Yapay Zeka – Bir Adım Daha Yaklaştık!

Her geçen gün “yapay zeka” kavramını daha sık duymaya başladığımıza şüphe yok. Bunun en doğal sonucu olarak konunun hukuksal boyutunda da pek çok çalışmanın yapıldığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Nitekim geçtiğimiz Ocak ayında yine bu mecradan “yapay zeka bir araç mı tehdit mi?” başlıklı yazımızda Information Commisioner’s Office’in (“ICO”) yapay zeka kullanımına ilişkin olarak yayınlamış olduğu taslak kılavuza değinmiştik.

Geride bıraktığımız 7 aylık süreçte de diğer dijital pazarlarda olduğu gibi yapay zekanın hukuksal boyutu kapsamında da Avrupa Birliği düzeyinde pek çok önemli gelişmenin yaşandığını söylemek mümkün.

Bu noktada öncelikle belirtilmesi gereken husus, konunun pek çok hukuk dalı altında işlendiği. Başta kişisel verilerin korunması olmak üzere, rekabet hukuku, tüketici hukuku, ürün kalite ve güvenliği ve tıbbi cihazlara ilişkin düzenlemeler gibi pek çok regülatif alan yapay zekanın kullanımını düzenleme ihtiyacı görmekte.

Aslında konunun son zamanlarda bu denli popüler hale gelmesi de bizler için sürpriz değil. Keza Ursula Von Der Leyen geçtiğimiz Kasım ayında Avrupa Birliği Komisyonu’nun başına geçtiğinde göreve başlamasından itibaren ilk 100 günlük süre içerisinde, yapay zekaya ilişkin mevzuat çalışmalarına hız kazandıracağını ifade etmişti.

Peki hangi gelişmeler oldu?

Öncelikle Avrupa Birliği’nin 2012’den bu yana dijital ekonomiyi yoğun bir şekilde mercek altına aldığı bilinen bir gerçek. Bu çerçevede çıkarılan pek çok mevzuatında özünde yapay zekayı da ilgilendiriyor olduğu rahatlıkla söylenebilir. Dolayısıyla, 2016’da yürürlüğe giren GDPR’ın, kişisel veri statüsünde olmayan verilerin serbest akışına ilişkin 2018’de çıkarılan regülasyonun ve yine 2019’da yayınlanan açık veri direktifinin de yapay zekanın hukuksal boyutu bakımından önemli gelişmeler olduğu gözden kaçırılmamalı.

Bunun yanında Ursula Von Der Leyen başkanlığı sonrasında yapay zekanın konu alındığı son dönem önemli gelişmelere bakacak olursak da, karşımıza öncelikle Kasım 2019’da yayınlanan “Liability for Artificial intelligence and other emerging technologiesraporu çıkmakta. Bu raporda temel olarak product liability’nin yapay zeka sonrası nasıl ele alınması gerektiği konusunun işlendiğini görüyoruz.

Bunun yanında özellikle geçtiğimiz Haziran ayında alevlenen son gelişme ise, Avrupa Birliği Konseyi tarafından “Conclusions on shaping Europe’s Digital Future’ın” yayınlanması oldu. Yapay zekanın pek çok açıdan mercek altına alındığı bu metin de, Avrupa Birliği Komisyonu tarafından daha önce yayınlanmış olan “Artificial Intelligence White Paper’da” belirtilen hususların da olumlu karşılandığı ve bu konuda teşvik edici bir yaklaşım benimsendiğini görüyoruz.

Sonuç olarak

Her ne kadar Avrupa Birliği seviyesinde yapay zekayı doğrudan düzenleyen bir mevzuat bulunmasa da, yapay zekanın artık pek çok düzenleyici işleme konu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Doğrudan yapay zeka özelinde bir mevzuata ilişkin ilk adımların ise 2021’in ilk çeyreğinde atılması bekleniyor.

Yapay zekaya ilişkin tartışmalı konuları ve mevzuatsal gelişmeleri blogumuzdan sizlere duyurmaya devam edeceğiz.

Online platformların uyum sağlaması gereken bir düzenleme daha! AB’den yeni bir regülasyon!

Avrupa’da çevrimiçi platformları ilgilendiren önemli bir gelişme yaşandı.  Avrupa Birliği Konseyi tarafından yürürlüğe sokulan yeni regülasyon ile (“Regulation (EU) 2019/1150 of the European Parliament and of the Council of 20 June 2019 on promoting fairness and transparency for business users of online intermediation services”) çevrimiçi aracı hizmet sağlayıcıları ile ticari işletmeler arasındaki ilişkilere dair önemli düzenlemeler getirildi.

Neden böyle bir düzenlemeye ihtiyaç vardı?

Günümüzde bir milyondan fazla ticari işletme ürün ve hizmetlerini çevrimiçi platformlar üzerinden satmakta. Bunun bir uzantısı olarak Avrupa’da her yıl e-ticaret üzerinden elde edilen gelirin düzenli olarak %15 oranında arttığı gözlemleniyor. Bu sebepledir ki, tüketicilerle bu denli yoğun bir temasın gerçekleştiği çevrimiçi hizmet sağlayıcılara belirli yükümlülükler getirilmesi gerekiyor.

İlgili düzenleme neyi amaçlıyor?

İlgili düzenlemenin temel amacı sektördeki hakkaniyet ve şeffaflığı artırmak. Böylelikle, çevrimiçi hizmetlerin sunulduğu dünyada yeni girişim ve gelişmelerin önünün açılması planlanıyor.

İlgili düzenleme bir yandan çevrimiçi hizmet sunan platformları belirli şeffaflık kuralları çerçevesinde daha sıkı bir gözetim altına almayı planlarken, diğer yandan çerçevesi daha belirli bir yasal düzenleme öngörerek ilgili teşebbüsler bakımından yasal öngörülebilirliğin sağlanmasını amaçlıyor.

Kimler düzenlemenin kapsamında?

Düzenleme temel olarak çevrimiçi aracı hizmet sağlayıcıları ve çevrimiçi arama hizmeti sunan platformları kapsıyor. Bu noktada vurgulanması gereken husus ise düzenlemenin ilgili teşebbüslerin Avrupa Birliği’nde kurulup kurulmadığından bağımsız bir şekilde uygulama alanı bulması.

Nitekim ilgili düzenlemeye göre, teşebbüsler Avrupa Birliği’nde yerleşik olmasalar dahi Avrupa Birliği’nde bulunan tüketicilere yönelik olarak bir hizmet sağlıyorlarsa ilgili düzenlemenin kapsamında sayılıyorlar. Dolayısıyla ülkemizde faaliyet gösteren çevrimiçi platformlar da Avrupa Birliği’nde yer alan tüketicilere bir hizmet sağladıkları takdirde bu yeni düzenlemeye dikkat etmek durumunda kalacaklar.

Bunun en önemli sonuçlarından biri de, dijital hizmetlerin vergilendirmesinde olduğu gibi Avrupa ve Dünya’daki regülatif gelişmelerin yakından takip edildiği dikkate alındığında benzer bir düzenlemenin ülkemizde de gelme olasılığının yüksek olabileceğidir.

