DURAK 3: KORUNMA ÖNLEMLERİ

Rekabet ve regülasyon bloğumuzda uzun yıllardır uluslararası ticaretin regülasyonu ya da ithalatta haksız rekabete dair hem ülkemizde hem de dünyada yaşanan gelişmeleri sizlere aktarıyoruz. Sizin de gözlemlediğiniz üzere son dönemlerde yazılarımız aralıkları dünyada her gün yaşanan gelişmeler nedeniyle sıklaşmaya başladı. Tarihin hiçbir noktasında uluslararası ticaret kurallarının bu denli tartışıldığı ve ihlal edildiği bir dönem olmadığını değerlendiriyoruz. Özellikle Çin’in dünyadaki ticaret taşlarını yerinden oynatması, Donald Trump’ın ABD başkanlığına seçilmesi, Brexit ve her gün imzalanan serbest ticaret anlaşmaları gibi birçok sebeple dünya ticaretinin dinamikleri esaslı olarak değişiyor. Öte yandan, uluslararası ticaret kurallarının yerindeliği ve işlevselliği ise her geçen gün tartışma konusu oluyor. Ülkemiz ise şu an uluslararası arenada hiç olmadığı kadar aktif durumda. Türkiye’nin Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) nezdinde hâlihazırda tarafı olduğu altı uyuşmazlık bulunmakta ve 1995 yılından bugüne kadar toplam sayının 17 olduğu düşünülecek olursa dünya ticaretindeki uyuşmazlıkların ne denli arttığı gözlemlenebilecektir.

Dünyadaki tüm bu gelişmeler ışığında ülkemizin ve ülkemizde faaliyet gösteren şirketlerin ilerleyen dönemde hiç olmadığı kadar etkileneceğini öngörmekteyiz. Öte yandan, ülkemizde uluslararası ticaret kurallarının bilincinin yüksek olmadığını gözlemliyoruz. Bir başka deyişle, birçok kişinin haberlerde okudukları ekstra gümrük vergilerinin bir şirketin talebi üzerine geldiğini ya da DTÖ nezdinde açılan davaların kendi şirketlerinin operasyonlarını ciddi şekilde etkileyeceğinin tam olarak bilincinde olmadığı düşünüyoruz. Tam da bu sebeple uluslararası ticaret hukukunu enine boyuna ele alacak yeni bir yazı dizisi başlatma kararı almıştık. İlk iki yazımızda sırasıyla devlet teşvikleri ve dampinge ilişkin DTÖ kurallarını aktarmıştık. Her iki uygulamada Türk hukukunda haksız rekabet olarak değerlendirilirken bu yazıda ele alacağımız korunma önlemleri bu üç rejim arasında en masum olarak nitelenebilecektir.

Nedir bu korunma önlemi?

Korunma önlemleri en basit tanımıyla aşırı ithalattan etkilenen yerel üreticileri korumak için ithal mallara getirilen ekstra yükümlülükleri ifade etmektedir. Türkiye’nin taraf olduğu Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması[1] (“GATT”) ve DTÖ Korunma Önlemleri Anlaşması (“KÖA”)[2] uluslararası ticaret sistemini geliştirmek ve güçlendirmek için korunma önlemlerinin uygulanmasına ilişkin ana ilkeleri ortaya koymaktadır. Ayrıca KÖA altındaki uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilmesi kapsamında yayınlanan İthalatta Korunma Önlemleri Hakkında Bakanlar Kurulu Kararı ve İthalatta Korunma Önlemleri Yönetmeliği ilgili ulusal mevzuat olarak uygulamaya esas teşkil etmektedir.

KÖA madde 2.1 ve GATT madde XIX uyarınca taraf devletler, öngörülemeyen bir şekilde mutlak ya da nispi olarak artış gösteren ithalat sonucunda ithal edilen mala benzer veya doğrudan rakip ürünleri üreten yerli üreticilerin ciddi zarar görmesi ya da bu yönde bir tehdit oluşması durumunda, söz konusu ürünleri korumak için korunma önlemi uygulama hakkına sahiptir. Bu hak uyarınca taraf devletler, normal şartlar altında GATT madde II kapsamında aşılması ihlal teşkil eden gümrük vergisi hadlerini aşarak ek gümrük vergisi uygulama hakkı kazanmaktadır. Ancak korunma önlemi uygulanması için temel olarak üç şart aranmaktadır:

  • ithalatta öngörülemeyen bir artış,
  • ciddi zarar veya tehdidi ve
  • artan ithalat ve zarar arasında illiyet bağı olması gerekmektedir.

Bahsi geçen şartların her birinin varlığı halinde DTÖ hukukuna uygun bir şekilde korunma önlemi uygulanması mümkün olacaktır.

Korunma Önleminin Şartları

İlk olarak ithalatta öngörülemeyen bir artışın yaşanması gerekmektedir. ABD- Çelik Korunma Önlemi[3] davasında Temyiz Organı ithalattaki artışın güncel, ani, keskin ve kayda değer olması gerektiğini belirtmiştir. Söz konusu değerlendirme yapılırken ithalat rakamlarının yerel üretimle kıyaslanması gerekir, nitekim aynı zamanda artan yerel üretim korunma önlemi uygulanmasının gerekli olmadığını ifade ediyor olabilir. Bu sebeple Soruşturmada güncel rakamların ekonomistler tarafından etraflıca analiz edilmesi gerekmektedir.

İkinci koşul ise bir zarar analizini gerekli kılmaktadır. KÖA madde 4 ciddi zararı yerli sanayinin durumunda belirgin genel bir bozulma olarak nitelendirmektedir. Ciddi zarar tehdidi ise mevcut bilgilere dayanarak açıkça öngörülebilen zarar tehdidi olarak değerlendirilmektedir.  ABD – Kuzu[4] davasında Temyiz Organı ciddi zarar veya zarar tehdidini değerlendirilmesi yapılırken ilgili her türlü unsurun incelenmesi gerektiğini aksi bir durumun KÖA 4. maddesinin ihlali olarak değerlendirileceğini belirtmiştir. Dolayısıyla yerli üreticilerin zarar görmediği hatta pazar payı kazandığı bir senaryoda DTÖ hukukuna uygun olarak bir korunma önlemi getirmek pek mümkün gözükmemektedir. Elbette her olay özelinde değerlendirme yapmanın önemini unutmamak gerekir.

Son olarak ise illiyet bağı değerlendirmesinin yapılması gerekmektedir. Esasında hukukçuların aşina olduğu bir kavram olan illiyet bağı korunma önlemleri kapsamında ithalatta yaşanan artış ile yerli üreticilerin karşı karşıya kaldığı zarar veya zarar tehdidi arasında doğrudan bir ilişki olması gerektiği anlamına gelmektedir. Bugün karar alma nisabını kaybeden ve uluslararası ticaretin en yüksek uyuşmazlık çözüm mekanizması olan DTÖ Temyiz Organı kararlarından bir örnek vermek gerekir ise, ABD – Buğday Gluteni [5]davasında Temyiz Organı artan ithalatın tek başına yerel üreticileri ciddi tehdit edecek potansiyelde olması gerektiğini ve zarara yol açan diğer unsurların bu değerlendirmeden ari tutulması gerektiğini belirtmiştir.

Türkiye’den içerisinde bulunduğumuz bir soruşturma

2017 yılında İthalatta Korunma Önlemleri Yönetmeliği kapsamında Türkiye’de kara taşıtlarında kullanılan lastiklerin %58’sini üreten firmaların Ekonomi Bakanlığı’na[6] başvurusu ile söz konusu ürünlerin Türkiye’ye ithalatının öngörülemeyen bir şekilde artıp artmadığının ve artış var ise yerli üreticilerin bu sebeple zarara uğrayıp uğramadıklarının değerlendirilmesi için 2017/1 sayılı İthalatta Korunma Önlemlerine İlişkin Tebliğ ile korunma önlemi soruşturması açılmıştır.

Yerli üreticiler tarafından Ekonomi Bakanlığı’na sunulan gizli olmayan şikayetçi özetinde Türkiye’ye ithal edilen lastiklerin kategori bazında ithalat miktarları ve değerleri sunulmuştur. Bu kapsamda, ülkemize ithal edilen tüm lastiklerin sırasıyla 2014, 2015 ve 2016 yıllarında; 12.659.468, 14.035.933 ve 14.742.353 adet olduğu ve bu sebeple 2014 yılında %45 pazar payına sahip olan ithalatçıların 2016 yılında artan ithalatın etkisiyle %48 pazar payına ulaştığı belirtilmiştir. Türkiye’ye en çok ürün ihraç eden ülkeler ise Romanya, Çin, Almanya ve İspanya olarak şekillenmiştir. Bu kapsamda iddiaların incelenmesi için Bakanlık tarafından soruşturma açılmış ve  menşei fark etmeksizin ithalatçıların hazırlanan soru formlarını cevaplandırması talep edilmiştir.

