Kısa Süreli de Olsa Münhasırlık Münhasırlıktır!

Tek marka yükümlülükleri sağlayıcı ve alıcı ilişkileri bakımından oldukça sık uygulama alanı bulan bir dikey kısıtlamadır. Dikey Anlaşmalara İlişkin Kılavuz’da değinildiği üzere tek marka yükümlülükleri rekabet etmeme yükümlülüğü ve miktar zorlamaları olarak karşımıza çıkmakta. Mevcut durumda, miktar zorlamaları ile rekabet etmeme yükümlülüğü birbirinden alıcının münhasıran alım yapacağı oranın belirlenmesi noktasında ayrılıyor. Daha açık olmak gerekirse rekabet etmeme yükümlülüğü alıcının bir önceki yıl alımlarının en az %80’ine denk gelen miktarda alımı sağlayıcı veya sağlayıcı tarafından gösterilen bir başka teşebbüsten yapmasını öngörürken, miktar zorlamasının varlığından söz edebilmek için belirli bir yüzde oranının ortaya konması gerekli görülmüyor.

Özellikle sağlayıcılar bakımından sıkça başvurulan rekabet etmeme yükümlülüğü (bir başka ifade ile münhasır tedarik hükümleri) içeren anlaşmalar Dikey Anlaşmalara İlişkin Grup Muafiyeti Tebliğ’inde de açıkça düzenleniyor. Bu yolla, anılan türden hükümleri uygulama niyetinde olan sağlayıcıların, anlaşmanın hukuka uygunluğunu kendi kendine değerlendirebilmesine imkan sağlanıyor. Ancak, söz konusu sağlayıcıların anlaşma konusu mal veya hizmete ilişkin pazar payı %40’ın üzerindeyse bu teşebbüsler bakımından bir grup muafiyeti değerlendirmesi yapılması olanaksız, zira bu teşebbüsler Tebliğ kapsamı dışında değerlendirilmektedir.

Pazar payı %40’ın üzerinde bulunan sağlayıcılar bakımından bir münhasır tedarik anlaşması öngörmenin en güvenli yolu hem Kılavuz hükümlerini hem de geçmiş tarihli Rekabet Kurulu kararlarını incelemek. Bu noktada teşebbüslerin münhasır sağlayıcı olmak istemesindeki temel motivasyonun ne olduğu, daha doğrusu Rekabet Kurumu’nun Tebliğ ile bu türden hükümleri grup muafiyetinden neden yararlandırdığı sorusunun cevaplanması gerekiyor. Kılavuzda da belirtildiği üzere sağlayıcıların münhasır tedarikçi olmayı istemesinin haklı gerekçeleri, bedavacılık sorunu ve vazgeçme probleminin çözülmesi olarak sıralanabilir. Örneğin; sağlayıcının markası bakımından gerçekleştirilen bir promosyon, aynı dağıtıcı tarafından satışı gerçekleştirilen farklı markalı ürünün satış miktarını da artırabiliyor, dolayısıyla bu gibi durumlarda sağlayıcının anılan satış noktasında yalnızca kendi ürünlerinin satılmasını talep etmesi haklı görülebiliyor. Ayrıca, sağlayıcının alıcı lehine ticari ilişkiye özgü bir takım yatırımlar gerçekleştirmesi durumunda ortaya çıkan vazgeçme problemi, özellikle ilişki kapsamında know-how transferinin söz konusu olduğu durumlarda sağlayıcıların münhasır tedarik anlaşmaları akdetme motivasyonunu kayda değer şekilde artırıyor.

Özellikle Tebliğ’de yer alan pazar payı eşiğinin üzerinde bulunan teşebbüslerin sağlayıcı konumunda bulunduğu durumlarda akdedilen münhasır tedarik anlaşmalarının hukuka uygunluğunun tespit edilmesinde, uygulamadan doğan pazar kapama etkisinin değerlendirildiği gözlemlenmekte. Pazar kapama etkisinin ortaya konmasında kullanılan iki temel kriter ise uygulamanın ilgili pazardaki kapsamı ve süresi. Buna göre rekabet etmeme yükümlülüğü içeren anlaşmanın süresi veya fiilen uygulandığı dönem ne kadar uzunsa, pazar kapatıcı etkisinin o seviyede yüksek olduğu değerlendiriliyor.

Buna paralel olarak, Rekabet Kurulu’nun Karbogaz Kararı’nda inceleme konusu teşebbüsün ilgili pazara yeni girişler olacağının sinyallerini aldığı dönemlerde uzun süreli münhasır tedarik sözleşmeleri akdederek, pazara yeni girişleri engellediğini, bir başka deyişle pazarı rakiplere kapadığını tespit ettiği ve bu tespitinde münhasır tedarik anlaşmasına ilişkin sürenin uzunluğunu da dikkate aldığı görülüyor[1].

Münhasır tedarik sözleşmelerine ilişkin sürenin uzunluğu yalnızca Rekabet Kurulu tarafından değil ancak Avrupa Birliği uygulamasında da ihlalin tespitinde dikkate alınmaktadır[2]. Örneğin Soda Ash Kararı’nda Avrupa Komisyonu Solvay ve ICI firmalarının müşterileri ile akdettiği münhasır tedarik anlaşmalarının süresinin en çok iki yıl ile sınırlanması gerektiğini ifade etmiş ve sonrasında anılan öneriye uygun davranmayan teşebbüslerin hakim durumlarını kötüye kullandıklarına karar vermiştir.

Ancak bu noktada rekabeti kısıtlayıcı uygulamanın yalnızca uzun süreli münhasır tedarik anlaşmaları olmadığı belirtilmeli. Zira Rekabet Kurulu içtihadı daha dikkatli bir şekilde incelendiğinde Kurul’un kısa süreli münhasır tedarik uygulamalarına ilişkin de endişelerinin olduğu görülüyor. Örneğin Kurul’un 2015 tarihli Trakya Cam Kararı’nda, anılan teşebbüsün dağıtıcıları ile akdetmeyi planladığı münhasır tedarik hükmü içeren dikey anlaşmalar incelemeye konu olmuş ve söz konusu anlaşmalara çeşitli sebeplerle bireysel muafiyet tanınamayacağına hükmedilmiş[3].

Karar kapsamında gerçekleştirilen değerlendirmede ilginç olan ise şu zamana kadar uzun süreler ile uygulanması sakıncalı görülen münhasır tedarik anlaşmalarının, kısa süreli akdedilmesi halinde de rekabeti kısıtlayıcı etkiler doğurabileceğinin değerlendirilmesidir. Bireysel muafiyet analizinde her ne kadar inceleme konusu anlaşma süresinin bir yıl ile sınırlandırılması olumlu değerlendirilse de kısa süreli münhasır tedarik sözleşmelerinin alıcılara karşı tehdit unsuru olarak kullanılabileceği değerlendirilerek, alıcıların sağlayıcı güdümünde hareket etmelerinin sağlanabileceği ifade ediliyor. Ancak Kurul’a göre kısa süreli münhasır tedarik anlaşmalarının rekabeti kısıtlayıcı etkilerinden bahsedilebilmesi için sağlayıcı konumundaki teşebbüsün pazarda çok güçlü veya hakim durumda bulunması ve anlaşma konusu ürünün vazgeçilmez konumda olması gerekli.