Düzenleme ile öngörülen önemli hususlar neler?

En önemli değişikliklerden bir tanesi çevrimiçi hizmetlerin sunumunda aracı platformların ticari işletmeler ile yaptıkları anlaşmalara yönelik. Nitekim platformlar ile ticari işletmeler arasında doğan uyuşmazlıkların %19’nun genel hüküm ve koşulların beklenmedik bir şekilde değişmesinden kaynaklandığı belirtiliyor. Bu çerçevede, yeni düzenlemeye göre genel hüküm ve koşulların taraflar arasında daha açık ve anlaşılır bir dil ile yazılması zorunluluğu öngörülmüştür. Bunun yanında platformlar genel koşullarda bir değişikliğe giderse mutlaka ilgili işletmeleri bu konuda bilgilendirmek zorundadır.

Getirilen bir diğer önemli değişiklik ise belirli hizmet veya ürünlerin satışının ilgili platform sağlayıcı tarafından sınırlandırılması/ kaldırılması veya yasaklanması halinde bu durumun gerekçelendirilmesi gerekliliğine ilişkindir.

Bunun yanında ilgili çevrimiçi hizmet sağlayıcılara veri politikası oluşturma zorunluluğu getirilmiştir. Bu kapsamda ilgili hizmet sağlayıcılar bünyelerinde sunulan hizmet çerçevesinde işlenen verilere ilişkin genel bir bilgilendirmeyi paylaşmak yükümlülüğü altında kalacaktır.

İlgili hizmet sağlayıcılığa getirilen bilgilendirme yükümlülükleri bunlarla da sınırlı değildir. Düzenlemeye göre sağlayıcılar, platformlarında yer alan ürün ve hizmetlerin nasıl sıralandığına ilişkin olarak ilgili işletmeleri aydınlatmak ile sorumlu kılınmıştır.

Son olarak, şikayet başvurularına ilişkin olarak ilgili platformların kurumsal bir sistem kurması öngörülmüştür. Bu yükümlülük yalnızca 50’den fazla çalışanı bulunan ve yıllık 10 milyon Avro’dan fazla gelir elde eden teşebbüsler bakımından geçerlidir. Bunun yanında taraflar arasındaki uyuşmazlıkların daha hızlı çözülmesi bakımından zorunlu bir arabulucuk sisteminin tesis edilmesi de ilgili düzenlemeyle öngörülen hususlar arasındadır.

İlgili düzenleme metnine buradan ulaşabilirsiniz.

Avrupa Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri Arasında Neler Oluyor: Airbus Davası Ekseninde Gümrük Düzenlemeleri ve Uluslararası Ticaretin Seyri

Son zamanlarda uluslararası ticaret yazılarımızda bir ilk, en yüksek, en uzun gibi ifadeleri çok kez okumaya başladınız. Ticaret savaşlarının geldiği bu noktada söz konusu ifadelerin uzun süre daha yazılarımızı süsleyeceğini söylemenin yanlış olmayacağı düşüncesindeyiz. Bu yazımızda ise Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) nezdinde düzenlenen bir tahkim yargılamasından kazanılan en yüksek miktar ile huzurunuzdayız.

2 Ekim 2019 tarihinde 2004 yılından bu yana Amerika Birleşik Devletleri (“ABD”) ve Avrupa Birliği (“AB”) arasında sürmekte olan Airbus davalarının[1] sonuna gelindi. Tahkim kararı konu hakkında verilmiş beşinci karar niteliğinde.

Uyuşmazlığın Geçmişi

İlk iki karar davanın esasına ilişkin olup Avrupa Birliği üyesi Almanya, Fransa, Birleşik Krallık ve İspanya’nın Airbus SAS ve Airbus LCA’ye (“Airbus”) verdiği devlet teşviklerinin Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (General Agreement on Tariffs and TradeGATT”) ve Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler Anlaşması (Agreement on Subsidies and Countervailing MeasuresSCM”) ile uyumlu olup olmadığını incelemekte. 2010 yılında yayınlanan ilk panel kararında Panel, yaklaşık 40 yıl boyunca dört devlet tarafından Airbus’a A300 modelinden A380 modeline kadar birçok uçağın üretilmesi, geliştirilmesi için 300’ün üzerinde teşvik verildiğini tespit edilmiş olup Airbus’ın söz konusu teşvikler olmadan ayakta kalamayacağı tespit etmiştir. Ayrıca, söz konusu teşvikler aracılığı ile 2001 ile 2006 arasında Airbus’ın Boeing’e karşı rekabetçi güç kazandığı belirlenmiş ve başta Avusturalya, Brezilya, Çin, Tayvan, Kore Cumhuriyet, Meksika ve Singapur’a satılan uçakların teşviklerden ciddi şekilde etkilendiği tespit edilmiştir. Panel kararı 21 Temmuz 2010 tarihinde hem AB hem de ABD tarafından temyize götürüldüğünde ise Temyiz Organı benzer yönde tespitlerde bulunarak Uyuşmazlıklar Çözümü Organı’na (Dispute Settlement BodyDSB”) AB’nin teşviklerini DTÖ kuralları ile uyumlu hala getirmesi için tavsiyede bulundu.

Bu noktada DTÖ kurallarının ve uyuşmazlık çözümlerinin bağlayıcılığı konusunda bir parantez açmakta fayda görüyoruz. Fark ettiğiniz üzere, Panel ve Temyiz Organı üye devletler hakkında hüküm kurmamakta, sadece uygulamalarının GATT ve diğer anlaşmalarla uyumlu olup olmadığını inceleyerek tavsiyelerde bulunmaktadır. DSB ise kararın kabul edilmemesine karşı bir oy birliği olmaması (negative consensus) durumda kararı kabul ederek tarafların karara uyması gerektiğini ilan etmektedir. Tarafların kararlara uymaması ya da gereğini tam olarak yerine getirmemesi durumunda ise DTÖ anlaşmalarının bir nevi usul kurallarını düzenleyen Uyuşmazlıkların Çözümü Anlaşması’nın (Understanding on Rules and Procedures Governing the Settlement of Disputes DSU”) 21. maddesinin 5. fıkrasına uyarınca taraflar esasa ilişkin kararın nasıl uygulanması gerektiğine ilişkin yeni bir uyuşmazlık başlatabilmektedir.

Airbus uyuşmazlığı da DSU 21.5 sürecin geçen bir başka uyuşmazlık oldu. Bu doğrultuda AB’nin alınan kararla uyumlu davranıp davranmadığını inceleyen Temyiz Organı, AB’nin tek koridorlu olan ve Boeing’in 737 uçakları ile rekabet içerisinde olan A320 uçağına verdiği teşvikleri gerekli zaman içerisinde sonlandırdığını öte yandan çift koridorlu uçaklara sağladığı teşvikleri hala sürdürdüğünü ve söz konusu teşviklerin ABD’nin çıkarlarını olumsuz etkilemeye devam ettiğini tespit etmiştir.