Bu kapsamda tarafımızca Türkiye’ye ithalat gerçekleştiren uluslararası bir lastik üreticisine soruşturma kapsamında danışmanlık hizmeti verilmiştir. Tarafımızca artan ithalatın öngörülemeyen nedenlerle gerçekleşmediği, hatta aynı dönemlerde yerli üreticilerin de kapasite artışına gittiği, dolayısı ile yerli üreticiler zarara uğramış olsa bile bu zararın öngörülemeyen bir artıştan kaynaklanmadığı belirtilmiştir.

Ek olarak, yerli üreticiler tarafından zarar uğranılmış olsa bile bu zararın döviz alış kurundaki artıştan, hammadde fiyatlarındaki yükselmeden gerçekleştiği belirtilmiştir. Ayrıca yerli üreticilerin cüzi de olsa kaybettiği iç pazar payının ihracattaki artış ile telafi edildiği bu sebeple ortada bir zarar olmadığı belirtilmiştir. Söz konusu savunmalarımız sonucunda Ekonomi Bakanlığı tarafından iddialarımız isabetli bulunmuş ve soruşturma herhangi bir önlem alınmaksızın sonuçlandırılmıştır.

Sonuç

Yukarıda ana hatlarıyla ele alınan şartların varlığı halinde bir DTÖ üyesinin yerel üreticileri korumak amacıyla artan ithalatı önleme güdüsüyle ek gümrük vergisi uygulama imkanı bulunmaktadır. Elbette bu verginin getirilmesinden önce bir soruşturma açılması, gerekli usule ilişkin işlemlerin yerine getirilmesi (örneğin, DTÖ’ye soruşturma açıldığına dair bildirim) gerekmektedir. Aksi takdirde üyeler arasında uyuşmazlıklar çıkabilecektir. Bu uyuşmazlıklara bir örnek vermek gerekir ise, 19 Mart tarihinde Türkiye Avrupa Birliği tarafından çelik ürünlerine getirilen korunma önlemleri için görüşme[7] talep etmiştir.

Sonuç olarak, yazımızı bu kısma kadar okuyan yerli üreticilerimizin de artan ithalattan zarar görmeleri durumunda her zaman Ticaret Bakanlığı’mızdan bir önlem talep etme hakkına haiz olduklarını kavradıkları düşüncesindeyiz. Şayet artan ithalattan zarar gören bir üreticiyseniz şirketinizi yeniden ayağa kaldıracak çözüm burada yatıyor olabilir.


[1] The General Agreement on Tariffs and Trade, https://www.wto.org/english/docs_e/legal_e/gatt47_01_e.htm, son erişim 9 Ocak 2019

[2] Agreement on Safeguards, https://www.wto.org/english/docs_e/legal_e/25-safeg_e.htm, son erişim 9 Ocak 2019

[3] Appallate Body Report, United States – Definitive Safeguard Measures on Imports of Certain Steel (2003), para. 390.

[4] Appallate Body Report, United States – Safeguard Measures on Imports of Fresh, Chilled or Frozen Lamb Meat from New Zeland and Australia (2001), para. 103.

[5] Appallate Body Repot, United States – Definitive Safeguard Measures on Imports of Wheat Gluten from the European Communities (2001), para. 70.

[6] Söz konusu soruşturma yetkisi halihazırda Ticaret Bakanlığı İthalat Genel Müdürlüğü’ndedir.

[7] Görüşmeler( consultation) DTÖ anlaşmalarının usule ilişkin kurallarını belirleyen Agreement on Dispute Settlement Understanding uyarınca bir panel oluşturulması için zorunlu bir adımdır. Tarafların 60 gün süren görüşmeler içerisinde aralarındaki uyuşmazlığı çözememesi durumunda hukuken de bir uyuşmazlık ortaya çıkmakta ve konu panele taşınmaktadır.

COVID-19 Sürecinde Küresel Değer Zincirleri ve İhracat Kısıtlamaları

2019 yılının sonlarında Çin Halk Cumhuriyeti’nde ortaya çıkan ve şu günlerde dünya ticaretini durdurma noktasını getiren COVID-19 pandemisinden küçük ada devletlerinden dünyanın en büyük ekonomilerine kadar tüm ülkeler ciddi şekilde etkilendi.  Çin’de üretim hatlarının birçoğu dururken Çin’den ithal ettiği ara mamullere bağımlı şekilde üretim yapan birçok endüstri de tedarik zincirinde yaşanan aksaklıklar dolayısı ile kısa vadeli planlarını ertelemek zorunda kaldı.

Dünya Ticaret Örgütü raporunda COVID-19’un etkilerine dair öngörüler

Dünya Ticaret Örgütü (“DTÖ”) tarafından 8 Nisan’da yayınlanan raporda[1] küresel ticaretin 2020 yılında COVID-19 sebebiyle %13 ile %32 arasında daralacağı öngörülüyor. Raporda yer alan analizlerde, en iyi senaryoda bile 2008 yılında yaşanan finansal krizin etkisiyle uluslararası ticarette yaşanan daralmadan daha derin bir etkinin görüleceği öngörülüyor. Elbette bu durumun bir sebebi de 2008 yılındaki finansal krizin aksine şu an içerisinde bulunduğumuz pandeminin doğrudan kişilerin seyahat ve çalışmalarına engeller getiriyor olması. Bu sebeple mevcut durumda reel ekonominin 2008 yılındaki krizden çok daha fazla etkileneceği yorumunu yapmak pek de yanlış olmaz.

2008 yılından farklılaşan ve geleceğe ilişkin kara bulutları üzerine çeken bir başka durum ise tedarik zincirlerinin tarihin hiçbir noktasında bugün olduğu kadar birbirine bağlı olmamış olması.  Elektronik ve otomotiv gibi binlerce farklı noktadan tedarik edilen parçalardan ürün üreten endüstrilerin, kar maksimizasyonu amacıyla sıkı sıkıya birbirine bağlanmış tedarik zincirlerindeki bir aksamadan yaşanacak problemin çok ciddi kayıplara sebebiyet vereceğini öngörmek pek de zor değil. Örneğin, tüm dünyada satış gerçekleştiren cep telefonu üreticisi Samsung, bir akıllı telefonu ortalama 2,500 farklı tedarikçiden sağladığı parçalar ile üretiyor[2]. Bu durum esasında 1990’lı yıllarda dünya ticaretinin hızla büyümesine sebebiyet veren  ve küresel değer zincirleri (global value chains “GVC”) olarakadlandırılan karmaşık yapıdan kaynaklanıyor. Bu kapsamda şirketler, üretimlerini en karlı şekilde yapabilmek adına dünyanın her yerinden farklı ürünler tedarik ederek nihai ürünleri tüketiciye ulaştırıyor. Bu sayede bir anda G. Kore’deki telefon fabrikasını Vietnam’ın bir köyünde yapılan bir üretime bağımlı hale getiriyor.

GVC’ler elbette olağan koşullarda büyüklüğü fark etmeksizin uzmanlaşmayı ve etkinlik kazanımını sağlıyor. Fakat bu durum olağan koşullar altında globalleşmenin getirdiği etkinlik kazanımlarının olağanüstü koşullarda sorgulanmasına sebebiyet veriyor.

Söz konusu tartışmaların en alevli olduğu nokta ise kişisel koruyucu donanımlar (“KKD”) ve tıbbi malzemeler. Nitekim pandemi sırasında bir elektronik ürün üreticisinin ürün üretmemesi salt ekonomik endişeler doğururken pandemiye karşı savaşta hayati öneme sahip olan ürünlerin tedarik zincirinde yaşanan problemler insani endişelere sebep oluyor.

Şu sıralarda ise GVC’lere bağımlı KKD üreticilerinin en büyük problemi Vietnam’daki bir köyde yapılan üretimin durması değil. DTÖ’nün hazırladığı ihracat sınırlamaları raporuna göre 22 Nisan itibariyle 80 ülke/gümrük birliği (Avrupa Birliği’nde yer alan ülkelerin tek bir ülke sayılmaktadır) pandemi ile mücadelede kullanılan ürünlerin ihracatına kısıtlamalar getirdi[3]. Bu kısıtlamalar temel olarak kriz döneminde kaynakların ülke içerisinde kullanılmasını sağlamaya yönelik. Söz konusu ürünlere uygulanan sınırlamaların ise ekonomik, hukuki ve insanı boyutları bulunuyor.

