Pınar Artıran Birleşik Krallık Parlamentosu’nda

Uluslararası ticaret hukuku alanında birikimleriyle ekibimize Of-Counsel olarak değerli katkılarını sunan Dr. Pınar Artıran, davet edildiği Birleşik Krallık Parlamentosu’nda 21 Şubat 2018 tarihinde bilirkişi olarak tanıklık yaptı. Uluslararası ticaret hukuku konusunda 20 yılı aşkın tecrübeye sahip olan Dr. Pınar Artıran, İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi DTÖ Kürsü Başkanlığı, Milletlerarası Özel Hukuk Kürsüsü Öğretim Üyeliği ve Uluslararası Ticaret ve Tahkim Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü görevlerini yürütüyor.

Brexit olarak adlandırılan Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılması sürecinde, ülkenin AB Gümrük Birliğinde kalıp kalmaması veya yeni bir Serbest Ticaret Bölgesi Anlaşması imzalaması tartışılmaya başlanmıştı. AB ile bu şekilde ekonomik ilişkilerini yeniden şekillendirmek zorunda olan Birleşik Krallık için Türkiye örneği ise büyük önem arz ediyor. Bilindiği üzere 1963 yılında imzalanan Ankara Anlaşması ile AB ve Türkiye arasında bir ortaklık sağlanmış, 1995 yılında ise Gümrük Birliği Kararı ile işlenmiş tarım ürünleri ve sanayi malları için taraflar arasında gümrük vergileri ve miktar kısıtlamaları tamamen kaldırılmıştı. Bu kapsamda Birleşik Krallık, AB ile Gümrük Birliği bulunan Türkiye tecrübesini yakından inceliyor. Konuyu en iyi bilenlerden biri olan akademisyen Pınar Artıran bu doğrultuda İngiltere’ye davet edildi.

Dr. Artıran, Birleşik Krallık parlamentosunda yaptığı bilirkişi tanık konuşmasında AB ile Gümrük Birliği’nin Türkiye için ne ifade ettiğini, bu doğrultuda yaşanan sorunları ve güncel hukuki durumu anlattı. Konuşması İngiliz Parlamenterler Komitesi tarafından dikkatle takip edilen Artıran’a özellikle uygulamada karşılaşılan sorunlara ilişkin çeşitli sorular soruldu.

Tanıklık oturumunda; AB ile serbest ticaret anlaşmaları olan ülkelerin Türkiye pazarına kolayca girmesine karşın Türkiye’nin bu üçüncü ülkelerle ticaret anlaşması kuramadığını ve böylece taraflar arasında asimetrik bir ilişki ortaya çıktığı ifade edildi. Bunun yanında işlenmemiş tarım ürünleri ve hizmetler ticaretinin de Gümrük Birliği kapsamının dışında bırakılmasının yarattığı sıkıntılar üzerinde duruldu. Türkiye’nin AB üyesi olmaması nedeniyle Avrupa Birliği Adalet Divanı yargı yetkisi altında olmamasına rağmen, Gümrük Birliği’nden kaynaklanın ihtilaflarda son karar merci olarak Divan’ın yetki kazanması olasılığının hukuki sonuçlarına ve Türk tır taşımacılarının çeşitli AB ülkeleri tarafından transit geçişlerde kota ve ücretlendirme gibi çeşitli engellerle karşılaşmasına ilişkin olarak Avrupa Birliği Adalet Divanı’nda yürütülmekte olan davaya dikkat çekildi. Bu anlamda Dr. Artıran, AB ile olan ilişkilerde kalıcı ve kurumsal bir uyuşmazlıkların halli mekanizmasının getirilmesi gerektiğini vurguladı. İlgili konuşmanın tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Dr. Artıran, ayrıca son dönemde uluslararası ticaretin geçtiği süreç hakkında medyada pek çok konuşma gerçekleştirdi. Ülkeler arası dış ticaret anlaşmazlıklarını betimlemek için kullanılan ticaret savaşları hakkında kendisine yöneltilen sorular karşısında hukuki çerçeveyi anlatan Artıran; ABD – AB, ABD – Çin ilişkileriyle bu ilişkilerin Türkiye üzerinde nasıl etkiler doğuracağı konusunda analizlerini aktardı. Konuşmalarında Dünya Ticaret Örgütü hukuku açısından son gelişmeleri yorumlayan Pınar Artıran, sorunların arkasında yatan unsurlara dikkat çekti. Dr. Artıran birçok ülkenin nasıl etkileneceği hakkında da örnekleriyle konunun önemine dikkat çekti. İlgili konuşmaların bir kısmına yazının içine eklenmiş linklerden ulaşabilirsiniz.