Tahkim Kararı

AB’nin DTÖ kurallarının ihlal ettiğini ve yargılamalar sonucunda teşviklerinin GATT ve SCM anlaşmaları ile uyumlu hale getirmediği tespit edildikten sonra ise ABD elinde kalan son kozunu oynayarak daha önceden başlatılmış olan DSU madde 22 altında açılmış yargılamanın sonuçlandırılmasını talep etti. Söz konusu hüküm uyarınca yapılan yargılamalarda DTÖ üyesi devletlerin daha önce verilmiş olan kesinleşmiş karar uymaması durumunda diğer DTÖ üyesi devlete gümrük vergilerini hukuka uygun bir şekilde arttırma yetkisi tanınmaktadır.

Bu blog yazımıza da konu olduğu üzere DSU madde 22 yargılaması uyarınca gerçekleştirilen yargılama sonucunda hakem heyeti, AB’nin Airbus’a sağladığı teşviklerin etkisini ortadan kaldırmak üzere ABD’ye yıllık yaklaşık 7.5 milyar Dolar ek gümrük vergisi uygulama hakkı tanıdı. Kararın uyuşmazlıkların nihai sonucu niteliğinde olduğu için bir başka temyiz yargılaması olmayacak ve ABD tarafından yapılan açıklamada 18 Ekim itibari ile AB’den gelen ürünlere uygulanacak olan gümrük vergilerinin yükseltilmesi planlanıyor[2].

Gümrük vergisi uygulanması planlanan sektörlerin başında sizin de tahmin edeceğiniz üzere havacılık sektörü geliyor[3]. Bu kapsamda, ABD her ne kadar gümrük vergilerini %100 oranında arttırmaya yetkili olsa da ilk safhada havacılık sektöründe kullanılan bazı ürünlere uygulanan gümrük vergileri %25 oranında arttırılacak. Havacılık sektöründen sonra ek gümrük vergisi getirilmesi planlanan sektör ise şaşırtıcı şekilde birtakım gıda ürünleri. Bu ürünler arasında; İskoç viskileri, Fransız peynirleri, İtalyan şarapları gibi tüm dünyanın damağında tat bırakan ürünler de yer alıyor.

Madalyonun Ters Yüzü Boeing

Elbette havacılık sektöründe teşvik alan tek şirket Airbus değil. DTÖ yargılamalarına[4] konu olmuş bir başka teşvik ise ABD’nin Boeing’e sağladığı teşvikler ve söz konusu yargılama 5 Haziran 2019 tarihinden beri DSU 22 aşamasında. Dolayısı ile ufukta Boeing’e verilen teşvikler sebebiyle ABD menşeili ürünlere ek vergiler gözükmekte.

ABD’nin açıklamalarına karşı AB tarafından yapılan açıklamada AB’nin ek gümrük vergisi uygulama hakkı elde etmesinden birkaç ay uzaklıkta olduğu ve her iki devletin ticaret engellerini arttırmasının hiçbir tarafa fayda sağlamayacağı belirtildi. Bu kapsamda, AB dünya üzerindeki en karmaşık sektörlerden biri olan havacılık sektörünün düzenlenmesi için ABD ile başarısız görüşmeler gerçekleştirdiğini fakat kapısının her zaman açık olduğunu satır aralarına ekledi. Öte yandan, ABD’nin ek gümrük vergilerini uygulaması durumunda AB’nin de aynı şekilde cevap vermekten başka seçeneği olmayacağının da altını çizdi.

Sonuç olarak, Airbus’a verilen teşvikler 18 Ekim itibari ile ABD’de mukim viski, şarap ve peynir severleri ciddi şekilde etkilemeye başladı. Yakın zamanda ise AB’de yaşayan kişilerin birçok Amerikan menşeili ürünü daha yüksek fiyatlarla alacağını bugünden öngörebiliyoruz. ABD’de yaşıyorsanız buzdolabınızı şimdiden Fransız peynirleri ile doldurmayı değerlendirebilirsiniz.


[1] DS316: European Communities and Certain member States — Measures Affecting Trade in Large Civil Aircraft

[2] https://ustr.gov/about-us/policy-offices/press-office/press-releases/2019/october/us-wins-75-billion-award-airbus Son erişim tarihi 17.10.2019

[3]https://ustr.gov/sites/default/files/enforcement/301Investigations/Notice_of_Determination_and_Action_Pursuant_to_Section_301-Large_Civil_Aircraft_Dispute.pdf Son erişim tarihi 17.10.2019

[4] DS353: United States — Measures Affecting Trade in Large Civil Aircraft — Second Complaint

İngiltere ile Çalışıyorsanız 31 Ekim’i Not Edin!

Birleşik Krallık’ın üç yıl önce yola çıktığı Brexit macerası sona yaklaşıyor. Eski başbakan Theresa May, Brüksel ile yaptığı müzakereler sonucunda ortaya çıkan çekilme anlaşmasının İngiliz Parlamentosu tarafından bu sene üç kez reddedilmesi sonucunda istifa etmek zorunda kaldı. Theresa May’den koltuğu devralan dışişleri eski bakanı Boris Johnson ise Brexit hakkındaki sert tavırları ile tanınmakta. Boris Johnson, göreve geldikten hemen sonra Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden (“AB”) çıkış tarihi olan 31 Ekim’de masada bir anlaşma olsa da olmasa da Birleşik Krallık’ın AB’den çıkacağını belirtti. AB ise Theresa May ile müzakere edilen anlaşmanın göz önünde bulundurulacak tek anlaşma olduğunu belirtmekte. Hal böyle olunca, ufukta Birleşik Krallık için anlaşmasız bir ayrılık (“Hard-Brexit”) gözükmekte. 31 Ekim’de İngiltere’nin Brüksel’den aldığı ekstra süre dolacak ve tarafların bu tarihte bir anlaşma imzalamaması ya da yeni bir süre uzatımı olmaması durumunda Birleşik Krallık kendiliğinden AB’den çıkacak.

Birleşik Krallık’ın Gümrük Birliği’nden ve ortak pazardan ayrılması, geniş bir ticaret anlaşması ile de olsa; birçok sektörün operasyonları, yeni çıkacak olan mevzuattan etkilenecektir. Hard – Brexit’in elbette başta AB olmak üzere Birleşik Krallık’ın ticaret ortaklarının hepsini etkileyecek sonuçları ortaya çıkacak. Fakat AB ile Türkiye arasında 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe giren Gümrük Birliği Anlaşması, Brexit’i Türk ekonomisi için özel bir yere oturtuyor. Nitekim şu anda Gümrük Birliği uyarınca AB ile Türkiye arasında ithalat ve ihracatta gümrük vergileri uygulanmamakta ve miktar kısıtlamaları elimine edilmektedir. Ayrıca, Türkiye’ye uluslararası ticaret politikalarını AB ile uyumlu hale getirme yükümlülüğü getirilmiştir. Hâlihazırda Türkiye ile Birleşik Krallık arasındaki ticaret, Gümrük Birliği sayesinde gümrük vergileri olmadan seyretmekte fakat işler 31 Ekim’den sonra böyle olmayacak ve Birleşik Krallık ile Türkiye, daha dezavantajlı olan Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) kuralları kapsamında ticaret yapmaya başlayacak. Hani DTÖ kuralları iyi bir şeydi dediğinizi duyar gibiyiz!