Elbette söz konusu ürünlerin başka ülkelere ihraç edilmesini önleyecek kısıtlamalar kısa vadede iç pazarda fiyatları düşürecek ve bulunurluğu arttıracaktır. Fakat söz konusu stratejinin faydaları kadar kritik bedelleri de olacaktır. Nitekim DTÖ raporuna göre birçok ülkenin söz konusu ürünleri üretme kabiliyeti, teknolojisi ya da alt yapısı bulunmuyor. İthalata bağımlı bu ülkelerin söz konusu ürünleri tedariki ise uygulanan ihracat kısıtlamaları sebebiyle paralize hale gelme sınırında. Bu kapsamda ihracat kısıtlamalarının milyon kişi başına düşen solunum cihazı sayısının bir elin parmağını geçmediği ülkelerde yaratacağı etkileri tahmin etmek çok zor olmayacaktır.

Öte yandan, DTÖ’nün öngörülerine göre ihracat kısıtlamalarını getiren ülkeler açısından da beklenmedik problemler ortaya çıkabilecektir. Nitekim ihracat pazarları kapanan ve ürettikleri ürünleri yüksek karlarla satamayan üreticilerin uzun vadede söz konusu ürünleri yüksek maliyetlere katlanarak üretme güdüleri azalacaktır. İç pazarda fiyatların git gide düşmesi arz azalmasına sebebiyet verirken, uluslararası pazarda fahiş şekilde artacak fiyatlar ürünlerin kaçak yollardan ticaretinin yapılmasına ön ayak olacaktır. Bu elbette ihracat kısıtlamaları ile ilk adımda öngörülen, ürünlerin iç pazarda bulunurluğunu arttırma ve fiyatını düşürme amacına hizmet etmeyecektir.

Ayrıca bir ülkenin ihracat kısıtlamaları getirmesi, diğer ülkeler nezdinde uzun vadede erişim sıkıntısı olacağı sinyalleri vererek bu yönde kısıtlamalar kapsamında bir domino etkisi yaratacaktır. Artık ara mamulleri ya da nihai ürünleri başka ülkelerden tedarik edemeyeceğini kavrayan devletler ise yine iç kaynaklarını etkin kullanmak adına benzer kısıtlamalara yönelecektir.

Peki getirilen ihracat kısıtlamaları DTÖ hukukuna uygun mu?

Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması’nın (General Agreement on Tariffs and Trade “GATT”) XI. maddesi prensip olarak DTÖ üyelerinin ihracata ilişkin kısıtlamalar getirmesini yasaklamaktadır. Fakat aynı maddenin ikinci fıkrasının (a) bendi, gıda maddelerinin ve ihracatçı ülke açısından kritik öneme sahip ürünlerin kıtlığını önlemek amacıyla ihracata geçici olarak getirilecek kısıtlamaları hükmün kapsamı dışına çıkarmaktadır. Halihazırda uygulanan sınırlamaların kritik öneme sahip ürünleri konu ettiğine ilişkin pek bir tartışma olmayacağı düşüncesindeyiz.

Fakat farklı nedenlerden kaynaklanan ve XI. maddeyi ihlal edecek şekilde uygulamaya konulan ihracat kısıtlamalar doğrudan GATT’in ihlali anlamına gelmeyecektir. Nitekim, GATT’in XX. maddesi genel bir istisna niteliğinde olup ticareti gizli şekilde kısıtlama amacı gütmeyen ve normal şartlarda ihlal teşkil edecek bazı önlemlere istisna sağlamaktadır. Bu kapsamda (b) bendi uyarınca kamu sağlığını korumak için önem arz eden önlemler belirli şartların sağlaması durumunda ihlal teşkil etmemektedir. Ek olarak, Donald J. Trump döneminde çokça tartışılan ulusal güvenlik istisnası olan madde XXI. de üyelere uluslararası ilişkilerde bir kriz olması durumunda GATT’a aykırı önlemler getirme şansı tanımaktadır.

Doğrudan ticareti kısıtlama amacı güden ve pandemiden ekonomik kazanç elde etmeyi hedefleyen ihracat kısıtlamalarını bir yana bırakacak olursak, halihazırda uygulanmakta olan birçok kısıtlama GATT ile uyumlu olarak değerlendirilecektir.

Peki, kısıtlamaların hukuka uygun olması gerçekten de uygulanmasını gerektirir mi?

Üye devletlere her ne kadar böyle bir hak tanınmış olsa da DTÖ esasında; uluslararası ticaretin, koordinasyonun, şeffaflığın ve öngörülebilirliğin arttırılmasını amaçlamaktadır. Oysa yukarıda yer alan bahse konu 80 ihracat kısıtlamasının sadece 13’ü üyeler tarafından DTÖ’ye bildirilmiştir. Bu durum bir yandan devletlerarası iletişimi azaltarak söz konusu ürünlerin en çok nerede ihtiyaç duyulduğuna dair bir sis perdesi yaratmaktadır. Kanımızca her ne kadar ilk bakışta hukuka uygun kısıtlamalar getirilmiş olsa da kısıtlamaların gerçekten gerekli olup olmadığı ve pandemi ile global seviyede mücadeleye hizmet edip etmediğinin cevabı ancak tüm bu sis perdesi dağılınca ortaya çıkacaktır. Uluslararası ticaret kurallarının da yaşanacak gelişmeler sayesinde değişip değişmeyeceğini ise hep birlikte göreceğiz.


[1] https://www.wto.org/english/news_e/pres20_e/pr855_e.htm son erişim tarihi 24.04.2020.

[2] World Bank. 2020. World Development Report 2020: Trading for Development in the Age of Global Value

Chains. Washington, DC: World Bank. doi:10.1596/978-1-4648-1457-0. License: Creative Commons Attribution CC BY 3.0 IGO, foreword.

[3] https://www.wto.org/english/tratop_e/covid19_e/export_prohibitions_report_e.pdf

 Son erişim tarihi 23.04.2020

Teknoloji Medya ve Telekomünikasyon Öngörüleri 2020

Deloitte’un bu yıl 19’uncusu yayınlanan Teknoloji Medya ve Telekomünikasyon Öngörüleri raporunun Türkiye tanıtımı, TÜSİAD’ın ev sahipliğinde geçtiğimiz hafta gerçekleşti. On yıldır olduğu gibi bu yılki tanıtım sunumunu da Duncan Stewart oldukça interaktif ve etkileyici bir şekilde yaptı. Stewart’ın sunumunda ve detayları raporda yer alan 2020 yılana dair öngörüleri aşağıdaki gibi özetlemek mümkün.

Yapay zekanın (“YZ”) hem endüstriyel hem de günlük hayattaki kullanımı giderek artıyor. YZ’nin veriye dayalı öğrenmesi çok yüksek kabiliyette bilgi işlem gücü gerektirdiğinden hala bulutta gerçekleştiriliyor. Ancak, YZ’den buluta bağlı olmadan yararlanmak da mümkün hale gelemeye başladı. Bunu sağlayan ise YZ çiplerinin cep telefonu gibi son kullanıcı ürünlerine dahil edilmesiyle gerçekleşiyor. Örneğin Apple, Samsung, Huawei gibi markaların son çıkardığı modellerde bu çipleri görmek mümkün. Işık yetersizliği ve titreşimden kaynaklanan fotoğraf hatalarını YZ ile düzeltebilen bu çiplerin maliyetinin 3 dolar seviyelerine kadar düşmesi bu yayılımın temelini oluşturuyor.

Robotlar endüstrideki kullanımın yanında, profesyoneller ve son tüketiciler için de işlevsel ve erişilebilir olmaya başlıyor. Bunda YZ, IoT (internet of things) ve 5G teknolojilerindeki gelişimin payının tartışılmaz olduğu görülüyor. Robotların kablolardan kurtulması, hızlı bir şekilde birbirleriyle haberleşmesi ve otonom işlem yapabilme kapasitelerinin artması endüstriyel kullanım dışındaki alanlarda da yayılımı tetikliyor. Bu kapsamda gerek profesyonel kullanım gerekse son tüketiciler için olan pazarların daha da gelişmesi öngörülüyor.

5G iletişim teknolojilerinin kamusal ağ dışında özel ağların kurulması ve yaygınlaşmasını arttırması bir diğer öngörü olarak raporda yer alıyor. Hali hazırda az sayıda da olsa fabrikaların, madenlerin, hastanelerin, limanların, havaalanlarının ve askeri üslerin sahip olduğu özel 5G ağlarının, bu iletişim teknolojisinin yaygın hale gelmesiyle artması bekleniyor. Veri iletim hızındaki sıçramanın yanında yüksek düzeyde güvenlik ve asgari düzeyde gecikme sunan 5G teknolojisi bu öngörünün temelini oluşturuyor. Uygulama kısmında ise gerek yasal yükümlülüklerden kaçınmak gerekse know-how avantajından yararlanmak amacıyla mobil operatörler ile işbirliği yapmanın süreci hızlandıracağı tahmin ediliyor.

