Bilgi Rekabet Hukuku Sertifika Programı’na kayıt olmak için son günler !

Doç. Dr. Kerem Cem Sanlı koordinatörlüğünde İstanbul Bilgi Üniversitesi Rekabet Hukuku ve Politikası Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından sekizincisi düzenlenecek Rekabet Hukuku Sertifika Programı’nın tarihi yaklaşıyor! 3 Kasım-15 Aralık 2018 tarihleri arasında Cumartesi günleri 09.30-12.30 / 13.30-16.30 arasında gerçekleşecek programa ekibimizin liderlerinden Şahin Ardıyok, iktisatçı uzmanlarından Dr.Emin Köksal yanı sıra değerli Dr. Pınar Artıran’ın da konuşmacı olarak katılıyor.

Rekabet dünyasının gözde isimlerinin pek çok konuda deneyimleri ile beraber teorik ve akademik yaklaşımları paylaşacağı bu programa kayıtlı olmak için son günler sizleri bekliyor. Kış soğuğunda haftasonumu verimli değerlendirmek, biraz da network ağımı genişletmek isterim diyenler Cuma gününe kadar (21 Eylül 2018) programa kaydolarak erken kayıt indiriminden (%40) faydalanabilirsiniz.

Programa dair detaylı bilgilere aşağıdaki linklerden erişim sağlayabilirsiniz:

https://www.bilgi.edu.tr/tr/etkinlik/8143/rekabet-hukuku-sertifika-programi/

https://rhm.bilgi.edu.tr/media/2018/8/17/Program%20v2.pdf

Ticaret Savaşının Ortasında Avrupa’dan Reform Sesleri

Avrupa’da dış ticaret kuralları 15 yıldır yaşadığı en büyük değişimini yaşıyor. Dış ticaret politikasında uzun süredir yapılmak istenen reform Haziran ayında yürürlüğe girdi. Daha etkili bir dış ticaret politikasıyla Avrupa pazarında çevresel ve sosyal standartların da korunması amaçlanıyor. Daha önce “Avrupa Birliği’nin Yeni Düzenlemesi Neyi Değiştiriyor?” adlı yazımızda bahsettiğimiz üzere yeni sistemde damping ve telafi edici vergilerin hesaplanmasında farklı yöntemler benimsenecek. Ülke ve sektör bazlı hazırlanacak raporlar yapılan incelemeleri oldukça kolaylaştıracak ve soruşturmalara dayanak oluşturacak. Bu kapsamdaki çalışmaları “AB’den Çin’e “Genel” Müdahale” isimli yazımızda anlatmıştık. Gerçekten  de reformların kaynağında Çin ile olan ilişkiler kadar küresel ticaret savaşlarına sağlam bir zırhla çıkma isteği yatıyor. Henüz yapılmamış olsa da Türkiye’de de bazı sektörlerin mercek altına alınması işten değil. Özellikle süper teşviklerden yararlanan teşebbüslerin AB Komisyonu’nun hazırlayacağı raporları dikkatle takip etmesi gerekiyor.

Diğer bir önemli husus ise yeni dönemde Avrupa’nın sosyal ve çevresel standartlarının soruşturmalarda daha çok göz önünde tutulacak olması. Bu sayede Avrupa sanayisinin katlanmak zorunda olduğu sosyal ve çevresel düzenlemelerin, onların yabancı rakipleriyle rekabette geriye düşürmemesi sağlanacak. Bu doğrultuda örneğin Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) gibi kuruluşların standartları göz önüne alınacak.