DTÖ kuralları, esasında devletlere asgari bir kurallar seti sağlayarak uluslararası ticaretin daha da liberalleştirilmesi için devletlere açık kapılar bırakmaktadır. Bu kapsamda, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşmasının (“GATT”) XXIV. maddesi uyarınca devletler çeşitli şartlara uyarak uluslararası anlaşmalar sayesinde aralarındaki ticaretin liberalleşmesine katkıda bulunabilmektedir. GATT XXIV, bir istisna hükmü teşkil ederek normal şartlar altında anlaşmanın diğer hükümlerini ihlal edecek uygulamaların mazur görülmesini sağlamaktadır. GATT’in I. maddesinde düzenlenen en çok kayrılan ulus kaydı (Most Favored Nation) uyarınca DTÖ üyesi devletler, iki üye devlet arasında farklı muamele yapamamaktadır. Örneğin, Türkiye’nin Çin’den gelen cep telefonlarına %10 gümrük vergisi uygularken Güney Kore’den gelen cep telefonlarına %20 gümrük vergisi uygulaması ihlal teşkil etmektedir. Fakat Türkiye’nin Çin ile GATT madde XXIV’ün şartlarını sağlayacak şekilde bir uluslararası anlaşma yapması durumunda gümrük vergilerini dilediği şekilde indirme imkânı bulunmaktadır. Bunun bir örneği de AB ile Türkiye arasında yer alan Gümrük Birliği’dir.

Birleşik Krallık’ın AB’den çıkmasının aynı zamanda Gümrük Birliği’nden çıkması anlamına geldiğini göz önünde bulundurursak Hard – Brexit olması durumunda Türk malları 31 Ekim’den sonra Birleşik Krallık’a çok ciddi maliyetler ile ihraç edilecek. Aynı şekilde ithalatta da maliyetler artacak. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Örgütü (UNCTAD) tarafından hazırlanan raporda Hard – Brexit olması halinde tahmin edilebileceği üzere en büyük yarayı, AB’nin 34,5 milyar dolar ticaret hacmi kaybı ile yaşayacağı belirtiliyor. İlginç olan ise AB’den sonra en büyük yarayı Türkiye’nin alacağı ve 2,4 milyar dolarlık ticaret hacmi kaybedeceği belirtilmektedir[1]. Hâlihazırda daha yüksek gümrük vergileri ödeyen Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya ise Brexit’in kazananları olacak.

Türkiye’nin tüm ihracatının %7’lik kısmına tekabül eden 11,1 milyar dolarlık kısmını Birleşik Krallık’a[2] yaptığı göz önünde bulundurulursa 2,4 milyar dolarlık bir düşüş, Birleşik Krallık’a yapılacak ihracatın yaklaşık olarak %21,6 düşmesi anlamına gelecektir. Aynı zamanda, Birleşik Krallık’ın da Türkiye ile olan 13,6 milyar dolarlık ticaretinin bu durumunda etkileneceği düşünülür ise iki tarafın ticari ilişkileri açısından Hard – Brexit’in sonuçları ağır olacaktır.

Türkiye’nin ihracatını, sektörler bazında incelemek gerekir ise ihracatta 2018 yılında bayrağı 2,68 milyar dolar ile motorlu kara taşıtları çekmektedir. İkinci sırayı, 1,31 milyar dolar ile örme tekstil ürünleri çekerken üçüncü sırayı ise 1,2 milyar dolar ile elektrikli cihazlar çekmektedir. Her ne kadar Birleşik Krallık tarafından toplam ithalatın %87’sine tekabül eden kısma gümrük vergisi uygulanmayacağı belirtilse de[3] Türkiye’nin otomotiv ve tekstil ihracatının kalan %13’lük kısımda olması Türkiye ticaretini oldukça etkileyecektir. Ayrıca bu uygulamanın geçici bir durum olduğu da belirtilmelidir. Birleşik Krallık’ın dilediği zaman hiçbir gerekçe göstermeden %87’ye tekabül eden kısmını DTÖ nezdinde taahhüt edilen tavan oranlara kadar çıkarma yetkisi bulunmaktadır. Dolayısı ile ilerleyen zamanlarda gümrük vergileri sebebiyle Türkiye’nin ticareti daha da kısıtlanabilecektir. Türkiye ile Birleşik Krallık’ın neden bu etkileri elimine edecek bir ticaret anlaşması imzalamadığını sorguluyor olabilirsiniz. Bu noktada tekrardan konu AB ile Türkiye arasındaki Gümrük Birliği’ne gelmekte. Gümrük Birliği’nin hükümleri uyarınca Türkiye’nin AB’nin taraf olmadığı bir serbest ticaret anlaşmasına ya da başka bir gümrük birliğine taraf olması mümkün değil. Bu nedenle, Türkiye’nin Birleşik Krallık ile ticareti DTÖ kurallarının ötesine götürebilmesi için AB ile Birleşik Krallık arasında bir  anlaşma imzalanması gerekmektedir. Fakat Türkiye ile Birleşik Krallık, ticaret ilişkilerini güçlendirmek adına birçok ikili görüşmede bulundu. İki tarafın ilişiklerinin ilerleyen yıllarda da devam edeceğinin sinyallerini, İngiltere Uluslararası Ticaret Bakanı Liam Fox’un geçtiğimiz Haziran ayında Türkiye ziyaretinde verdiği demeçlerde de gözlemledik.

Öte yandan gümrük vergileri, Hard – Brexit kapsamında en ön planda tartışılmakta olsa da işin arka yüzünde ticaretin seyrini çok daha fazla etkileyebilecek değişiklikleri de beraberinde getirecektir. Özellikle ortak pazar anlayışından kaynaklı olarak İngiliz şirketlerinin Avrupa’da ve Avrupalı şirketlerin Birleşik Krallık’ta kompleks üretim ve dağıtım ağları bulunmaktadır. Ayrıca Birleşik Krallık’ın AB regülasyonlarıyla uyumlu davranma zorunluluğu ortadan kalkacağından finanstan ilaç sektörüne, hava yollarından otomotiv endüstrisine kadar birçok sektörde köklü değişiklikler öngörülmektedir.

Kısa vadede Hard – Brexit’in etkileri tüm dünya genelinde sert şekilde hissedilecek ve hâlihazırda Birleşik Krallık ile dirsek temasında bulunan AB ve Türkiye üzerindeki etkileri daha da hissedilir olacaktır. Sonuç olarak üzerinde güneş batmayan ülke 31 Ekim günü anlaşma olmadan Brexit’i gerçekleştir ise hepimizi farklı bir dünya karşılayacak ve uluslararası ticaretin tüm dinamikleri değişecek. Biz de herkes gibi gelişmeleri heyecanla ve yakından takip edeceğiz.