Rapordaki en şaşırtıcı başlıklardan biri karasal (anten yoluyla) TV yayıncılığına ilişkin gelişmelere dair. Türkiye’de karasal TV yayıncılığı hızla yok olurken, dünyanın gelişmiş ve gelişmekte olan birçok ülkesinde tüketiciler ücretli TV aboneliklerini sonlandırıp herhangi bir ücret ödemedikleri karasal yayınları izlemeyi tercih ediyorlar. Öte yandan istedikleri eğlence hizmetlerini tüketebilmek için ise Netflix vb. isteğe bağlı yayıncılık hizmetlerini kullanıyorlar. Bu durum geleneksel TV yayıncılığının tüketiciler tarafından herhangi bir bedel ödemeyecek kadar az önemsendiğini göstermekle beraber, bu mecraya dayalı reklam modellerinin hala potansiyeli olduğuna işaret ediyor.

Öte yandan, henüz çok sınırlı bir yayılımı olan sesli kitap ve podcast’lerin önümüzdeki dönemde büyüme potansiyelinin olduğu düşünülüyor. Var olan kitapların dijital ortamda sesli kitap şeklinde yerini alması ve birden çok dilde yayınlanması, dünyanın birçok yerinden kullanıcı çekebilecek büyüme potansiyelinin temelini oluşturuyor. Sesli kitaplar için genelde abonelik ücreti çerçevesinde bir iş modeli takip edilirken, podcast’ler için bu çoğu zaman mümkün olmuyor. Radyonun isteğe bağlı bir biçimi şeklinde gelişen podcast’lerin kalite ve çeşitliliklerini arttırarak bu tuzaktan kurtulmalarının mümkün olduğuna değiniliyor. Her iki mecranın yayılım potansiyelinin artmasının arkasında ise akılı hoparlörlerin (smart speakers) yaygınlığının artması olduğu savunuluyor. Akıllı hoparlör kullanıcılarının yarısından fazlasının haftada en az bir sesli kitap veya podcast dinlediklerine yer veriliyor.

Raporda yer alan son başlık ise bisiklet teknolojisinin bugünkü geldiği duruma ve yakın gelecekteki potansiyeline dikkat çekiyor. Günümüz teknolojilerinin bisikleti daha hızlı, daha kullanışlı ve daha güvenli yaptığına vurgu yapılarak elektrikli bisikletlerin hızla yaygınlaşacağı öngörüsünde bulunuluyor. Kökeni 19. yüzyıl sonların dayanan elektrikli bisikletin, paylaşım sistemleri, cep telefonu uygulamaları, trafik sıkışıklığı ve çevresel duyarlılığın artışı ile birlikte yaygınlaşacağı tahmin ediliyor.

Bahsetmediğimiz diğer birkaç konuya ve raporun tamamına erişmek için linke tıklayabilirsiniz: https://www2.deloitte.com/content/dam/Deloitte/tr/Documents/technology-media-telecommunications/DI_TMT-Prediction-2020.pdf

Dünyaya İhracat Yaparken Hollanda’dan İhraç Edilmeyin!

Hollanda Dış İşleri Bakanlığı ve Merkezi İthalat ve İhracat Ofisi (Central Office for Import and Export “CDIU”) tarafından şirketlere ihracatta kontrollerinde yol göstermek amacıyla İç Uyum Programı Kılavuzu (Internal Compliance Programme “ICP”) yayınlandı. ICP, stratejik öneme sahip ve yaptırımlara tabi olan malların ticaretini yapan şirketlerin ihracatta dikkat etmesi gereken hususların bir derlemesi niteliğinde. Ayrıca her geçen gün önemi artan teknoloji transferleri de kılavuzda yerini almış. Hollanda ihracat kontrol politikası esasında imzaladığı uluslararası anlaşmalar ve Avrupa Birliği mevzuatı kapsamında çıkarılmış olan “hassas” ürünlere ilişkin mevzuat ile şekilleniyor. Hassas ürünler ise genellikle askeri ya da çift kullanım (dual use) amacı olan ürünler olarak nitelendirilmekte.

Bu kapsamda, ICP’nin ihracat kontrol yasaları ile uyumluluğunun şirket içerisinde tespit edilmesi için hayati öneme sahip olduğu belirtiliyor. Elbette ICP uyarınca hazırlanacak kılavuzların şirketlerin ihtiyaçlarına ve faaliyet alanlarına göre özel olan hazırlanması gerekmektedir. Sizler de takdir edersiniz ki, askeri malzeme üreten bir savunma sanayii şirketinin göstermesi gereken özen kıyafet üreten bir tekstilcinin göstermesi gereken özenden çok yüksek olacaktır.

ICP Ne Getiriyor?

Öncelikle bir şirketin ihracat yasaklarına uymasının en efektif yolun üst yönetimden gelecek sınırlamalar ve uyarılar olduğunu belirtmekte fayda var. ICP de balık baştan kokar mantığı ile hazırlanmış ve şirketlerin C seviye diye adlandırdığımız üst yönetim kademesinin söz konusu kurallara en yüksek önemi vermesi gerektiği belirtmiş. Bu kapsamda, üst düzey yöneticiler tarafından şirketin düzenli olarak tüm çalışanlarına söz konusu kuralların ne kadar önemli olduğuna dair açıklamalar yapılmasının büyük önem arz ettiği belirtiliyor.

Elbette yapılacak açıklamaların hayata geçirilip geçirilmediğinin şirketin organizasyon şemasında yer alan bir departman tarafından daimi olarak gözetim altında tutulması gerekiyor. Aksi takdirde e-posta kutusunda doğrudan çöpe giden açıklamaların fiiliyatta şirketin faaliyetlerine hiçbir etkisi olmayacaktır. Bu kapsamda, şirketlerin büyüklüğüne bağlı olarak çıkar çatışmalarını da önleyecek şekilde ihracat kontrolünden sorumlu kişilerin açıkça belirlenmesi gerekmektedir. Örneğin, satıştan sorumlu bir kişinin yaptığı satışların uyumluluğunu kontrol etmesi abesle iştigal edecektir. Bu sebeple olabildiğince bağımsız ve şirketin menfaatlerini gözetecek bir kişinin bu görevi yürütmesi gerekmektedir ve aynı zamanda bu kişinin kontrolleri gerçekleştirmek için yeterli bilgiye erişiminin olması gerekmektedir. Bu kapsamda, bu görevi üstlenecek kişinin en azından aşağıda yer alan görevleri layıkıyla yerine getirebilecek bilgi ve deneyime sahip olması gerekmektedir:

  • ICP ile uyum sağlamak ve gerektiğinde ICP’yi revize etmek,
  • [SA1] 
  • Mevzuatı ve ilgili otoritelerin yaklaşımlarını takip etmek,
  • Şirketin satışlarını belirlemek, sınıflandırmak, incelemek ve onaylamak,
  • Şirket içerisinde ihracat kontrolüne ilişkin farkındalık yaratmak ve gerekli kontrolleri gerçekleştirmek,
  • Düzenli olarak şirket içerisinde denetim yapacak kişileri belirlemek,
  • Çalışanlara eğitim vermek.

Bu kapsamda yeterli kaynağa sahip olan şirketlerin her departman özelinde bahse konu görevleri gerçekleştirecek bir kişi ataması riski en aza indirecektir. Ayrıca ICP kapsamında sorumlu kılınacak kişilerin; isimlerinin, görevlerinin ve iletişim bilgilerinin açıkça belirlenmesi de olmazsa olmazlar arasında sayılıyor.