Münhasır tedarik anlaşmalarına ilişkin anılan kararlar bir arada değerlendirildiğinde, bu türden anlaşmalar gerçekleştirme niyetinde olan ve özellikle pazarda güçlü bir konuma sahip sağlayıcıların bu konuda dikkatli olması gerektiği aşikar. Zira kısa süreli de olsa bu türden anlaşmaların Rekabet Kurulu tarafından rekabeti kısıtlayıcı olarak değerlendirilebileceği anlaşılmaktadır.

[1] Rekabet Kurulu’nun 01.12.2005 tarih ve 05-80/1106-317 sayılı Kararı

[2] 19 Aralık 1990 tarihli Avrupa Komisyonu Kararı (IV/33.133-A: Soda-ash – Solvay, ICI)

[3] Rekabet Kurulu’nun 02.12.2015 tarih ve 15-42/704-258 sayılı Kararı

Rekabet Hukuku Perspektifinden Yapay Zeka Davranışları

Hukukun diğer alanlarında olduğu gibi rekabet hukuku uygulayıcıları da her geçen gün gelişen ve yenilenen internet teknolojilerine ilişkin hukuki sorunlarla hızlı ve etkin bir şekilde başa çıkabilmeyi amaçlıyor. İnternet ortamında gerçekleştirilen alım satım işlemlerinin Türk rekabet hukuku uygulayıcılarının da son yıllarda dikkatini çektiği görülmektedir. İnternet satışlarındaki fiyat rekabeti konusunda fiziki satışlarda olduğu gibi hassasiyetini koruyan Rekabet Kurulu’nun güncel kararlarında konuyla ilgili değerlendirmelere yoğunlaştığı herkesin malumu[1].

Rekabet hukuku teorisi dikkate alındığında genel anlamda online pazarların tam rekabetçi piyasaların özelliklerini taşıdığı söylenebilir. Tam rekabetçi piyasaların özelliklerinden biri piyasada bilgi akışının tam olmasıdır. Bu kapsamda online satış platformlarında kullanılan fiyat takip sistemleri ile piyasada yer alan teşebbüsler birbirlerinin fiyatlama davranışlarından hızlı bir şekilde haberdar olma imkanına sahip olmakta ve vakit kaybetmeden fiyat rekabetine girebilmektedir. Bu yolla düşen fiyatlar ise kısa sürede tüketici rantına dönüşmektedir.

Ancak teorik açıklamalar bir kenara bırakıldığında fiyat takip sistemlerinin veya online platformlarda fiyat belirlemek için kullanılan yazılımların düşünüldüğü kadar masum olmadığı açıkça görülecektir. Örneğin; Amazon’un fiyatlama konusunda kullandığı algoritmanın online platformda tüketicilere sunulan “The Making of a Fly” isimli kitabın fiyatını tam tamına 23,698,655.93 USD seviyesine çıkartması söz konusu araçların rekabeti bozucu davranışlar gerçekleştirmeye eğilimli olduğuna işaret etmektedir[2]. Dünya üzerinde birçok kopyası bulunan basılı bir kitabın ultra lüks bir taşınmaz fiyatına satılması, fiyatların rekabetçi seviyelerin çok üstünde oluştuğunun önemli bir göstergesi durumuna gelmektedir.

Bu gibi olaylar neticesinde akıllara gelen temel soru şu: Online platformlarda sunulan ürün fiyatlarını belirlemede kullanılan yazılımlar, rekabeti kısıtlayıcı bir anlaşma/uyumlu eylem içine girerek rekabet kurallarını ihlal edebilir mi? Bu soruyu olumlu cevaplandırmamız durumunda ayrıca yazılımların verdiği kararlar neticesinde ortaya çıkan davranışlar nedeniyle bu yazılımlardan yararlanan teşebbüslerin sorumlu tutulup tutulamayacağı sorusu da akıllara gelecektir.

Söz konusu yazılımların/algoritmaların insanlara özgü ön yargılara sahip olmadığı ve ortalama bir insanın erişebileceğinden çok daha fazla bilgiye erişme imkanına sahip olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla piyasa fiyatları hakkında anlık ve geniş çapta bilgi sahibi olan yapay zekaların rakip teşebbüsler ile fiyat koordinasyonu içerisine girmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Ancak bilindiği üzere rekabet kuralları tüketici zararına olan her davranışı yasaklamamaktadır. Bu nedenle öncelikle fiyat belirleme işlevi olan yapay zeka davranışlarının rekabet hukuku çerçevesinde değerlendirilmesi esaslı bir unsurdur.

Bu kapsamda ilk olarak yapay zeka davranışlarının “anlaşma” kavramı altında incelenip incelenemeyeceği tartışılacaktır. Avrupa Komisyonu Bayer Kararı’nda[3] Roma Antlaşması’nın 101. maddesi uyarınca gerçekleştirilen bir anlaşmayı “en az iki tarafın niyetlerini inançlı bir biçimde ifade etmeleri halinde açıkça ifade edilip edilmediği önemli olmayan irade uyuşması” olarak tanımlanmaktadır. Bu kapsamda yapay zekaların 101. madde anlamında irade sahibi olamayacağı şüphesizdir. Bu nedenle yapay zeka tarafından alınan kararların ilgili pazardaki rekabeti kısıtlayıcı amaca sahip olmaması geçerli bir argüman olacaktır.

Ancak bu noktada hemen belirtmeliyiz ki gerek Türk rekabet hukuku gerekse Avrupa Birliği mevzuatı bakımından yatay işbirliğine ilişkin davranışların rekabet ihlali olarak değerlendirilebilmesi için rekabeti kısıtlayıcı amacın ortaya konması gerekli değildir[4]. Rakipler arasında uyumlu eylemin varlığı için basitçe taraflardan birinin diğeri ile ticari anlamda hassas bilgilerin değişiminde bulunması yeterli görülmektedir.

Örneğin; rakip iki firmanın aynı fiyat takip yazılımını kullandığı bir kurguda, teşebbüslerin kendi kendine öğrenebilen ve geniş bilgi kaynağına sahip olan yapay zeka aracılığıyla birbirlerine ait ticari anlamda hassas bilgileri paylaşma imkanına sahip olduğu aşikardır. Dağıtım zincirinin farklı seviyesinde bulunan teşebbüsler aracılığıyla rakiplerin ticari anlamda hassas bilgileri paylaşması durumu rekabet hukuku kapsamında“hub and spoke” işbirliği olarak adlandırılmaktadır. Bu ve bunun gibi örnekler incelendiğinde fiyat izleme/belirleme işlevine sahip yapay zekaların pratikte rekabet kurallarına aykırı davranmasının olası olduğu sonucuna varılabilir.