[1] UNCTAD Research Paper No.31 UNCTAD/SER.RP/2019/3

[2]https://www.trademap.org/tradestat/Bilateral.aspx?nvpm=1%7c792%7c%7c826%7c%7cTOTAL%7c%7c%7c2%7c1%7c1%7c2%7c1%7c1%7c1%7c1%7c1 Son erişim tarihi 08.08.2019

[3] https://www.gov.uk/government/news/temporary-tariff-regime-for-no-deal-brexit-published Son erişim tarihi 08.08.2019

Avrupa’da Yaz Sert Geçiyor: Rekabette Veri Güvenliği Fırtınasına Dikkat!

Avrupa rekabet soruşturmalarında hâkim durumdaki şirketlerin veri toplama ve işleme süreçleri rekabet otoritelerinin odak noktası haline geldi. Bu sert rüzgârdan en çok etkilenecek teşebbüsler ise teknoloji devleri olacak gibi görünüyor.

Almanya’nın rekabet otoritesi Bundeskartellamt’ın Facebook hakkında yürüttüğü soruşturmayla başlayan değişim rüzgârı, tüm Avrupa Birliği’ni etkisi altına almaya başladı. Facebook, Apple ve Microsoft gibi teknoloji devleri ulusal rekabet otoritelerince mercek altına alındıkça, rekabet hukuku soruşturmalarında veri güvenliği kurallarının incelenmesi yaygınlaşmaya başladı. Öyle ki, çeşitli evrelerde rekabet soruşturmalarında veri güvenliği kurallarının devreye girmesi tartışılıyor.

Avrupa Komisyonu Genel Sekreteri Martin Selmayr, son dönemde hem birleşme devralma hem de hâkim durumun kötüye kullanılması dosyalarında rekabet hukuku ve kişisel verilerin korunması kurallarının iç içe geçtiğini belirtti.[1] Aynı zamanda Avrupa Birliği veri koruma kurallarının da mimarlarından biri olan Selmayr, Brüksel’de gerçekleşen bir konferansta yaptığı konuşmada iki alanın da insan onuru, tercihler ve özgürlükler üzerine kurulduğunun altını çizerek, düzenlemelerde yeknesaklığın kaçınılmaz olduğuna işaret etti. Selmayr’ın konuşmasında dikkat çeken bir diğer nokta ise, rekabet soruşturmalarında kişisel verilerin korunmasına ilişkin endişelerin de incelenmesine kimsenin engel olamayacağını açıkça belirtmesi oldu.

Değişim rüzgârının öncüsü Bundeskartellamt başkanı Andreas Mundt da aynı konferansta yaptığı konuşmada Avrupa rekabet otoritelerinin hâkim durumun kötüye kullanılıp kullanılmadığının değerlendirirken Genel Veri Koruma Yönetmeliği’ni (“GDPR”) dikkate alması gerektiğini vurguladı. Rekabet hukukuna ilişkin yeni bir GDPR yaratmaktansa, var olan düzenlemenin uygulanmasının daha mantıklı olduğunu savunan Mundt, teknoloji devlerinin sahip olduğu pazar gücünün endişe verici olduğunu belirtti.

Bu süreç nasıl başladı?

Bundeskartellamt 2019’un başlarında sonuçlandırdığı soruşturmada, Almanya’da sosyal ağ pazarında hâkim durumda olan Facebook’un veri toplama ve işleme süreçlerinin hâkim durumun kötüye kullanılması teşkil ettiğine karar vermişti.[2] Facebook, kendi uygulamasının yanı sıra, Instagram, Whatsapp ve beğen-paylaş özelliği gömülü olan üçüncü taraf internet sitelerinden herhangi bir kısıtlama olmaksızın kullanıcı verisi toplamakta, daha sonra bu verileri Facebook kullanımı için bir şart olarak ileri sürmekteydi. Kullanıcılar rıza göstermeksizin uygulamayı kullanamadığından, kişisel verilerin işlenmesinin bir mal ve/veya hizmet sunumunun şartı olarak ileri sürülmemesi kuralına aykırılık söz konusuydu.

Başta veri koruma otoritelerinin yetki alanında görülebilecek bu konuya, Bundeskartellamt tarafından söz konusu verilerin hâkim durumun korunması ve güçlendirilmesi hususunda teşebbüslere önemli bir avantaj sağladığı gerekçesiyle müdahale etti ve Facebook’a iş yapış modelini düzeltmesi için toplamda 12 aylık bir süre tanıdı.

Fransa’dan işbirliği çağrısı

Fransız rekabet otoritesi Autorite de la Concurrence’in başkanı Isabelle de Silva, otoritenin geçtiğimiz yıla ilişkin yıllık raporunu sunduğu toplantıda rekabet soruşturmalarında veri toplama ve veri güvenliği konularına daha fazla ağırlık vereceklerinin sinyallerini verdi.[3] Teşebbüslerin veri işleme olduğu gibi, veri toplama yöntemlerinin de hakim durumun kötüye kullanılması teşkil edebileceğinin altını çizen de Silva, Bundeskartellamt’ın Facebook kararına atıf yaparak, kendilerinin de dijital platformları mercek altına aldığına işaret etti.

Hâlihazırda Autorite de la Concurrence ve Bundeskartellamt algoritmalar üzerine ortak bir çalışma hazırladığı biliniyor. Önümüzdeki Ekim ayında Mundt ve de Silva tarafından sunulması beklenen raporun algortimaların rekabet hukukundaki yerinin belirlenmesinin yanı sıra benzer işbirliklerinin devamını getireceği de öngörülüyor. Fransız rekabet otoritesinin Fransız telekomünikasyon otoritesi ARCEP ve veri koruma otoritesi CNIL ile veri gözetim ve denetimi alanlarında güçlerini birleştireceğini açıklayan de Silva, teknoloji devlerinin hâkim durum soruşturmalarında da Avrupa’da benzer bir iş birliğine ihtiyaç duyulduğunun altını çizdi.

Türkiye’de ne noktadayız?

Aslında rekabet kişisel verilerin korunması hukuku arasındaki yakın ilişki ve işbirliğini görmek için fazla uzağa gitmemize gerek yok. Nisan ayında Rekabet Kurumu eski başkanı Ömer Torlak ile Kişisel Verileri Koruma Kurumu Başkanı Faruk Bilir arasında gerçekleşen toplantıda Avrupa’daki rüzgârların Türkiye’yi de etkisi altına alacağının sinyalleri verilmişti. Kurum başkanları dosyalarda bilgi alışverişinde bulunacaklarını ve mevzuat uyumluluğunun şirketlerin uluslararası rekabet gücünü arttıracağını düşündüklerini belirtirken, iki Kurum arasında bir de İşbirliği Protokolü imzalandı.[4]

İşbirliği rüzgârlarının Avrupa’da ve ülkemizdeki rekabet hukuku iklimini ne şekilde değiştireceğini ise zaman gösterecek. 


[1] Newman, Matthew. “Facebook, Microsoft antitrust cases show convergence with data-privacy rules, EU officials say.” MLex Global Antitrust, MLex, 10 July 2019, 14:47.