Tahmin edeceğiniz üzere, ihracat kontrolleri kapsamında şirketin ürettiği ya da dağıtımını yaptığı ürünlerin kimlere satıldığını ve söz konusu satışların “yasak” satışlar olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde tek bir satış yüzünden şirketin tüm faaliyetlerini sekteye uğratabilecek yaptırımlar şirketin kapsını çalabilir. ICP ise şirketlerin yaptığı her satış için uygulaması gereken bir yol haritası ortaya koymaktadır. Bu kapsamda, şirketlerin aşağıdaki hususlara azami özeni göstermesi ortaya çıkabilecek birçok riski bertaraf edecektir:

  • Yaptırım uygulanan ve hassas ülkelerin belirlenmesi ve düzenli olarak revize edilmesi,
  • Ürünlerin son olarak gideceği ülkenin net olarak belirlenmesi,
  • Nükleer ürünler söz konusu olması durumunda ihracat yapılan ülkenin nükleer silahsızlanma anlaşması imzalamış olması,
  • Şifreli ya da gizli ürünler olması durumunda ihracat yapılacak ülkenin insan hakları ihlalleri gerçekleştirmemesi,
  • Satın almayı gerçekleştiren şirketin kim olduğu,
  • Son kullanıcının başka bir devlet olup olmadığı,
  • Satış yapılan şirketin ana şirketinin yaptırıma tabi olmaması,
  • Kamuya açık kaynaklarda son kullanıcıya ilişkin yeterince bilgi olması,
  • Son kullanıcının fiziksel bir adresinin olması (adresler posta kutusundan ibaret olmamalı),
  • Alıcının faaliyetlerinin şeffaf olması,
  • Alıcının ya da son kullanıcının çalışanları ile kişisel bir temas olması,
  • Alıcının nakit ya da makul olmayan bir miktarı ödemeye gönüllü olması,
  • Teslimat şartlarının açık olması,
  • Alıcının son kullanıcıya ilişkin doğru ve eksiksiz beyanname imzalaması,
  • Satışın dağıtıcı üzerinden gerçekleştirilmesi durumunda son kullanıcının belirlenmesi,
  • Ürünün askeri kullanım amacı olması ve söz konusu hususlar hakkında belirsizlik olması durumunda lisans alınması,
  • Teslimat öncesinde gerekli izinlerin ve hukuki yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğinin kontrol edilmesi için sistem kurulması,
  • Çalışanlara eğitim verilmesi ve şirket tarafından hazırlanacak kılavuzda çalışanların nasıl eğitildiğinin ve hangi bilgi düzeyinde olduğunun belirtilmesi,
  • Yılda en az bir kez şirketin denetimden geçirilmesi,
  • İhracatına ilişkin tüm belgelerin en az 7 yıl şirket bünyesinden tutulması.

Elbette yukarıda belirtilen hususların birçoğu mallara ilişkin ihracat kontrolleri için geçerli olacaktır. Fakat günümüzde teknoloji transferi bazı durumlarda çok daha fazla önem teşkil ediyor. Bu kapsamda ICP, teknoloji transferleri için denetimin daha da sıkı olması gerektiğini belirtiyor. Nitekim ihracat kontrolüne bağlı teknolojilerin Hollanda dışına gitmesi durumunda söz konusu aktarım grup şirketleri arasında olsa bile ilgili otoritelerden lisans alınması gerekmektedir. Dolayısı ile söz konusu teknolojilerin uzaktan erişime açık olması durumunda, güvenli kaynaklarda depolanması, anti-virüs yazılımları kullanılması, şifrelenmesi ve erişimin sadece belirli kullanıcılara açılması gerekmektedir.

Son olarak belirtmek gerekir ki herhangi ürünü ya da teknolojiyi insan hakları ihlali olan ya da siber güvenliğe sahip olmayan bir ülkeye göndermek şirketler için birçok problemleri de beraberinde getirecektir. Aynı şekilde idam cezaları ya da işkence için kullanılma ihtimali olan ürünler için de ihracat kontrol mekanizmalarının kurulmasında fayda bulunuyor.

Daha fazla bilgi için ise tüm bu hususları ve detayları içeren Hollanda Dış İşleri Bakanlığı’nın hazırladığı kılavuza buradan ulaşabilirsiniz.


Sendikasyon kredilerine dair rekabet hukuku incelemelerinde ilgili pazar nasıl tanımlanmalı?

Finansal piyasaların küresel bir nitelik kazandığı günümüzde, kurumsal kredi ihtiyaçlarına cevap verebilmek adına finansman araçlarının çeşitlendiğini ve sınır ötesi bir nitelik kazandığını söylemek mümkün. Bu durumun, rekabet hukukuna yansımalarından biri ise ilgili pazar tanımı bakımından ortaya çıkmaktadır. Çok taraflı kurumsal krediler olarak da adlandırılan sendikasyon kredilerine dair incelemelerde neden daha geniş bir ilgili pazar tanımı gerektiğini Şahin Ardıyok ve Emin Köksal, European Competition Law Review dergisinde yayımlanan makalelerinde değerlendirdiler.

Sendikasyon kredileri Avrupa Komisyonu’nun gündemine geçtiğimiz yıl hazırlanan bir rapor ile gelmişti[1]. Türk Rekabet hukuku bakımından ise bu karşılaşma 2017 yılında Rekabet Kurulu’nun, aralarında dünyanın en büyük uluslararası bankalarının da bulunduğu 13 banka hakkında verdiği kararı ile gerçekleşmişti[2]. Bu soruşturmanın en dikkat çekici ve eleştirilere maruz kalan noktalarından biri Kurul’un ilgili pazar tanımını gerekli görmemesi olmuştu. Hâlbuki pazar tanımının, yapılacak değerlendirmelerin ürün ve coğrafya ekseninde sınırlarını belirlemesi sebebiyle, rekabet analizinin vazgeçilmez unsurlarından biri olduğu açıktır. Bu yönüyle, olması gerekenden daha dar bir pazar tanımı rekabetçi baskı uygulayan ürün ve coğrafyaları ihmal ederken, olması gerekenden daha geniş bir pazar tanımı ise rekabete aykırı davranışların belirlenmesini engellemektedir.

Güncel uygulamalara bakıldığında, kurumsal finansman için sendikasyon kredilerinin önemli bir kaynak haline geldiğini görmekteyiz. Sendikasyon kredileri, birden çok borç verenin birlikte finanse etmek üzere anlaştığı çok taraflı kredileri temsil eden genel bir kavram olup ayrıca, borç alanın sendikasyon üyelerini kendisinin seçtiği kulüp kredilerini de kapsamaktadır. İlgili makalede, bu krediler bakımından pazar tanımının değerlendirilmesi için temel iki araç olarak, hem sanayi iktisadı literatüründe hem de rekabet otoritelerinin kılavuzlarında yer alan, talep ve arz ikamesi kullanılarak iki ana eksende – ürün ve coğrafya – pazarın doğru bir şekilde tanımlanmasına yarayacak tespitlere yer verilmektedir. Bu bağlamda, talep tarafları bakımından, sendikasyon kredileri üzerinde rekabetçi baskı yaratacak diğer finansal ürünlerin varlığına dikkat çekilerek şirket bonoları ve orta vadeli senetler gibi belli kurumsal finansman araçlarının işletmeler için sendikasyon kredilerinin doğrudan ikamesi olduğuna işaret edilmektedir. Ayrıca, resmin arz tarafını temsil eden bankaların da diğer kurumsal krediler ile sendikasyon kredilerini yakın ikame olarak gördükleri vurgulanmaktadır. Öte yandan, sendikasyon kredilerinde borç alma ve borç verme işlemlerinin ülke sınırlarının ötesinde, uluslararası bir boyutu olduğu da değerlendirilmektedir. Dolayısıyla söz konusu tespitlerden yola çıkılarak, sendikasyon kredilerinin diğer kurumsal finansman araçlarından bağımsız bir pazar olarak tanımlanmaması gerektiği ve uluslararası niteliği de göz önüne alınarak ilgili pazar tanımının ulusal sınırlar ile sınırlandırılamayacağı belirtilmektedir.

İlgili makalenin referansını ve özetinin erişim linkini aşağıda bulabilirsiniz:

Köksal, E. & Ardıyok, Ş. (2019). Necessity of a Broader Market Definition in the Analysis of Syndicated Loans Markets. European Competition Law Review, 40(11), 547-555. Özetine erişim için https://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstract_id=3365828


[1] European Commission (2019). EU loan syndication and its impact on competition in credit markets. https://ec.europa.eu/competition/publications/reports/kd0419330enn.pdf.

[2] 17-39/636-276 sayılı ve 28.11.2017 tarihli Rekabet Kurulu Kararı.  https://www.rekabet.gov.tr/Karar?kararId=b8a26358-485b-4af7-9d42-dc40652899fb.

ABD’nin Dijital Hizmet Vergisine Karşı Yaptırımlarına Fransız Kalmayın!

ABD’nin Dijital Hizmet Vergisine Karşı Yaptırımlarına Fransız Kalmayın!

4 Temmuz 2019 tarihinde Fransa Parlamentosu tarafından onaylanan dijital hizmet vergisi okyanusun diğer tarafında Amerika Birleşik Devletleri (“ABD”) başta olmak üzere birçok ülkenin dijital hizmet sağlayıcılarının Fransa’daki faaliyetlerini etkiledi. Tam da bu nedenle ABD Ticaret Temsilciliği (United States Trade RepresentativeUSTR”) Fransa’da dijital hizmet vergisi yürürlüğe konmadan 10 Temmuz 2019 tarihinde 1974 tarihli Ticaret Kanunu’nun 301. bölümü uyarınca soruşturma başlattı. 301. bölüm, uluslararası ticaret anlaşmalarına aykırı veya uluslararası ticaret anlaşmalarının kapsamında olmasa da ABD’nin çıkarlarını etkileyecek şekilde uygulamaya konulan düzenlemelere ABD tarafından karşılık verilmesini öngörmektedir. 2 Aralık 2019 tarihinde ise USTR Fransız dijital hizmet vergisine yönelik olarak yürüttüğü soruşturmanın bulgularını içeren raporunu yayımladı.