Son olarak yapay zeka tarafından uygulanacak rekabeti kısıtlayıcı fiyatlama kararı neticesinde teşebbüslerin sorumlu tutulup tutulamayacağı konusuna değinmek gerekir. Bu soruya cevap vermek söz konusu davranışı rekabet kuralları içerisinde belirli bir çerçeveye oturtmaktan çok daha zordur. Konu tartışmalı olmakla birlikte her ne kadar kendi çalışanının davranışları neticesinde rekabet kurallarını ihlal eden teşebbüsler, rekabet hukuku bakımından sorumlu kabul edilse de Türk rekabet hukuku uygulaması bakımından bu sorunun cevabını kesin olarak vermek mümkün görünmüyor. Ancak Rekabet Kurumu bakımından her zaman yol gösterici olan Avrupa uygulamasında yapay zeka davranışlarından dolayı teşebbüslerin sorumlu tutulması görüşünün benimsendiği anlaşılmaktadır. Konuyla ilgili Avrupa Komisyonu Rekabet Genel Müdürü Johannes Laitenberger’in açıklaması aşağıdaki gibi[5]:

“Bir firmanın belirli bir yazılımı rakiplerin fiyatlarını takip etmesi için kullanarak bu doğrultuda kendi fiyatlarını belirlediğini düşünün. Ayrıca söz konusu yazılımın tamamen bağımsız bir şekilde çalışarak, kartel kurmak için gerekli olan; teşebbüsler arası koordinasyon, pazarlık ve ortaklaşa taahhüt verilmesi gibi unsurların hepsini kendi başına gerçekleştirdiğini varsayalım. Elbette böyle bir durumda ilgili teşebbüs bu davranışlardan sorumlu tutulacaktır. Hukuki açıdan doğan riski en aza indirmek adına teşebbüslerin ilk başta bu gibi yazılımları rekabet kurallarını ihlal etmeyecek şekilde programlaması gerekmektedir.”

İlişkili diğer konu ise yapay zekanın aldığı karar neticesinde rekabet kurallarının ihlal edilmesi halinde yapay zekadan faydalanan teşebbüse idari para cezası uygulamanın mümkün olup olmadığı hususudur. Bu sorunun cevabını vermek özellikle rekabet ihlallerinin kabahat olarak değerlendirilmesi ve kabahatler hukuku bakımından kusur sorumluluğunun esas alınması nedeniyle oldukça zor. Ancak belirtmeliyiz ki Kurul idari para cezası uygulayabilmek için her ne kadar teşebbüsün kusurunu ortaya koyabilmesi gerekliyse de yapay zekanın rekabeti kısıtlayıcı davranışlarının engellenebilmesi için kusurun varlığını aranmayacaktır. Zira Rekabet Kanunu’nun 9. maddesi Kurula rekabeti kısıtlayıcı davranışların durdurulmasını emretme ve bu yönde tedbirler alma yetkisi tanımaktadır.

Tüm bu anlatılanlar bir yana Türk rekabet hukuku uygulaması bakımından yapay zeka davranışlarına ilişkin henüz bir yaklaşım benimsenmiş değil. Ancak her geçen gün gelişen teknoloji ve bu teknolojinin ticari hayata entegre olmasıyla Rekabet Kurumu’nun da konuya daha dikkatle eğileceği düşünülmektedir.

[1] Rekabet Kurulu Yemek Sepeti ve Booking.com kararlarında internet satışları bakımından uygulanan en çok kayrılan müşteri hükümlerini incelemiş ve ilgili davranışın belirli koşullar altında ihlale sebebiyet vereceğini değerlendirmiştir.

[2] Konuyla ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşılabilecektir.

[3] Case T-41/96, Bayer v Commission, ECLI:EU:T:2000:242, para. 69.

[4] Rekabet Kanunu’nun 4. Maddesi “belirli bir mal veya hizmet piyasasında doğrudan veya dolaylı olarak rekabeti engelleme, bozma ya da kısıtlama amacını taşıyan veya bu etkiyi doğuran yahut doğurabilecek nitelikte olan”  anlaşma ve uyumlu eylemleri yasaklamaktadır. Konuyla ilgili Avrupa Komisyonu’nun yaklaşımı içinse bkz. Cases C-551/03 P, General Motors v Commission, ECLI:EU:C:2006:229, para. 77.

[5] İlgili konuşmaya buradan ulaşılabilecektir.

 

 

 

 

 

 

Trump Yönetimi Çin ile Ticaret Savaşı Hazırlığında

ABD Ticari Temsilcisi Robert Lightizer 18 Ağustos günü Çin’in ABD menşeli ticareti etkilediği iddia edilen uygulamalarına karşı 1974 tarihli Ticaret Kanunu’nun 301. maddesi uyarınca bir soruşturma açıldığını duyurdu[1]. Söz konusu soruşturma ABD başkanı Donald Trump’ın imzalayarak yürürlüğe koyduğu bildiri ile ABD ticari temsilcisi Lightizer’a Çin’in Amerika menşeli teknoloji, fikri mülkiyet hakları veya teknolojik gelişmelere zarar verecek ayrımcı veya makul olmayan uygulamalarını araştırması ve konuyla ilgili bir soruşturma açılıp açılmamasına karar vermesini talep etmesinden hemen sonra başlatıldı.

1974 tarihli Ticaret Kanunu uyarınca başlatılan soruşturmanın temel sebebi Çin’in yabancı yatırımcı ve şirketlerin kendi ülkesinde faaliyet göstermesi için öngördüğü bir takım yükümlülük ve düzenlemeler. Örneğin uzun bir süredir ABD merkezli firmaların Çin’de faaliyet gösterebilmesi için bu şirketlerin Çin merkezli bir şirket ile bir ortak girişim kurması ve belirli ürünlerin üretimini Çin sınırları içerisinde gerçekleştirmesi gerekiyor.

Bu doğrultuda Çin’de faaliyet göstermek isteyen ABD’li firmalar yüksek yatırım miktarı ve zaman gerektiren know-how, teknoloji ve fikri mülkiyet hakları kapsamında korunan varlıklarını söz konusu yasal düzenlemeler nedeniyle Çin’deki ortaklarına – bir başka deyişle potansiyel rakiplerine – karşılığı olmaksızın teslim etmek zorunda bırakılıyor. Ek olarak Çin’de yakın zamanda yürürlüğe giren siber güvenliğe ilişkin bir düzenleme uyarınca Amazon ve Apple gibi teknoloji şirketlerinin kullanıcılarına ilişkin verileri Çin sınırları içerisinde depolaması ve depolanan bilgilere ilişkin kaynak kodu ile şifreleme yazılımını Çin Hükümeti’ne teslim etmesi şart koşuluyor. Böylelikle Çin Hükümeti’nin ABD merkezli şirketler bünyesinde toplanan kişisel veriler ve fikri mülkiyet hakları ile korunan teknolojilere erişim sağlaması mümkün hale geliyor. Bahsedilen türdeki uygulamaların Çin pazarında faaliyet göstermek isteyen ABD merkezli şirketlerin sahip oldukları fikri mülkiyet hakları, teknoloji ve know-how’ın akıbeti hakkında endişe duymasına neden olduğu belirtiliyor.

Ancak şu zamana kadar General Motors ve Microsoft gibi devleri de içine alan birçok ABD merkezli şirketin, Çin’in yaklaşık 1.4 milyar nüfusa ve giderek genişleyen bir orta sınıfa sahip pazarını, bahsedilen düzenlemeleri göz ardı edecek derecede cazip bularak bahsedilen türden ortak girişimlerde yer aldığı görülüyor. Trump yönetiminin yukarıda bir kısmından bahsedilen türde uygulamaların ABD’ye maliyetinin yıllık 600 milyar dolar seviyesinde olduğunu tahmin ettiği belirtiliyor[2].

Dolayısıyla Trump yönetiminin 301. madde uyarınca açmış olduğu soruşturma temelde ABD’li şirketlerin sahip olduğu teknoloji ve inovasyonun haksız bir biçimde ellerinden alınmasını ve bu durum neticesinde ortaya çıkan maddi kayıpları önlemeyi hedefliyor. Bu noktada, fikri mülkiyet haklarının Amerikan Ekonomisinin yaklaşık %40’ını oluşturduğunu da belirtmeliyiz[3].