[2] https://www.bundeskartellamt.de/SharedDocs/Entscheidung/EN/Fallberichte/Missbrauchsaufsicht/2019/B6-22-16.pdf?__blob=publicationFile&v=4

[3] Yaiche, Arezki. “Data-Collection Abuses among Priorities of French Competition Authority.” MLex Global Antitrust, MLex, 9 July 2019, 14:05.

[4] https://www.kvkk.gov.tr/Icerik/5431/-Kurumumuz-ile-Rekabet-Kurumu-Arasinda-Isbirligi-Protokolu-Imzalandi

Avrupa Birliği Dikey Anlaşmalar Tebliğ’ini güncelliyor: YSFB, EKM ve seçici dağıtım gündemde!

Emin Köksal

Avrupa Birliği’nin (AB) Dikey Anlaşmalar Tebliği’ne ilişkin Ekim 2018 tarihinde başlayan değişiklik sürecinde yeni gelişmeler yaşandı. On yıla yakın bir süredir uygulanan mevcut tebliğ, Mayıs 2022 itibari ile yürürlükten kaldırılacak. Komisyon, grup muafiyeti eşikleri, internet satışları gibi konuları ele alarak yeni tebliği dijital çağa uygun hale getirmeyi hedefliyor.

Geçtiğimiz ay, tedarik ve üretim zincirinin farklı seviyelerinde faaliyet gösteren teşebbüsler arasında yapılan dikey anlaşmalara AB rekabet kurallarının nasıl uygulanacağını düzenleyen Dikey Anlaşmalara İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği’nin revize edilmesine dair kamuoyundan görüş alınmıştı. Geçtiğimiz günlerde ise, ERA Avrupa Hukuku Akademisi’nde “Dikey Sınırlamalar: Güncel Konular ve Zorluklar” başlıklı bir konferans düzenlendi. mlex’de haber olan bu konferans kapsamında, yeniden satış fiyatının belirlenmesi (YSFB), seçici dağıtım sistemleri ve en çok kayrılan müşteri (EKM) koşulu olmak üzere dağıtım faaliyetini ilgilendiren tartışmalı konular ele alındı. Konferansa ayrıca, Komisyon’un rekabet politikası yetkilisi Mariele Scholz da katkı sağladı.

Scholz’un yorumlarından ilki EKM koşulu ile ilgiliydi. Scholz, EKM koşulunun önemli ve tartışmalı konular arasında yer aldığını belirtti. Hatırlatma yapmak gerekirse, EKM koşulu, sağlayıcı tarafından, diğer alıcılara önerilen en uygun fiyat ve sözleşme koşullarının, sözleşme tarafı alıcıya da önerilmesi yükümlülüğünü ifade etmektedir. AB içinde en önemli görüş ayrılığı, EKM koşuluna ilişkin yaklaşımlarda görülüyor. Özellikle Booking.com ve Expedia gibi seyahat siteleri, ‘geniş EKM’ koşulu uygulayarak otellerin başka platformlara daha uygun koşullar sunmasını engelliyor. Ancak, bu uygulama, birçok ulusal otorite tarafından ihlal olarak kabul ediliyor. Öte yandan otellerin kendi web sitelerinde sundukları koşulları platformlar için de sunmalarına dair ‘dar EKM’ koşuluna ise daha sıcak bakılıyor. Fakat yakın tarihte, benzer bir koşul, Alman rekabet otoritesi tarafından ihlal olarak kabul edilmişti. Tüm bu gelişmeler, “tartışmada hareketliği” göstermekle birlikte, EKM koşulunun uyumlu şekilde uygulanma zorunluluğunu da beraberinde getiriyor.

Konferansta ayrıca, küçük ve orta ölçekli işletmeler için dağıtım kurallarının karmaşıklığına ilişkin endişeler de dile getiriliyor ve bunların uygulanabilir bir şekilde düzenlenmesi gerektiği belirtiliyor. Scholz, birçok teşebbüsün, seçici dağıtım sistemlerinde uyguladığı kuralların gidişatının endişe verici olduğunu söylüyor. Söz konusu kurallar marka sahiplerinin mağazaların görünümünden, müşteri hizmetlerine, hangi ürünlerin çevrimiçi ve çevrimdışı satılacağına kadar birçok konuda kontrol imkânı veriyor. Buradaki temel eleştiri, mevcut kuralların serbestliğinin marka sahiplerinin koşulları belirlerken çok kısıtlayıcı olmalarına yol açtığı yönünde.

Öte yandan, YSFB uygulamalarının bütüncül bir yaklaşımla yasaklanmasının günümüz ekonomisinde hala geçerli olup olmadığı da konferansta sorgulan konular arasında yer alıyor. Scholz ise, Komisyon’un bu konudaki takdir yetkisinin önceki içtihat ve emsaller ile sınırlı olduğunu belirtiyor.

Hatırlatmak gerekirse, Türkiye’de Mart 2018’de hazırlıkları iki yıla yakın süren ve yukarda tartışılan konuları içeren “Dikey Anlaşmalara İlişkin Yeni Kılavuz” güncellenmişti. Yeni kılavuz, özellikle internet üzerinden yapılan satışlar bakımından ve EKM koşuluna ilişkin değerlendirmeler bakımından AB’deki bazı uygulamalara kıyasla yenilikler barındırmasıyla ön plana çıkmıştı.

Son olarak, AB’de değişiklikler için öngörülen takvim ise şu şekilde: 2020 yılının ikinci çeyreğinde yeni tebliğe ilişkin çalışma belgesi yayınlanacak ve mevcut tebliğin yürürlükten kaldırılmasına kadar geçen zamanda ise etki analizi yapılacak.

Kişisel Verilerin Korunması Alanında Yol Gösterici Gelişmeler: İngiltere Ses Kaydı ve Diğer Biyometrik Verilerin İşlenmesi Konusunda GDPR’ı Nasıl Uyguluyor?

Regülasyon ekosisteminin önemli unsurlarından olan kişisel verilerin korunması, 6698 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesi ile ülkemizdeki uygulama hayatına da hızlı bir giriş yaptı. Gelişen teknolojiler karşısında dijitalleşen dünyanın en değerli varlığı olan “kişisel veriler”; bir taraftan müşteri davranışları ve kullanıcı tercihlerini gözlemleyerek kişiselleştirilmiş hizmetlerin önünü açarken bir taraftan da veri sahiplerinin mahremiyetlerini hacir altına alıyor. İnovsyon destekli yaratıcı yıkım süreçlerinin karşı karşıya getirdiği bu menfaatler arasındaki dengeye hukuk zerk etmek ise yine yasamaya ve düzenleyici otoritelere düşüyor.

Bu kapsamda, veri koruma kurallarına uluslar üstü bir standart kazandırmayı amaçlayan General Data Protection Regulation (“GDPR”), 2016 yılından itibaren mehaz Avrupa uygulamalarını düzenliyor. Ülkemiz veri koruma mevzuatına da doğrudan şekil vermiş olan GDPR’ın Avrupa’daki uygulama trendleri ise veri koruma alanındaki karar insicamını yeni yeni oluşturan tüm ülkeler tarafından yakından takip ediliyor ve referans alınıyor.