Öte yandan, ABD ve Fransa arasında gerilim yükselirken Fransız dijital hizmet yasasına çok benzer bir nitelik arz eden Dijital Hizmet Vergisi ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun (“Dijital Hizmet Vergisi Kanunu”) 7 Aralık 2019 (Cumartesi) yürürlüğe kondu. Tüm bu gelişmeler ışığında Türkiye’de yürürlüğe konan Dijital Hizmet Vergisi Kanunu’nu ABD – Fransa ilişkisi ışığında değerlendirdik.

Fransız Dijital Hizmet Vergisine Karşı Başlatılan 301. Bölüm Soruşturması

Fransa’nın 4 Temmuz 2019 tarihinde yürürlüğe koyduğu dijital hizmet vergisi, Fransa’daki faaliyetlerinden 25 milyon avronun üzerinde ya da dünyadaki tüm faaliyetlerinden 750 milyon avronun üzerinde hasılat elde eden şirketlerin, Fransa’daki hasılatları üzerinden %3 dijital hizmet vergisi alınmasını öngörmektedir. ABD ise Fransa tarafında uygulamaya konulan söz konusu dijital hizmet vergisinin ABD’nin çıkarlarını etkilediğini değerlendirdi ve Ticaret Kanunu’nun 301. bölümü kapsamında soruşturma başlattı.

301. bölüm kapsamında açılan soruşturmalar sonucunda, USTR’nin, ABD’nin çıkarlarını etkileyecek uygulamaları hayata geçiren taraflarla müzakere görüşmelerinde bulunma ya da doğrudan yaptırım uygulama yetkisi bulunmaktadır. Örneğin USTR, 2017 yılında Çin’in ABD menşeli şirketlerin fikri haklarını çalarak ABD’nin çıkarlarını zedelediği iddiası ile Çin’den gelen ürünlere yıllık 50 milyar dolarlık ek gümrük vergisi uygulamaya başlamıştır. 301. bölüm soruşturmaları özellikle Donald J. Trump döneminde ABD’nin dış ticaret politikasını şekillendiren uygulama olmuştur.

301. bölüm soruşturması açılan Fransız dijital hizmeti vergisi de Çin’e uygulanmakta olan yaptırımlara benzer bir yaptırım ile karşı karşıya kalmıştır. 2 Aralık 2019 tarihinde USTR’nin yayımladığı rapor uyarınca, Fransız dijital hizmet vergisinin; Google, Apple, Facebook ve Amazon gibi teknoloji devi firmaları hedef aldığı ve bu firmalara karşı ayrımcılık yaptığı tespit edilmiştir. Yayımlanan raporda Fransız dijital hizmet vergisinin uluslararası vergi kurallarına aykırı olarak uygulandığı belirtilmiştir. Bu kapsamda:

  • Dijital hizmet vergisinin kazanç yerine dijital hizmet sağlayıcılarının hasılatı üzerinden alınmasının uluslararası vergi hukuku prensiplerine aykırı olduğu,
  • Şirketlerin Fransa’da fiziksel bir varlığı olmadan vergiye tabi olmasının, Fransız vergi hukuku sınır ötesinde bir uygulama bulamayacağından ihlal teşkil edeceği belirtilmektedir.
  • 25 milyon avroluk getirilen istisnanın esasında ABD menşeli teknoloji şirketlerini cezalandırma amacıyla getirildiği belirtilmektedir.

Ek olarak, hâlihazırda Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (Organisation for Economic Co-operation and Development “OECD”) bünyesinde dijital hizmetlerin vergilendirmesine ilişkin çalışmalar yapıldığı fakat Fransa’nın bu çalışmalar uluslararası mutabakat ile çözümlenmeden dijital hizmet vergisini hayata geçirdiği belirtilmektedir.

Sonuç olarak, 6 Aralık 2019 tarihinde ABD resmi gazetesinde yayımlanan bildiri ile Fransa tarafından uygulamaya konulan dijital hizmet vergisinin ABD’li şirketlere yıllık maliyetinin 2.4 milyar dolar olacağı tespit edilmiştir. ABD’li teknoloji şirketlerinin gelir kaybına misilleme olarak ise Fransa menşeli 63 farklı ürün kategorisine %100’e kadar ek gümrük vergisi uygulanması öngörülmektedir. Bu ürünler arasında Fransız peynirleri, makyaj malzemeleri, el çantaları, alkollü içkiler gibi dünyaca tanınmış Fransız markalarının ürünleri yer alıyor. Her ne kadar söz konusu vergilerin uygulanıp uygulanmaması için Ocak ayında ABD’de görüşmeler yapılacak olsa da Fransız malları için ufukta ek gümrük vergisi şekillendi.

Türkiye’deki Dijital Hizmet Vergisi Nedir?

Dijital hizmet vergisi ülkemizde sunulan hizmetlerden elde edilen gelirleri vergilendirmeyi hedeflemektedir. Dijital Hizmet Vergisi Kanunu kapsamında aşağıdaki faaliyetlerin vergiye tabi olacağı hüküm altına alınmaktadır:

  • Dijital ortamda sunulan her türlü reklam hizmetleri (reklam kontrol ve performans ölçüm hizmetleri, kullanıcılarla ilgili veri iletimi ve yönetimi gibi hizmetler ile reklamın sunulmasına ilişkin teknik hizmetler dâhil)
  • Sesli, görsel veya dijital herhangi bir içeriğin (bilgisayar programları, uygulamalar, müzik, video, oyunlar, oyun içi uygulamalar ve benzerleri dâhil) dijital ortamda satışı ile bu içeriklerin dijital ortamda dinlenmesine, izlenmesine, oynanmasına veya elektronik cihazlara kaydedilmesine veya bu cihazlarda kullanılmasına yönelik dijital ortamda sunulan hizmetler,
  • Kullanıcıların birbirleriyle etkileşime geçebilecekleri dijital ortamların sağlanması ve işletilmesi hizmetleri (kullanıcılar arasında bir mal veya hizmetin satılmasına veya satılmasının kolaylaştırılmasına yönelik sunulan hizmetler dâhil),
  • Yukarıdaki hizmetlere yönelik dijital ortamda dijital hizmet sağlayıcıları tarafından verilen aracılık hizmetleri.

Dijital Hizmet Vergisi Kanunu uyarınca yukarıdaki faaliyetlerden alınacak verginin mükellefi dijital hizmet sağlayıcılarıdır ve mükellefler söz konusu faaliyetlerden elde ettikleri gelirin %7,5’i kadar dijital hizmet vergisine tabi olacaktır.

Öte yandan, Türkiye’de faaliyet gösteren tüm dijital hizmet sağlayıcıları dijital hizmet vergisinin kapsamında değildir. Türkiye’de elde ettiği hasılatı 20 milyon Türk lirasından veya dünya genelinde elde edilen hasılatı 750 milyon avrodan az olan şirketler dijital hizmet vergisinden muaf tutulmaktadır.

Türkiye’ye Etkisi Nedir?

ABD ve Fransa arasındaki gelişmeleri bir adım geriden takip eden Türkiye’nin benzer bir 301. bölüm soruşturmasına konu olacağının aşikâr olduğunu düşünmekteyiz. Nitekim ABD baş ticaret müzakerecisi Robert Lighthizer, Fransız dijital hizmet vergisine ilişkin raporu değerlendirdiği basın açıklamasında USTR’nin; Avusturya’da, İtalya’da ve Türkiye’de uygulamaya konulacak olan dijital hizmet vergilerine yönelik soruşturma açıp açmamayı değerlendirdiğini belirtmiştir. Dolayısıyla 7 Aralık 2019 tarihinde yürürlüğe giren dijital hizmet vergisinin USTR nezdinde bir soruşturmaya konu olma ihtimali bir hayli yüksek.

Bu kapsamda, son zamanlarda ABD – Türkiye arasındaki ticari ilişkilerin hem ABD Başkanı Donald J. Trump’ın yayımladığı kararname ve hem de ABD Senatosunun yayımladığı yeni kanun ile zedelendiğini göz önünde bulunduracak olursak 301. bölüm soruşturmasının iki devletin ilişkilerini zedeleyeceğini değerlendiriyoruz. 301. bölüm soruşturması sonucunda Türk menşeli ürünlere ekstra gümrük vergisi getirilmesi durumunda ise ABD’de faaliyet gösteren Türk şirketlerinin faaliyetlerinin ciddi şekilde etkileneceğini öngörüyoruz.

