Rekabet İktisadı Yükselişini Sürdürüyor: ACE Konferansı’ndan Notlar – 1

Print Friendly, PDF & Email

Rekabet iktisadı alanında çalışan ekonomistler, 15-16 Kasım 2018’de iktisat alanında dünyanın en köklü okullarından biri kabul edilen Bologna Üniversitesi’nin ev sahipliğinde Rekabet İktisadı Birliği’nin (Association of Competition Economics – “ACE”) yıllık konferansında biraraya geldi. 2003 yılından beri düzenlediği yıllık konferanslarla rekabet iktisadı alanında çalışmalar yürüten ACE, kamu ve özel sektörde çalışan rekabet iktisatçıları ile akademisyenleri bir araya getirerek rekabet hukuku alanındaki güncel davalarda yapılan iktisadi analizlerin tartışılmasına olanak sağlıyor.

ACE’nin bu seneki yıllık konferansına da 27 ülkeden toplam 276 iktisatçı katıldı. Son dört yıldaki toplantılara katılmış biri olarak bu rakamın son yıllardaki en yüksek katılımlardan birine işaret ettiğini söyleyebilirim. Katılımcıların ülkelere göre dağılımına baktığımızda, başta İngiltere (62 kişi) ve Danimarka (41 kişi) olmak üzere kuzey Avrupa ülkelerinin ciddi bir ağırlığı olduğunu görüyoruz. Ayrıca konferans katılımcılarının çalıştığı sektörler dikkate alındığında; 23 rekabet otoritesi, 21 iktisadi danışmanlık şirketi ve 27 üniversite ile araştırma merkezinin temsilcilerinin oturumlara iştirak etti. Öte yandan ACE, Avrupa merkezli bir işbirliği platformu olmasına rağmen bu seneki konferansın katılımcıları arasında ABD, Kanada, Meksika ve İsrail temsilcileri de vardı ve söz konusu ülke temsilcileri açılış ve kapanış oturumlarında konuşmacı olarak görev aldılar. Tüm bu tablo birlikte değerlendirildiğinde, rekabet iktisadına yönelik ilginin artarak devam ettiği ve bu alanda çalışma yapan iktisatçıların sayısının her geçen gün daha da arttığı görülüyor.

Tüm katılımcıların dinleyici olarak iştirak ettiği oturumlarda, hem özel sektör hem de kamuda çalışmalar yapmış iktisatçılar ve akademisyenler tarafından son on beş yılda rekabet iktisadı alanında yaşanan önemli değişim ve dönüşüm süreçleri ele alındı ve geleceğe yönelik politika önerileri tartışıldı. Bu ilk yazıda sizlere bu tartışmalardan öne çıkan başlıkları aktaracağım. Önümüzdeki hafta yayımlanacak yazıda ise farklı ülke uygulamalarının, rekabet otoritesi ve özel sektörde çalışan iktisatçılar ile akademisyenler tarafından tartışıldığı oturumlarda ele alınan, son yılların önemli ve tartışmalı konularından aşırı fiyat, uyumlu eylem ve ilgili coğrafi pazar başlıklarındaki dikkat çekici tespitlere yer vereceğim.

Açılış Paneli’nden öne çıkanlar başlıklar

Compass Lexecon’dan Lorenzo Coppi’nin yönettiği ve konuşmacıların John Fingleton (Fingleton Associates, İrlanda Rekabet Otoritesi eski başkanı, İngiltere Rekabet Otoritesi eski baş ekonomisti), Renée Duplantis (Brattle Group, Kanada Rekabet Otoritesi eski baş ekonomisti), Massimo Motta (Pompeu Fabra Üniversitesi, AB Komisyonu eski baş ekonomisti) ve Fiona Scott-Morton (Yale School of Management, ABD Adalet Bakanlığı’nda eski danışman) olduğu açılış oturumunda rekabet iktisadının son 15 yıldaki gelişimi tartışıldı. Bu oturumda konuşmacılar,  rekabet alanında şekil bazlı yaklaşım yerine daha fazla tek taraflı etkilerin ve etkinliklerin önem kazandığı dönüşüm sürecini ve rekabet iktisadının bu çalışmalara nasıl katkı sağladığını ve hangi alanlarda farklı tekniklerin geliştirilmesinin önemli olduğunu özellikle kendi ülkelerindeki uygulamalardan yola çıkarak tartıştılar.