Değişiklikle birlikte Avrupa’nın uzun zamandır kabul etmiş olduğu “daha düşük vergi kuralı” da esnetiliyor. Dünya Ticaret Örgütü düzenlemelerinde, damping marjına kadar ek vergi öngörülmesi mümkün kılınmışken Avrupa Birliği bugüne kadar zararı ortadan kaldıracak miktarda önlemlerin alınması yoluna gitmişti. Yeni düzenleme ile birlikte daha yüksek ek vergilerin öngörülmesi mümkün olacak. Geçici önlemlerin de bu oranlar üzerinden alınması sağlanarak AB sanayisinin soruşturma döneminde zarar görmesinin önüne geçilecek. Soruşturmanın sonunda tedbir alınmasına gerek olmadığına karar verilirse, teşebbüsler ödedikleri geçici önlemlerin geri ödemesini talep edecekler. Reform çalışması içinde ayrıca soruşturmaların işleyişi de değişiyor. Dokuz ay olan soruşturma süresi yedi aya düşürülüyor. Bu süreçte alınacak geçici önlem ve tarife kontenjanları üç hafta öncesinden açıklanacak. Geçici önlemlerin yürürlüğünden önce Avrupa pazarında stok yığılmasının da önüne geçilecek. Bu sayede soruşturmalarda şeffaflık ve öngörülebilirliğin arttırılması amaçlanıyor.

Yeni dönemde, soruşturmalara katılımın da artırılması hedefleniyor. Bu doğrultuda ticaret birliklerinin soruşturmalara katılımının önü ilk kez açılıyor. Ayrıca küçük ve orta ölçekli Avrupa firmalarının soruşturmalara katılımını artırmak için özel bir organizasyon hazırlanmış durumda.

ABD’den Türkiye’yi DTÖ’de Şikâyet: Bizi de es geçmediler

Uluslararası ticarette karmaşa devam ediyor. Ticaretin doğası gereği sorun sadece bir bölgede değil, tüm dünyada etkisini gösteriyor. Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden (“AB”) ayrılma süreci (Brexit) tartışmaları devam ederken, Atlantik’in öte yakasında NAFTA’nın yenilenmesiyle ilgili tartışma sürüyor. Ticaret savaşlarının başrol oyuncularından biri Asya’yı temsilen Çin Halk Cumhuriyeti (“Çin”). Çin’in pazar ekonomisinin tanınıp tanınmayacağı konusunda DTÖ panelinde halen tartışılırken; bu bekleme sürecinde gerek Avrupa gerek Amerika’nın dış ticaret pratiğini şimdiden değiştirmiş bulunuyor. Ülkelerin zırhlarını giyip kılıçlarını kuşandıkları günümüzde savaşın bir kazananı olmayacağı açık. Tam tersine yaşanan sıkıntılar domino etkisiyle bir ülkeden ötekine geçip büyüyor.

Son dönemde çelik ve alüminyum, otomobil ve otomobil parçaları gibi pek çok ürüne karşı ithalatı kısıtlayan önlemler almaya başlayan Amerika Birleşik Devletleri (“ABD”) geçtiğimiz gün Çin, Kanada, AB, Meksika ve Türkiye’yi Dünya Ticaret Örgütü’ne şikâyet etti. ABD’den ithal edilen bazı ürünlerine karşı ek mali yükümlülük getiren bu beş üyenin anlaşmalara aykırı davrandığı iddiası ile yapılan şikâyet sonrasında istişare süreci başlatıldı. 60 günlük istişare süreci sona erdikten sonra uyuşmazlığın çözümü için panel kurulması söz konusu olacak.

Türkiye’nin şikâyet edilmesinin sebebi 25 Haziran 2018 tarihinde Resmi Gazete ’de yayımlanan 11973/2018 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile ABD’den gelen belirli ürünlerin ithalatında ek mali yükümlülük kararlaştırılmış olması. Bunlar arasında pirinç, sert kabuklu meyveler, yaprak tütün ve tütün dökümleri, binek otomobiller gibi pek çok çeşitli ürün bulunuyor. ABD, düzenlemenin ayrımcı niteliğinden dolayı 1994 tarihli Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması’nın (“GATT”) 1/1 ve 2/1 (a) ile (b) maddelerine aykırı olduğunu iddia ediyor.

İki İleri Bir Geri: AB İlerleme Raporu – Gümrük Birliği

 

Türkiye’nin Avrupa Birliği (“AB”) adaylık statüsüyle ilgili olarak Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan 2018  İlerleme Raporu yayımlandı. İlerleme raporu bilindiği gibi Türkiye’nin Birlik müktesebatına (acquis communautaire) uygunluğunu değerlendiriyor. AB Delegasyonu, sivil toplum kuruluşları ve Türkiye’deki kamu kuruluşlarından edinilen resmi bilgi ve belgelerden yararlanılarak oluşturulan Raporda Gümrük Birliği bölümü büyük önem taşıyor.