İşte bu bağlamda, GDPR temelli bir veri koruma uygulamasına sahip olan Birleşik Krallık cephesinde biyometrik verilerin işlenmesine kılavuzluk edecek bir gelişme yaşandı. Avrupa veri koruma içtihadı üzerinde önemli etkisi olan Birleşik Krallık Veri Koruma Otoritesi[1] (“ICO”), İngiltere Gelir ve Gümrük İdaresi’nin[2] (“HMRC”) telefon destek hattını arayan kullanıcıların ses kaydı verilerinin işlenerek otomatik bir ses tanıma (Voice ID) sistemi kurulmasını incelemiş ve açık rıza alınmadan işlenen yaklaşık beş milyon kullanıcının verisinin silinmesi yönünde karar vermiştir.

Bildiğiniz üzere, kişisel verilerin işitsel bir izdüşümü olan ses kayıtları, gerek ülkemizde gerekse Avrupa veri koruma otoritelerince biyometrik veriler kategorisinde değerlendiriliyor ve özel verilerin işlenmesi rejimine tabi tutuluyor. Bu kapsamda, veri koruma ağının işleyişine yön veren İngiltere’deki güncel uygulama trendleri ile bunların ülkemizdeki yansımalarına dair değerlendirmeler de önem kazanıyor.

İnceleme konusu uygulama

HMRC, 2017 yılında telefon destek hattının ara yüzü içerisine yeni bir otomasyon sistemi ekledi. Kullanıcıların, uzun güvenlik prosedürlerini tamamlayarak kimliklerini teyit etmek için vakit kaybetmelerine engel olmak isteyen bu sistem, kullanıcıların ses kayıtlarını alarak bir sonraki aramalarında onları seslerinden tanımlamak üzere işletiliyor. Kullanıcıların bir HMRC danışmanı ile konuşmaya başlamalarına kadar geçen süreyi önemli ölçüde kısalttığı değerlendirilen sistemin, tüm bu etkinlik kazanımlarını sağlayabilmesi için ise öncelikle veri koruma kuralları ile tam uyumluluğu sağlaması gerekiyor.

İşte HMRC’nin sisteminin karşılaştığı problem de tam burada ortaya çıkıyor. İleri teknolojik imkanlar karşısında bireylerin mahremiyetlerini ve medeni özgürlüklerini korumayı hedefleyen bir sivil haklar organizasyonu olan Big Brother Watch[3] tarafından hazırlanan bir şikayet üzerine başlatılan inceleme sonucunda, vergi otoritesinin bahse konu sisteminin GDPR ile uyumlu olmadığı anlaşılıyor. Gerçekten de, kar amacı gütmeyen bir organizasyon olarak özellikle devlet destekli mahremiyet ihlallerini engellemek amacıyla kampanyalar yürüten ve kamu davalarına katılan Big Brother Watch; Haziran 2018’de şikâyet konusu eylemlerin detaylarını açıklamış[4] ve kullanıcılara verilerini ses tanıma sistemine aktarmak dışında bir seçenek sunulmadığını belirterek sistemin kullanıcıların rızası hilafına uygulamaya koyulduğunu iddia etmişti.

Birleşik Krallık Veri Koruma Otoritesi’nin kararı

Big Brother Watch şikâyeti üzerine konuyu inceleme altına alan ICO ise HMRC tarafından kurulan sistemin bir biyometrik veri türü olan ses kayıtlarının işlenmesi üzerine inşa edildiğini değerlendirerek bu tür verilerin özel nitelikli veriler grubuna dâhil olduğunu ve işlemeler için kullanıcılardan açık rıza alınması gerektiğini belirtiyor. İnceleme konusu uygulamayı da bu perspektiften değerlendiren İngiliz veri koruma otoritesi, kullanıcılardan ses tanıma sistemine dâhil edilmeleri aşamasında tatminkâr bir “açık rıza” alınmadığını ve kullanıcılara sistemden çıkabilme opsiyonunun (opt-out) izah edilmediğini değerlendiriyor[5]. Özel nitelikli biyometrik verilerin, kullanıcıların açık rızası olmaksızın işlenmesinin veri koruma kurallarına aykırı olduğuna kanaat getiren ICO, bu sebeple HMRC tarafından mevzuata aykırı şekilde toplanarak işlenen tüm verilerin silinmesine karar veriyor[6].

Veri koruma otoritesinin kararına saygı duyduğunu belirten HMRC ise bir yandan mevzuata aykırı şekilde sistemine dâhil ettiği yaklaşık beş milyon kullanıcının verisini imha ederken bir yandan da ses tanıma sisteminin devamlılığını sağlamak adına kullanıcılardan rıza alma sürecini yeniden gözden geçiriyor. GDPR döneminde biyometrik verilere ilişkin ilk defa böyle bir yaptırım uygulanmasını öngören karar, biyometrik verilerin, ileri bir koruma gerektiren özel nitelikli verilerden olduğunu sarih biçimde tanımlayan ilk karar olması ile de dikkat çekiyor[7].

Veri koruma uygulamasının en kapsamlı “veri imha etme” vakıasını ortaya çıkartan ICO kararı, gerek biyometrik verilerin işlenmesi konusundaki hassas sinir uçlarına işaret etmek açısından gerekse veri koruma kurallarının vergi idaresi gibi önde gelen kamu kuruluşlarına da tavizsiz uygulanacak olduğunu göstermesi açısından ülkemiz uygulamasına da yol gösterecek önemli iç görüler içeriyor. Bu itibarla, bankalar, GSM operatörleri ve hastaneler başta olmak üzere telefon destek hatlarını yaygın kullanan teşebbüsler açısından ICO’nun kararından ders çıkartılabilecek noktaların daha iyi anlaşılması adına, ses kaydı kullanımlarının biyometrik veri vasfını incelememiz de faydalı olacaktır.

Ses kaydının biyometrik veri olup olmadığını nasıl anlarım

Ses tanıma sistemleri, bireyin kendisine has ses şablonunu ve konuşma ritmini analiz ederek parmak izi benzeri bir biyometrik tanıma ve kimlik tespit etme işlevi taşıyor. Sisteme işlenen bir ses kaydının vokal karakterini çözümlemek için yüzlerce farklı davranışsal faktörü inceleyen ses tanıma sistemleri, konuşan kişinin ağız yapısı, konuşma hızı ve vurgu şemalarını da bu değerlendirmeye dâhil ediyor.

Sesleri ve ritimleri sayısal bir şablon üzerine oturtan bu sistemler, her birey için farklı bir işitsel kimlik oluşturup kişinin hasta olduğu veya sesinin değiştiği durumlarda dahi tanımlama yapabilecek şekilde dizayn ediliyor.