Bir Dönemin Sonuna Doğru: NAFTA veya LAFTA Ticaret Ortaklığı

Kanada Amerika’yı şikayet etti, çarşı karıştı.

Kanada, Amerika Birleşik Devletleri’nde (“ABD”) anti-damping ve telafi edici vergilere ilişkin kanun, düzenleme ve diğer önlemlere karşı Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) nezdinde istişare talebinde bulundu[1]. Talep 10 Ocak’ta DTÖ üyelerine dağıtıldı. DTÖ kuralları uyarınca şikayetin ardından başlayan istişare süreci 60 gün içinde olumlu sona ermezse Kanada’nın talebiyle uyuşmazlık hakkında panel kurulması gerekecek.

Söz konusu uyuşmazlığın usul olarak diğerlerinden hiçbir farkı bulunmuyor. Ancak içerik olarak  DTÖ kapsamında gerçekleşen diğer işlerden oldukça farklılaşıyor. Spesifik bir uygulamadan ziyade bir ülkenin genel uygulamasına yönelik, üstelik bu kadar geniş süreyi kapsayan şikayetin DTÖ önünde pek benzeri bulunmuyor. Günün sonunda içtihat yaratacağı kesin olan bu uyuşmazlık ABD’nin başını ağrıtacak gibi görünüyor.

Kanada’nın şikayetinin ekinde ABD’nin karara bağladığı 183 adet anti-damping ve telafi edici vergi soruşturması bulunuyor. Bunlar arasında (Kanada dışında) Çin, Hindistan, Brezilya ve Avrupa Birliği’ne karşı yürütülmüş soruşturmalar da var. Üç adet soruşturma ise Türkiye hakkında. Kararlar 1996 yılına kadar geriye gidiyor.

İtiraz edilen temel hususlar ise ABD’nin bu kararlarda yaptığı faiz hesap yöntemlerinin DTÖ kurallarına aykırı olması. Bunun yanında şikayette, soruşturulan tarafların savunma hakkına riayet edilmeksizin kanıt sunmalarının kısıtlandığı öne sürülüyor. Amerikan soruşturma otoritesinin bilgi tedarikini soruşturmanın çok erken aşamalarında kestiği belirtiliyor.

Kanada yaptığı ihracatın yaklaşık %75’ini ABD’ye yapıyor. İki ülke arasında süt ürünleri, kereste ve uçak sanayilerine ilişkin çeşitli ticaret anlaşmazlıkları bulunuyor. Bir yandan da,  Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (“NAFTA”) yeniden müzakereleri herkesin malumu ki iyi gitmiyor. Hal böyle olunca iki ülke arasındaki gerilim artmaya devam ediyor. Gelinen son noktada; Kanada’nın DTÖ’ye yaptığı şikayet NAFTA’nın revize edilmesi hatta sonlandırılmasının konuşulduğu bir döneme rastlıyor. Bir anlamda Kanada ABD’ye kaybedeceğin ticaret ortaklığına dön bir bak diyor. Şikayetin NAFTA ortaklığını sürdürmeyen Kanada’nın ne kadar agresif olacağını gösteren bir özelliği var. ABD uzun zamandır NAFTA ortağı değilmiş gibi hareket ederken Kanada da artık karşılık göstermeye başladı. Bu dakikadan sonra ya iki ülke de NAFTA ve DTÖ çerçevesindeki kurallara göre oynayacak ya da araları giderek açılacak. Bu aslında Kanada tarafından çekilmiş “şah” hamlesi. Belki de uzun süredir bu tehditi hissetmediği için oyunu kendince şekillendiren ABD, Kanada’nın bu hamlesine karşı kayıtsız kalma lüksüne sahip değil.

Kanada’da şikayet, Kanada aleyhine yürütülen yumuşak kereste soruşturması[2] için genişletilmiş aksiyon, bir yargı süreci olarak yorumlanıyor[3]. NAFTA kapsamında ticaret ortağı olmalarına rağmen ABD’nin ek gümrük vergilerini cezalandırıcı şekilde uygulaması Kanada’nın da ortaklığa ilişkin umutlarını kırmış görünüyor. Tabi bir de ABD’li Boeing’in Kanadalı rakibi Bombardier’e %300 civarında öngörülen vergi unutulacak gibi değil[4]. Avrupalı rakibi Airbus ile olan kapışması devam eden Boeing, Kanadalı rakibini de es geçmiyor. Bombardier için kararlaştırılan verginin ABD son dönem “Önce Amerika” politikasıyla ne kadar paralel olduğu açıkça görülüyor.