AB’nin her şeyden önce bir ekonomik birlik olduğu ve “ortak pazar” kavramı üzerine kurulduğu düşünülünce şüphesiz önce Gümrük Birliğinde uyumun sağlanması gerekiyor. Tüm üye devletlerin parçası olduğu Gümrük Birliği aynı gümrük kural ve  usullerinin yeknesaklaşmasını hedefliyor. Bu kapsamda uygulama yeterliliği, yürütme kapasitesi ve ortak gümrük sistemlerine bilgisayarlı erişim gibi geliştirilmesi bekleniyor.

Gümrük Birliği ile ilgili Türkiye’nin geçtiğimiz dönemde bir ilerleme kaydetmediğini belirtiyor. Gümrük konusunda uyum büyük ölçüde sağlanmış olsa da Gümrük Kanunumuzun hala AB Gümrük Kodunun son değişikliklerini içermediği kaydediliyor. Tarife kotalarına ilişkin az sayıda sıkıntının giderildiği buna karşın sorunların devam ettiği söyleniyor.  Özellikle;

  • vergi muafiyeti,
  • serbest bölgeler,
  • gözetim tedbirleri,
  • tarife kotaları yönetimi

düzenlemeleri alanlarında Gümrük Birliği ile tam uyum sağlanamadığı belirtiliyor.

İlerleme Raporunda Türkiye’nin risk-temelli kontrol sistemlerini ve basitleştirilmiş usulleri geliştirmesi gerektiği vurgulanmış. Türkiye’deki ithalat ve ihracat kısıtlamaları sonucunda malların etkin şekilde serbest dolaşıma giremediğine de vurgu yapılıyor.

Türkiye’nin AB’den farklı olarak üçüncü ülkeler için ilave gümrük vergileri öngörmesi;

  • kırtasiye ürünleri,
  • tekstil ve deri ürünleri,
  • kozmetik ve kişisel hijyen ürünleri,
  • bazı çelik borular, motorlar,
  • pompalar, elektrikli motorlar ve traktörler,
  • gözlük çerçeveleri ve araç içi gözlük tutacakları,
  • motorsikletler

gibi ürünlerin serbest dolaşıma girmesini zorlaştırıyor. Hatta bazı ürünler AB’de serbest dolaşımda olsalar bile ilave gümrük vergisi alınıyor. Bu durum Birliğin doğasına ve temel ilkelerine aykırı düşüyor. Rapor, bazı deri ürünlerinde ihracat kısıtlaması yapılması gibi başka Gümrük Birliği ihlalleri olduğuna da dikkat çekiyor. Öte yandan Türkiye tatlı mısırda tarımsal bileşen oranını orantısız derecede yüksek tutmayı sürdürüyor.

Serbest dolaşımdaki mallar için ihtisas kapısı belirlenmesi veya menşe beyanının sunulması zorunluluğu getirilmesi gibi kurallar ise genel sistematik ve amaçlar ile açık bir tezatlık oluşturuyor.

Hal böyle olunca AB İlerleme Raporunda Gümrük Birliği faslının durumu çok iyi görünmüyor. Gümrük mevzuatında uyum sağlanması ve ortak bir ticaret politikası sürdürülmesi sadece AB’ye giriş sürecini hızlandırmayacak aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası arenada daha aktif olmasını sağlayacak.

Buna karşın Türkiye ve AB arasındaki Gümrük Birliğine ilişkin ortaklığın halihazırdaki şekliyle bekleneni veremediğini de unutmamak lazım. Nitekim AB ile serbest ticaret anlaşması yapan ülkelerin Türkiye ile anlaşmaya yanaşmaması başta olmak üzere pek çok aksaklık mevcut. Bu halde Türkiye, Gümrük Birliğinin mevcut yapısından beklentisi olan ve arzu ettiği faydaları sağlayamıyor. Samimi bir işbirliğinin sağlanması iki tarafında da lehine gibi görünüyor. Aksi halde ilişkilerde yaşanacak gelişme hep iki ileri bir geri şeklinde kalacak.