Öte yandan belirtmek gerekir ki, “biyometrik ses tanıma sistemleri” ile “otomatik ses algılama sistemlerini” birbirleri ile karıştırmamak gerekiyor. Biyometrik ses tanıma sistemlerinin aksine, otomatik ses algılama sistemleri yalnızca sisteme yöneltilen kelimeleri algılayarak bu kelimeler üzerinden talimatlar alıp yönlendirmeler veriyor fakat kullanıcının kimliğini tanımlamak üzere herhangi bir işlem gerçekleştirmiyor. Veri koruma sorumluluklarının belirlenmesinde önem arz eden bu farklılık kapsamında; ses verisini kişileri tanımlamak için kullanan biyometrik sistemler için kullanıcının açık rızası gerekirken herhangi bir tanımlama işlemi içermeyen sesli komut sistemleri açısından bu yükümlülük gündeme gelmiyor.

Karara ilişkin tepkiler

İnovatif dijital hizmetlerin hayatlarımızı kolaylaştırdığını” belirten ICO Yardımcı Komiseri Steeve Woods, konuya ilişkin hazırladığı değerlendirme yazısında “bu gelişmelerin bedelinin bireylerin temel mahremiyet haklarının ihlali olmaması gerektiğini” belirtiyor[8].

ICO Komiseri Elizabeth Denham ise HMRC’nin “ses tanıma sistemini uygularken veri koruma prensipleri hakkında hiç denecek kadar az değerlendirme yaptığını” belirterek “bilgilerin toplanması esnasında kullanıcılarla kurum arasında belirgin bir güç dengesizliği olduğunu” ekliyor “kullanıcıların sisteme girmeyi nasıl reddedeceklerinin veya reddetmeleri halinde herhangi bir olumsuzluk yaşamayacaklarının açıklanmadığına” da vurgu yapıyor[9]. Konunun veri koruma ve hesap verebilirlik açısından önemli olduğunu da belirten ICO Komiseri, “HMRC nezdinde bir denetim gerçekleştirerek karara uyulup uyulmadığını takip edebileceklerine” de dikkat çekiyor[10]

Şikâyeti gerçekleştirerek inceleme sürecini tetikleyen Big Brother Watch organizasyonunun Direktörü Silkie Carlo ise konuya ilişkin yaptığı açıklamada “kararın biyometrik verilerin toplanmasına ilişkin emsal niteliğinde olduğunu” değerlendiriyor[11]. HMRC İcra Kurulu Başkanı Sir Jon Thompson ise konuya ilişkin yazdığı mektup ile bahse konu verileri silmeye başladıklarını belirterek “ses tanıma sisteminin kullanıcılar arasında popüler olduğunu ve kullanıcı verilerinin de daha etkin korunmasını sağladığını” ve yürürlükte kalmasından memnun olduklarını belirtiyor[12].

Sonuç

ICO’nun kararı biyometrik verilerin işlenmesi alanında birtakım ilklere sahne oluyor. Birleşik Krallık’taki en kapsamlı veri imhasına karar veren veri koruma otoritesi, bu kararı ile GDPR temelli uygulamalarında ilk defa “ses kayıtlarını” ve dolayısıyla da “biyometrik verileri” daha ileri bir koruma rejimine tabi özel nitelikli verilerin içerisinde değerlendiren bir içtihat oluşturuyor. Bu kapsamda belirtmek gerekir ki, ülkemiz veri koruma mevzuatı kapsamında da özel nitelikli veri olarak değerlendirilen biyometrik verilerin işlenmesi için kullanıcıların açık rızalarının alınması gerekiyor.

Açık rızanın yokluğunda toplanan verilerin; veriyi toplayan kurumun bir kamu kurumu olmasına veya toplanan verilerin hacminin ne kadar büyük olduğuna bakılmaksızın silinmesine karar verilebileceğini ve bu durumun takip eden denetim ve yerinde incelemeler ile temin edilebileceğini gözler önüne seren karar, bu tür verilerin işlenmesi ile iştigal eden şirketler açısından da bir uyarı niteliği taşıyor. Açık rızanın nasıl algılanması ve neleri ihtiva etmesi gerektiği konusunda da ipuçları veren ICO kararı; rızası aranan kullanıcılara, bahse konu sistemden çıkma hakları (opt-put) olduğunun ve bu hakkı icra etmeleri durumunda kendilerine sağlanan hizmetlerin olumsuz etkilenmeyeceğinin açıkça ve pro-aktif olarak belirtilmesi gerektiğini öğütlerken sisteme dâhil olmanın mecburi olduğu yönünde bir izlenim uyandırmaktan da kaçınılması gerektiğini gösteriyor.

Türk veri koruma rejimi tarafından da yakından takip edilen GDPR uygulamaları hakkında faydalı iç görüler sağlayan bu içtihat; özellikle bankalar, GSM operatörleri, internet servis sağlayıcıları ve hastaneler gibi kapsamlı telefon destek hizmetleri sunan ve ses kaydı verileri ile muhatap olan teşebbüsler açısından önem arz ediyor.

Bu itibarla belirtmek gerekir ki, ses kaydı veya parmak izi gibi biyometrik verilerin kişileri tanımlamak için kullanılmasını içeren uygulamaları hayata geçirecek kurumların, öncelikle kullanıcılara yüksek standartta bilgi veren ve seçeneklerini tanımlayan bir açık rıza prosedürü hazırlamaları gerekiyor. Aynı kapsamda, bu tür bir açık rıza almadan bahse konu verileri işlemeye başlamış olan kuruluşların ise bu verileri imha etmeleri veya kullanıcılardan açıklanan şekilde bir açık rıza almaları önem kazanıyor. Benzer bir durumda, Kişisel Verileri Koruma Kurumu tarafından nasıl bir aksiyon alınacağı konusu henüz keşfedilmeyi beklerken İngiliz veri koruma otoritesinin GDPR uygulamalarının, büyük ölçüde yol gösterici olabileceği değerlendiriyoruz.


[1] The Information Commissioner’s Office.

[2] Her Majesty’s Revenue and Customs.

[3] https://bigbrotherwatch.org.uk/about/who-we-are/

[4] https://bigbrotherwatch.org.uk/2018/06/hmrc/

[5] https://www.itpro.co.uk/privacy/33577/the-ico-compels-hmrc-to-delete-5m-biometric-records

[6] https://ico.org.uk/action-weve-taken/enforcement/hmrc/

[7] https://ico.org.uk/about-the-ico/news-and-events/news-and-blogs/2019/05/blog-using-biometric-data-in-a-fair-transparent-and-accountable-manner/

[8] https://ico.org.uk/about-the-ico/news-and-events/news-and-blogs/2019/05/blog-using-biometric-data-in-a-fair-transparent-and-accountable-manner/

[9] https://ico.org.uk/about-the-ico/news-and-events/news-and-blogs/2019/05/blog-using-biometric-data-in-a-fair-transparent-and-accountable-manner/

[10] https://ico.org.uk/about-the-ico/news-and-events/news-and-blogs/2019/05/blog-using-biometric-data-in-a-fair-transparent-and-accountable-manner/

[11] https://www.itpro.co.uk/privacy/33577/the-ico-compels-hmrc-to-delete-5m-biometric-records

[12] https://assets.publishing.service.gov.uk/government/uploads/system/uploads/attachment_data/file/799688/Letter_from_Sir_Jonathan_Thompson_to_HMRC_Data_Protection_Officer_-_3_May_2019.pdf