Tüm iddialara ve sunulan karar eklerine rağmen ABD şikayetin temelsiz olduğunu savunuyor. Üstelik bu iddiaların Çin’in ekmeğine yağ süreceği[5]; DTÖ’nün Kanada lehine karar verme olasılığında bile sonunda Kanada’nın kaybedeceği belirtiliyor. Zira ABD izlediği politikaları meşru savunma aracı olarak görüyor ve bunun DTÖ’ye uymadığı kabul edilirse diğerlerinin de kaybedeceğini düşünüyor. Çin’in market ekonomisini tanımayan, NAFTA ile bağlarını koparmaya çalışan ve ticarette giderek daha korumacı politikalar[6] izleyen ABD; 2017 yılında 80’den fazla soruşturma açarak 2016’daki soruşturmaların yaklaşık %50 üzerine çıkmış durumda. Bu halde Kanada için asıl sorunun ister “yumuşak kereste” ister “bombardier” isterse de “NAFTA” olduğunu kabul edelim, ipler kopma, gemiler ise yanma noktasında.

Uyuşmazlığın en büyük göstergesi NAFTA’nın çözülmeye başladığı. Öyle ki şikayet hakkında uzlaşıya varıldığında ABD, Kanada’nın yabancı olmasının nasıl olacağını anlayacak. İşte bu sebepten uyuşmazlığın NAFTA olmadan Kanada’nın nasıl hareket edeceğini gösteren bir mil taşı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Biz bu süreçte şimdiden istişarenin panele dönüşmesine kesin gözüyle bakabiliriz.

 

 

[1] https://www.wto.org/english/news_e/news18_e/ds535rfc_10jan18_e.htm

[2] https://www.wsj.com/articles/u-s-panel-locks-in-final-tariffs-on-canadian-softwood-lumber-1512666870

[3] http://www.bbc.com/news/business-42639459

[4] https://www.nytimes.com/2017/12/18/us/politics/boeing-bombardier-trade-nafta.html

[5] https://www.reuters.com/article/us-usa-canada-wto/canada-takes-u-s-to-wto-u-s-says-case-helps-china-idUSKBN1EZ1SE

[6] http://www.rekabetregulasyon.com/2016-korumaci-politikalar-yili-veya-ulkelerin-artan-yalnizligi/

AB’den Çin’e “Genel” Müdahale

Daha önce “Avrupa Birliği’nin Yeni Düzenlemesi Neyi Değiştiriyor?” isimli yazımda bahsettiğim düzenleme geçtiğimiz hafta itibariyle yürürlüğe girdi[1]. Avrupa Birliği’nin (“AB”) damping ve sübvansiyon hesaplamalarında yeni bir yöntem benimsemesi politik ve ekonomik pek çok anlam barındırıyor. Öncelikle tekrarlamakta fayda var: düzenlemenin kabul edilmesinin arka planında Çin Halk Cumhuriyeti (“Çin”) ile olan ticari ilişkiler yatıyor. Her ne kadar AB Komisyonu tarafından yapılan açıklamalar düzenlemenin hiçbir ülkeyi hedef almadığı şeklinde olsa da; öngörülen ilk raporun Çin üzerine olması bir o kadar çok da şaşırtıcı değil. İşin özü AB, Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) kapsamında sorumlu tutulmamak için “ne şiş yansın ne kebap” politikasını izliyor.

Bu gelişmeyle birlikte iki soru/n gündeme geliyor. Bunlar kısaca 1) Çin’in DTÖ ortaklığı ile küresel ekonomide konumlandırılışı ve 2) düzenlemenin gerçekten DTÖ kurallarına uygunluğu başlıklarında toplanabilir. Sırasıyla bu başlıklar hakkında yazıya devam edelim.

Çin mi? Ne Çin’i? Çin ne arar yahu pazarda?

Çin Halk Cumhuriyeti’nin Dünya Ticaret Örgütü’ne katılması 2001 yılında gerçekleşti. Gerek Çin içinde gerekse Çin dışında bu katılıma karşı olanlar bulunmaktaydı. DTÖ sistemi, serbest ve eşit ticaret ilkeleri üzerine kurulmuştu. Sistemin kurucu metni GATT’ın en çok kayrılan ulus prensibi (“MFN”) ve ulusal muamele (“NT”) prensibi gereği uluslararası ticaretin ortakları, tarifeleri her üye ülke için aynı olacak şekilde belirlemekteydi. İstisnai haller dışında ek vergi ve muadili olabilecek uygulamalardan kaçınılmaktaydı. Yasaklanmış bu uygulamalara ek olarak kota sınırlaması da mümkün değildi.