Avrupa Birliği’nin kamu ihale hukukumuza bakışı

Birkaç gün önce, AB tarafından yayımlanmış olan Türkiye Ülke Raporu (Rapor) genel anlamda son yıllarda AB tarafından yayımlanmış en eleştirel rapor olarak nitelendirilmektedir. Hakikaten, Raporda Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaşmasından ve temel hak ve özgürlükler ile hukukun üstünlüğünden dem vurulduğu göz önüne alındığında, Rapor hakındaki nitelendirmenin pek de haksız olmadığı görülmektedir. Bu yönüyle Rapor akıllara Nefi’nin siham-ı kazasını[1] getirmektedir. Biz, rapordaki eleştirileri mümkün mertebe faydacı bir bakış açısıyla ele alarak ne surette ülkemizin gelişimine katkı sağlayabiliriz diye düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Gerektiğinde şapkayı önümüze koyup düşünmekten da kaçınmamamız gerektiğine ne şüphe.

Raporda yer alan diğer meseleleri bir kenara bırakarak, Avrupa Birliği’nin ülkemizdeki kamu ihale sistemini ne şekilde ele aldıklarına ve nasıl değerlendirdiklerine kısaca bir bir göz atalım.   Zira, gerek sermayenin dağıtımında oynadığı rol gerekse kamu maliye politikalarının önemli bir aracı olması münasebetiyle kamu ihale rejimi, üzerinde ehemniyetle durulması gereken son derece önemli bir mevzudur. Raporda da konunun önemine ithafen, Türkiye’de kamu ihale piyasası gayri safi yurtiçi hasılanın 2016 yılı itibariyle % 6’sına tekabül ettiği  (%7.1 2015) belirtilmiştir.

Raporda, geride kalan yılda ülkemizin kamu ihale rejiminde kayda değer  gelişmenin olmadığı ifade edilmiş olsa da kamu ihale hukukumuzun bir noktaya kadar AB muktesebatı ile paralellik arz ettiği ancak hali hazırdaki haliyle, AB mevzuatı ile Türkiye mevzuatı arasında ciddi farklılıklar bulunduğu ifade edilmektedir. Gümrük Birliği’nin moderize edilmesi neticesinde, kamu ihale hukukundaki problemlerin önemli bir kısmının ipso facto (kendiliğinden) bertaraf edileceği de ifade edilmekte ve gelecek yıl ülkemizin:

  • Kamu ihale mevzuatını, imtiyazlar ve özel sektör-kamu işbirliklerini (PPP) de kapsayacak şekilde yeniden gözden geçirmesi gerektiğini ve AB Kamu İhale Direktifleri ile uyumluluk ve şeffaflığı arttıracak yeni adımlar atması gerektiği,
  • AB’ye giriş için ülke eylem planında yer alan bütünleşme takviminde belirtildiği üzere AB mevzuatına aykırı istisnaların kamu ihale mevzuatından çıkarması gerektiğini ve yerli fiyat avantajlarına sebep olan düzenlemelerin ilga etmesi,
  • Kamu İhale Kurumundan ayrı ve bağımsız bir Kamu İhaleleri Gözetim Kurulu oluşturması gerektiği,

tavsiye edilmektedir.

Söz konusu önerileri, ciddi bir şeklide değerlendirilerek ulusal çıkarlarımızı maksimize edecek şekilde düzenlemeler yapmalıyız. Kanaatimizce, kamu-özel işbirliğinin arttırılması gelişmekte olan ülkeler açısından olmazsa olmazdır (sine qua non). Öte yandan, kamu ihale mevzuatında yer  alan istisnalarla ilgili olarak gerekirse bir fayda maliyet analizi yapılmalı (düzenleyici etki analizi)  ve akabinde çıkacak sonuca göre düzenleme yapılmalıdır.