Öte yandan, ABD’nin Çin ile ticari ilişkiler konusunda abartılı adımlar attığına ilişkin yorumlar mevcut. Örneğin Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hua Chunying, Çin ile ABD arasındaki mevcut ticari ilişkilerin karşılıklı olarak fayda sağladığının altını çizerek, aşağıdaki ifadelerde bulundu:

Ticaret savaşının bir kazananı olmayacaktır, dolayısıyla böylesi bir savaş iki tarafında da çıkarlarıyla örtüşmemektedir[4]

Bu noktada Çin’in uluslararası ticaret konusundaki haksız ve ayrımcı olduğu iddia edilen uygulamalarına karşı ABD’nin neden Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) bünyesinde kurulu Uyuşmazlıkların Halli Mekanizmasına (Dispute Settlement Body) başvurmadığı merak konusu. Bu konuda uzmanlar Trump yönetiminin kararında Çin’in bahsedilen uygulamalarına karşı bir an önce karşı hamlede bulunma amacının belirleyici olduğunu belirtiyor.

1975 ile 1997 yılları arasında açılmış olan 301. madde soruşturmalarını ortalama iki yılın altında bir sürede sonuçlandığı buna karşın DTÖ bünyesinde çözüm aranan yakın tarihli uyuşmazlıklarda bağlayıcı bir karar alınabilmesinin ortalama 34 ay sürdüğü iddia ediliyor[5]. Öte yandan 301. madde soruşturmaları kapsamında ABD’nin 1975 ile 1997 yılları arasında nadiren hedefine ulaştığı da belirtiliyor. Örneğin bahsedilen dönem içerisinde ABD tarafından misilleme hedefiyle açılan 12 adet 301. madde soruşturmasından yalnızca 2 tanesinin başarıya ulaştığı kayıtlara geçmiş durumda[6]. Dolayısıyla Çin’in haksız uygulamalarına karşı hızlı çözümler üretmeyi hedefleyen Trump yönetiminin bu hedefe ulaşıp ulaşamayacağı da şüphe konusu.

Söz konusu soruşturmaların 1975 ile 1994 yılları arasında ABD Federal Hükümeti tarafından ticaret savunma politikaları bakımından sıklıkla başvurulan bir araç olarak kullanıldığı bilinen bir gerçek ancak 1995 yılında DTÖ’nün de kurulmasıyla 301. madde soruşturmalarının artık eski popülaritesine sahip olmadığı görülüyor[7]. Zira 301. madde soruşturmalarına son yıllarda nadiren başvurulduğu ve DTÖ’nün kurulmasıyla birlikte bu türden soruşturmaların adaletsiz bir araç olarak nitelendirildiği biliniyor.

Bu kapsamda en tartışmalı konu ise haksız olduğu ileri sürülen uygulamaların DTÖ bünyesinde öngörülen ve yargıçlardan oluşan uluslararası bir kurul nezdinde adil ve hukuki bir uyuşmazlık çözüm mekanizması tarafından değil 301. maddesi soruşturması gibi tek taraflı bir araç ile çözüme kavuşturulmasının istenmesi.  Bu sebeple, ABD’nin mevcut soruşturma neticesinde Çin’e karşı ticari yaptırım uygulama kararı alması halinde ilk başta ABD’nin ticari ortakları olmak üzere birçok ülkenin bu konudan rahatsız olacağı ve durumun bu ülkelerin de tek taraflı ticari yaptırımlar yönünde kararlar almasına yol açabileceği düşünülüyor. Netice itibariyle ABD’nin DTÖ’ne üye olmakla birlikte uluslararası bir ticari sistemi benimsediği ve 301. madde soruşturmalarının bu sistem kurallarının ruhuna aykırı bir yapıda olduğu belirtiliyor.

Öte yandan ABD’nin haksızlığını iddia ettiği uygulamalara ilişkin konular – örneğin fikri mülkiyet hakları –  DTÖ taraf ülkelerince benimsenmiş anlaşmalar kapsamında da düzenlenmiş durumda. Dolayısıyla ABD’nin konuyu doğrudan DTÖ nezdinde çözüme ulaştırması da mümkün. Son olarak DTÖ’ye üye olmasıyla birlikte ABD’nin 301. madde soruşturmalarına pek sık başvurmadığı ve bu kapsamda çözüme ulaştırabileceği uyuşmazlıkları DTÖ nezdinde çözmeyi tercih ettiği de biliniyor.

Trump yönetiminin Çin’in bahsedilen uygulamalarına karşı misillemede bulunarak, Çin menşeli ürünlere karşı ek gümrük vergisi uygulama konusundaki aceleci tavrı ABD’nin konuyla ilgili DTÖ’ye başvurmayıp, 301. madde kapsamında bir soruşturma başlatması konusundaki temel motivasyon olarak değerlendiriliyor. Bu kararın alınmasında bir başka belirleyici unsur ise Başkan Trump’ın 301. madde soruşturması kapsamında Amerikan Kongresi’nin onayına ihtiyacı olmaması. ABD Ticari Temsilciliği tarafından başlatılan soruşturmanın her ne kadar Çin’in uyguladığı haksız ve ayrımcı uygulamalara karşı adım atmakta Trump yönetimine hız kazandıracağı düşünülse de, 301. madde soruşturmasının açılması bir anlamda DTÖ üye ülkeleri arasında imzalanmış olan uluslararası anlaşmaların arkasından dolanma amacına hizmet ediyor. Dolayısıyla ABD’nin başlatmış olduğu soruşturma neticesinde alınan kararın Çin tarafından DTÖ anlaşmalarına aykırılık iddiası ile uyuşmazlık halli mekanizmasına taşınması halinde ABD’nin Çin tarafından misillemeye maruz kalması da ihtimaller arasında.

Son olarak mevcut soruşturmanın Trump yönetiminin seçim süreci boyunca sözünü verdiği vaatler ile de çelişeceği belirtiliyor. Bilindiği üzere ABD Başkanı Trump başkanlık seçimleri boyunca ABD vatandaşlarının istihdam edilmesi yönünde çalışacağını belirtmiş ve buna ilişkin vaatlerde bulunmuştu. Ancak mevcut soruşturmanın yalnızca ABD’li firmaların yurtdışındaki – mevcut durumda Çin’deki – faaliyetlerinin genişlemesini sağlamaya ve bunun önündeki engelleri kaldırmaya hizmet edeceği biliniyor. Dolayısıyla, Çin sınırları içerisinde ABD’de olduğundan daha düşük maliyete katlanarak faaliyetlerini yürütmek isteyen ABD’li firmaların bu yöndeki hareket alanını genişletmenin ABD’deki istihdam oranlarını düşüreceği tahmin ediliyor.

Mevcut durumda Çin’in uygulamalarına karşı açılmış olan 301. madde soruşturması neticesinde Çin’den gelen ürünlere karşı ek gümrük vergisi veya kısıtlama getirilip getirilmeyeceğinin tahmin edilmesi oldukça zor. Ancak böylesi önlemlerin benimsenmesi ihtimali neticesinde oluşan tehdidinin Çin’in önleyici adımlar atarak haksız olduğu iddia edilen uygulamalardan vazgeçmesine neden olması ihtimaller arasında. Öte yandan ABD’nin de Çin tarafından yapılacak olası bir misillemeyi göze almayarak soruşturmayı önlemsiz bir şekilde kapatması mümkün görülüyor. Ek olarak Trump yönetiminin Kuzey Kore konusunda yaşanan gerilime ilişkin olarak Çin’i desteğini alabilmek adına mevcut soruşturmayı bir araç olarak kullanabileceği ve Çin’in konuyla ilgili tavrına göre soruşturma sonucunun şekillenebileceği belirtiliyor.