Konuşmacıların tamamı şu anda üniversitelerde veya danışmanlık şirketlerinde çalışmalarına rağmen belirli süreler kendi ülkelerinin rekabet otoritelerinde de görev yaptıklarından konuları farklı bakış açılarıyla ele alarak daha etkin analizler için uygulamanın nasıl şekillenebileceği konusundaki görüşlerini farklı perspektiflerden değerlendirmelerle zenginleştirerek aktardılar. Konuşmalarda öne çıkan noktaları aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:

  • AB ve ABD’deki düzenlemelere ve içtihatlara baktığımızda bazı uygulama farklılıkları olmasına rağmen aslında temelde, benzer iktisadi gerekçelere dayalı farklı uygulama tercihleri olduğunu görüyoruz. Her iki otoritede de iktisadi tespit değişmemekle birlikte bu tespitin yol açtığı durumların daha müdahaleci veya daha piyasa ekonomisine dayalı yöntemlerle çözülmesi yolunda bir seçim söz konusu. Bu seçimlerde siyasi konjonktürün ve politikaların etkisini yadsımamız ise mümkün değil.
  • İngiltere’deki rekabet uygulamasına baktığımızda diğer ülkelere kıyasla her zaman iktisat yaklaşımının daha fazla merkeze alındığını görüyoruz. Bunda dünyadaki birçok otoriteden farklı olarak yıllar öncesinde doktoralı bir iktisatçının rekabet otoritesinde başkan olarak görev yapmış olmasının veya sadece bu tercihin bile önemli olduğu söylenebilir.
  • Kanada uygulaması ise iktisadın, rekabet hukuku alanın da uygulanması konusunda kendine özgü çeşitli yaklaşımlar barındırıyor. Örneğin, Kanada’da temyiz mahkemesi tarafından bile zaman zaman iktisadi etkinlik argümanlarının dikkate alındığını ve bunun sayısal olarak tespitini beklediğini görüyoruz. Bu tablo ise rekabet otoritesini kaçınılmaz olarak iktisadi argümanları dikkate almaya ve sunulan çalışmaların doğruluğunu test etmeye yönlendiriyor. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, Kanada’daki etkinlik anlayışı dünyadaki diğer belli başlı uygulamalardan farklı, işlem sonrasında oluşan etkinliğin tüketiciye yansıtılması gerekmiyor. Örneğin, ABD ve Kanada’da izin alması gereken bir işlem geçtiğimiz günlerde Kanada’da onaylanırken ABD’de elde edilen kazanımların tüketiciye yansıtılmaması nedeniyle reddedildi.
  • İktisadi analiz özellikle birleşme ve devralma değerlendirmelerinde oldukça önemli. Bir dönem özellikle, telekomünikasyon şirketleri tarafından yapılan satın almalarda çok fazla yatırım yapma güdüsü üzerinde durulduğundan genel olarak devralma işlemleri değerlendirilirken işlemin yatırım yapma güdüsü üzerindeki etkisi, oluşacak sinerjiler ölçümlenmeye çalışıldı. Yine benzer şekilde, işbirlikçi etkilerden çok tek taraflı etkiler üzerinde duruldu ve çalışmalar bu alanlara yoğunlaştırıldı. Ancak, bugüne baktığımızda işbirlikçi etkiler, dikey etkiler ve özellikle inovasyon etkisi çok önemli. Bunlar çalışması zor ama gündem dışı bırakılmaması ve göz ardı edilmemesi gereken konular. Bu konularda geliştirilecek tekniklere ve yapılacak doğru hesaplamalara olan ihtiyaç her geçen gün artıyor.
  • Etkinliği sayısallaştırma görevinin rekabet otoritelerinde mi yoksa taraflarda mı olduğu da aslında tartışılmaya açılması gereken bir konu. İşlemle ilgili en ayrıntılı ve teknik bilgiler işlem taraflarında ve işlemi gerçekleştirmek isteyenler de aynı kişiler. Dolayısıyla, bu konuda gerekli dokümanları ve hesaplamaları rekabet otoritelerine sunma görevi de bu kişilerde olabilir. Rekabet otoriteleri de kendi iktisatçıları ile bu bilgilerin doğruluğunu test etmeli ve manipüle edilmediğinden emin olmalı. Kanada’daki sistem buna en yakın örnek olarak gösterilebilir.
  • Yapılan rekabet değerlendirmelerinde sayısallaşmanın/iktisat kullanımın artması aynı zamanda rekabet otoritelerinin üzerindeki politik belirleyicilerin rolünü azaltıyor. Bu olumlu bir durum ancak, geçen 15 yılın ardından belki de iktisatçılar olarak neye odaklanmamız gerektiğini tekrar tartışmaya açmalıyız. Bugüne kadar işlemler ve onların doğurduğu olası etkiler üzerinde duruldu. Artık aslında bu işlemlerin yapılmasının ne kadar gerekli olup olmadığına veya bu işlemlerin beklenilen sonuçları doğurup doğurmadığına odaklanabiliriz. Bir başka deyişle, bu işlemlerin değerlendirilmesinde izlenecek politikanın belirlenmesinde daha aktif rol alınabilir. Bugün artık biliyoruz ki aslında gerçekleştirilen birçok devralma işlemi çeşitli nedenlerle ortalama 5-6 yıllık süreler içinde taraflar açısından da beklenilen sonuçları doğuramıyor. Rekabet otoritelerinin elinde yeterli bilgi ve yetişmiş insan kaynağı olduğundan farklı önceliklerin ve hedeflerin denkleme dâhil edilmesinde fayda var.
  • Bununla bağlantılı olarak başta ABD olmak üzere toplumdaki eşitsizlik arttıkça bunun şirketler ve kamu kurumları açısından yarattığı baskı ve fatura artıyor. Bu durum ise beraberinde tüketici faydası nasıl tanımlanmalı tartışmalarını getiriyor. Kimi taraflar sadece fiyat etkisine odaklanıp inovasyonun yarattığı faydaların dikkate alınmaması gerektiğini savunurken kimileri de fiyat-kalite-inovasyonun birbirinden ayrılmaz bir şekilde etkinlik tanımını oluşturduğunu ileri sürüyor. Son dönemdeki tartışmaların bir başka odak noktası ise çalışanların ve çalışan haklarının bu işlemlerden nasıl etkilendiği konusu. Bu sebeple, piyasadaki rekabet ve çalışan haklarını dikkate alarak etkinlik/tüketici refahı kavramını yeniden tanımlamak gerekebilir. Shapiro’nun bu konudaki önerisi olan “tüketici standardının/refahının korunması” tabiri dikkate alınabilir.
  • Geçmiş uygulamalar dikkate alındığında hâkim durum davalarında iktisadi analize yeterince yer verilmediğini veya iktisadın bu alanda kullanımının yeterince irdelenmediğini görüyoruz. Bildiğiniz gibi ABD’de monopol tanımının AB’ye göre farklılığı, dışlayıcı uygulamaların çok istisnai hallerde uygulanması söz konusu. Ancak yine son yıllarda tüm sektörlerde artan ortalama fiyatların ve birçok sektörde azalan rekabetin bu uygulamaları da tartışmaya açması mümkün.