Diğer yandan, yerli fiyat avantajları meselesi ülkemizde son yıllarda artan milli bir sanayi geliştirme çabalarının kamu ihale mevzuatına olan yansımasıdır. Yerli sanayinin teşvik edilmesi son derece hassas bir konu olup, netice itibariyle uluslararası areneda rekabet edebilecek firmaların yaratılması gerekmektedir. Dolayısıyla, teşvik etmek suretiyle bir sanayi devrimi gerçekleştirmek ile teşviklere bağımlı, hasta doğmuş bir sanayi politikası arasında, reel ekonomi politiğinde çizgiler çok ince olabilmektedir. Her halükarda, Raporda yapılan eleştirilerden yola çıkarak ülkemiz ekonomisi için olumlu sonuçlar elde etmeye gayret etmekte fayda var.

 

Raporda, Kamu İhale Kanunuyla (Kanun) ilgili olarak genel olarak AB 2004 direktifleri ile uygumlu olduğu ancak, 2004 direktiflerinin tam anlamıyla iktisap edilmediği, Kanunun bütçe ve harcamaya ilişkin hükümler ihtiva etmesinin, kamu sözleşmelerinin proje yönetim ilkelerine uyumlu olmasını sağladığı belirtilmekte ve fakat Kanunun savunma, güvenlik, istihbarat vb. ihalalerine ilişkin muafiyetlerde olduğu üzere, AB müktesebatı ile uyumlu olmayan hükümler de içerdiğinden bahsedilmektedir. Uyumlaştırmanın bir süreç olduğu göz önüne alındığında henüz ufukta birliğe tam üye olmanın gözükmediği aksine, konjektürel durumun ortada olduğu şu günlerde savunma, güvenlik ve istihbarat vb. ihalelerin stratejik yapıları göz önüne alındığında, bunlara ilişkin istisnaların uyumlulaştırılması sürecinin hassasiyetle takip edilerek, yapılacak kodifikasyonlarda doğru bir zamanlama ile aksiyon alınması gerekmektedir.

Bununla birlikte Raporda, kamu ihale hukukumuzda yer alan yukarıda da değindiğimiz birtakım istisnaların yerine AB 2014 direktiflerinde  yer alan; yeniliği, yerli üretimi ve teknoloji transferini teşvik eden araçların iltibas edilmesinin bir seçenek olarak ülkemiz için masada durduğu ifade edilmektedir ki, kamu ihale hukuku ile bunların desteklenmesinin kazan-kazan durumu yaratacak olması sebebiyle, söz konusu tavsiyenin ciddiye alınması elzemdir. Hatta ve hatta gerekirse yarından zaman çalarak bu konuda işe koyulmak, bizim için muhakkak ki en iyisidir!

Ayrıca Raporda, kamu ihale sözleşmelerinin uygulanmasının izlenmesi hususunda ülkemizdeki durumun son derece tatmin edici olduğunun altı çizilmiştir. Bu noktada alkışlar Kamu İhale Kurumuna (Kurum). Hakikaten Kurum, sistemin performans ve sonuçlarını değerlendirmeye yarayacak istatistikleri düzenli olarak yayımlamakta ve kamu ihale sistemini sürekli olarak geliştirmektedir.

Bu gelişmelere paralel olarak, kamu ihale sözleşmelerine taraf olan kamu kurumlarının kamu ihale sürecinin yönetme kapasitelerinin de sürekli olarak geliştiği ifade edilen Raporda, ülkemizin elektronik platformları kamu ihale sürecinde son derece etkin bir şeklide kullandığı da olumlu olarak belirtilen hususlardan bir tanesidir. Yine de, kamu ihale süreçlerinde bütünlüğü ihlal edebilecek problemleri tespit edecek bir risk belirleme sisteminin geliştirilmesi tavsiye edilmektedir.

Raporda, Sezar’ın hakkı Sezar’a yaklaşımıyla, Kamu İhale Kanunu ile kamu ihale süreçlerine ilişkin olarak benimsenen şikayet ve itiraz sisteminin, hızlı ve etkin bir şekilde ehil kişiler tarafından değerlendirilerek çözüme kavuşturulmakta olması da konuya ilişkin olarak olumlu bir değerlendirme olarak gözümüze çarpmış olsa da, Hukuki Çözümlere ilişkin AB Direktifinde yer alan uyuşmazlık çözümüne ilişkin birtakım hükümlere hukukumuzda yer verilmediğine de dikkat çekilmiştir.