 

[1] Lütfen bkz. https://ustr.gov/sites/default/files/enforcement/301Investigations/FRN%20China301.pdf erişim tarihi 07.09.2017.

[2] Lütfen bkz. https://www.reuters.com/article/us-usa-trump-trade-china/trump-orders-probe-of-chinas-intellectual-property-practices-idUSKCN1AU23N  erişim tarihi 07.09.2017.

[3] Lütfen bkz. https://www.uspto.gov/sites/default/files/documents/IPandtheUSEconomySept2016.pdf erişim tarihi 07.09.2017.

[4] Lütfen bkz. https://www.vox.com/policy-and-politics/2017/8/21/16143350/trump-china-section-301-trade erişim tarihi 07.09.2017.

[5] Lütfen bkz. https://www.bloomberg.com/news/articles/2017-09-07/trump-s-retro-china-trade-tool-has-one-huge-advantage-over-wto erişim tarihi 07.09.2017.

[6] Lütfen bkz. https://www.bloomberg.com/news/articles/2017-08-10/trump-risks-bringing-back-a-dud-in-1980s-era-u-s-trade-weapon erişim tarihi 07.09.2017.

[7] Lütfen bkz. https://www.bloomberg.com/news/articles/2017-08-10/trump-risks-bringing-back-a-dud-in-1980s-era-u-s-trade-weapon  erişim tarihi 07.09.2017.

ABD Çelik İthalatını Sınırlandırmaya Hazırlanıyor

Trump yönetiminin yakın bir zamanda Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) yapılan çelik ithalatında uygulanan gümrük vergilerine ilişkin yeni bir düzenleme yapması bekleniyor. Uzun bir süredir gerçekleştirilmesi beklenen bu hamlenin Trump yönetimi destekçilerini memnun ederken, Trump’ın uluslararası alanda ticari ortaklarını kızdırması bekleniyor. Öyle ki, yakın zamanda hayata geçirmesi beklenen çelik düzenlemesinin ABD ve ticari ortakları arasında ticaret politikası savunma önlemlerine ilişkin bir savaşa bile yol açabileceği vurgulanıyor.

Trump yönetiminin beklenen kararı zamanlaması itibariyle de oldukça tartışmalı. Zira bilindiği üzere, ABD dışındaki birçok ülke uluslararası ticaretin serbest bir şekilde sürdürülmesi ve geliştirilmesi için adım atarken ABD’nin bu konuda korumacı bir politika benimsediği görülmekte. Örneğin, geçtiğimiz hafta Avrupa Birliği (AB) ve Japonya arasında bir serbest ticaret anlaşması imzalandı ve bu iki taraf arasında serbest ticaret pekiştirildi. Öte yandan, ABD’nin geçtiğimiz Ocak ayında Trans-Pasifik Ortaklık Anlaşmasından çekilmesi ve akit diğer devletlerin bu anlaşmaya taraf kalma konusunda kararlılıkları da ABD’nin ticari ortaklarına nazaran daha korumacı bir yaklaşım benimsiyor olmasının bir başka sonucu olarak görülmekte.

Çelik ithalatına ilişkin bu gelişmenin tarihçesinden kısaca bahsetmek gerekirse, ABD Başkanı Trump Ticaret Bakanlığı’ndan Nisan ayında çelik ithalatını mercek altına alacak bir soruşturma açılmasını talep ettiği bir Başkanlık Kararnamesi imzaladı. Kararnameye dayanak düzenleme ise kullanımına nadiren başvurulan 1962 tarihli Ticaretin Geliştirilmesine İlişkin Kanun’un 232. bölümü. Bu kapsamda çelik ithalatının sınırlandırılabilmesi için öncelikle ABD Ticaret Bakanlığı’nın ilgili ürünün ithalatının ülke güvenliğine bir tehdit oluşturduğuna karar vermesi gerekmekte. Ticaret Bakanlığı’nın bu kapsamda gerçekleştireceği değerlendirmeye bağlı olarak Başkan Trump, ABD’ye yapılan çelik ithalatı bakımından kısıtlamalar getirebilecek veya ithal çelik ürünlerine ilişkin gümrük vergisi uygulayabilecek. Uygulanacak önlemin henüz ne olacağına dair bir açıklama yapılmadıysa da, Trump yönetiminin önlemin ağırlığıyla ilgili bir çekinceye sahip olmadığı ve gümrük vergisi ile ithalata getirilen kısıtlamalardan (örn. ithalat kotası) bir tanesini uygulamanın yanı sıra bu önlemlerin her ikisini birden uygulamaya karar verebileceği düşünülüyor. Öte yandan ABD’nin önde gelen çelik üreticilerinin, ulusal güvenlik tehdidinin ortadan kaldırılabilmesi için alınacak önlemin her halükarda yabancı çelik üreticilerinin ABD iç pazarındaki pazar payını sınırlamasını beklediği biliniyor[1].

Konuyla ilgili yönetimin küresel politikaları ön planda tutan danışmanları ile korumacı politikaları savunan danışmanları arasında görüş ayrılıkları mevcut. Çelik ithalatının ABD ekonomisine zarar verip vermediğine ilişkin Ticaret Bakanlığı’nın tavsiye kararı da uluslararası ticaret alanında faaliyet gösteren hukukçu, sanayici ve ABD Kongresi üyelerini içeren çevreler tarafından takip altında. Bu kapsamda verilecek karar, Trump yönetiminin seçim döneminde ABD yerli endüstrisini korumaya yönelik sunmuş olduğu vaatleri yerine getirip getirmeyeceğini ve bu doğrultuda gümrük vergisi kozunu kullanıp kullanmayacağını gösterecek.

ABD’li iktisatçılar olası çelik hamlesi bakımından endişeli, zira geçmiş tecrübelerden yola çıkarak böylesi bir kararın ekonomiye oldukça büyük zararı olabileceğinin altı çiziliyor. Örneğin, Trump’ın başkanlık seçimi sürecinde iktisadi politika danışmanı olan ve Heritage Foundation bünyesinde bir iktisatçı olarak çalışan Stephen Moore konuyla ilgili düşüncelerini “(Trump) Eğer gerçekten tetiği çekerse, bu dünya ticareti adına oldukça yıkıcı olabilir. (…) Ayrıca böylesi bir hamle, Amerikan vatandaşlarının istihdamına dahi katkı sağlamayacaktır”  şeklinde ifade ediyor.

ABD’nin 30.1 milyon metrik ton yıllık ithalat hacmi ile dünyanın en büyük çelik ithalatçısı olduğu belirtiliyor. ABD’ye en büyük çelik ihracatı gerçekleştiren ülkeler ise Kanada, Brezilya ve Güney Kore. ABD’ye yönelik çelik ithalatına ilişkin böylesi bir önlem alınması halinde çeliğe ilişkin küresel tedarik zincirinin olumsuz etkileneceği ve küresel anlamda çelik ticaretinde bir tıkanıklığın yaşanacağı aşikar. Zira çelik bakımından ABD gibi devasa bir pazarın kapanması, ihracatçıların diğer pazarlara yönelmesi anlamına geliyor. Ayrıca Çin ve AB tarafından misilleme yapılması durumunda Trump yönetimi ve ABD’nin çelik hamlesinin sonuçlarından oldukça kötü etkileneceği tahmin ediliyor. Zira böyle bir ihtimalde ABD’li ihracatçıların önünün kesilmesiyle işten çıkartmalar artacak, bu da Trump’ın seçim dönemi vaatlerini yerine getirememesi anlamına gelecek.