Çin üretimi mallar DTÖ üyeliği öncesinde de dünya pazarında oldukça ucuz fiyatlarla dolaşmaktaydı. Bu ürünler pek çok sektör açısından yerli üreticinin kabusunu oluşturuyordu.. Peki ne oldu da yerli piyasaların en büyük korkusu ticaret ortağı haline geldi? Çin’in DTÖ üyeliği ise özellikle 2 açıdan önem taşıyordu: 1) Çin’i uluslararası ticaret ortaklığına dahil etmek ve bu sayede küresel oyunu kurallarına göre oynamasını sağlamak 2) Çin coğrafi pazarının DTÖ üyelerinin yatırımlarına açılması da dahil çeşitli reformlar yapmasını sağlamak[2].

İşte bu sebeplerle uzun yıllar süren pazarlıkların ardından Çin, DTÖ sistemine katılmış oldu[3]. Ancak farklı bir politika sahip Çin’de devlet planlı ekonomi benimsenmişti. Buna bağlı olarak fiyatlar, olası piyasa şartlarına göre oldukça düşük kalıyordu. Çin mallarının bu fiyatlarıyla küresel pazarda dolaşması pek çok endüstrinin sonu demekti. Çözüm olarak Çin’in DTÖ’ye katılım protokolüne bir madde eklendi. DTÖ üyeleri Çin’i pazar ekonomisi olmayan ülke (“NME”) olarak değerlendirebilecekti. Bu sayede damping veya sübvansiyon soruşturmalarında, ayrıca bir hesaplama gerekmeksizin ürün fiyatlarının normal değeri yansıtmadığı kabul edilebilecekti. Soruşturma ülkesi fiyatları oluşturulmuş normal değer hesaplamasıyla veya sürrogat ülke[4] kıyaslamasıyla tespit edecekti. Bu kuralla Çin gerçek anlamda MFN ilkesinden faydalanamıyordu. Bu madde 2001 yılından itibaren 15 yıl geçmesiyle ortadan kalkacak şekilde oluşturulmuştu.

Başkan Trump az önce yaptığın paylaşıma yorum yaptı[5].

Çin’e karşı bu tutum aslında DTÖ’ye katılımından çok daha önce başlamıştır[6]. Asıl sorun Çin gibi gerek popülasyonu gerek yüzölçümüyle dev bir ülkenin 15 yıl piyasa sistemini oturtmasını beklemekti. Zira Çin pek çok reform ile gerçekten de değişim göstermiştir. Ancak devlet müdahaleciliği de ortadan bu kadar kısa sürede ortadan kalkamazdı. 2016 yılına gelinirken taraflar Çin’in katılım protokolünü oldukça farklı yorumluyordu.

Kimi çevreler ilgili maddeyi Çin’in pazar ekonomisinin tanınacağı şeklinde yorumluyordu. Kimi çevrelerde ise bu maddenin ortadan kalkmasının hiçbir şeyi değiştirmeyeceği görüşü hakimdi. Nitekim madde ortadan kalktığında AB[7] ve Amerika Birleşik Devletleri’nde (“ABD”) değişen pek bir şey olmadı. Bunun akabinde Çin, DTÖ nezdinde AB ve ABD aleyhine başvurularında bulundu. ABD’nin görüşü NME statüsünün ortadan kalkmayacağı şeklindeydi. Zira yıllar boyunca Çin’e hep NME muamelesi yapılmış ve aksi hiç düşünülmemişti. Bu sebeple ABD, Çin’e NME statüsünü iç hukukta tanımlamayı tek başına yeterli gibi görüyordu[8][9].

Tarafsız düzenlemenin tarifsiz hafifliği

AB ise DTÖ’ye karşı sorumluluğu olduğu bilinciyle Çin’in NME statüsünü ortadan kaldırarak bu yazıya konu olan düzenlemeyi hazırladı. Düzenleme ise piyasa aksaklıkları ve devlet müdahalelerinin sık olduğu ülkeler hakkında farklı hesaplamaları öngörmekte. Yürürlüğe girdiği ilk gün, Çin raporu[10] da birlikte yayınlanıyor. Tabi ki gerekçesi AB’de en çok ithalat uyuşmazlığının Çin hakkında olması. Yaklaşık 500 sayfalık raporda Çin’in sermaye, finans piyasası ve bankacılık sektörü, enerji, iş gücü gibi makroekonomik dinamikleri inceleniyor. Bunun yanında kamuya ait teşebbüsler üzerinde duruluyor. Özellikle çelik, kimya ve seramik endüstrileri raporda detaylandırılıyor. İlk raporun Çin hakkında olması gerekçesini savunan AB ayrıca ekliyor: ikinci rapor da aynı sebeple Rusya hakkında olacak!