Sonuç olarak, Raporda  ülkemiz kamu ihale hukuku ele alınırken hem nalına hem mıhına vurulduğu, sistemin iyi işleyen yönleri belirtilirken geliştirilmesi gereken noktarına değinildiği ve AB müktesabatı ile uyumluluştrılması bağlamında farklı olan önemli düzenlemelerin altının çizildiği görülmektedir. Bu meyanda, farklılıkların bir kısmı ülkemizin kendine özgü ihtiyaçlarından kaynaklanmaktadır. Bir diğer ifade ile, gelişmekte olan bir ülke olmamızın doğal sonucu olarak kabul edilebilecektir. Yerli sanayinin teşvik edilmesine veya birtakım stratejik kamu sektörlerinin mal ve hizmet alımlarına ilişkin hükümlerde olduğu üzere. Velhasılı kelam Rapordan, kamu ihale hukumuzun  AB müktesabatı ile uyumluluşatırılmasında arada derin vadilerin bulunmadığı fakat, kendi çoğrafyamızdan kaynaklı olarak var olan nispeten küçük engebelerin ise aşılabilme potansiyelinin son derece yüksek olduğu anlaşılmaktadır.

 

 

[1] Nefi’nin günümüze “kaza okları” olarak çevirilen ve hicivlerinin yer aldığı divanının ismi.

Pınar Artıran Birleşik Krallık Parlamentosu’nda

Uluslararası ticaret hukuku alanında birikimleriyle ekibimize Of-Counsel olarak değerli katkılarını sunan Dr. Pınar Artıran, davet edildiği Birleşik Krallık Parlamentosu’nda 21 Şubat 2018 tarihinde bilirkişi olarak tanıklık yaptı. Uluslararası ticaret hukuku konusunda 20 yılı aşkın tecrübeye sahip olan Dr. Pınar Artıran, İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi DTÖ Kürsü Başkanlığı, Milletlerarası Özel Hukuk Kürsüsü Öğretim Üyeliği ve Uluslararası Ticaret ve Tahkim Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü görevlerini yürütüyor.

Brexit olarak adlandırılan Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılması sürecinde, ülkenin AB Gümrük Birliğinde kalıp kalmaması veya yeni bir Serbest Ticaret Bölgesi Anlaşması imzalaması tartışılmaya başlanmıştı. AB ile bu şekilde ekonomik ilişkilerini yeniden şekillendirmek zorunda olan Birleşik Krallık için Türkiye örneği ise büyük önem arz ediyor. Bilindiği üzere 1963 yılında imzalanan Ankara Anlaşması ile AB ve Türkiye arasında bir ortaklık sağlanmış, 1995 yılında ise Gümrük Birliği Kararı ile işlenmiş tarım ürünleri ve sanayi malları için taraflar arasında gümrük vergileri ve miktar kısıtlamaları tamamen kaldırılmıştı. Bu kapsamda Birleşik Krallık, AB ile Gümrük Birliği bulunan Türkiye tecrübesini yakından inceliyor. Konuyu en iyi bilenlerden biri olan akademisyen Pınar Artıran bu doğrultuda İngiltere’ye davet edildi.

Dr. Artıran, Birleşik Krallık parlamentosunda yaptığı bilirkişi tanık konuşmasında AB ile Gümrük Birliği’nin Türkiye için ne ifade ettiğini, bu doğrultuda yaşanan sorunları ve güncel hukuki durumu anlattı. Konuşması İngiliz Parlamenterler Komitesi tarafından dikkatle takip edilen Artıran’a özellikle uygulamada karşılaşılan sorunlara ilişkin çeşitli sorular soruldu.