Konuyla ilgili AB Ticaret Komiseri Cecilia Malmstrom’ün “Eğer Trump yönetiminin olası uygulamaları (DTÖ tarafından) uygun bulunmazsa, AB konuya ilişkin misilleme yapacaktır ancak bunun ne şekilde ve ne zaman gerçekleşeceğini şimdilik belirtemem.” şeklindeki açıklamasından sürecin uzayacağı ve çeliğe ilişkin önlemin benimsenmesi halinde konunun DTÖ anlaşmazlıkların halli mekanizması nezdinde de inceleneceği anlaşılıyor. Eğer DTÖ ABD’nin çelik ithalatına ilişkin adımlarını DTÖ kurallarına aykırı bulursa bu durumda AB başta olmak üzere ABD’ye çelik ihraç eden diğer ülkelerin benzer uygulamalar ile ABD menşeli ithal ürünlere karşı misilleme yapması mümkün olacak.

Çelik hamlesine karşı olan danışmanlar temelde geçmişte atılan benzer adımları işaret ederek bu hamlenin de ABD ekonomisi için zararlı olacağını belirtiyor. Konuyla ilgili en sık verilen örnek ise 2002 yılında Cumhuriyetçi George W. Bush’un, dünya genelinde aşırı seviyede artan çelik üretimine karşı ABD endüstrisini koruma gerekçesiyle almış olduğu karar ve neticesinde yaşananlar. Bu kapsamda Başkan Bush yerli endüstrinin stabil hale gelebilmesini gerekçe göstererek; Avrupa, Asya ve Güney Amerika menşeli ithal çelik ürünleri üzerinde %30’a varan gümrük vergisi uygulanmasına karar vermişti. Başkan Bush’un kararına Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) bünyesindeki anlaşmazlıkların halli mekanizması karşısında itiraz edildi ve DTÖ ABD’nin DTÖ kurallarına aykırı bir şekilde uyguladığı gümrük vergilerine misilleme olarak AB’nin ABD menşeli ürünlere karşı 2 milyar USD tutarında yaptırım uygulayabileceğine hükmetti. Bu doğrultuda AB kendilerine tanınan misilleme hakkı doğrultusunda, ABD siyaseti bakımından önemli bölgeler olan Michigan ve Florida eyaletlerinden ithal edilen ürünleri hedefleyeceğini ima etti ve sonuçta Başkan Bush çelik ithalatı bakımından 21 ay boyunca uygulayabildiği gümrük vergisine ilişkin düzenlemeyi yürürlükten kaldırmak zorunda kaldı. Bush’un uluslararası baskıya dayanamayarak çelik ithalatına ilişkin benimsenen uygulamaları geri çekmesi, ABD çelik endüstrisi çalışanları arasında huzursuzluğa sebep oldu ve bu durum Başkan Bush’un siyasi popülaritesine mal oldu.

Bu kapsamda ayrıca, çelik hamlesiyle birlikte çeliğin girdi olarak kullanıldığı diğer sektörlerin de olumsuz etkilenmesi bekleniyor. Örneğin Amerikan Kamyon ve Motor Üreticileri Birliği çelik ithalatında gümrük vergilerinin artırılması halinde kamyon ve motor sektöründeki fiyatların da artacağını vurgulayan bir mektup göndererek, ABD Ticaret Bakanlığı’nı uyardı. Dolayısıyla gümrük vergilerinin artmasıyla çelik endüstrisi ayağa kalkarken, inşaat ve emlak sektörlerinin olumsuz etkileneceği şimdiden belirtilen endişeler arasında.

Trump yönetimi altında çelik ithalatına ilişkin nasıl bir politika izleneceği konusundaki belirsizlik devam ediyor. Başkan Trump zaman zaman daha genel bir önlem benimseme taraftarı olduğunu belirtirken zaman zaman belirli bir hedefe yönelik hareket edeceğinin sinyallerini veriyor. Örneğin yakın bir zamanda twitter üzerinden yapmış olduğu paylaşım ile “Çelik & alüminyum dampinginden hoşlanmıyorum!” mesajını paylaşan Trump’ın genel bir önlemdense belirli ülkeleri hedefleyerek buradan ithal edilen çelik ürünlerini hedef alan bir ticaret politikası savunma aracını (TPSA) benimsemesi de olası görünüyor.

Öte yandan Trump yönetiminin 232. bölüm altında açmış olduğu soruşturmanın meyvelerini Hamburg’da düzenlenen G-20 Zirvesinde topladığı görülüyor. Zira zirve sonucunda açıklanan Liderler Bildirgesi’nde katılımcı devletlerin uluslararası ticaret bakımından korumacı politikalarla mücadele edeceği ifadesi yanı sıra çelik üretimi bakımından fazla kapasite sorununun çözümüne yönelik somut adımların atılacağı ve liderlerin bu konuda birlikte hareket edeceğine yönelik ifadeler de yer almakta. Bildirge’de ayrıca ülkelerin TPSA’lara başvurma hakkının baki olduğunu ancak yasal koşullar yerine getirildiği takdirde bu yola başvurulması gerektiği de vurgulanıyor. Hamburg’da gerçekleştirilen zirve bu anlamda Trump yönetiminin çelik hamlesine ilişkin mesajlar içeriyor. Zira uluslararası alanda çelik ticareti bakımından – Trump yönetiminin de sıklıkla dile getirdiği üzere – gündemdeki en önemli sorunlardan biri olan fazla kapasite sorununun çözümüne yönelik somut adımlar atılacağı taahhüt edilmiş durumda. Tüm bu gelişmeler sonucunda ABD’nin çelik ithalatına ilişkin hamlesi ise hala belirsizliğini koruyor.

[1] ABD’nin en büyük çelik üreticisi Nucor Corp. CEO’su John Ferriola Bloomberg’e verdiği röportajda çelik üreticileri olarak yürütülen soruşturma kapsamında alınacak önleme ilişkin görüşlerinin alındığını belirtiyor. Ferriola bu konuda net bir tavır benimsememekle birlikte alınacak önlemin ithal çeliğin ABD pazarındaki payını düşürmesi gerektiğini aksi halde soruşturmanın amacına ulaşmayacağını vurguluyor.

Yurtdışına Satış (İhracat) Yasaklarına Dair Önemli Bir Karar

Danıştay 13. Dairesi Rekabet Kurulu’nun ilaç sektöründe uygulanan dikey kısıtlamalara ilişkin vermiş olduğu bir önaraştırma kararının iptali istemiyle açılmış davada verdiği karar ile yine gündem konusu. Karar, Rekabet Kurulu’nun etki teorisi kapsamında gerçekleştireceği gelecek değerlendirmeler ve başta ilaç olmak üzere birçok piyasada uygulanan ihracat yasaklarına ilişkin olarak önümüzdeki günlerde ne tür değerlendirmeler yapılacağına dair ipuçları vermekte.