Dünya Ticaret Örgütü’nde Temyiz Krizi: ABD, Uyuşmazlık Çözüm Mekanizmasına Kilit Vurdu!

9 Aralık 2019 tarihi itibarı ile Dünya Ticaret Örgütü’nün (World Trade Organization) Temyiz Organı’nda (Appellate Body) görev yapan üyelerin ikisinin (Ujal Singh Bhatia ve aynı zamanda başkanlık görevini yürüten Thomas R. Graham) daha görev süresi sona erdi. Böylelikle, DTÖ’nün Temyiz Organı’nda yalnızca tek bir üye kaldı. Son iki yıldır atamalara onay vermeyen ABD’nin DTÖ’nün uyuşmazlık çözüm mekanizmasını kilitleme yönündeki politikaları sebebiyle yeni üye atamaları yapılamıyor. Bu ne anlama geliyor? DTÖ’nün uyuşmazlık çözüm mekanizmasının sonu mu geldi? ABD’nin şikayetleri neler? Bundan sonra ne olacak gibi soruların özet niteliğindeki cevaplarını aşağıda bulabilirsiniz.

(1) DTÖ’nün Uyuşmazlık Çözüm Mekanizması ve Temyiz Organı’nın Mekanizma İçerisindeki Yeri

Devletler eliyle kurulup, devletlerin yetki alanlarına ve/veya bir takım faaliyetlerine sınırlamalar getiren uluslararası organizasyonların etkinliği gerek uluslararası ilişkiler gerekse de uluslararası hukuk literatüründe sık sık alevlenen bir tartışmadır. Genellikle askeri ve ekonomik açıdan güçlü devletlerin uluslararası organizasyonlar içerisinde yönlendirici konuma ulaşmak için bir rekabet içerisinde olmaları ve zaman zaman kendi içlerinde gruplaşarak organizasyonların kontrolünü paylaşmak üzere anlaşmaları doğal görünmektedir. Zira, uluslararası platformdaki çıkar birliklerini kontrol edebilmek devletlerin yalnızca dünya üzerindeki ömürlerini garanti altına almakla kalmaz, ayrıca iç politikada da önemli bir propaganda konusu teşkil eder. Bu nedenle uluslararası organizasyonlarda oluşumuna tanıklık ettiğimiz güç gruplarının egemenlik savaşı, bu organizasyonların varoluş nedenlerini ve gerçek işlevlerini sorgulamamıza yol açar.

Tam da bu sorgulamaların ortasında bir çeşit uluslararası yargı yetkisini haiz Dünya Ticaret Örgütü’nün nispeten etkin addedilen uyuşmazlık çözüm mekanizması, 1995 yılından beri önemli miktarda uluslararası ticaret uyuşmazlığını çözüme kavuşturarak küresel ticaret sisteminin en önemli unsurlarından biri haline gelmiştir.

DTÖ’nün uyuşmazlık çözüm sisteminin temel çalışma esasları DTÖ’nün Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’nda[1] belirlenmektedir. Buna göre, DTÖ üyesi devletler arasındaki DTÖ anlaşmalarından kaynaklanan uluslararası ticaret uyuşmazlıkları esas itibarı ile her somut olay özelinde Uyuşmazlık Çözüm Organı (Dispute Settlement Body) tarafından kurulan panellerde çözüme kavuşturuluyor. Panel kararları, temyiz edilmediği takdirde, Uyuşmazlık Çözüm Organı’nın alacağı uygulama kararı ile birlikte hukuken bağlayıcı nitelik kazanıyor. Panel kararlarının, temyiz edilmesi veya karara yönelik uygulama kararının tüm DTÖ üye devletleri temsilcilerinin bulunduğu Uyuşmazlık Çözüm Organı tarafından oybirliği ile reddedilmesi halinde karar, DTÖ’nün Temyiz Organı’na uyuşmazlığı bir üst merci olarak tekrar değerlendiriyor.

Temyiz Organı, 7 üyeden oluşuyor. Bununla birlikte, her bir uyuşmazlık bakımından rotasyon usulü ile belirlenen 3 üye uyuşmazlığı inceleyip, karara bağlıyor. Temyiz Organının kararlarının hukuken bağlayıcılık kazanabilmesi ve icra edilebilir hale gelebilmesi için Uyuşmazlık Çözüm Organı’nın uygulama kararı alması gerekiyor. Bu noktada belirtmek gerekir ki Temyiz Organının kararlarına ilişkin uygulama kararı (adoption) alınmasının veto edilmesi ancak oybirliği ile (negative consensus) mümkün olabiliyor. Dolayısıyla, Temyiz Organının kararının uyuşmazlık taraflarından en azından birinin lehine sonuç doğuracağı düşünüldüğünde, Temyiz Organı kararının uygulanmasının Uyuşmazlık Çözüm Organı’nda reddedilmesi yalnızca teorik bir ihtimal olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle uygulamada, Temyiz Organının kararlarını, uyuşmazlık çözüm mekanizmasının esasa ilişkin son halkası olarak görmek mümkündür. Elbette kararların uygulanmasına ya da uyulmaması sonucundan açılacak davalarda aynı süreçten geçmektedir.

Temyiz Organının kuruluş ve çalışma esasları Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı ile bu Mutabakat’a göre çıkarılmış olan Çalışma Usulleri’nde belirleniyor. Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’nın 17(2). maddesi uyarınca Temyiz Organı’nın üyeleri Uyuşmazlık Çözüm Kurulu tarafından tüm DTÖ üyelerinin oybirliği ile atanmaktadır. Temyiz Organı üyeleri, dört yıllık dönem için atanmaktadırlar ve görev süreleri yalnızca bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir.

Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’nın 17(6). maddesi uyarınca Temyiz Organı’nın incelemesi, somut uyuşmazlığın çözümü için oluşturulmuş olan panel kararında ortaya konan hukuki sorunlar ve panel tarafından geliştirilen hukuki değerlendirmelerin yerindeliği ile sınırlı. Diğer bir ifade ile Temyiz Organı, uyuşmazlığın hukuki kapsamını genişletemez ya da uyuşmazlık hakkında yeni deliller toplayamaz. Kaldı ki Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’nın 19(2). maddesi uyarınca DTÖ üyelerinin DTÖ anlaşmalarından kaynaklanan haklarını genişletecek veya daraltacak bir hukuki yorum yapma yetkisini de haiz değildir. Bu nedenle Temyiz Organı, panel tarafından ortaya konan hukuki çerçevede, panelin ulaştığı hukuki sonucun DTÖ anlaşmaları ile uyumluluğunu değerlendirmektedir.

(2) ABD Temyiz Organı’na Üye Atanmasını Neden Engelliyor?

1996 – 2018 yılları arasında Temyiz Organına giden 156 uyuşmazlığın 85’ine taraf (hem temyiz eden, hem de aleyhine temyiz edilen olarak) olan ABD[2], on yılı aşkın bir süredir Temyiz Organının çalışma esaslarını ve kararlarını sert bir şekilde eleştirmektedir. 2011’in başlarından beri bazı Temyiz Organı atamalarını veto eden ABD, 2011 yılının başlarında “rutin” olarak kabul edilen bir usul olan görev süresi uzatımını kendi adayı olan ve dünyanın önde gelen uluslararası ticaret hukukçularından biri olan Jennifer Hillman için sebep göstermeksizin reddetmiştir. Temyiz Organına karşı ABD’nin açtığı savaşın ilk ciddi adımı olarak yorumlanan bu vetonun ardından, 2016 yılında Obama yönetimi, Güney Kore’li üye Seung Wha Chang’ın görev süresi uzatımı kararını veto etmiştir. Bu veto kararının gerekçesi ise “Temyiz Organı üyeliğinin gereklerini yerine getirmemek” olarak açıklanmıştır.

2017 yılından beri Temyiz Organının çalışma esaslarına eleştirilerini sertleştiren ve DTÖ’nün uyuşmazlık çözüm sisteminin temelden değişmesi gerektiğini vurgulayan ABD, Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’nun Temyiz Organına yeni üye atama kararlarını düzenli bir şekilde veto etmektedir.

10 Aralık 2019 (Salı) tarihine gelindiğinde ABD’nin çabası nihayet meyvesini verdi ve DTÖ Temyiz Organı, karar yeter sayısını yitirerek yeni uyuşmazlıklar için kepenkleri indirmiş oldu. DTÖ’nün ana işlevlerinden birisi olan ve daha önce belirtildiği gibi uluslararası organizasyonlar içerisinde DTÖ’nün işlevini etkin bir şekilde yerine getirdiği yorumlarına sebep olan uyuşmazlık çözüm mekanizması bakımından “kilitleme (deadlock)” durumu yaratan bu stratejinin sebepler ne olabilir.