Tanıklık oturumunda; AB ile serbest ticaret anlaşmaları olan ülkelerin Türkiye pazarına kolayca girmesine karşın Türkiye’nin bu üçüncü ülkelerle ticaret anlaşması kuramadığını ve böylece taraflar arasında asimetrik bir ilişki ortaya çıktığı ifade edildi. Bunun yanında işlenmemiş tarım ürünleri ve hizmetler ticaretinin de Gümrük Birliği kapsamının dışında bırakılmasının yarattığı sıkıntılar üzerinde duruldu. Türkiye’nin AB üyesi olmaması nedeniyle Avrupa Birliği Adalet Divanı yargı yetkisi altında olmamasına rağmen, Gümrük Birliği’nden kaynaklanın ihtilaflarda son karar merci olarak Divan’ın yetki kazanması olasılığının hukuki sonuçlarına ve Türk tır taşımacılarının çeşitli AB ülkeleri tarafından transit geçişlerde kota ve ücretlendirme gibi çeşitli engellerle karşılaşmasına ilişkin olarak Avrupa Birliği Adalet Divanı’nda yürütülmekte olan davaya dikkat çekildi. Bu anlamda Dr. Artıran, AB ile olan ilişkilerde kalıcı ve kurumsal bir uyuşmazlıkların halli mekanizmasının getirilmesi gerektiğini vurguladı. İlgili konuşmanın tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Dr. Artıran, ayrıca son dönemde uluslararası ticaretin geçtiği süreç hakkında medyada pek çok konuşma gerçekleştirdi. Ülkeler arası dış ticaret anlaşmazlıklarını betimlemek için kullanılan ticaret savaşları hakkında kendisine yöneltilen sorular karşısında hukuki çerçeveyi anlatan Artıran; ABD – AB, ABD – Çin ilişkileriyle bu ilişkilerin Türkiye üzerinde nasıl etkiler doğuracağı konusunda analizlerini aktardı. Konuşmalarında Dünya Ticaret Örgütü hukuku açısından son gelişmeleri yorumlayan Pınar Artıran, sorunların arkasında yatan unsurlara dikkat çekti. Dr. Artıran birçok ülkenin nasıl etkileneceği hakkında da örnekleriyle konunun önemine dikkat çekti. İlgili konuşmaların bir kısmına yazının içine eklenmiş linklerden ulaşabilirsiniz.

Kanada’dan Türk Makarnacılara Ağır Müdahale

Uluslararası ticaret için zor zamanlardan geçiyoruz. Konuya karşı az çok bilgi sahibi herkesin ağzında bir ticaret savaşları lafı almış gitmekte. Amerika Birleşik Devletleri’nin çelik ve alüminyum için gümrük vergilerini artıracağını açıklamasıyla başlayan süreçte her gün yeni pazarlıklar gündeme geliyor. Yükselen korumacılık akımına karşın pek çok ülkenin önlemleri artırıp ticaret sistemini kilitlemesi son gelişmelerle birlikte artık bir korku senaryosu olmaktan çıkıyor ve aslında ülkelerin 1947 yılında Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşmasını, 1994 yılında Dünya Ticaret Örgütü’nü (“DTÖ”) kuran anlaşmaları imzalamasının altında yatan nedenler görmezden geliniyor. Ticaret ilişkilerinin kopması ile ekonomik ve politik sorunların da giderek artacağı söylemek  geldiğimiz noktada öngörülemez değil. Keza halihazırda ticaretin zorlaştırılması hakkında zımni bir anlaşma gizliden gizliye yürütülüyor gibi.

Devletler korumacı politikalar konusunda yarışa dursun, sistemin işlemesinde önemli bir rol de tabi ki ticaretin vazgeçilmez oyuncusu olan özel teşebbüslere düşüyor. Her gün dünyanın çeşitli yerlerinde uygulanan ticaret politikası savunma önlemleri ile doğrudan muhatap olan ve aslında doğrudan etkilenen onlar. İlgili oldukları soruşturmalarda teşebbüslere gönderilen çok sayıda bildirim, firmalar tarafından ciddiye alınmıyor veya ciddiye alınsa da bu doğrultuda ne yapılacağı konusunda bir kararsızlık yaşanıyor. “Bizim zaten o ülkeye ihracatımız çok az” düşüncesiyle soruşturma maliyetlerinden kaçan teşebbüsler aslında DTÖ kurallarının çiğnenmesine göz yummuş oluyor. Özel teşebbüslerin itiraz etmekteki motivasyon eksikliği  düşünüldüğünde,ihracat birlikleri ve/veya sektör derneklerinin yapacağı itirazlar gittikçe önem kazanıyor. Bu birlik veya derneklerin (teşebbüs birliği) soruşturmayı takip etmesi, bu konuda kendisi bir aksiyon alamıyorsa bile en azından Ekonomi Bakanlığı’nı bu doğrultuda harekete geçmesi için yönlendirmesi gerekiyor.

