsuz sonuçların yansıması yalnızca kişisel verilerin korunması alanında değil, iş hukuku açısından da işverenleri zor durumda bırakabilir.

Bu doğrultuda, çalışan cihazlarından konum takibi, web cam ve benzeri izleme teknolojileri aracılığıyla çalışanın kontrolü gibi ‘aşırı’ veri işleme faaliyetlerinden kaçınılmalı, çalışan ile günlük bazda gerçekleştirilecek telefon görüşmeleri gibi biraz daha düşük teknolojili ve eski usul metotların tercih edilmesi önerilmektedir.

Uzaktan çalışmanın doğurduğu riskleri veri güvenliği açısından ne şekilde minimize edebiliriz?

Pek çok şirket hali hazırda 21.yüzyılın gereklerine ve tehlikelerine ayak uydurmuş ve ofisteki çalışma cihazları ve sistemleri için veri güvenliğini üst düzeye taşımıştır. Ancak şirketlerin ister istemez evden çalışma metoduna eğilim gösterdiği bu dönemde, aynı güvenlik önlemlerinin evden/uzaktan çalışma için de uygulanması gerekmektedir.

COVID-19 salgınının bu kadar hızlı bir şekilde yayılmış olması sebebiyle, maalesef pek çok şirket her bir çalışana ayrı bir uzaktan çalışma cihazı tesis etme fırsatı bulamadı. Bu sebeple zaman zaman çalışanın şahsi cihazlarından ofis işlerini yürüttüğünü görmekteyiz.

Bu durumun doğurabileceği risklerin minimize edilmesi adına, başta şirket sistemlerine ve dokümanlarına VPN bağlantısı ile erişim, anti-virüs sistemlerinin ve güvenlik duvarlarının güncelliği ve işlerliğinin sağlanması olmak üzere, her türlü iyi piyasa uygulaması izlenmeli ve şirketler bünyesinde uygulamaya alınmalıdır.

Ek olarak, iş hayatındaki veri gizliliği (hem kişisel veri hem de ticari anlamda gizli bilgiler babında) ihlallerinin çok büyük oranı, çalışanın doküman gönderirken ya da uzaktan çalışırken kişisel e-posta hesaplarını kullanması neticesinde gerçekleşmektedir. Herkesin uzaktan çalışma metoduna geçtiği bugünlerde, çalışanın bu uygulamanın olumsuz sonuçları konusunda dikkatle bilgilendirilmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak,

COVID-19 küresel bir salgın olsa da hukuksal açıdan da şirketler bakımından ele alınması gereken yeni konuları beraberinde getiriyor. Bu süreçle mücadele ederken şirketlerin hukuk düzenin gerekliliklerini yerine getirmesi de hala önem arz ediyor.

Kişisel verilerin korunması alanı bu süreci en yakından ilgilendiren regüle alanlardan bir tanesi. Pek çok veri koruma otoritesi bu süreçte uyulması gereken kurallara ilişkin yönlendirici açıklamalar yaparken ülkemizde Kişisel Verilerin Korunması Kurumu halen sessizliğini korumakta. Bu konuda Kurum’dan bir açıklama yapılması durumda sizleri bilgilendirmeye devam ediyor olacağız.