Ayrıca, aşırı fiyat konusu hala çok fazla çalışmanın yapılmadığı bir alan ve buradaki “hakkaniyet/adil olma” kavramı tıpkı çalışan hakları gibi yakın zamanda önem kazanabilir.

Baş Ekonomistler Paneli’nden öne çıkan başlıklar

Bu panelde AB Komisyonu’nda ilk kez baş ekonomist olarak görev yapan ve şu anda Almanya Başbakanı’nın ekonomi danışmanlığı görevinde bulunan Lars-Hendrik Roller ile AB Komisyonu’nun hâlihazırdaki baş ekonomisti Tommaso Valletti, AB Komisyonu’nda ekonomist olarak göre yapan ilk ekipte yer alan kişilerden Hans Friederiszick (CA) moderatörlüğünde kamu karar alma süreçlerinde iktisadın yerini tartıştılar. Oturumda öne çıkan bazı noktalar aşağıda özetlenmiştir:

  • Bugüne kadar geçerli olan tek ülke ve bu ülkenin rekabet politikaları açısından yapılan değerlendirmelerin yerini, artık biraz daha tamamlayıcı ve diğer ülkelerle olan ilişkileri de dikkate alan tercihlerin belirleyici olduğu politikaların almasını beklemek mümkün.
  • Bu eğilimle birlikte iktisatçılar ve onlar tarafından gerçekleştirilen analizlerin daha fazla gündeme geleceğini ve tartışma argümanlarının bu çerçevede şekilleneceğini söyleyebiliriz.
  • Bu durum ise bugüne kadar çok fazla incelenmeyen konuların da iktisadi olarak incelenmesini gerekli kılabilir. Aslında 2003 yılında başladığımız nokta ile kıyaslarsak bugün AB’de ve pek çok rekabet otoritesinde bu konuda yeterince bilgi birikimi ve yetişmiş insan kaynağının oluştuğunu söyleyebiliriz.
  • İktisadın kullanımı arttıkça gündeme gelecek başlıklardan biri de doğru iletişim bir başka deyişle karmaşık analizleri basit dille karşı tarafa aktarma sanatı olacaktır. Rekabet alanının tarafları arttıkça yapılan analizleri de aralarında politikacıların da bulunduğu daha geniş bir kesime doğru şekilde aktarmak önem kazanacaktır.
  • Rekabet alanına yönelik olarak politika yapıcılarla olan ilişkilerde genellikle, tüketici faydası kavramını açıklamakta güçlük yaşanabiliyor. Çünkü politikacıların odağı çoğunlukla piyasadaki rekabet düzeyi olabiliyor. Ancak, son dönemde gelir dağılımına yönelik tartışmalar ve bu tartışmaların siyasi alana yansıması bu önceliklerin de değişmesine sebebiyet verebilecektir.