Pek çok ülkenin mevzuatında DTÖ kurallarına paralel olarak “işbirliği yapan teşebbüs” için özel bir takım avantajlar yer almakta.  Ancak teşebbüslerin damping ve telafi edici vergi soruşturmalarına katılma konusundaki çekingen tavırları sebebiyle; oldukça elzem olan soruşturma makamları ile işbirliği şartı gerçekleştirilmemiş oluyor ve bu doğrultuda söz konusu makamlar eksik verilerle analiz gerçekleştiriyor. Üstelik şikayetçiye bir itiraz da olmadığından damping marjları oldukça yüksek hesaplanabiliyor.

Bu sıkıntılı durumun en yakın örneği Kanada’da yürüyen makarna soruşturmasında gerçekleşti. ABD’den sonra Türk makarnasına karşı anti-damping soruşturması başlatmış olan Kanada’da geçtiğimiz günlerde Türk makarnası için %200 üzerinde ek gümrük vergisi kararlaştırıldı. Henüz ön karar aşamasında olan soruşturma neticesinde Türkiye’nin Kanada’ya makarna ihracatı sona erecek gibi görünüyor.

 

Özellikle Kanada’ya ihraç edilen makarna üretimin bir kısmında Kanada’dan ithal edilen unun (durum) kullanıldığı dikkate alındığında; Kanada iç pazarında üretim etkinliğinin başarısız olduğu görünüyor. Buna karşın Türk üreticisinin bu denli etkin üretimi ancak devlet teşvikleri ile yapabileceği iddia ediliyor.

Kanada’da soruşturma mekanizması iki başlı şekilde yürütülüyor. Kanada Gümrük Servisi Ajansı (“CBSA”) soruşturmayı başlatmak ve sonraki sürecin tamamında damping marjını hesaplamak için inceleme yürütüyor. Bununla birlikte Kanada Uluslararası Ticaret Mahkemesi (“CITT”), tespit edilen damping iddiasının yerli endüstriye zarar verip vermediğini araştırıyor.

Söz konusu soruşturma dahilinde CBSA, Türk firmaları için damping marjını %201.8, telafi edici vergi oranını ise %5.8 olarak belirtmiş. Toplam %207.6’ya denk gelen bu oran oldukça dikkat çekici. Uluslararası ticaret sisteminde %100’e yakın veya %100’ü aşan vergiler yabancı ürünün piyasada istenmediği göstermekte, fiilen o ürüne piyasayı kapatmakta. İlginç olan ise soruşturma kapsamında sadece bir firma özelinde ayrı damping marjı (%27.3) hesaplanması. Dolayısıyla bu durum bizi firmanın soruşturma otoritesiyle işbirliğine geldiği sonucuna çıkarıyor.

İlerleyen süreçte CBSA’nın damping marjı üzerine nihai kararını açıklaması ve CITT’in yerli sanayi üzerindeki zararın tespitine yönelik nihai kararını vermesi bekleniyor. CITT’in yaptığı inceleme ardından 25 Haziran 2018 tarihinde kamu dinleme toplantısı yapılacak. Bugün itibariyle firmaların, CITT’in yerli endüstrinin uğradığı zarara ilişkin nihai incelemesine katılma talebinde bulunması hala mümkün. Başvuruların 12 Nisan 2018 tarihine kadar iletilmesi gerekiyor. Buna ek olarak firmaların, CITT nezdinde (eğer şartlarını taşıyorsa) kendi ürünlerinin ilgili otoritenin kapsam dışı bırakma şartlarını taşıması kaydıyla (örneğin ürünün sınıflandırılmasıyla ilgili esaslı bir farklılık göstermesi) soruşturma kapsamından çıkarılmasını talep etme şansı var.

Son olarak soruşturmanın ardından kamu menfaati incelemesi yapılması talep edilebilecek. Kamu menfaati incelemesi isteyen tarafların şimdiden harekete geçip CITT kararı üzerinde olabildiğince etki yaratması gerekiyor.