Danıştay’ın iptal kararından bahsetmeden önce, iptale konu olan Kurul kararını ve inceleme konusu sözleşme hükmünün açıklanmasında fayda var. Rekabet Kurulu’nun 17.06.2010 tarihinde vermiş olduğu karar kapsamında, Roche’un ilaç tedarik ettiği Co-Re-Na isimli ecza deposu ile yapmış olduğu sözleşme kapsamında ilgili ecza deposu yönünden ithalat yasağı öngördüğü belirtilmiş, söz konusu hükmün sözleşmede bulunmasını reddeden ecza deposuna ilaç tedarikinin kesildiği ve bu davranışın rekabet hukukunun 4. ve 6. maddeleri anlamında ihlal teşkil ettiği ileri sürülmüş. Kurul ise ilgili karar kapsamında ihracat yasağına ilişkin sözleşme hükmünün rekabet hukuku anlamında Türkiye sınırları içerisinde bir etki doğurmayacağı kanaatine varmış. Ayrıca şikayetçi ecza deposunun söz konusu etkiyi destekleyecek bilgi ve belgeleri Kurum ile paylaşmakta imtina ettiğine işaret ederek yalnızca elindeki bilgi ve belgeler ışığında değerlendirme gerçekleştirdiğini belirtmiş ve netice olarak Rekabet Kanunu’nun 41. maddesi uyarınca soruşturma açılmasına gerek olmadığına yönünde karar vermiş.

İptal kararına geri dönmemiz gerekirse Danıştay’ın karar kapsamında daha çok etki konusuna eğildiği ilk göze çarpan hususlardan. İptal davası kapsamında davacı firma tarafından ileri sürülen iddialardan en dikkate değeri  ise “Corena kısa ünvanlı şirketin Türk hukukuna göre kurulmuş merkezi Ankara olan ve bir ecza deposu işleten şirket olduğu, hukuki açıdan işleyiş ve vergilendirmesi Türk hukukuna göre, faaliyeti yani alış ve satışını Türkiye’de gerçekleştirmekte olduğu, (…) satın alınan malların yurtiçi ve yurtdışında satılıyor olmasının rekabet hukuku açısından ve pazar payının tayini açısından bir önemi olmadığı” iddiası. Bu doğrultuda Danıştay’ın rekabet hukuku anlamında etki teorisine ilişkin detaylı bir değerlendirme gerçekleştirmediği ve söz konusu iddiayı haklı bularak  ihracat yasağına ilişkin sözleşme hükmünün “Türkiye piyasalarında etki doğuracağı” kanaatine varıldığı görülüyor.

Danıştay 13. Dairesi’nin karar kapsamında yaptığı gerekçelendirmede ayrıca, Kurul’un önaraştırma kapsamında rekabet kurallarını ihlal eden uygulamanın hiçbir kuşkuya yer verilmeyecek şekilde ortaya konmuş olmadığı belirtilmiş. Bu doğrultuda Danıştay’ın, önceki içtihatlarına da paralel şekilde, Kurul tarafından soruşturma açılmamasını yetersiz bulduğu ve olası bir soruşturma içerisinde önaraştırma kapsamında ulaşılamayan ve rekabet ihlali olup olmadığı konusunu aydınlatabilecek bilgi ve belgelere ulaşılabileceği kanaatini sürdürdüğü görülüyor.

Söz konusu Danıştay kararının önümüzdeki günlerde Türk rekabet hukuku uygulaması bakımından önemli yankıları olacağı aşikar. Zira, Rekabet Kurulu’nun yetkisinin kapsamını belirleyen etki teorisinin şikayetçi firmanın iddiaları doğrultusunda yorumlanması en basit haliyle rekabet hukuku açısından daha detaylı bir açıklama ve değerlendirmeye muhtaç görülmekte. Dolayısıyla Kurul’un ileriki önaraştırma kararlarında, soruşturma açılmasına gerek olmadığına hükmetmesi halinde daha detaylı değerlendirmelere yer vermesinin gerekeceği öngörülebilir.

Öte yandan Türk ilaç sektöründe uygulanmakta olan “referans fiyat uygulaması” ve benzeri fiyatlandırmaya ilişkin regülasyonlar, ilaç firmalarının iktisadi olarak anlamlı faaliyetler yürütebilmesi için alıcıları ile olan anlaşmalarında ihracat yasağı ve benzeri dikey kısıtlamalar öngörmesini gerekli kıldığı hususu daha önce birçok Kurul kararı değerlendirmelerine konu olmuş durumda. Dolayısıyla, Danıştay kararı ile iptal edilen Kurul kararı neticesinde verilecek ilave kararda ihracat yasağı öngören sözleşme hükmüne ilişkin yapılacak değerlendirme, benzer nitelikli sözleşmeler bakımından tüm senaryoyu değiştirecek nitelikte bir karar olacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

Açık İnternet Kuralları Sona mı Eriyor?

“Şebeke Tarafsızlığında Galip FCC” başlıklı yazımız üzerinden henüz altı ay geçmiş olsa da ABD telekomünikasyon sektörüne ilişkin değişiklikler hız kesmeden devam ediyor. İlgili yazıda, FCC’nin aldığı karar ile şebeke tarafsızlığı ilkeleri çerçevesinde öngörülen “Açık İnternet Kuralları” kapsamında İnternet Servis Sağlayıcılarına (İSS), şeffaflık yükümlülüğü ile internet trafiğini kapatma ve makul olmayacak şekilde ayrımcılık yapma yasağı getirdiğinden bahsetmiştik.

Ancak rüzgar tersine döndü ve ABD telekomünikasyon otoritesi FCC, Nisan ayı sonunda oldukça tartışmalı bir düzenleyici işlem taslağı yayımladı. “Notice of Proposed Rulemaking” (NPRM) olarak anılan düzenleyici işlem taslağının ismi ise internet özgürlüğünün yeniden tesis edilmesi anlamına gelen “Restoring Internet Freedom”.  ABD’de söz konusu NPRM’nin, anıldığı gibi internet özgürlüğünü sağlayıp sağlamayacağı yönünde tartışmalar hararetli bir şekilde devam ediyor.

Öncelikle değişiklik taslağı ile değiştirilmek istenen mevcut hukuki çerçeveden bahsetmemiz gerekir. FCC 2015 yılındaki “Açık İnternet Kuralları” kararıyla internet servis sağlayıcılarının kamu hizmetlerine uygulanan tarzda düzenleyici kurallara tabi tutulmasını öngörmüştü. Ancak düzenleyici otorite Nisan ayı sonunda yapmış olduğu resmi açıklamada internet hizmetlerinin bu tarz düzenlemelere tabi tutulmasının inovasyon ve korumayı amaçladığı açık internet üzerinde büyük bir tehdit oluşturduğunu belirtti.

Taslak değişiklik kapsamında öngörülen hususlardan ilki, genişbant internete erişim hizmetlerinin yeniden bilgi hizmetleri kapsamında değerlendirilmesi ve bu kapsamda söz konusu hizmete ilişkin düzenleyici yapının daha yumuşak bir çerçeveye oturtulması. Ayrıca taslak metin kapsamındaki değişiklikler arasında mobil genişbant internete erişim hizmetlerinin ticari mobil hizmetler kapsamı dışına çıkartılması öngörülmekte. Değişiklik kapsamında atılması planlanan bir başka adım ise “Internet Conduct Standard” adı altında öngörülen kuralın kaldırılması. Söz konusu kural ile internet servis sağlayıcılarının sunduğu genişbant internete erişim hizmetlerine makul olmayan sebeplerle müdahalede bulunması yasaklanmakta ve aynı şekilde müşterilere dezavantaj yaratılmasının engellenmesi amaçlanmaktaydı. Ancak taslak değişiklik kapsamında FCC’nin söz konusu kuralı, belirsizliğe sebep olduğu gerekçesiyle gözden geçirmeyi amaçladığı görülüyor.