Konuyla ilgili çok sayıda yorum bulunmaktadır. ABD’nin sıklıkla dile getirdiği belki de en ciddi eleştiri, Temyiz Organının yetkisini aştığı yönünde. Bu durumun gerekçelerinden bir tanesi, Temyiz Organı üyelerinin uyuşmazlığın çözümüne odaklanmaktan ziyade, sorunlara odaklanıp DTÖ anlaşmaları çerçevesinde yeniden hukuk yaratmaya odaklanmaları. Bir diğer eleştiri, Temyiz Organı kararlarının kendi aralarında bağlayıcılığı olmamasına karşın, bağımsız ve somut olay özelinde değerlendirme yapılmaksızın içtihada bağlı kalarak karar verilmesine karşı yapılıyor.

ABD’nin şikayetçi olduğu konulardan birisi de Temyiz Organı kararlarının çoğunda somut uyuşmazlıkla ilgisi olmayan hukukî tespitlerin yapılması (obiter dicta). ABD, bu durumun DTÖ uyuşmazlıklarını olduğundan daha karmaşık gösterdiğini ve DTÖ üyelerini somut uyuşmazlığın ötesinde baskı altına alarak uyuşmazlık çözüm sürecinin amacının ötesine geçtiğinin altını çizmektedir.

İlaveten ABD, Temyiz Organı’nın karar verme süresinin Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’nda açıkça belirlenmiş olduğunu, Temyiz Organının kendi Çalışma Usulleri’ni yayınlamak suretiyle bu süreleri değiştiremeyeceğini; zira, böyle bir değişikliğin ancak DTÖ üyelerinin tamamının siyasi iradesi ile mümkün olabileceğini öne sürmektedir. Gerçekten de Temyiz Organının çoğu kararı, Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı’ndan belirlenen 90 günlük maksimum karar verme süresinden daha uzun bir sürede alınabilmektedir.

Temyiz Organının karar yeter sayısını yitirmesi sonucu, görev süresi bitmiş olan üyelerin halihazırda görmekte oldukları uyuşmazlıkları görmeye devam edip etmeyecekleri tartışma konusuydu. Zira, bu konu da ABD’nin sert eleştiri yönelttiği usuli meselelerden biriydi. Temyiz Organının kendi çıkardığı Çalışma Usulleri, görev süresi biten üyelerin, görev süresinin bitme tarihi itibarı ile görmekte oldukları uyuşmazlıklarda görev almaya devam edebileceklerini düzenlemektedir. ABD’ye göre, Temyiz Organının Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı altında belirlenmiş olan Temyiz Organı üyeliği görev süresini değiştirme/genişletme yetkisi bulunmamaktadır. Bu yetkinin, ancak tüm DTÖ üyelerinin yer aldığı Uyuşmazlık Çözüm Organı’nda kullanılabileceği savunulmaktadır.

(3) Temyiz Organının Karar Almak İçin Yeterli Üyeye Sahip Olmaması Ne İfade Ediyor?

Yukarıda da açıklandığı üzere, Temyiz Organı, DTÖ’nün uyuşmazlık çözüm mekanizmasının son halkası durumunda. Bu halkada hareket imkanının kalmaması, dolaylı olarak uyuşmazlık çözüm mekanizmasını işlevsiz kılıyor. Zira, panelden çıkan kararın aleyhine sonuç yarattığı bir taraf, temyiz yoluna başvurmak suretiyle sistemi tıkayabilir. Temyiz Organının karar alamadığı durumlara ilişkin zımnî ret veya bir başka organın yetkilendirilmesi gibi bir usul söz konusu olmadığı için DTÖ’nün bu hafta itibarı ile uzun zamandır beklenen krizi yaşamaya başladığını söyleyebiliriz.

DTÖ’nün genel müdürü Roberto Azevedo’nun son açıklamalarından anladığımız kadarıyla, en kısa süre içerisinde krizin çözümü için yoğun bir çalışma takvimi oluşturulacak ve uyuşmazlık çözüm mekanizmasına yönelik değişikliklere ilişkin çok taraflı diyaloglar başlayacak.

Bununla birlikte, gümrük vergilerini ve ticaret önlemlerini dış politikada yaptırım amaçlı kullanmayı gündeme getiren Trump yönetiminin DTÖ’nün sınırlayıcı kurallarından rahatsız olduğunu, bu nedenle de DTÖ’nün hareket kabiliyetini tekrar kazanmasının istenmediği de yapılan yorumlar arasında. Nitekim, yukarıda belirttiğimiz uluslararası organizasyonlarının güç odaklı yönetişim anlayışları, ABD’nin tek başına tüm DTÖ sistemini krize sokabilmesi ile perçinlenmiş görünüyor.

Çözümsüzlük halinin sürdürüleceği yönündeki yorumları destekleyecek ölçüde Avrupa Birliği’nin Çin’in de desteği ile uluslararası ticaret hukuku uyuşmazlıkları için alternatif çözüm mekanizmaları arayışı başlamıştı.

(4) Gündemdeki Potansiyel Çözüm Önerileri Nelerdir?

Gündemdeki ilk çözüm önerisi, hukukî metinlerin gözden geçirilip, Temyiz Organının yetki alanının daha net bir şekilde çizilmesi olarak karşımıza çıkıyor. Şunu belirtmek gerekir ki ABD’nin dile getirdiği esasa ve usule yönelik şikayetler, diğer birçok DTÖ üyesi tarafından da dile getirilen sorunları kapsıyor. Bu nedenle, söz konusu reformların gerçekleştirilmesi yönünde ortak irade oluşturulmasının beklendiği kadar zor olmayabileceği değerlendiriliyor.

Bununla birlikte ABD, bu yılın Ekim ayında yaptığı açıklama ile var olan kuralların devrimsel reformlarla değiştirilmesinden ziyade Uyuşmazlık Çözüm Mutabakatı metninin doğru yorumlanıp, genişletilmeden uygulanmasının ABD’nin endişelerini giderebileceğini ifade etmiştir.

Önerilerinden birisi, DTÖ’deki temyiz mekanizmasını tamamen ortadan kaldırmak. İlk olarak eski DTÖ genel müdürü Pascal Lamy tarafından ortaya atılan bu öneri, çok fazla DTÖ üyesi tarafından destek görmedi. Bununla birlikte, bazı DTÖ üyeleri, kendi aralarındaki uluslararası ticaret hukuku uyuşmazlıkları bakımından temyize gidilmeyeceğine ilişkin çift taraflı mutabakat metinleri (bilateral understandings) imzalamaya başladılar (Örn: Endonezya – Vietnam).

Krizin aşılabilmesi için var olan mekanizma içerisinde uygulanması gündemde olan bir diğer çözüm, Uyuşmazlık Çözüm Mutabaktı’nın 25. maddesinde düzenlenen tahkim yolunun, temyiz aşaması gibi kullanılmasıdır. Bu çözüm yolunun etkinlik kazanabilmesi için uyuşmazlık taraflarının açık irade beyanları ile tahkim kurulu kararına, Temyiz Organı’nın kararının hukukî etkisini bahşetmiş olmaları ve bu yönde bir anlaşma yapmış olmaları gerekmektedir.

Benzer bir geçici çözüm önerisi olarak Kanada ve Avrupa Birliği, 2019 yılının Temmuz ayında, kendi aralarındaki uluslararası ticaret hukuku uyuşmazlıkları bakımından DTÖ nezdindeki temyiz yolunun kullanılmayacağını, bunun yerine eski Temyiz Organı üyelerinden oluşturulacak hakem heyetlerinin temyiz incelemesi yapacağını açıkladılar. 2019 yılının Ekim ayına gelindiğinde ise Avrupa Birliği ile Norveç arasında da Kanada modeliyle bire bir aynı geçici tahkim mekanizmasının kurulduğu açıklandı. Bu gelişmeyle birlikte, Avrupa Birliği’nin, işlevsiz kılınan Temyiz Organı’nın boşluğunu doldurmak üzere ikili anlaşmalarla bir tahkim ağı kurmaya çalıştığı yorumları su yüzüne çıkmaya başladı.

Uluslararası ticaret hukuku tarihinin en büyük krizlerinden biri olarak görülen DTÖ Temyiz Organı Krizi’nin nasıl sonlandırılacağı, uluslararası ilişkilerde müzakereyi öne koyan liberal teorinin geçerliliğini ne kadar sürdürdüğünü, DTÖ ve DTÖ uyuşmazlık çözüm mekanizmasında ne gibi değişikliklere yol açacağını hep birlikte göreceğiz.


[1] Understanding on Rules and Procedures Governing the Settlement of Disputes – Dispute Settlement Understanding.

[2] Detaylı içerik için: https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/ab_reports_e.htm