Belki de yaptım ama ispat edemezsin

Yeni sistemde Komisyon, buna benzer ülke ve sektör bazlı raporlar hazırlayabilecek. Bu raporlar sayesinde yerli endüstri şikayetçi olduğu soruşturmada bir dayanak bulmuş olacak. Bu açıdan raporun en büyük etkisi ispat yükünü Çinli ihracatçıya geçiriyor olması. Yazının girişinde belirtilen DTÖ kurallarına uygunluk bu noktada tartışmayı gerektiriyor. Sektör raporları ispat yükünü tekrar Çinli üreticinin üzerine atarak, yen dönemin NME statüsü döneminden çok da farklı olmayacağını gösteriyor. Nasıl mı? Bir örnekle anlatalım:

(Çin’e NME statüsü tanındığı dönem) DTÖ üyesi bir ülke bir başka DTÖ üyesine karşı MFN ilkesine aykırı bir önlem alıyorsa bunun ispat yükü de soruşturan ülkededir. NME statüsünü taşıyan ülkeler açısından ise böyle bir ispat şartı yoktur. Ancak soruşturulan bunun aksini kanıtlama şansına sahiptir. Bu ihtimal oldukça düşüktür. Anlaşmazlık DTÖ önüne gelirse ispat yükü halen ihracat yapan ülkededir.

(AB yeni düzenlemesi)[11] DTÖ üyesi bir ülke (Gümrük birliği sebebiyle AB), bir ülke hakkında MFN ilkesine aykırı bir önlem almak istiyorsa ispat yükü kendi üzerindedir. Ancak piyasa aksaklığı olan bir ülke hakkında rapor hazırlandıysa o zaman bu raporda yazanların aksini ispatlamak yine ihracatçıya düşmektedir. Burada temel fark ise DTÖ önüne gelen soruşturmalarda artık ispat yükünün soruşturma ülkesinde olacağıdır.

Şüphesiz AB ispat yükünü her bir soruşturma için tek tek araştırma yapmak yerine raporlar yayımlayarak yerine getirdiğini iddia edecektir. Bu çok haksız bir savunma da olmayacaktır. Zira ispat yükü her ne kadar yer değiştirmiş olsa da bunun sebebi gerekçesiz bir statü değil, araştırmaya dayanan bir rapordur. Bu açıdan bakıldığında AB aynı kıyafeti ters çıkarıp tekrar giymiş gibidir. Önemli olan bu haliyle DTÖ sistemine ne kadar sadık kalacağı; raporları yenileme, sadece belli ülkeler değil tüm ülkeler kapsamında düzenleme yapma gibi aksiyonları alıp almayacağıdır. Aksi halde DTÖ sisteminin özünü oluşturan MFN ilkesine aykırı hareket etmiş olacaktır.

Son olarak söylemek gerekir ki; Çin protokolünde 15 yıl geçmekle son bulmuş NME statüsünün, Çin’in pazar ekonomisini kabul etmek anlamına geleceğini savunmak güçtür. Ancak bunun MFN ilkesinin Çin’e de ayrım yapılmaksızın uygulanması anlamına geleceği şüphesizdir.

 

[1] http://europa.eu/rapid/press-release_MEMO-17-5377_en.htm

[2] https://www.wto.org/english/news_e/pres01_e/pr243_e.htm

[3] http://phase1.nccr-trade.org/images/stories/Brown%20Bags/Gao-SYBIL-2007.pdf

[4] http://heinonline.org/HOL/LandingPage?handle=hein.journals/scal61&div=11&id=&page=

[5] https://www.washingtonpost.com/news/monkey-cage/wp/2016/12/12/trump-says-china-is-not-a-market-economy-heres-why-this-is-a-big-deal/?utm_term=.6769d80bf5c9

[6] http://econofact.org/is-china-a-non-market-economy-and-why-does-it-matter

[7] http://trade.ec.europa.eu/doclib/docs/2003/october/tradoc_111955.pdf

[8] https://www.wto.org/english/news_e/news16_e/us_statment_dsbmay16_e.pdf

[9] https://enforcement.trade.gov/download/prc-nme-status/prc-lined-paper-memo-08302006.pdf

[10] http://trade.ec.europa.eu/doclib/html/156474.htm 

[11] http://trade.ec.europa.eu/doclib/html/156473.htm