Ayrıca değişiklik metni ile FCC, İSS’lerin müşterilerine sağladığı hizmetlere ilişkin mevcut “Bright Line Rules” kurallarının değişitirilmesi veya kaldırılmasına yönelik  ilgili tarafların görüşlerini talep ediyor.  Söz konusu kurallar İSS’lerin, sağlanan içeriğe ve internet trafik akışına müdahele edilmesini ve bedeli karşılığında belirli internet trafiğine öncelik tanınmasını yasaklıyor. Bu kuralların değiştirilmesi ile şebeke tarafsızlığı ilkesinin büyük ölçüde son bulacağı değerlendirilmekte. Öte yandan FCC Başkanı Ajit Pai taslak değişikliğin kabul edilmesi halinde söz konusu kurallara ilişkin denetim yetkisinin yeniden Federal Ticaret Komisyonu’na (FTC) devredilmesi konusunda çaba gösterileceğini belirtti. Zira, Açık İnternet Kuralları’nın yürürlük tarihine kadar söz konusu kurallara ilişkin yetki FTC’deyken, ilgili düzenlemenin  yürürlüğe girdiği 2015 yılından sonra Amerikan Federal Mahkemesi FTC’nin İSS’ler üzerinde bu türden bir yetkisi bulunmadığı kararını vermişti.

Son olarak taslak değişiklik kapsamında genişbant internete erişim hizmetlerine ilişkin FCC’nin öncül düzenleme yapmasının gerekli olup olmadığının analiz edilmesi ve bu doğrultuda bir fayda- maliyet analizi gerçekleştirilmesi önerisi mevcut.

Değişiklik kapsamında benimsenen amaçlar doğrultusunda internet üzerindeki hükümet kontrolünün azaltılması ve internet üzerindeki pazar odaklı politikaların yeniden tesis edilmesi planlanıyor. Düzenleyici otorite bu sayede internete ilişkin altyapı yatırım oranlarındaki düşüşün önüne geçilebileceğini ve internete ilişkin inovasyonun artacağı kanaatinde.

FCC, 18 Mayıs tarihli toplantısında, taslak değişikliğin görüşüleceğini duyurdu. Bu doğrultuda Amerikan gündeminde ilgili değişikliği destekleyen ve bu değişikliğe karşı çıkan görüşlerin karşılıklı beyan edildiği görülüyor. Örneğin Amerikan Senatosu çoğunluk lideri Mitch McConnell yaşanan gelişme neticesinde; “Obama yönetimindeki 8 yıl boyunca Amerikan ekonomisine her açıdan zarar veren bu ekonomik suikastten geri dönülmesi yönünde cesur bir karar alması” sebebiyle Başkan Pai’yi tebrik etti.

Öte yandan değişiklik karşıtı tarafın temsilcileri ise temel olarak söz konusu düzenlemelerin kaldırılması ile tüketicilerin internet hizmetleri açısından önemli bir korumadan mahrum bırakılacağını vurgulayarak, yayımlanan taslağı FCC ve iş çevreleri arasında gerçekleştirilen, tüketicilere yönelik bir kumpas olarak nitelendirmekte.

Şebeke tarafsızlığını etkileyecek bu taslağın uygulanıp uygulanmayacağı ise FCC’nin 18 Mayıs’ta gerçekleştireceği toplantı neticesinde ortaya çıkacak.

Apple Rus Pazarında da Suçlu Bulundu!

 

Geçtiğimiz Ağustos ayında, Apple aleyhinde Rusya’da başlatılan soruşturma sonuçlandı.

Soruşturmanın temelini oluşturan iddia kapsamında, Apple’ın, ürünlerinin yeniden satışını gerçekleştiren teşebbüslere yönelik davranışları ile söz konusu ürün fiyatlarının tespit edilmesine sebep olduğu ileri sürülüyor. Rus Rekabet Otoritesi (Federal Antimonoploy Service – FAS), kararında Apple’ın, Iphone 5s, Iphone 5c, Iphone 6 ve Iphone 6 Plus model telefonlarının, yeniden satışını gerçekleştiren teşebbüslerin davranışlarını koordine ettiği ve bu davranışın ilgili ürün fiyatlarının tespiti neticesini doğurduğu yönündeki kanaatini açıkladı.

İhlalin Apple’ın Rusya ayağı tarafından, Rusya’da bulunan 16 büyük akıllı telefon satıcısına verilen talimatlar ile gerçekleştirildiği belirtiliyor. Söz konusu talimatların telefon alıcılarına e-mail yoluyla gönderildiği ve söz konusu telefon modellerinin yeniden satış fiyatları konusunda bahsi geçen 16 teşebbüs arasında koordinasyon sağlanıp, bu fiyatların Apple’ın tespit ettiği fiyatlar ile uyumluluğunun sağlandığı belirlenmiş. Ayrıca Apple’ın fiyatlar konusunda anlaşmazlığa düştüğü perakendecilerle arasındaki ürün tedarik anlaşmasını istediği zaman ve herhangi bir gerekçe ileri sürmeksizin feshedebildiği Rus Rekabet Otoritesi tarafından yapılan tespitler arasında.

Öte yandan soruşturma sürecinde Apple Rusya’nın iddialara konu eylemlere son verdiğini ve benzer ihlallerin önüne geçilmesi adına detaylı bir rekabet uyum programı geliştirerek, çalışanlarına bu konuda eğitim sağladığı, Rus Rekabet Otoritesi’nin Başkan Yardımcısı tarafından dile getirildi.

Ayrıca söz konusu uygulamalar neticesinde henüz Apple aleyhine herhangi bir idari para cezasına hükmedilmiş değil. Ancak Otorite yetkilileri, önümüzdeki aylarda para cezasının belirleneceğini belirtiyor. Söz konusu cezanın üst limiti ise Apple Rusya’nın ilgili ürün pazarından elde ettiği net satışların %15’i olarak belirtilmekte.

Apple Rusya’nın kararın açıklanmasından itibaren üç ay içerisinde kararı temyiz edebileceği belirtiliyor.

Rus Rekabet Otoritesi tarafından açılan soruşturma Apple aleyhinde yeniden satış fiyatlarının tespiti iddialarıyla açılan ilk soruşturma değil. Bu noktada Mart 2016’da ABD Yüksek Mahkemesi’nin, Apple’ın e-kitap fiyatlarına ilişkin gerçekleştirdiği benzer uygulamalar neticesinde şirket aleyhine 450 milyon USD tutarında para cezasına hükmettiğini belirtmemiz gerekir.

Öte yandan Rus Rekabet Otoritesi’nin de teknoloji şirketlerine ilişkin soruşturmalarda tecrübeli olduğu söylenebilir. Ağustos 2016’da Otorite, Google aleyhinde Android işletim sistemini kullanan mobil telefon üreticilerini, ürünlerine kendi platformu olan Google Play’i yüklemeye zorladığı iddiasıyla açılan soruşturma sonucunda şirketin rekabet kurallarını ihlal ettiğine kanaat getirmiş ve şirket aleyhinde 6 milyon USD tutarında para cezasına hükmetmişti.